ISSN 1016-5169 | E-ISSN 1308-4488
TÜRK KARDİYOLOJİ DERNEĞİ ARŞİVİ - Turk Kardiyol Dern Ars: 52 (1)
Cilt: 52  Sayı: 1 - Ocak 2024
ARAŞTIRMA
1.
Deprem Bölgesinde Deprem Öncesi ve Deprem Sonrası İlk Aydaki Akut Koroner Sendromların Karşılaştırılması: Tek Merkezli Retrospektif Bir Analiz
Comparison of Acute Coronary Syndromes in the Earthquake Zone before and in the First Month after the Earthquake: A Single-center and Retrospective Analysis
Fuat Polat, Ünal Öztürk
PMID: 38221835  doi: 10.5543/tkda.2023.98033  Sayfalar 1 - 9
Amaç: Depremler, akut koroner sendromların (AKS) görülme sıklığını ve yönetimini önemli ölçüde etkileyebilir. Bu çalışmada AKS’li hastaların klinik ve anjiyografik özellikleri üzerine depremin etkilerinin incelenmesi amaçlandı. Bunun için deprem öncesi ve sonrasındaki AKS vakalarının klinik ve anjiyografik özelliklerini karşılaştıran bir geriye dönük gözlemsel kohort tasarımı kullanıldı.

Yöntem: Bu çalışmada koroner anjiyografi yapılan 260 AKS hastasını içeren retrospektif gözlemsel kohort tasarımı kullanıldı. Hasta özellikleri, klinik değişkenler ve prosedür ayrıntıları tıbbi kayıtlardan çıkarıldı. İstatistiksel analizler, hastane içi mortalite ve komplikasyonlar gibi sonuçları değerlendirerek deprem öncesi ve sonrası ACS gruplarını karşılaştırdı.

Bulgular: Deprem sonrasında AKS hastaları daha yaşlı ve çoğunlukla erkek cinsiyetteydi. AKS alt tiplerinin dağılımı gruplar arasında benzer kaldı. İşlem öncesi antikoagülan kullanımı deprem sonrasında azaldı, diğer ilaç kullanımları ise benzerdi. Deprem sonrası non-kritik koroner arter insidansı daha azdı ve bu grupta invaziv girişim daha az yapıldı. Sol ön inen koroner arter müdahalesi deprem sonrasında daha sık görüldü. Hastane içi ölüm, deprem sonrası AKS, belirli AKS alt tipleri, başlangıçta şok hali, bifurkasyon stentlemesi ve no-reflow fenomeni ile ilişkiliydi. Tam revaskülarizasyonun mortaliteyi azalttığı görüldü. Yoğun bakım ünitesi süresi deprem öncesi daha uzundu, ancak hastanede ölüm deprem sonrasında daha yüksekti. Koroner ektazi deprem sonrası kadın hastalarda daha sık izlendi.

Sonuçlar: Depremler, AKS vakalarının klinik ve anjiyografik özelliklerine etkilerinin yanısıra mortalite oranları ve revaskülarizasyon sonuçlarını da etkiler.
Objective: Earthquakes can significantly impact both the occurrence and the management of acute coronary syndromes (ACS). This study aimed to investigate the effects of an earthquake on patients with ACS by comparing their clinical and angiographic features before and after the event.

Methods: We utilized a retrospective observational cohort design, involving 260 ACS patients who underwent coronary angiography. Data on patient characteristics, clinical variables, and procedural details were extracted from medical records. Statistical analyses were conducted to compare the ACS groups pre- and post-earthquake and to assess outcomes, which included in-hospital mortality and complications.

Results: After the earthquake, the ACS patients were older and predominantly male. The distribution of ACS subtypes remained similar between the groups. The use of anticoagulation before the procedure decreased after the earthquake, while the usage of other medications remained stable. The incidence of non-critical coronary arteries decreased post-earthquake, and there was a higher frequency of non-intervention in this group. Intervention in the left anterior descending coronary artery was more common after the earthquake. In-hospital mortality was associated with post-earthquake ACS, certain ACS subtypes, shock at admission, bifurcation stenting, and the no-reflow phenomenon. Complete revascularization was found to reduce mortality. The duration of intensive care unit stays was longer before the earthquake, while in-hospital mortality was higher after the earthquake. Gender differences were observed in coronary ectasia, with females being more affected post-earthquake.

Conclusion: Earthquakes significantly influence the clinical and angiographic features of ACS cases, thereby affecting mortality rates and revascularization outcomes.

2.
Transkateter Aort Kapağı İmplantasyonu Sonrası Mitral-Triküspit Yetersizliği Değişimi ve Bunun Mortalite ve Hospitalizasyona Etkisi
Mitral-Tricuspid Regurgitation Change After Transcatheter Aortic Valve Implantation and Its Effect on Mortality and Hospitalization
Samir Adıgözelzade, Serkan Asil, Ömer Faruk Keskin, Sıddık Erdoğan, Suat Görmel, Salim Yaşar, Serdar Fırtına, Erkan Yıldırım, Barış Buğan, Murat Çelik, Cem Barçın, Uygar Çağdaş Yüksel
PMID: 38221830  doi: 10.5543/tkda.2023.08130  Sayfalar 10 - 17
Amaç: Transkateter aort kapağı implantasyonu (TAVİ) uygulanan hastaların yaklaşık %20-60’ına orta-ciddi mitral yetersizliği (MY) ve triküspit yetersizliği (TY) eşlik eder. Bu çalışmada, TAVİ uygulanan hastalarda TAVİ’nin MY ve TY, pulmoner hipertansiyon ve ters kardiyak yeniden şekillenme üzerindeki etkisini değerlendirmeyi amaçladık.

Yöntem: TAVİ uygulanan 240 hastadan dahil etme ve hariç tutma kriterlerini karşılayan 79 hasta analiz edildi.

Bulgular: Çalışmamızda hastaların %46,8’i (n = 37) erkekti. Hastaların 19’u (%24,1) iki yıl içinde öldü. TAVİ öncesi orta-ciddi MY’si olan 34 (%43) hasta varken işlem sonrası bu sayı 18’e (%22,7) düştü (P < 0,05). TAVİ öncesi 26 hastada (%32,9) orta-ciddi TY mevcuttu, işlem sonrası bu oran 12’ye (%15) düştü (P < 0,05). Hastaların %50,6’sı (n = 40) işlem sonrası hiç hastaneye başvurmazken, 25’i 1, 12’si 2, 2’si 3 kez hastaneye yatırıldı. Hastaların işlem öncesi ve sonrası ortalama sistolik pulmoner arter basıncı (sPAB) değerleri sırasıyla 44,30 ±14,42 mmHg ve 39,09±11,77 mmHg idi (Z=-3,506, P <0,001). TAVİ sonrası MY ve TY derece değişiklikleri ile takip sırasında mortalite ve hastaneye yatış ihtiyacı arasında korelasyon yoktu. TAVİ öncesi ve sonrası triküspit anüler plane sistolik ekskürsiyon (TAPSE), serbest duvar anüler S’ hızı ve sol atrial volüm (LAV) ve indeksi (LAVİ) arasında da istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu.

Sonuç: TAVİ sonrası orta-ciddi MY ve TY hastalarında anlamlı bir azalma oldu, ancak bu, hastaneye yatış ve mortaliteyi etkilemedi. TAVİ öncesi ve sonrası sağ ventrikül sistolik fonksiyonları ve LAV ve LAVİ’de anlamlı fark yoktu.
Objective: Moderate to severe mitral regurgitation (MR) and tricuspid regurgitation (TR) are present in approximately 20-60% of patients undergoing transcatheter aortic valve implantation (TAVI). This study aims to evaluate the impact of TAVI on MR and TR, pulmonary hypertension, and reverse cardiac remodeling in these patients. 

Methods: Out of 240 patients who underwent TAVI, 79 who met the inclusion and exclusion criteria were analyzed.

Results: In our study, 46.8% (n = 37) of the patients were male. Nineteen (24.1%) patients died within two years. Before TAVI, 34 (43%) patients had moderate-to-severe MR, which decreased to 18 (22.7%) after the procedure (P < 0.05). Similarly, the number of patients with moderate-to-severe TR decreased from 26 (32.9%) before TAVI to 12 (15%) after the procedure (P < 0.05). Of the patients, 50.6% (n = 40) did not require hospitalization after the procedure, while 25 were hospitalized once, 12 twice, and 2 three times. The mean systolic pulmonary artery pressure (sPAP) values of the patients decreased from 44.30 ± 14.42 mmHg before the procedure to 39.09 ± 11.77 mmHg after the procedure (Z=-3.506, P < 0.001). No correlation was found between changes in MR and TR grades after TAVI and mortality or hospitalization during follow-up. Furthermore, there was no statistically significant difference in tricuspid annular plane systolic excursion (TAPSE), free wall annular S’ velocity, left atrial volume (LAV), or LAV index (LAVI) before and after TAVI. 

Conclusion: There was a significant decrease in moderate-to-severe MR and TR after TAVI; however, this did not impact hospitalization or mortality rates. Additionally, no significant differences were observed in right ventricular systolic function or in LAV and LAVI before and after TAVI.

3.
Kalp Yetersizliğinin Yönetiminde Hasta Algı, Bilgi ve Adaptasyonu: Çok Merkezli, Kesitsel, Gözlemsel, Ankete Dayalı Çalışma: ADAPTATION HF
Patient Perception, Knowledge and Adaptation in The Management of Heart Failure: A Multicenter, Cross-Sectional, Observational, Questionnaire-Based Study: ADAPTATION HF
Selda Murat, Yüksel Çavuşoğlu, Mehmet Birhan Yılmaz, Özlem Yıldırımtürk, Nedret Ülvan, Ahmet Çelik, Murathan Küçük, Barış Kılıçaslan, Sanem Nalbantgil, Zerrin Yiğit, Hakan Altay
PMID: 38221834  doi: 10.5543/tkda.2023.53574  Sayfalar 18 - 26
Amaç: Bu çalışmanın amacı, kalp yetersizliği (KY) hastalarının hastalık hakkındaki algı ve bilgi düzeyleri ile hastalık sürecine ve tedaviye adaptasyonlarını hasta perspektifinden ortaya koymaktır.

Yöntem: Kesitsel, çok merkezli ve ankete dayalı çalışmaya 10 merkezin kardiyoloji kliniklerine başvuran en az altı aydır KY tanısı olan hastalar dâhil edildi. Hastalara KY ile ilgili bilgisini, semptomlarını, klinik takip hakkındaki bilgi ve deneyimlerini, tedavi uyumu ve farkındalığını değerlendiren bölümlerden oluşan bir anket uygulandı.

Bulgular: Çalışmaya yaş ortalaması 59,8 ± 14,9 yıl (erkek/kadın: 360/144, %71,4/%28,6) olan 504 hasta dâhil edildi. Hastaların %61,2’si KY hastalığını daha önceden duyduğunu belirtti. Hastaların büyük bir kısmı nefes darlığı, yorgunluk ve çarpıntı şikâyetlerinin KY’ye bağlı gelişebilecek şikâyetler olduğunu biliyordu (sırasıyla; %95,4, %92,7 ve %89,7). Hastaların en büyük endişesi KY’nin sonuçlarından çok kendi öz bakımlarını başka bir kişinin desteği olmadan sağlayamaması idi (%67,5). Hastaların çoğunluğu (%37,6) en kötü hastalığın serebrovasküler olay geçirmek olduğunu düşünürken; sadece %10,9’u KY’nin en kötü hastalık olduğunu ifade ediyordu. Hastaların %98,8’i KY ilaçlarını düzenli kullandığını belirtirken, büyük bir kısmı ilaçların böbrek fonksiyonları (%68,5) ve kan basıncı üzerine (%76,9) etkili olduğunu bilmiyordu. Hastaların günlük pratiğinde kilo takibi yapan hasta oranı %35,5, kan basıncı takibi yapan hasta oranı %26,9, düzenli egzersiz yapan hasta oranı ise %27 idi. Hastaların %73,3’ü diyetle aldığı tuz miktarına dikkat ettiğini belirtmekle birlikte %33,5’i tamamen tuzsuz yemek yediğini bildirdi. Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi, bilgi skoru düşük ve yüksek gruplar arasında farklılık göstermiyordu (P > 0,005). Medikal öyküsünde miyokart enfarktüsü olan olguların bilgi düzey skorunun anlamlı olarak daha yüksek olduğu görüldü (P = 0,002).

Sonuç: Toplumumuzdaki KY hastalarının büyük bir kısmı KY belirti ve bulgularının farkında olup, hekimlerinin önerilerine uymakta, ilaçlarını düzenli kullanmaktadır. Hastalar tedavi yönetiminin non-farmakolojik kısmında yer alan kan basıncı takibi, kilo takibi, diyet ve sodyum kısıtlaması, egzersiz gibi konularda da daha fazla bilgi sahibi olmalıdır.
Objective: The aim of this study is to reveal the perception levels of heart failure (HF) patients about the disease, their adaptation to the disease process, their compliance with the treatment, and their knowledge and thoughts about the disease from the patient’s perspective.

Method: Patients with a diagnosis of HF for at least 6 months who applied to the cardiology clinics of 10 different centers were included in this cross-sectional, multicenter and questionnaire-based study. A questionnaire consisting of sections that included demographic information, evaluation of the patient’s symptoms, knowledge and experience of clinical follow-up, knowledge of HF, compliance and awareness of treatment was applied to the patients.

Results: 504 patients with a mean age of 59.8 ± 14.9 years (M/F: 360/144, 71.4%/28.6%) were included in the study. 61.2% of the patients stated that they knew about HF disease before. Most of the patients knew that the complaints of shortness of breath, fatigue and palpitation could develop due to HF (95.4%; 92.7%; 89.7%, respectively). The patients reported that they were mostly worried about not being able to provide their own self-care without the support of another person (67.5%). While the majority of patients (37.6%) thought that the worst disease was to have a cerebrovascular disease; only 10.9% stated that HF was the worst disease. While 98.8% of the patients stated that they used HF drugs regularly, a relatively large part of the patients did not know that the drugs were effective on kidney functions (68.5%) and blood pressure (76.9%). In the daily practice of the patients, the rate of weight follow-up was 35.5%, the rate of blood pressure monitoring was 26.9%, and the rate of patients who exercised was 27%. Among the patients, 73.3% said that they pay attention to the amount of salt they take with diet, and 33.5% have a completely salt.free diet. There was no difference between the groups with low and high knowledge scores in terms of Pittsburgh Sleep Quality Index (P > 0.005). The knowledge level score was significantly higher in patients with previous myocardial infarction (P = 0.002).

Conclusion: Most of the HF patients participating in the study are aware of the signs and symptoms of HF, follow the recommendations of their physicians, and use drugs regularly. These patients should have more information about blood pressure monitoring, weight monitoring, diet and sodium restriction, exercise, which are included in the non-pharmacological part of treatment management.

4.
Farklı Kardiyoselektif ß-Blokerler ve Egzersiz Sırasında Abartılı Kan Basıncı Yanıtının Önlenmesi: Retrospektif Bir Kesitsel Çalışma
Different Cardio-Selective ß-Blockers and the Prevention of Exaggerated Blood Pressure Response During Exercise: A Retrospective Cross-Sectional Study
Gurbet Özge Mert, Emre Şener, Ahmet Serdar Yılmaz, Furkan Yetmiş, Ezgi Çamlı, Fatih Enes Durmaz, Muhammet Dural, Yüksel Çavuşoğlu, Selda Murat, Bülent Görenek, Kadir Uğur Mert
PMID: 38221832  doi: 10.5543/tkda.2023.73480  Sayfalar 27 - 35
Amaç: Egzersiz sırasında sempatik sinir sistemi aktivitesindeki artış dengelenemezse kan basıncında (KB), belirgin bir abartılı kan basıncı cevabı (aKBC) artışı olabilir. Bu çalışmanın amacı, egzersizle tetiklenen kan basıncı artışlarını yönetmede çeşitli ß-blokerlerin rolünü analiz etmektir. Bu fenomenin önemine rağmen, aKBC’yi kontrol etmede ß-bloker etkinliği hakkında sınırlı veri bulunmaktadır.

Yöntem: Çalışmamız, retrospektif ve kesitsel bir çalışma olup Ocak 2016-Şubat 2018 arasında koşu bandı egzersiz testi yapılan 2803 bireyi içeren verilerin alt-grup analizidir. Kardiyo-selektif farklı ß-blokerlerin aKBC üzerindeki etkisini değerlendirmek için ß-bloker tedavisi altındaki 1258 hastanın sonuçları karşılaştırmalı olarak analiz edilmiştir.

Bulgular: Sonuçlarımız, ß-blokerlerin aKBC’nin ortaya çıkmasını önlemede spesifik ß-bloker türüne bakılmaksızın önemli bir rol oynadığını (P = 0.026) göstermiştir. Ayrıca, farklı ß-bloker grupları arasında aKBC gelişiminde anlamlı bir değişiklik gözlenmemiştir (sistolik BP için P = 0.532 ve diyastolik BP için P = 0.068). Bu bulgu, 992 hipertansif hastanın arasında da tutarlıdır, ß-bloker türü ve aKBC gelişimi arasında belirgin bir ilişki bulunmamıştır (sistolik BP için P = 0.736, diyastolik BP için P = 0.349). ß-bloker kullanan hastaların farklı klinik ve demografik özelliklere sahip olduğunu belirtmek önemlidir.

Sonuç: Çalışmamız, ß-blokerlerin fiziksel aktivite sırasında aKBC gelişimini engelleyebileceğini öne sürmektedir, bu fayda tüm ß-bloker türleri arasında tutarlıdır. Bu araştırma, aKBC’yi yeni bir tedavi hedefi olarak kullanma üzerine prospektif-randomize çalışmalar için bir öncül oluşturabilir.
Objective: The aim of this study was to analyze the role of various ß-blockers in managing exercise-induced blood pressure escalations, referred to as exaggerated blood pressure response (eBPR). Despite the importance of this phenomenon, there is limited data on the efficacy of ß-blockers in controlling eBPR.

Method: Our retrospective cohort for this study comprised 2,803 individuals who underwent treadmill tests from January 2016 to February 2018. A further subgroup analysis of 1,258 patients receiving ß-blocker treatment was performed to evaluate the influence of different ß-blockers on eBPR.

Results: The results demonstrated that ß-blockers play a significant role in mitigating the occurrence of eBPR (P = 0.026), irrespective of the specific type of ß-blocker. Additionally, no significant variance was observed in the development of eBPR among the different ß-blocker groups (P = 0.532 for systolic blood pressure (BP); P = 0.068 for diastolic BP). This finding remained consistent even among the 992 hypertensive patients, where no notable association was found between the type of ß-blocker and the development of eBPR (P = 0.736 for systolic BP; P = 0.349 for diastolic BP). It is noteworthy that patients using ß-blockers had unique clinical and demographic attributes.

Conclusion: Our study suggests that ß-blockers can potentially deter the development of eBPR during physical activity, a benefit that is consistent across all types of ß-blockers. The study sheds light on prospective randomized studies on the use of eBPR as a new treatment target.

5.
Enfektif Endokarditli Hastalarda Septik Emboli Gelişimini Öngörmek İçin Yeni Bir Potansiyel Biyobelirteç: Sistemik Koagulasyon İnflamasyon İndeksi
A Novel Potential Biomarker for Predicting the Development of Septic Embolism in Patients with Infective Endocarditis: Systemic Coagulation Inflammation Index
Uğur Özkan, Muhammet Gürdoğan
PMID: 38221833  doi: 10.5543/tkda.2023.30344  Sayfalar 36 - 43
Amaç: Septik embolilerin erken teşhisi, bu durumla ilişkili morbidite ve mortaliteyi önlemek için çok önemlidir. Bu çalışma, İE hastalarında sistemik pıhtılaşma inflamasyon indeksi (SCII) ile septik emboli arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçladı.

Yöntem: Üçüncü basamak hastanemizde Ocak 2007 ile Ocak 2023 tarihleri arasında tedavi edilen 167 İE hastasının verileri retrospektif olarak incelendi. Semptomlar, komorbiditeler, predispozan kapak hastalıkları, protez kapak, cihaz, enjekte edilebilir ilaç kullanım öyküsü, kan kültürü sonuçları, ekokardiyografik bulgular ve komplikasyonlara ilişkin veriler toplandı. SCII indeksi [trombosit sayısı (PLT) × fibrinojen seviyesi (g/L)/ beyaz küre sayısı (WBC)] şeklinde hesaplandı.

Bulgular: Ortalama hasta yaşı 61 idi ve romatizmal kapak hastalığı en sık predispozan faktördü. En sık etiyolojik mikroorganizma Staphylococcus türleriydi. Septik emboli gelişme oranı %25,7 idi. En sık emboli yerleşim yeri serebral sistemdi (%46,5). SCII’nin septik emboli gelişimi için bağımsız bir belirteç olduğu bulundu. ROC eğrisi analizi, SCII için optimal değer olan 59,8’in %65,1 duyarlılık ve %59,6 özgüllükle septik emboli öngördüğünü doğruladı (ROC eğrisi altındaki alan: 0,649 [%95 GA: 0,556–0,743], P = 0,004).

Sonuç: Yüksek SCII düzeylerinin EE’li hastalarda septik emboli gelişimi için bağımsız bir belirleyici olduğunu gösterdik.
Objective: Early diagnosis of septic emboli is crucial to prevent the associated morbidity and mortality. This study aimed to examine the relationship between the systemic coagulation ınflammation ındex (SCII) and septic embolism in patients with infective endocarditis (IE).

Methods: We retrospectively analyzed the data of 167 IE patients treated at our tertiary care hospital between January 2007 and January 2023. We collected information on symptoms, comorbidities, predisposing valve diseases, prosthetic valves, devices, history of injectable drug use, blood culture results, echocardiographic findings, and complications. The SCII index was calculated using the formula: [platelet count (PLT) × fibrinogen level (g/L) / white blood cell count (WBC)].

Results: The mean age of the patients was 61 years, with rheumatic valve disease being the most common predisposing factor. The most common etiologic microorganism was Staphylococcus species. Septic embolism developed in 25.7% of the patients, with the cerebral system being the most commonly affected (46.5%). The SCII was identified as an independent marker for the development of septic embolism. Receiver operating characteristic (ROC) curve analysis confirmed that an optimal SCII value of 59.8 predicted septic emboli with a sensitivity of 65.1% and a specificity of 59.6% (area under the ROC curve: 0.649 [95% confidence interval (CI): 0.556 - 0.743], P = 0.004).

Conclusion: This study demonstrates that high SCII levels are an independent predictor for the development of septic embolism in patients with IE.

6.
Avrupa Kardiyoloji Derneği’ne Üye Ülkeden Kardiyoloji Uzmanlarının Kardiyolojide Dijital Sağlık Teknolojilerinin Kullanımına İlişkin Bakış Açıları: Anket Sonuçları
Perspectives on the Use of Digital Health Technologies in Cardiology Among Specialists from an ESC Member Country: Results from a Survey
Duygu Koçyigit Burunkaya, Nurgül Keser, Evrim Şimşek, Serdar Bozyel, Yalçın Dalgıç, Mehmet Şeker, Yetkin Korkmaz, Arda Güler, Tufan Çınar, Mehmet Ertürk
PMID: 38221831  doi: 10.5543/tkda.2023.13660  Sayfalar 44 - 51
Amaç: Kardiyolojide dijital sağlık teknolojilerinin (DST) kullanılmasının nedenlerini ve algılanan zorlukları tespit etmek.

Yöntem: Türk Kardiyoloji Derneği üyesi kardiyologlara (n = 2789) 43 çoktan seçmeli sorudan oluşan çevrimiçi anket 10 Ocak-3 Mart 2022 tarihleri arasında gönderildi.

Bulgular: Ankete 308 kişi yanıt verdi (%27,6 kadın, %62,0 30-44 yaş arası). %42,5 ve %44,8’i sırasıyla üniversite ve devlet hastanelerinde çalışmaktaydı. 136/308’i (%44,2) kişisel sağlıklarını izlemek için akıllı cihazlar kullanmaktaydı. Sırasıyla 117/290 (%40,3) ve 193/299’u (%64,6) hastaları ve diğer hekimlerle tıbbi bilgi paylaşımı için sosyal medyayı kullandığını bildirdi. Giyilebilir cihazlar, kardiyak implante edilebilir elektronik cihaz ile teletakibi, mobil sağlık uygulamaları ve telekonsültasyon/televizit teknolojilerinin kişiler tarafından belirtilen önerilme sıklığı, DST’yi hem hastalar hem de hekimler için faydalı bulan katılımcıların oranından daha düşüktü. Hekimlerin en sıklıkla karşılaştıklarını ifade ettikleri engeller; artmış iş yükü ve sorumluluklar (193/245, %78,8), maddi karşılığın olmaması (164/245, %66,9) ve ilişkili eğitim sürecinin eksikliği (163/245, %66,5) idi. Düşük teknolojik uyum yeteneği (200/245, %81,6), düşük sağlık okuryazarlığı (197/245, %80,4) ve düşük alım gücü (195/245, %79,6) hastayla ilgili en sık bahsedilen engeller olurken, teknolojilerin maliyeti (170/245, %69,4), veri gizliliği ve güvenliği ile ilgili endişeler (141/245, %57,6) ve veri depolamadaki zorluklar (118/245, %48,2) en sık karşılaşılan teknik engellerdi.

Sonuç: Bulgular, hekimlerin çoğunun DST’nin hem kendileri hem de hastaları için yararlı olduğuna inanmasına rağmen, hastalara öneri sıklığının düşük kaldığını göstermektedir. Kardiyolojide DST’nin klinik pratikte uygulanmasının önündeki güçlüklerin üstesinden gelmek için çok yönlü bir iş birliğine ihtiyaç vardır.
Objective: In this study, we aimed to identify the reasons for and perceived challenges associated with the use of digital health technologies (DHT) in cardiology.

Method: We distributed an online survey to Turkish Society of Cardiology member cardiologists (n = 2789) between January 10 and March 3, 2022.

Results: A total of 308 subjects responded (27.6% females, 62.0% aged 30-44 years). Of these, 42.5% worked at university hospitals, and 44.8% at state hospitals. Smart devices were used by 44.2% (136/308) for personal health monitoring. Additionally, 40.3% (117/290) used social media to provide medical information to patients, while 64.6% (193/299) did so for communication with other physicians. The self-reported recommendation frequencies of wearables, cardiac implantable electronic device telemonitorization, mobile health applications, and teleconsultation/televisit technologies were lower than the proportion of respondents who found DHT beneficial for both patients and physicians. The most frequently mentioned barriers for physicians were increased work burden and responsibilities (78.8%, 193/245), lack of financial compensation (66.9%, 164/245), and lack of relevant training (66.5%, 163/245). For patients, low technological adaptability (81.6%, 200/245), low health literacy (80.4%, 197/245), and low affordability (79.6%, 195/245) were the most frequently mentioned barriers. Additionally, the cost of technologies (69.4%, 170/245), concerns regarding data privacy and security (57.6%, 141/245), and data storage challenges (48.2%, 118/245) were the most significant technical impediments.

Conclusion: The findings suggest that although the majority of physicians believe DHT to be beneficial for both themselves and their patients, the frequency of recommendations to patients remains low. A large-scale joint effort is required to address these issues and facilitate the integration of DHT into clinical practice.

DERLEME
7.
Kalp Yetersizliği Tanı ve Takibinde Dijital Teknolojiler
Digital Technologies in Heart Failure Management
Evrim Şimşek, Yetkin Korkmaz, Serdar Bozyel, Arda Güler, Duygu Koçyiğit Burunkaya, Mehmet Ertürk, Nurgül Keser
PMID: 38221836  doi: 10.5543/tkda.2023.79776  Sayfalar 52 - 60
Kalp yetersizliği ülkemizde ve dünyada önemli bir halk sağlığı sorunudur. Dekompansasyon nedeniyle hastaneye yatışlar mortalite artışı ile ilişkilidir. Sağlık alanında giyilebilir teknolojiler başta olmak üzere dijital teknolojilerin kullanımı artmaktadır. Hekimlerin bu cihazları hastalarında kullanması ile hastaların yakın takibi sağlanmakta ve klinik semptom vermeden ya da semptom başlangıcında dekompansasyon farkındalığını sağlayarak hastaneye yatışlar ve mortalite önlenmeye çalışılmaktadır. Bu derlemede kalp yetersizliği hastalarında kullanılan ya da kullanılabilecek olan dijital biyobelirteçler, dijital teknolojiler, uzaktan takip sistemleri ve bunların kullanılmasını destekleyen kanıtlar, yapay zekâ uygulamaları ve bunların klinik pratikte kullanımını kısıtlayan nedenler ele alınmıştır.
Heart Failure (HF) is an important public health problem in Turkey and in the world. Hospitalizations due to HF decompensation are associated with increased mortality. The use of digital technologies, especially wearable technologies, is increasing. As physicians, with the use of these devices, patients could be closely followed up and hospitalization, mortality are tried to be prevented by increased awareness of decomposition before clinical symptoms or at the beginning of symptoms. In this review, digital biomarkers, digital technologies, remote monitoring systems and the evidence supporting their use, artificial intelligence applications and the reasons limiting their use of digital technologies in clinical practice will be discussed.

OLGU BILDIRISI
8.
Transkateter Aort Kapak İmplantasyonu Sonrası Geç Gelişen Aort Diseksiyonu
Delayed Aortic Dissection After Transcatheter Aortic Valve Implantation
Sinan Şahin, Hatice Ayça Ata Korkmaz
PMID: 38164774  doi: 10.5543/tkda.2023.26783  Sayfalar 61 - 63
In high-risk patients with aortic stenosis, transcatheter aortic valve implantation (TAVI) provides functional improvement. Vascular complications after TAVI are known to occur frequently. Aortic dissection is a rare but life-threatening vascular complication of TAVI. Here, we present a case of delayed aortic dissection following a successful TAVI procedure.
Aort darlığı olan yüksek riskli hastalarda transkateter aort kapağı implantasyonu (TAVİ) fonksiyonel iyileşme sağlamaktadır. TAVİ sonrası vasküler komplikasyonların meydana geldiği sıklıkla ifade edilmiştir. Aort diseksiyonu, TAVİ’nin nadir fakat hayatı tehdit eden vasküler komplikasyonlarından biridir. Burada, başarılı TAVİ işlemi sonrası gecikmiş aort diseksiyonu olgusunu sunuyoruz.

9.
Dikişsiz Aort Kapak Replasmanı Sonrasında Oluşan Aorta Sağ Ventrikül Fistülünün Perkütan Yolla Başarılı Bir Şekilde Kapatılması: Olgu Sunumu
Successful Percutaneous Closure of an Aorto-right Ventricular Fistula After Sutureless Aortic Valve Replacement: A Case Report
Oğuzhan Birdal, Levent Pay, Emrah Aksakal, Ferhat Kanbay, Yavuzer Koza, Serdar Sevimli
PMID: 38221838  doi: 10.5543/tkda.2023.81524  Sayfalar 64 - 67
Sinüs valsalva anevrizma (SVA) rüptürü ve sonrasında görülen aorta-sağ ventrikül fistülü (ASVF) nadir görülen bir durumdur ve tedavi edilmediği takdirde yüksek morbidite ve mortalite oranlarına sahiptir. SVA rüptürünün sağ kalp boşluklarına açılması pulmoner hipertansiyon ile sonuçlanabilir. Sutureless (dikişsiz) aort kapak replasmanı sonrasında ASVF gelişen ve perkütan yolla başarılı bir şekilde tedavi edilen bir olgu sunuyoruz.
Rupture of a sinus of valsalva aneurysm (SVA) and the development of an aorto-right ventricular fistula (ARVF) is a rare condition, associated with high morbidity and mortality rates if left untreated. Opening of the SVA rupture into the right heart chambers may result in various morbidities, such as pulmonary hypertension. We present a case of a patient who developed ARVF following sutureless aortic valve replacement, and was subsequently treated successfully via a percutaneous approach.

10.
Superior Sinüs Venosus Atriyal Septal Defektin Cerrahi Tedaviye Alternatif Olarak Perkütan Yolla Kapatılması
Percutaneous Closure of a Superior Sinus Venosus Atrial Septal Defect as an Alternative to Surgical Treatment
Nazmi Narin, Mehmet Ali Astarcıoğlu, Rahmi Özdemir, Taner Şen, Kaan Yıldız, Mevlüt Demir, Mehmet Korkmaz
doi: 10.5543/tkda.2023.25755  Sayfalar 68 - 71
Superior sinüs venosus atriyal septal defekt (SVASD), superior vena kava’nın (SVK) arka duvarını oluşturan atriyal duvar ile sağ üst pulmoner venin (SÜPV) ön duvarının eksikliğinden kaynaklanır. SÜPV’nin arka duvarı normalde sol atriyuma bağlıdır. SVASD için genellikle cerrahi tavsiye edilirken, SVASD’li seçilmiş hastalarda perkütan teknik cerrahiye alternatif olabilir. SVK’nın kusurlu arka duvarının greft kaplı stent ile perkütan olarak kapatılmasını bildiriyoruz. Bunun sonucunda superior SVASD kapatıldı ve anormal SÜPV stentin arkasından sol atriyuma yeniden yönlendirildi.
A superior sinus venosus atrial septal defect (SVASD) results from a defect in the atrial wall that forms the posterior wall of the superior vena cava (SVC) and the anterior wall of the right upper pulmonary vein (RUPV), with the posterior wall of the RUPV typically connected to the left atrium. While surgery is usually recommended for SVASD, percutaneous technique may serve as an alternative to surgery in selected patients. Here, we report on the percutaneous closure of the defective posterior wall of the SVC using a covered stent, thereby closing the superior SVASD and redirecting the anomalous RUPV behind the stent into the left atrium.

OLGU GÖRÜNTÜSÜ
11.
Mitral ve Triküspit Kapak Cerrahisi Sonrası Sağ Atriyal Trombüsü Dışlamak için Multimodalite Görüntüleme
Multimodality Imaging to Exclude Right Atrial Thrombus Post Mitral and Tricuspid Valve Surgery
Alexandra Liakopoulou, Christos Papanastasiou, Konstantinos Theodoropoulos, Konstantinos Kouskouras, Vasilis Grosomanidis, Paschalis Tossios, Georgios Karapanagiotidis
PMID: 38221829  doi: 10.5543/tkda.2023.54600  Sayfalar 72 - 73
Makale Özeti |Tam Metin PDF

12.
Persistan Sol Süperiyor Vena Kavası Olan Bir Hastada İki Farklı Tip Atriyal Aritmi
Two Different Types of Atrial Arrhythmia in a Patient with Persistent Left Superior Vena Cava
Serkan Çay, Özcan Özeke, Fırat Özcan, Meryem Kara, Elif Hande Özcan Çetin, Ahmet Korkmaz, Serkan Topaloğlu
PMID: 38221828  doi: 10.5543/tkda.2023.32970  Sayfalar 74 - 76
Makale Özeti |Tam Metin PDF | Video

EDITÖRE MEKTUP
13.
Stent Optimizasyonunda Yeni Bir Teknik: Kademeli STENT PUFF İşareti ve POT PUFF İşareti
A Novel Technique for Stent Optimization: A Stepwise STENT PUFF Sign and POT PUFF Sign
Mutlu Vural, Emirhan Hancıoğlu
PMID: 38221837  doi: 10.5543/tkda.2023.58966  Sayfalar 77 - 78
Makale Özeti |Tam Metin PDF | Video

EDITÖRDEN
14.
Comments on Cardiology
Kardiyoloji Yayınlarında Gündem ve Yorumlar
Ertan Ural
PMID: 38221839  Sayfa 79
Makale Özeti |Tam Metin PDF

HAKEM LISTESI
15.
Hakemlerimize Teşekkürler
Thanks to our Reviewers

Sayfa 80
Makale Özeti |Tam Metin PDF



Journal Metrics

Journal Citation Indicator: 0.18
CiteScore: 1.1
Source Normalized Impact
per Paper:
0.22
SCImago Journal Rank: 0.348

Hızlı Arama



Copyright © 2024 Türk Kardiyoloji Derneği Arşivi