Turk Kardiyol Dern Ars: 35 (8)

Cilt: 35  Sayı: 8 - Aralık 2007

ARAŞTIRMA
1.
Halkımızda serum apolipoprotein E konsantrasyonları: Dislipidemi ve metabolik sendroma ilişkin genotipe ek bilgi
Serum apolipoprotein E concentrations among Turks: information additive to genotype relative to dyslipidemia and metabolic syndrom
Altan Onat, Altan Onat, Gülay Hergenç, Erkan Ayhan, Zekeriya Kaya, Zekeriya Küçükdurmaz, Serkan Bulur, Günay Can, Nihan Erginel Ünaltuna
Sayfalar 449 - 457
Amaç: Serum apolipoprotein E (apoE) düzeylerinin genel nüfusta dislipidemi ve metabolik sendromla (MS) ilişkisi ve apoE genotipinden bağımsızlık derecesi araştırıldı.
Çalışma planı: Serumda apoE konsantrasyonları ölçülmüş ve yetişkinlerimizin rastgele bir örneklemini oluşturan bireyler kesitsel biçimde incelendi. Metabolik sendrom tanısında erkekte abdominal obezite için modifikasyonlu ATP-III ölçütlerine uyuldu.
Bulgular: Çalışmaya alınan 454 bireyde (222 erkek, 232 kadın; ort. yaş 54.1±9.6) ortanca (çeyrek dilimlerarası) serum apoE konsantrasyonu 3.93 (dağılım 1.75-5.82) mg/dl idi. ApoE değerleri erkek ε4 allel taşıyıcılarında, homozigot ε3 kişilere göre daha yüksek bulundu. Çokdeğişkenli analizde, üç grupta toplanan apoE genotipi apoE düzeylerinin belirleyicisi; serum apoB düzeyleri de majör bir kovariyat olarak belirlendi. Lojistik regresyon analizinde, apoE düzeyinin ikiye katlanmasının apoE polimorfizminden bağımsız şekilde total kolesterol ile, yüksek apoB (OR 4.54, %95 GA 2.83; 12.3) ve trigliserid/HDL-kolesterol dislipidemisi (OR 2.82, %95 GA 1.67; 5.18) ile ilişkili olduğu görüldü. ApoE düzeyinin ikiye katlanması, her iki cinsiyette uygun ayarlamalardan sonra MS ile ilişkili (OR 1.72, %95 GA 1.24; 2.38) bulundu.
Sonuç: Yetişkinlerimizde apoE konsantrasyonları, apoE polimorfizminden bağımsız şekilde, serum total kolesterol, hiperapoB ve aterojen dislipidemi ile bağlantılıdır. Seviyeler MS ile de anlamlı ve bağımsız biçimde ilişkilidir. Erkek ε4 allel taşıyıcılarının apoE konsantrasyonları ε3 homozigotlardan düşük olmayıp, bunun apoE ve apo B düzeyleri arasında bağlantıya yol açtığı düşünülmektedir.
Objectives: We investigated the relationship of serum apolipoprotein E (apoE) levels with dyslipidemia and metabolic syndrome (MS) in the general population and their degree of independence of the apoE genotype.
Study design: This cross-sectional study included a random sample of Turkish adults whose serum apoE concentrations were measured. Metabolic syndrome was defined with the ATP-III criteria with modification for male abdominal obesity.
Results: Of 454 participants (222 men, 232 women; mean age 54.1±9.6 years), the median serum apoE concentration was 3.93 mg/dl with an interquartile range of 1.75 to 5.82 mg/dl. Higher apoE concentrations were found in male carriers of the ε4 allele than homozygous ε3 subjects. Multivariate analysis showed the apoE genotype (grouped into 3) as a determinant of apoE levels, and serum apoB levels as a major covariate. In logistic regression analysis, doubling of the apoE level showed significant associations, independent of the apoE polymorphism, with total cholesterol, elevated apoB (OR 4.54, 95% CI 2.83; 12.3) and triglyceride/HDL-cholesterol dyslipidemia (OR 2.82, 95% CI 1.67; 5.18). Doubling of the apoE level was also associated in both genders with MS (OR 1.72, 95% CI 1.24; 2.38), after adjustment for confounders.
Conclusion: ApoE concentrations in Turkish adults are significantly linked to serum total cholesterol, hyperapoB, and atherogenic dyslipidemia, independent of the apoE polymorphism. They are also significantly and independently associated with MS. Male carriers of the ε4 allele have no lower apoE concentrations than homozygous ε3 individuals, suggesting a close link between apoE and apoB levels.

2.
Hipertansif hastalarda dislipideminin kardiyovasküler risk sınıflandırması üzerine etkisi ve lipid profilinin diğer kardiyovasküler risk faktörleriyle ilişkisi: ICEBERG çalışmasından sonuçlar
The impact of dyslipidemia on cardiovascular risk stratification of hypertensive patients and association of lipid profile with other cardiovascular risk factors: Results from the ICEBERG study
Giray Kabakcı, Nevres Koylan, Barış İlerigelen, Ömer Kozan, Kemalettin Büyüköztürk
Sayfalar 458 - 466
Amaç: ICEBERG çalışması (Intensive/Initial Cardiovascular Examination regarding Blood pressure levels, Evaluation of Risk Groups) dislipideminin kardiyovasküler risk değerlendirmesi üzerine etkisi ve lipid profili ile diğer risk faktörleri arasındaki ilişki üzerinde odaklanmaktadır.
Çalışma planı: ICEBERG çalışması iki altgruptan oluşmaktadır. ICEBERG-1 20 üniversite hastanesinde (Refere grup), ICEBERG-2, 197 birinci basamak sağlık kuruluşunda (Primer Sağlık Kuruluşu grubu) yürütülmüştür. Her bir altgrupta iki hasta profili vardır: Daha önce esansiyel hipertansiyon tanısı konmuş ve tedavi altında olan hastalar (Tedavili grup) ve sistolik kan basıncı ≥130 mmHg veya diyastolik kan basıncı ≥85 mmHg olan ve en az üç aydır antihipertansif tedavi görmeyen hastalar (Tedavisiz grup). Bu hasta gruplarında dislipidemi değerlendirildi ve kardiyovasküler risk sınıflandırması ESC/ESH 2003 kılavuzuna göre yapıldı.
Bulgular: Çalışmada toplam 1817 hasta değerlendirildi. Hastaların serum lipid düzeyleri de göz önüne alınarak yapılan risk sınıflandırmasında “yüksek” ve “çok yüksek” risk grubundaki hastaların oranları Tedavili Refere grupta %55.2’ye (p<0.001), Tedavisiz Refere grupta %62.6’ya (p=0.25), Tedavisiz Primer Sağlık Kuruluşu grubunda %60.7’ye (p<0.001) yükseldi. Bu değerler, sadece öykü ve fizik muayene ile yapılan risk sınıflandırmasında gruplarda sırasıyla %51.2, %60.7 ve %54.2 idi. Serum lipid düzeyleri risk faktörlerinin birçoğu ile anlamlı korelasyon gösterdi.
Sonuç: Serum lipid düzeylerinin değerlendirilmesi, hastaların kardiyovasküler risk gruplarına daha hassas sınıflandırılmasında ve uygun antihipertansif tedavi için yararlıdır.
Objectives: The ICEBERG study (Intensive/Initial Cardiovascular Examination regarding Blood pressure levels, Evaluation of Risk Groups) study focuses on the effect of dyslipidemia on cardiovascular risk evaluation and association of lipid profile with other risk factors.
Study design: The ICEBERG study consisted of two subprotocols: ICEBERG-1, conducted at 20 university hospitals (Referral group) and ICEBERG-2, conducted at 197 primary healthcare centers (Primary Care group). Each subprotocol had two patient profiles: patients previously diagnosed with essential hypertension and under medical treatment (Treated group), and patients with systolic blood pressure ≥130 mmHg or diastolic blood pressure ≥85 mmHg, with no antihypertensive treatment for at least three months before inclusion (Untreated group). Dyslipidemia was evaluated and cardiovascular risk stratification performed according to the ESC/ESH 2003 guidelines.
Results: A total of 1817 patients were analyzed. After incorporation of serum lipid values into cardiovascular risk stratification, the percentage of patients in “high” plus “very high” added risk groups increased to 55.2% (p<0.001), 62.6% (p=0.25), and 60.7% (p<0.001) in Treated Referral, Untreated Referral, and Untreated Primary Care groups, respectively. The corresponding figures estimated only by medical history and physical examination were 51.2%, 60.7%, and 54.2%, respectively. Serum lipid levels showed significant correlations with most risk factors.
Conclusion: Serum lipid levels are useful in stratifying hypertensive patients into cardiovascular risk groups more accurately, for appropriate antihypertensive treatment.

3.
Fizik aktivitenin Türk yetişkinlerini metabolik bozukluklardan koruduğuna ilişkin ileriye dönük kanıt
Prospective evidence for physical activity protecting Turkish adults from metabolic disorders
Altan Onat, Altan Onat, Gülay Hergenç, Zekeriya Küçükdurmaz, Serkan Bulur, Zekeriya Kaya, Günay Can
Sayfalar 467 - 474
Amaç: Yeni gelişen koroner kalp hastalığı (KKH) ile belirli metabolik bozuklukları öngörmede fizik aktivite derecesinin rolü ve abdominal obezitenin olası aracılığı araştırıldı.
Çalışma planı: TEKHARF çalışması 1997/98 ve 2002/03 taramalarında izlenen ve başlangıçta KKH tanısı bulunmayan, 28 yaş ve üzerindeki 3248 katılımcı (1601 erkek, 1647 kadın; ort. yaş 48±12) sekiz yıl süresince ileriye dönük olarak incelendi. Fizik aktivite derecesi aktif ve oturgan biçiminde sınıflandırıldı. Metabolik sendrom (MetS) tanımında erkekte abdominal obezite için modifikasyonlu ATP-III ölçütlerine uyuldu. Ölümlü olmayan KKH tanısı öykü, kardiyovasküler sistemin fizik muayenesi ve dinlenme EKG’lerinin Minnesota kodlamasına dayandırıldı. Ortalama izleme süresi 6.8 yıldı.
Bulgular: Yeni hipertansiyon, diyabet ve MetS gelişme oranları sırasıyla %39, %8.6 ve %25.4 bulundu. Cinsiyet, yaş ve bel çevresi için ayarlı fizik aktivite örnekleminde, aktif grubun oturgan gruba kıyasla nispi riskleri anlamlı biçimde düşük bulundu: Hipertansiyon için 0.76 (%95 GA 0.63; 0.91), diyabet için 0.66 (%95 GA 0.49; 0.89), MetS için 0.76 (%95 GA 0.60; 0.97). Fizik aktivitenin bu durumlardan koruması, bel çevresi ya da C-reaktif protein aracılığı dışında görüldü; çünkü, abdominal obezite riskinden koruması anlamlı düzeye ulaşmadı. Fiziksel aktivite derecesinin aterojen dislipidemi ile LDL-kolesterol yüksekliği ve KKH gelişme riskinde etkili olduğuna ilişkin kanıt ortaya çıkmadı. Egzersiz sayesinde erkeklerin diyabetten, kadınların hipertansiyondan anlamlı biçimde korunduğu görüldü. Metabolik bozukluklar bütününde ise, egzersizin sağladığı koruma iki cinste benzer bulundu.
Sonuç: Cinsiyet ve yaş için ayarlanan fizik aktivite, Türk yetişkinlerini yeni gelişen hipertansiyon, diyabet ve MetS’den korumaktadır. Bu korumanın, abdominal obezite ve inflamasyon sürecinin dışında esas olarak kan basıncındaki iyileşme üzerinden gerçekleştiği düşünüldü.
Objectives: We investigated the role of physical activity levels in predicting incident coronary heart disease (CHD) and certain metabolic disorders and the possible mediation of abdominal obesity.
Study design: A total of 3248 participants (1601 men, 1647 women; age ≥28 years; mean age 48±12 years) who were enrolled, without a previous diagnosis of CHD, into the Turkish Adult Risk Factor Survey in 1997/98 and 2002/03 were prospectively studied over an eight-year period. Physical activity levels of the participants were categorized as active or sedentary. Metabolic syndrome (MetS) was defined with the ATP-III criteria with modification for male abdominal obesity. Diagnosis of non-fatal CHD was based on history, physical examination, and the Minnesota coding of resting electrocardiograms. The mean follow-up was 6.8 years.
Results: The rates of incident hypertension, diabetes, and MetS were 39%, 8.6%, and 25.4%, respectively. After adjustment for gender, age, and waist circumference, the relative risks (RR) calculated for hypertension (RR 0.76; 95% CI 0.63; 0.91), diabetes (RR 0.66; 95% CI 0.49; 0.89), and MetS (RR 0.76; 95% CI 0.60; 0.97) were significantly lower in the physically active group. Protection offered by physical activity was not mainly mediated by waist circumference or C-reactive protein, since protection from abdominal obesity risk did not reach significance. No influence of physical activity was observed on the risks for developing atherogenic dyslipidemia, elevated LDL-cholesterol, and CHD. Exercise significantly protected men from diabetes, and women from hypertension. Overall, protection from metabolic disorders was similar in both sexes.
Conclusion: Physical activity, adjusted for gender and age, protects Turkish adults from incident hypertension, diabetes, and MetS. This protection is considered to operate mainly through improvements in blood pressure, beyond the mediation of abdominal obesity and low-grade inflammation.

4.
Metabolik sendrom olan ve olmayan hastalarda tokluk trigliserid düzeyleri ve bunun koroner arter hastalığı ile ilişkisi
Postprandial triglyceride levels in patients with or without metabolic syndrome and their relationship with coronary artery disease
Aslı İnci Atar, İlyas Atar, Öykü Gülmez, Çağatay Ertan, Ali Seydi Özgül, Muammer Yücel, Alp Aydınalp, Aylin Yıldırır, Bülent Özin, Haldun Müderrisoğlu
Sayfalar 482 - 488
Amaç: Koroner arter hastalığında (KAH), tokluk trigliserid düzeylerinin açlık düzeylerinden daha fazla risk oluşturduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada, metabolik sendrom (MS) olan ve olmayan hastalarda KAH ile açlık ve tokluk hipertrigliseridemi arasındaki ilişki araştırıldı.
Çalışma planı: Çalışmaya, son altı ay içinde koroner anjiyografi ile koroner arterleri değerlendirilmiş olan 122 hasta (75 erkek, 47 kadın; ort. yaş 59±10) alındı. Hastalar KAH ve MS varlığına göre dört gruba ayrıldı: (i) KAH olmayan, MS olmayan hastalar; (ii) KAH olmayan, MS olan hastalar; (iii) KAH olup MS olmayan hastalar; (iv) hem KAH, hem de MS olan hastalar. Metabolik sendrom tanısı, NCEP ATP III ölçütlerine göre kondu. Trigliserid düzeyleri, 12 saat açlık sonrasında ve kahvaltıda yağ yüklemesini izleyen 2, 4, 6 ve 8. saatlerde alınan kan örneklerinde ölçüldü.
Bulgular: Kırk dokuz hastada (%40.2) MS, 51 hastada (%41.8) KAH saptandı. Metabolik sendromlu hastaların açlıkta ve lipid yüklemesi sonrası yapılan tüm ölçümlerde trigliserid değerleri MS olmayan hastalardan anlamlı düzeyde yüksek bulunurken (p<0.05), KAH olan ve olmayan gruplar arasında trigliserid değerleri hiçbir ölçümde anlamlı farklılık göstermedi (p>0.05). Post-hoc analizlerde trigliserid düzeylerindeki farkı yaratan faktörün MS olduğu görüldü.
Sonuç: Bulgularımıza göre, MS olan hastalarda tokluk trigliserid düzeyleri daha fazla yükselmekte ve daha uzun süre yüksek kalmakta ve bu durum KAH ile anlamlı bir ilişki göstermemektedir.
Objectives: Postprandial triglyceride levels are thought to carry greater risk than fasting levels for coronary artery disease (CAD). We investigated the relationship between CAD and fasting and postprandial hypertriglyceridemia in patients with or without metabolic syndrome (MS).
Study design: The study included 122 patients (75 males, 47 females; mean age 59±10 years) whose coronary arteries were examined by coronary angiography within the past six months. The patients were evaluated in four groups according to the presence or absence of CAD and MS, that is, patients, (i) without CAD or MS; (ii) having MS without CAD; (iii) having CAD without MS; and (iv) having both. The diagnosis of MS was made according to the NCEP ATP III criteria. Serum triglyceride levels were measured after 12-hour fasting and at 2, 4, 6, and 8 hours following a lipid loaded breakfast.
Results: Metabolic syndrome and CAD were detected in 49 patients (40.2%) and 51 patients (41.8), respectively. Compared to the patients without MS, fasting and postprandial triglyceride levels were significantly higher at all times in patients with MS (p<0.05), whereas triglyceride levels of patients with and without CAD did not differ significantly (p>0.05). Post-hoc analyses showed that MS was the only factor that affected triglyceride levels significantly.
Conclusion: Our data demonstrate that postprandial triglyceride levels exhibit higher increases and remain high for a longer period in patients with MS, without showing a significant relationship with CAD.

OLGU BILDIRISI
5.
Ortotopik kalp nakli sonrasında gelişen inferior vena kava-sağ atriyum anastomozundaki darlığın balon anjiyoplasti ile başarılı tedavisi
Successful balloon angioplasty for inferior vena cava-right atrium anastomotic stenosis following orthotopic heart transplantation
Şule Korkmaz, Serkan Topaloğlu, Serkan Çay, Mehmet Ali Özatik
Sayfalar 489 - 491
Kalp transplantasyonu sonrası anastomoz bölgesinde darlık oluşumu nadir bir komplikasyondur. Bu darlıklar cerrahi veya perkütan yolla tedavi edilebilir. Elli dört yaşında erkek hastaya son evre dilate kardiyomiyopati tedavisi için ortotopik kalp transplantasyonu uygulandı. Alıcı ile verici arasındaki uyumsuzluklar bikaval anastomozun gerginleşmesine neden oldu. Ameliyattan sonra yedinci günde hastada iki taraflı ciddi bacak ödemi gelişti. Onuncu günde sağ kalp kateterizasyonu yapıldı ve kontrast madde injeksiyonu ile birlikte, inferior vena kava ile sağ atriyum arasında anastomoz bölgesinde darlık gözlendi. Darlık alanında ortalama basınç gradiyenti 8 mmHg idi. Lezyon bölgesi Tyshak II perkütan valvuloplasti kateteriyle genişletildi. İşlem sonunda ortalama basınç gradiyenti 2 mmHg’ye geriledi ve genişleme venografiyle kontrol edildi. Girişimden birkaç gün sonra hastanın bacaklarındaki ödem geriledi. Böylece, inferior vena kava ile sağ atrium arasında anastomoz bölgesinde görülen darlığın giderilmesinde pulmoner balon kateteri kullanılarak istenen sonuç elde edilmiş oldu.
Stenosis formation at anastomotic sites following cardiac transplantation is a rare complication. These strictures can be overcome surgically or percutaneously. A 54-year-old man underwent orthotopic heart transplantation for end-stage dilated cardiomyopathy. Size mismatch between the recipient and the donor resulted in a tight bicaval anastomosis. After seven days postoperatively, the patient developed significant bilateral leg edema. On the tenth postoperative day, he underwent right heart catheterization, and with the injection of contrast material, a stricture was noted at the anastomotic line between the inferior vena cava and the right atrium. The mean pressure gradient at the level of the stenosis was 8 mmHg. The stenotic segment was dilated using a Tyshak II percutaneous valvuloplasty catheter. At the end of the procedure, the mean pressure gradient decreased to 2 mmHg and dilatation was confirmed by venography. Leg edema diminished a few days after the procedure. Hence, the use of a pulmonary balloon catheter for stenotic lesions at the level of anastomosis line between the inferior vena cava and the right atrium yielded a desirable result.

6.
Akut miyokard infarktüsünde prekordiyal ve inferior derivasyonlarda eşzamanlı ST-segment yükselmesi
Simultaneous ST-segment elevation in the precordial and inferior leads in acute myocardial infarction
Ömer Alyan, Fatma Metin, Serkan Topaloğlu, Fehmi Kaçmaz
Sayfalar 495 - 498
ST-segment yükselmesi, akut miyokard infarktüsünde (AMİ) prekordiyal ya da inferior derivasyonlarda en sık görülen elektrokardiyografi (EKG) bulgusudur. Bu hastalarda derivasyonların her ikisinde de görülen ST-segment yükselmesi ise nadir bir durumdur. Acil serviste çekilen EKG’de DI, aVL, V1-6 derivasyonlarında ST-segment yükselmesi ve inferior derivasyonlarda resiprokal değişiklikler görülen 48 yaşında erkek hasta anterior AMİ tanısıyla yatırıldı. Kateter laboratuvarına alınmadan önce çekilen ikinci EKG’de anterior derivasyonlardaki ST-segment yüksekliğinin izoelektrik hata yaklaştığı, ancak D2, D3 ve aVF derivasyonlarında devam ettiği görüldü. Koroner anjiyografide, sol ön inen koroner arterde %95 darlık ve distalde tam tıkanıklık, sağ koroner arterde ise kritik olmayan darlıklar görüldü. Sol ön inen koroner artere çıplak stent yerleştirildi; distaldeki lezyon ise balonla genişletildi. Hasta yatışının yedinci gününde taburcu edildi.
In general, ST-segment elevation in either the precordial or inferior leads is the most common electrocardiography (ECG) finding in patients with acute myocardial infarction (AMI). However, simultaneous ST-segment elevation in the precordial and inferior leads is a rare finding. A 48-year-old male patient was admitted with a diagnosis of AMI upon detection of ST-segment elevation in the DI, aVL, and V1-6 leads and reciprocal changes in inferior leads. A subsequent ECG taken before submission to the cardiac catheterization laboratory showed that the ST-segment approached the isoelectric line in the anterior leads, while remaining elevated in the D2, D3, and aVF leads. Coronary angiography revealed 95% stenosis in the left anterior descending (LAD) coronary artery with total occlusion distally, and some insignificant stenoses in the right coronary artery. A bare metal stent was placed in the LAD, with balloon dilatation of the distal lesion. He was discharged on the seventh day of admission.

DERLEME
7.
Kronik Böbrek Hastalıkları ve Kardiyovasküler Sistem
Chronic Renal Disease and Cardiovascular System
Didem Şen, Giray Kabakcı
Sayfalar 499 - 507
Son dönem böbrek yetersizliği olan hastalarda en önemli ölüm nedeni kardiyovasküler hastalıklardır. Kronik böbrek yetersizliği, koroner arter hastalığı, sol ventrikül hipertrofisi gibi sık görülen kardiyovasküler hastalıkların yanında perikardit, aritmi, infektif endokardit gibi kardiyovasküler sistemi ilgilendiren diğer hastalıklar için de risk faktörüdür. Kronik böbrek hastalarında sıklıkla eşlik eden sistemik hipertansiyon, hiperlipidemi, diyabetes mellitus, homosisteinemi, hiperparatiroidizm gibi durumlar da riskin oluşmasına katkıda bulunur. İskemik kalp hastalığının patofizyolojisinin, kliniğinin ve tanısının kronik böbrek yetersizliği hastalarında farklı yönleri olduğu kabul edilmelidir. Her ne kadar bu hastalarda tedavi yaklaşımı genel nüfusa benzer olsa da, özellikle farmakoterapide doz ayarlaması özel dikkat gerektirir. Kronik böbrek yetersizliği kardiyovasküler sistemi olumsuz yönde etkilerken, kalp yetersizliğinin de renal fonksiyonlar üzerinde, özellikle prerenal azotemi yoluyla olumsuz etkileri olabileceği unutulmamalıdır. Özellikle son yıllarda üzerinde durulan, koroner girişimler sırasında kullanılan radyokontrast maddelere bağlı nefropati de, dikkatleri bu iki sistemin birbirleriyle ilişkilerine çekmiştir. Bu yazıda böbrek hastalıkları ve kardiyovasküler sistemin etkileşimi ve birlikteliklerinin doğuracağı zararlı sonuçlar ve bunların nasıl önlenebileceği incelenmiştir.
Cardivascular diseases are the leading cause of death among patients with end-stage renal disease. Chronic renal failure is not only a known risk factor for commonly seen cardiovascular diseases such as coronary heart disease and left ventricular hypertrophy, but also for some other diseases related to the cardiovascular system such as pericarditis, infective endocarditis, and arrhythmias. Many other diseases that frequently accompany chronic renal failure such as systemic hypertension, hyperlipidemia, homocysteinemia, and hyperparathyroidism contribute to the development of cardiovascular risks. It should be realized that ischemic heart disease may have varying aspects in renal failure with regard to pathophysiology, clinical presentation, and diagnosis. Although treatment approach in these patients is similar to that in general population, dose adjustment of drugs needs special consideration. While chronic renal failure adversely affects the cardiovascular system, it should be noted that heart failure may also have adverse effects on renal functions, most importantly by means of prerenal azotemia. Recently, nephropathy due to radiocontrast dye use in coronary interventions has drawn considerable attention to the relations between these two systems. This review focuses on interactions between renal diseases and the cardiovascular system together with the ensuing detrimental effects and their prevention.

OLGU GÖRÜNTÜSÜ
8.
Santral venöz kateterizasyon sonrası gelişen nativ triküspid kapak endokarditi
Native tricuspid valve endocarditis following central venous catheterization
Şakir ARSLAN, Engin Bozkurt, Fuat Gündoğdu, Münacettin Ceviz
Sayfa 508
.Otuzbir yaşında bir kadın halsizlik, yorgunluk, nefes darlığı ve ateş şikayetleri ile acil servisimize başvurdu. Detaylı bir sorgulama yapıldığında, 2 hafta öncesinde santral venöz kateterizasyon yapıldığı öğrenildi. Fizik muayenesinde kan basıncı 90/60mmHg, nabız 105atım/dak ve ateş 39,5˚ C ölçüldü. Oskültasyonunda sol sternal bölgede inspirasyonla artan 3/6 şiddetinde pansistolik üfürüm duyuldu. Transtorasik ekokardiyografisinde triküspid kapağın anteriyor yaprakcığının atriyal yüzeyine yapışık 21x18 mm ebadında hareketli kitle ve orta derecede triküspid yetersizliği tesbit edildi. Kan kültüründe Staphylococcus aureus üremesi infektif endokardit tanısını kesinleştirdi. Hastaya vankomisin ve gentamisin tedavisi başlandı. Tedavi sonrası hastanın kliniğinde düzelme olmasına rağmen, tedavinin ikinci ve dördüncü haftasında yapılan kontrol ekokardiyografilerde kitle boyutunda değişiklik gözlenmemesi üzerine hasta açık kalp ameliyatına alındı. Operasyonda triküspid kapak üzerindeki vejetasyon eksize edilerek triküspid kapağa valvüloplasti uygulandı. Operasyon sonrası yapılan ekokardiyografide kitlenin kaybolduğu ve minimal triküspid yetersizliği olduğu saptandı. Takibinde problem olmayan hasta taburcu edildi.
.A 31 year old woman was admitted with weakness, fatigue, dyspnea and fewer. Detailed questioning on past medical history she had undergone of central venous cannulation two weeks previously. Transthoracic echocardiography (TTE) showed a large mobile mass (21×18 mm) attached to the atrial surface of the anterior leaflet of the tricuspid valve with mild tricuspid regurgitation. The diagnosis of infective endocarditis was made and confirmed with blood cultures positive for Staphylococcus aureus septicemia. Vancomycin and gentamycin treatment was started. Repeat TTE on weeks 2 and 4 revealed no changes in the mass. Open heart surgery was performed. Vegetation attached to the tricuspid valve was excited. Tricuspid annuloplasty was performed. Follow up echocardiography disappeared mass and minimal tricuspid regurgitation demonstrated. The patient made an uneventful recovery.

9.
Geçici ST-segment yükselmeli miyokard infarktüsüne ve akut aort yetersizliğine neden olan çıkan aort diseksiyonu
Ascending aortic dissection causing transient ST-segment elevation and acute aortic regurgitation
Yeşim Güray, Sezgin Öztürk, Ayça Boyacı
Sayfa 509
Makale Özeti | Tam Metin PDF

EDITÖRE MEKTUP
10.
QT dispersiyonunun klinik önemi: Ne kadar güvenilir ve faydalı?
The clinical significance of qt dispersion: how much reliable and beneficial?
Turgay Çelik, Atila İyisoy, Murat Çelik, Ersoy Işık
Sayfalar 510 - 511
Makale Özeti | Tam Metin PDF

DIĞER YAZILAR
11.
Uzman Yanıtları
Answers of Specialist
Lale Tokgözoğlu, Murat Tuzcu, Mustafa Şan
Sayfalar 512 - 514
Makale Özeti | Tam Metin PDF

12.
Kardiyoloji yayınlarında gündem ve yorumlar
Comments on cardiology publications
Ertan Ural
Sayfa 515
Makale Özeti | Tam Metin PDF

© copyright 2019 TKD Arşivi
LookUs & Online Makale