TÜRK KARDİYOLOJİ DERNEĞİ ARŞİVİ - Turk Kardiyol Dern Ars: 26 (9)
Cilt: 26  Sayı: 9 - Aralık 1998
1.
Makale Özetleri
Summaries of Articles

Sayfalar 516 - 519
Makale Özeti

EDITORYAL YORUM
2.
Editöryal TKD Arşivi 1998 Yılında Düzeyli Yayınını Sürdürdü
Altan ONAT
Sayfalar 520 - 521
Makale Özeti | Tam Metin PDF

3.
Egzersiz Tl-201 Sintigrafisinde Yüksek Risk Parametreleri Saptanan Hastaların Tanınmasında Egzersiz EKG'de Stres Toparlanma İndeksinin Değeri
Value of Stress-Recovery Index on Exercise ECG in Detection of High-risk Patients on Exercise Tl-201 Scintigraphy
Mehmet AKSOY, Metin GÜRSÜRER, Ayşe EMRE, Hakan AKYÜZ, Turgut SİBER, Kemal YEŞİLÇİMEN, Birsen ERSEK
Sayfalar 522 - 528
Çalışmamızda, egzersiz ve toparlanma döneminde kalp hızına bağlı olarak ST -segment çökmesi kinetiği ve derecesindeki değişimleri gösteren yeni bir egzersiz testi indeksinin (Stres-Toparlanma İndeksi (STİ)) egzersiz Tl-201 sintigrafisindeki yüksek riskli hastaları öngörmedeki değerini araştırdık. Miyokard infarktüsü geçirmemiş 122 olguya Bruce protokolüne göre semptomla sınırlı treadmill egzersiz testi ve Tl-201 SPECT görüntüleme uygulandı. Her test sonunda, en fazla ST-segment çökmesinin görüldüğü derivasyon STİ'nin hesaplanması amacıyla ileri analiz için seçildi. Kalp hızları ve bunlara karşılık gelen ST çökmesi değerleri daha önce geliştirilen bilgisayar programına veri olarak girildi ve STİ değerleri otomatik hesaplandı. SPECT görüntüler 20 segmentli modelde değerlendirildi ve her hastada redistribüsyon defekti (RD) görülen segment sayısı belirlendi. RD sayısına göre de olgular düşük risk grubu (RD<5, n=88) ve yüksek risk grubu (RD?5, n=34) şeklinde ikiye ayrıldı. Bu grupların ortalama STİ değerleri sırasıyla 5.5±13 ve -19.8±15 mm. vuru/dk bulundu (p<0.0001). Yine Tl-201 sintigrafisindeki yüksek risk bulgularından artmış akciğer tutulumu ve sol ventrikül dilatasyonu görülenlerde görülmeyenlere göre daha düşük STİ değerleri elde edildi (-22.3 ± 14 vs. -5.5±12 mm. vuru/dk, p<0.0001; -24.2±13 vs. -6.1±14 mm. vuru/dk; p<0.0001). ?-5 mm.vuru/dk değeri yüksek riskli hastaların tanısında kriter alındığında %82 duyarlılık ve %94 özgüllük ile diğer standart egzersiz parametrelerinden daha yüksek tanı değerleri elde edildi. Sonuç olarak, STİ'nin koroner arter hastalığının fonksiyonel önemini gösteren, yüksek riskli hastaların tanısında kullanılabilecek yeni bir parametre olduğu kanısına varıldı.
W e sought to determine the value of a new exercise testing index (Stress-Recovery Index (SRI)) combining information on the amount and kinetics of ST depression in the heart rate domain during exercise and recovery to detect high-risk patients on exercise TI-201 scintigraphy. 122 cases without previous myocardial infaretion underwent symptomlimited treadınili exercise testing and Tl-201 SPECT imaging. At the end of each test, the lead exhibiting the greatest ST depression was selected for fıırther analysis to calculate the SRI. Heart rate and corresponding ST segment values were entered in a formerly-designed computer program to automaticaUy calculate SRI values. SPECT images were divided into 20 segments and the number of segments with redistribution defect (RD) were identifıed per patient. Patients were divided into 2 groups as the low-risk group (RD<5, n=88) and the high-risk group (RD~. n=34). The mean SRI of the 2 groups were 5.5±13 and -19.8±15 mm. beats.min-1, respectively (p<0.0001). Moreover, patients with increased lung uptake and left ventricular dilatation indicating high risk at Tl-20 1 scintigraphy had lower SRI values compared to those without (-22.3±14 vs. -5.5±12 mm. beats.min- 1, p<0.0001; -24.2±13 vs.- 6.1±14 mm.beats.min-1; p

4.
Türkiye'de 20-22 Yaş Erkeklerinde Konjenital Kalp Hastalıklarının Sıklığı
Incidence of Congenital Heart Disease in Male, Young Adults in Turkey
Hürkan KURŞAKLIOĞLU, Cem BARÇIN, Ata KIRILMAZ, Kürşat ERİNÇ, Sedat KÖSE, Cemal SAĞ, Ertan DEMİRTAŞ
Sayfalar 529 - 533
Konjenital kalp hastalıklarının (KKH) toplumda görülme sıklıkları ile bunlara eşlik eden diğer kardiyak malformasyonların bilinmesi, bu hastalıkların tanısında değer taşımaktadır. Bu çalışma Türkiye'de genç erişkin erkek nüfusundaki KKH sıklığını saptamak amacıyla yapılmıştır. Çalışma grubunu, 1972-1975 doğumlu olup, askerlik görevi için başvurmuş veya askerlik görevini yapmakta olan 1919813 erkek birey oluşturmuştur. Bu sayı, 1990 yıl genel nüfus sayımına göre bu yıllar arasında doğup, hayatta olan erkek nüfusun yaklaşık %73'ünü oluşturmaktadır. Bu bireylerden tarama sırasında kardiyak patolojisi olduğu düşünülenlerle, kardiyak yakınması veya öyküsü olanlar kardiyoloji kliniklerine sevk edilmiş ve ileri tetkik yöntemleriyle incelenmişlerdir. Bu hastalara ait tanılar retrospektif olarak taranmış ve KKH'ları kaydedilerek istatistiki olarak değerlendirilmiştir. Mitral kapak prolapsusu, interatriyal septum anevrizması, gradient vermeyen subaortik membran, biküspid aorta, sol ventrikül yalancı tendon çalışma kapsamı dışında tutulmuştur. Sonuç olarak, saptayabildiğimizi KKH insidans çalışmaları içinde incelenen birey sayısı en fazla olan bu çalışma sonunda toplam 1407 (%0.07) hastada KKH belirlenmiştir. Bu hastalar içinde en sık rastlanan KKH atriyal septal defekt (%35) olup, bunu ventriküler septal defekt (%26), pulmoner stenoz (%13), Fallot tetrolojisi (%4.7), duktus arteriosus açıklığı (%4.5) izlemektedir.
Knowing about relative frequencies of congenital heart disease (CHD) and coexisting cardiac malfonnations has diagnostic importance, inasmuch as common 1esions should be considered before rarer lesions. The aim of this study is to determine the ineidence of CHD in male, young adults in Turkey. 1919813 male, bom in 1972- 1975 were examined during their military duty. The ones who were suspected or complaints or history to have cardiovascular disease were evaluated further in cardiology cilinics of different military hospitals. The patients who have CHD were determined retrospectively. Mitral valve prolapsus, interatrial septal aneurysm, bicuspid aortic valve, subaortic membrane w ithout gradient and left ventricular false tendon were excluded. We detected 1407 (%0.07) patients to have CHD. At least one of three commonest CHDs, atrial septal defects (%35) ventricular septal defect (%26), and pulmonary stenosis (%13) was detected in nearly %75 of these patients.

5.
Nitrovazodilatörlerin Kardiyopulmoner Bypass Sırasında Nitrik Oksit - cGMP Yoluna Etkisi
Effect of Nitrovasodilators on Nitric oxide-cyclic GMP Pathway during Cardiopulmonary Bypass
Bülent TÜNERİR, Yavuz BEŞOĞUL, Turan YAVUZ, Abdelmajeed ALEqaidat, Recep ARSLAN, Behçet SEVİN, Tuğrul KURAL
Sayfalar 534 - 537
Bu çalışmada, kardiyopulmoner bypass (CPB) altında koroner arter bypass greft (CABPG) operasyonu uygulanan olgulara preoperatif verilen nitrovazodilatörlerin nitrik oksit (NO) - cGMP yolu üzerine etkisini araştırmayı amaçladık. Koroner arter bypass uygulanan 30 olgunun anginası olan 15'ine preoperatif isosorbiddinitrate verilip, nitrat grubu; anjinası olmayan 15 olgu ise nitratlı ilaçları kesilerek kontrol grubu olarak alındı. CPB öncesi ve sonunda sağ atriumdan alınan kan örneklerinde plazma cGMP seviyeleri araştırıldı. Her iki gruptaki olguların yaş, cinsiyet, ağırlık, aort kross klemp süresi ve CPB süresi arasında istatistiksel olarak fark yoktu. Nitrat grubunda CPB öncesi ortalama plazma cGMP seviyesi (5.760±0.572) pmol/ml, kontrol grubunda (2.780±0.366) pmol/ml, CPB sonrası ise nitrat grubunda (7.770±0.304) pmol/ml, kontrol grubunda (3.660±0.280) pmol/ml bulundu (p<0.001***). Her iki grupta da CPB sonrası ortalama plazma GMP seviyesi artarken, nitrat grubunda bu artış daha belirgindi (p<0.01). CPB bazal NO salınımına ve NO - cGMP yolu üzerine arttırıcı etki yapmaktadır.
This study, aimed to evaluate the effect of nitrovasodilators on the pathway of nitric oxideguanosine monophosphate (cGMP) administrated preoperatively to patients under going coronary artery bypass grafting under cardiopulmonary bypass (CPB). Of 30 cases who underwent coronary artery bypass grafting, 15 were administrated isosorbieder dinitrate preoperatively, and 15 cases with out angina pectorisa were weaned from nitrated drugs and remained as a control group. Before and after CPB, plasma cGMP levels of blood samples taken from coronary sinus were measured. The two groups disclosed no statistically significant difference between mean data regarding age, sex, weight, aortic cross clamp time, and CPB time. Results: In the nitrate group, the mean plasma cGMP !eve! before CPB was measured as 5.76 ± 0.57 pmol/ml, and that of the control group was measured as 2.78±0.3 pmol/ml, while after CPB the mean plasma cGMP !eve! was 7.77±0.30 prnol/mJ in the nitrate group and 3.66±0.20 in the control group (p

6.
Koroner Anjiyografi Yapılan Hastalarda Tek Doz Diltiazem Uygulamasının Radyokontrast Ajanlara Bağlı Nefrotoksisiteyi Önlemedeki Etkinliği
The Renoprotective Effectiveness of Single-dose Diltiazem in Patients Undergoing Coronary Angiography
Mehmet Emin KORKMAZ, Abdülkerim BEDİR, Nurol ARIK, Haldun MÜDERRİSOĞLU, Melek ULUÇAM, Murat KORKMAZ, Bülent ÖZİN, Mevlüt BAŞKOL, Kaan KILINÇ, Bahattin ADAM
Sayfalar 538 - 543
Diltiazemin, koroner anjiyografi yapılan hastalarda, kontrast maddeye bağlı nefropatiyi önlemedeki olası etkisini görmek amacıyla toplam 100 hastada böbrek hemodinamiği ve idrarla enzim atılımını ölçtük. Hastalar rastgele düzenle diltizem (51) veya kontrol (49) gruplarına ayrıldı. Her hasta işlemden bir gün önce 24 saatlik idrarını topladı. Koroner anjiyografi işleminden 15 dakika önce diltiazem grubundaki hastalara 0.25 mg/kg (ençok 25 mg) i.v. diltiazem yapıldı, kontrol grubundakilere ise hiçbir ilaç verilmedi. Her iki gruba da standart yöntemle tanısal amaçlı sol ventrikülografi ve selektif koroner anjiyografi yapıldı. İşlem sonrası hastalar iki gün süreyle hastanede yatırıldılar ve 48 saat süreyle idrarları toplandı. Her hastada bazal 1. ve 2. gün olmak üzere idrar hacimleri saptandı, kreatinin klirensleri ve fraksiyone sodyum atılımları hesaplandı ve idrarla atılan alanın aminopeptidaz, N-asetil-b-D-glukozaminidaz ve anjiyotensin dönüştürücü enzim aktiviteleri ölçüldü. Diltiazem tubuler zedelenmenin göstergesi olan idrarla enzim atılımı üzerinde herhangi bir azaltıcı etki göstermedi, ancak serum kreatinin düzeylerinde radyokontrast maddeye bağlı gözlenen artışı etkin biçimde önledi. Bu veriler diltiazemin radyokontrast maddeye bağlı böbrek zedelenmesini engellemede etkin olabileceğini düşündürmektedir. Glomerul filtrasyon hızının daha hassas bir yöntemde ölçüldüğü ve daha uzun süreli ve/veya yüksek doz diltiazem ile yapılacak ileri bir çalışma kalsiyum antagonistlerinin radyokontrast nefropatisindeki koruyucu rolünü göstermede etkili olacaktır.
In order to evaluate the possible protective effect of single-dose diltiazem injection on contrast-induced renal injury, we measured urinary enzymes and renal hemodynamics in both a control group (n:49) and a diltiazem group (n:5l) in 100 patients undergoing angiocardiography. Each patient collected 24 hour urine. The dilitiazem group received diltiazem i.v. single dose of 0.25 mg/kg (max 25 mg). No medications were given to the controls. Fifteen minutes Jater diltiazem patients were taken to the operation table and the angio cardiographic examination was performed. After the study patients were hospitalized and urine was collected in the following 48 hours. In each 24 hours sample (baseline, day 1, day 2), urine volumes were carefully noted. Creatinine elearence and fractional sodium exeretian (FENA) were calculated and, urine alan ine aminopeptidase N-Acetyl-B-Dglucosaminidase, and angiotensin converting enzyme activity were measured. Diltiazem did not create any changes in the markers representative of contrast-induced tubulotoxicity. However, serum erea tİnine levels reduced significııntly after contrast media in the diltiazem group. These data imply that diltiazem may be of importance in preventing contrast-induced renal injury. A further study, in which a more sensitive test for glomerular filtration rate is used and diltiazem is given in a longer period and/or higher dose should be performed in order to determine the exact role of calcium antagonists in renal protection against contrast-media nephrotoxicity.

7.
İnmede Risk Faktörü Olarak Foramen Ovale Açıklığı
Patent Foramen Ovale: A Risk Factor for Stroke?
Haşim MUTLU, Serdar KÜÇÜKOĞLU, Zerrin YİĞİT, Hayriye KÜÇÜKOĞLU, Barış ÖKÇÜN, Aida BAVÇİÇ, Sinan ÜNER
Sayfalar 544 - 550
Sağ atriyumu sol atriyumdan ayıran septumun (interatriyal septum) ortasında fossa ovalis adını alan hafif bir çukurluk ve bunun hemen altında, kimi zaman doğumdan sonrada açık kalabilen foramen ovale bulunur. Patent foramen ovale (PFO) transözofajiyal ekokardiyografinin (TÖE) kullanıma girmesi ile daha iyi tanınır hale gelmiş ve özellikle serebrovasküler olaylar (SVO) için bir risk faktörü olduğu değişik yüzdelerde bildirilmiştir. Bu çalışmada SVO geçirmiş veya SVO dışı değişik endikasyonlarla TÖE incelemesi yapılan olgularda PFO sıklığını ve serebral emboli ilişkisini araştırmayı amaçladık. Çalışma grubu SVO geçiren ve/veya değişik endikasyonlarla TÖE incelemesi yapılan, yaş ortalaması 48.17±15.88 ve yaş aralığı 14-89 olan 700'ü erkek (%40.9), 10124si kadın (%59.1) 1712 olgudan oluştu. Her olguya kontrast çalışma uygulandı. Kontrast madde olarak serum fizyolojik kullanıldı. Romatizmal kapak hastalığı saptanan 583 hasta çalışma dışı bırakıldı. Kalan 515'i erkek (%45.6), 614'ü kadın (%54.4) 1129 olgu 4 gruba ayrıldı: Grup I: SVO, emboli nedeniyle TÖE istenen 14-40 yaşları arasında 42 olgu (16 erkek, 26 kadın). Grup II: SVO, emboli nedeniyle TÖE istenen 41-89 yaşları arasında 191 olgu (95 erkek, 96 kadın). Grup III: Kontrol grubu olarak değişik nedenlerle TÖE istenen 14-40 yaşları arasında 338 olgu (130 erkek, 208 kadın). Grup IV: Kontrol grubu olarak değişik nedenlerle TÖE istenen 41-89 yaşları arasında 558 olgu (274 erkek, 284 kadın). 1129 olgunun 99'unda (%8.8) PFO saptandı. (I. Grupta 10, II. Grupta 11, III. Grupta 38 ve IV. Grupta 40 olgu) İnme geçiren Grup II ile Grup IV arasında istatistiki olarak anlamlı fark bulunmazken Grup I ile Grup III arasında (p=0.03) anlamlı bir fark saptandı. Çalışmamızda nonvalvüler olgular içinde PFO insidansı % 8.8 idi. Genç inmeli grupta PFO sıklığı anlamlı olarak yüksekti. TÖE istenen hastalara etiyolojiyi araştırarak gelecekte olabilecek olayları önlemek ve tedaviyi yönlendirmek amacıyla kontrast çalışma yapılmasının gereklidir.
We searched for patent foramen ovale (PFO) ın patients referred to our echocardiography department for various indications. The study consisted of 1712 patients referred to transesophageal echocardiographic (TEE) examination between May 1995 and June 1998. Patients were evaluated in three groups according to their TEE indication. Five-hundred eighty-three patients who had valvular heart disease were excluded. Group I consisted of 42 patients (16 men, 26 women) under 40 years of age who were evaluated for a potential source of cardiac emboli. Group ll included 191 patients (95 men, 96 women) over 40 years of age who were likawise evaluated for a potential source of cardiac emboli. Group m consisted of 338 patients u nder 40 years of age ( 130 men, 208 women) sent for indications other than cardiac embolic source. Group IV consisted of remaining 558 patients over 40 years of age (274 men, 284 women) who were also, sent for indications other than evaluation of cardiac embolic source. PFO was evaluated by contrast study which was done with agitated saline injected into antecubital vein, and right-to-left shunting was evaluated in the fırst 3-5 cardiac cycles with and without Valsalva maneuver. Results: Overall PFO was seen in 99 of ı 129 patients (8.8%) watherees it occurred in 10 (23.8%), ıl (5.8%), 38 (I 1.2%), and 40 (7.2%) patients in Group I, ll, ın, and IV, respectively. Thaugh no statistically significant difference existed between Group II and Group IV, significant differences were found between Group I and Group ill (p<0.03). In conclusion, PFO is seen in approximately 8.8% of patients referred for young er patients with stroke are more bik:ely to reveal PFO than other groups. W e recommend that TEE and saline contrast study be done in young stroke patients.

8.
Egzersizle Oluşan QRS Eksen Değişiminin Önemi
The Value of Exercise Induced Qrs Axis Deviation
Beyhan ERYONUCU, Lale KOLDAŞ, Mehmet BİLGE, Niyazi GÜLER, Necati SIRMACI
Sayfalar 551 - 556
Bu çalışmada amaç tredmil egzersiz testi (TET)'nde egzersizle oluşan QRS eksen değişiklikleri ve patolojik ST depresyonları ile anjiyografik olarak saptanan koroner arter darlığının lokalizasyonu arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Çalışma kapsamına TET'i pozitif olarak değerlendirilen ve tek damarda kritik lezyonu olan 35 koroner hastası ile TET'i normal olan 10 sağlıklı olgu alındı. Tek damar hastaları lezyon lokalizasyonlarına göre üç gruba ayrıldı (LDA, CX, RCA). Tek damar hastalarında egzersiz ile oluşan ST depresyonları ve QRS eksen değişiklikleri ve sorumlu damarla olan ilişkisi değerlendirildi. Egzersiz ile oluşan ST depresyonlarının görüldüğü derivasyonlar açısından karşılaştırıldığında gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). Koroner arter hastalarında oluşan eksen değişiklikleri, damar tutulumlarına göre ayrı ayrı kontrol grubuyla karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p<0.001). Sol eksen sapması (?10°) sadece sol ön inen arter lezyonu olan hastalarda görüldü ve sağ koroner, sirkumfleks arter ve kontrol grubuyla karşılaştırıldığında anlamlı farklılık saptandı (p<0.05). Egzersizle oluşan sol eksen sapmasının sol ön inen arter lezyonunu göstermede duyarlılığı %45, özgüllüğü %100 olarak bulundu. Koroner arter darlığının lokalizasyonunun saptanmasında egzersizle oluşan ST depresyonunun iyi bir belirleyici olmadığı ancak egzersizin neden olduğu sol eksen sapmasının sol ön arter lezyonu olan hastalarda oldukça özgül bir belirleyici olduğu sonucuna varıldı.
The purpose of this study is to determine the relationship between the localization of coronary artery obstructions obtained angiographically and exercise induced ST depression and QRS axis shift during treadınili exercise test. Thirty-five patiends with one vessel disease and positive treadınili test and 1 O cases w ith negative treadınili test (contral group) were stadied. In patients with one vessel desease, exercise induced ST segment depression, QRS axis shift and relationship between the responsible vessel were evaluated. There was no significant difference between exercise induced ST segment depression and the Iocalitazion of coronary artery obsturction (p>0.05). But there was significant difference in exerice induced left axis shift (> 1 0°) between patients, w ith Ieft anterior descending artery (LAD) disease and right coronary artery disease, circumflex artery disease, control group (p<0.05). In patients with LAD disease, exerice induced left axis shift had a sensitivity of 45% nd specificity 100%. We concluded that exercise induced ST depression is not a usefull marker in localizing coronary artery obstructions but exercise induced left axis shift is a highly specific marker in patients with LAD disease.

OLGU
9.
Olgu Bildirileri Çift Odacıklı Sağ Ventrikül: Peroperatif Eksplorasyonun Önemi
Case Reports Double-chambered Right Ventricle: Experience of Five Cases
Murat DEMİRTAŞ, Serdar ÇİMEN, Mehmet KAPLAN, Osman BOLCA, Mehmet EREN, Hakan SAYRAK, Bülend KETENCİ, Önder TESKİN, Sabri DAĞSALI, Tuna TEZEL
Sayfalar 557 - 560
Çift odacıklı sağ ventrikül (ÇOSV), sağ ventrikül obstrüksiyonlarının yaygın olmayan bir nedenidir. ÇOSV'ün, sağ ventrikül çıkış yolu darlıklarının (SVÇYD) diğer nedenleriyle ayırıcı tanısı çok önemlidir. Bu hastaların % 80'inde membranöz ventriküler septal defekt (VSD) de bulunur. Septumda anevrizmatik bir poş, membranöz septum anevrizması (MSA) da görülebilir. Biz Aralık 1996 ile Nisan 1998 tarihleri arasında ÇOSV patolojisi olan 5 olguyu takip ve tedavi ettik. Bu olguların ameliyat öncesi tanıları, ilk 3 olguda sırasıyla, VSD + MSA, VSD + PS, VSD + aort yetersizliği iken, dördüncü ve beşinci olgularda ÇOSV + VSD idi. Ortalama yaşları 16 olan hastaların dördü kadın biri erkekti. Operasyonlarda, ilk 3 olgunun operasyon öncesi tanılarına ek olarak ÇOSV saptandı. Dördüncü ve beşinci olguların intraoperatif tanıları preoperatif tanı ile uyumlu idi. Ameliyatta anormal fibröz ve müsküler bantların rezeksiyonu ile birlikte diğer patolojiler de giderildi. Onarımı takiben intraoperatif direkt basınç ölçümünde sağ ventrikülün iki odacığı arasında ortalama 7 mmHg gradient kaldığı görüldü. İnterventriküler septumda şant yoktu. ÇOSV'ün preoperatif tanısı çok önemlidir. Ayırıcı tanıda her zaman akla getirilmelidir. Yetersiz ya da yanlış bir tanı, cerrahi tedavinin de yetersiz veya hatalı olmasına ve hastanın prognozu açısından geri dönülemez sonuçlara yol açabilecektir.
Double-chambered right ventricle (DCRV) is an uncommon form of right ventricular obstruction. The differential diagnosis of DCRV from other causes of right ventricular outflow tract obstruction is very important. Concomitant membranous ventricular septal defect is found in at least 80 percent of patients. There may be an aneurysmatic pouch in the septuro (MSA). Between December I 996 and April 1998, we operated on five cases of DCRV. Preoperative diagnoses of the first three patients were VSD+MSA, VSD+PS, and VSD+AI, respectively. The diagnosis of DCRV+VSD was established in only the fourth and fifth cases. Mean age of the patients was I 6, and fo ur of the were female. Resection of the anomalous fibrous and muscular bundles and patch closure of the ventricular septal defect was performed in all patients. Concomitant aortic valve replacement was undertaken in one case. Post-repair direct pre~s ure measurements revealed an average gradiyent of 7 mm Hg between the inlet and outlet portions of the right ventricle. Direct measurements of the oxygen saturations showed no shunt on the interventricular septum. lt should be stressed that preoperative diagnosis of DCRV is very important to ensure a safe and adequate repair and to prevent irreversible consequences for the patient's prognosis.

10.
Hiperkolesterolemisi Olan Postmenopozal Kadınlarda Simvastatinin Tek Başına ve Sürekli Birleşik Hormon Replasmanı Tedavisi İle Birlikte Serum Lipid Düzeylerine Etkisi
Effects of Simvastatin Alone or in Combination With Continuous Combined Hormone Replacement Therapy on Serum Lipid Levels in Hypercholesterolemic Postmenopausal Women
Ali Serdar FAK, Mithat ERENUS, Oğuz CAYMAZ, Hakan TEZCAN, Pamir ATAGÜNDÜZ, Sena TOKAY, Şule OKTAY, Ahmet OKTAY
Sayfalar 561 - 567
Çalışmada prmer hiperkolesterolemisi olan postmenopozal kadınlarda simvastatinin tek başına ve postmenopozal hormon replasmanı tedavisiyle (HRT) birlikte serum lipid düzeylerine etkisinin incelendi. En az bir yıldır postmenopozal dönemde olan ve A.B.D. NCEP önerilerine göre hiperkolesterolemi için farmakolojik tedavi endikasyonu bulunan 100 hasta çalışmaya alındı. Hastalar diyet tedavisine ek olarak sürekli kombine HRT (östrojen 0.625 mg/g ve medroksiprogesteron 2.5 mg/g) ve simvastatin 10 mg/g alanlar (grup A) (n:50); ve sadece simvastatin 10 mg/g alanlar (grup B) (n:50) olmak üzere iki koldan izlendi. Her iki grubun bazal, 3. ve 6. aydaki lipid düzeyleri ve yüzde değişim oranları karşılaştırıldı. Bazal değerler grup A ve B'de sırasıyla; total kolesterol 240.0±28.0 ve 248.9 ± 28.2, LDL kolesterol 174.7 ± 25.6 ve 175.0±25.9, HDL kolesterol 37.2±5.0 ve 39.9±7.3 mg/dl idi. Her iki grupta bazal değerlere göre 3. ve 6. ayda serum lipid profilinde olumlu yönde anlamlı değişiklik oldu. Ancak iki grup bazale göre değişim açısından oranlandığında grup A'da total ve LDL kolesterolün anlamlı olarak daha fazla düştüğü, HDL kolesterolünse anlamlı olarak daha fazla arttığı bulundu. Grup A'da total kolesterol 3. ve 6. ayda sırasıyla % -12.3 ± 7.0 ve % -14.6 ± 7.7 azalırken bu oranlar grup B'de % -8.9 ± 6.2 ve % -11.3 ± 7.4 idi (p<0.01 ve p<0.05); benzer şekilde LDL kolesterol de 3. ve 6. aylarda grup A'da sırasıyla % -19.0 ± 10.6 ve % -23.3 ± 9.7 azalırken grup B'de % -13.2±10.4 ve % -15.8±12.3 oranında azalma gösterdi (p<0.005 ve p<0.005). HDL kolesterol ise yine sırasıyla grup A'da % 14.6±11.8 ve 21.3 ± 15.2 oranında artarken, grup B'de % 9.8 ± 11.8 ve % 11.1±12.5 oranında artış gösterdi (p<0.005 ve p<0.005). Ayrıca hem 3. hem de 6. ayda LDL kolesterolü itibarıyla tedavi hedefine ulaşan hasta sayısı grup A'da anlamlı olarak daha fazla bulundu. Trigliserid düzeyindeki azalma oranı 3. ayda grup A'da anlamlı olarak daha fazla olmakla birlikte 6. ayda bu farklılık gözlenmedi. Bu çalışmada, postmenopozal kadınlarda tek başına simvastatine oranla postmenopozal hormon replasmanı ve simvastatin kombinasyonunun hiperkolesterolemi tedavisinde daha etkin olabileceği sonucuna varıldı.
Purpose: To evaluate the effects of simvastatin alone or together with continuous combined hormone replacement therapy on the serum lipid profile in hypercholesterolemic postmenopausal wowen. Patients and Methods: One hundred hypercholesterolemic postmenopausal women were stratified to one of the two treatment arms; simvastatin 10 mg daily together with estrogen 0.625 mg and medroxyprogesterone 2.5 mg daily (group A) (n: 50) or simvastatin 10 mg daily (group B) (n:50). Serum total, low-density lipoprotein (LDL), and high-density lipoprotein (HDL) cholesterol and triglyceride levels were measured at baseline, at 3 and 6 months; and laboratory and elinical evidence of adverse events were monitored periodically throughout the study. Results: The initial mean (± SD) cholesterol values were as follows for groups A and B, respectively: total cholesterol 240.0±28.0 and 248.9±28.2 mg/di; LDL-cholesterol 174.7±25.6 and 1 75.1±25.9; HDL cholesterol 37.2±5.0 and 39.9±9.7.3 mg/d!. Compared with the baseline, total and LDL cholesterol levels decreased; and HDL cholesterol levels increased significantly at 3 and 6 months in both groups. However, the mean percent reduction in total cholesterol anad LDL~cholesterol was significantly greater in group A compared with group B both at 3 months (12.3±7.0% vs 8.9±6.2 %; p<0.01; and 19.0±10.6% vs 13.2±10.4 %; p<0.005, respectively) and at 6 months (14.6±7.7 % vs 1 1.3±7.4 %; p<0.05 and 23.3±9.7 % vs 15.8±12.3 %; p<0.005, respectively). The mean percent increase in serum HDL-cholesterol concentrations was also significantly greater in group A compared with group B at both times (14.6±1 1.8 % vs 9.8±1 1.8 %; p<0.005, at 3 months, and 21.3±15.2% vs l 1.1±12.5; p<0.005, at 6 months, respectively). Furthermore, significantly more patients in group A than in group B attained their target treatment goals dictated by the NCEP guidelines. Although the mean percent decrease in triglyceride levels was significantly greater in group in group A at 3 months, the significance disappeared at 6 months. Conclusion: The combination of simvastatin and continuous combined hormone replacement therapy seems to be more effective than sirnvastatin alone in the treatment of hypercholesterolemia in postmenopausal women.

© copyright 2020 TKD Arşivi
LookUs & Online Makale