TÜRK KARDİYOLOJİ DERNEĞİ ARŞİVİ - Turk Kardiyol Dern Ars: 28 (8)
Cilt: 28  Sayı: 8 - Ağustos 2000
1.
İngilizce Özetler
Summaries of Articles

Sayfalar 466 - 469
Makale Özeti | Tam Metin PDF

OLGU
2.
Hipertansif Olgularda Fiziksel Egzersiz Sonucu Oluşan Kilo Kaybının Kan Basıncı Üzerine Etkisi
Effect of Weight Loss Induced by Physical Exercise on Blood Pressure in Hypertensive Patients
Y.Niyazi GÜLER, Y.Mehmet BİLGE, Y.Beyhan ERYONUCU, Levent DEMİRALP, Ünal GÜNTEKİN
Sayfalar 470 - 474
Egzersiz ile ilgili çalışmalar hafif, orta ve ciddi hipertansiyonu olanlarda orta yoğunlukta uzun süreli aerobik egzersizin kan basıncı düzeyini azaltığını göstermiştir. Bununla birlikte, kan basıncındaki azalmanın artmış fizik aktiviteye mi, kilo kaybına mı veya her ikisine mi bağlı olduğu kesinlik kazanmamıştır. Bu çalışmada hipertansif kişilerde artmış fizik egzersiz ile oluşan kilo kaybının kan basıncı düzeyine etkisinin araştırılması planlandı. Bunu saptamak için, aşırı kilolu veya obez evre I-III esansiyel hipertansiyonlu 33 hasta 7 hafta boyunca orta yoğunlukta egzersiz programna tabi tutuldu. Haftanın 3 günü 45-60 dk süre ile maksimal kalp hızının (220-yaş) %60-85'ine çıkan yoğunlukta orta dereceli egzersiz programı uygulandı. Yedi haftalık egzersiz programından sonra olgular kilo kaybı olanlar (n=13) ve olmayanlar (n=20) olarak iki gruba ayrıldı. Yedi haftalık egzersiz programı sonrasında sistolik kan basıncında grup I (167±19 mmHg'dan 146±8 mmHg'ya, P<0.001) ve grup II'de (173±14 mmHg'dan 165±21 mmHg'ya, P<0.01) anlamlı olarak azalma gözlendi. Benzer şekilde diyasrolik kan basıncında da grup I (116±8 mmHg'dan 93±11 mmHg 'ya, P<0.001) ve grup II'de (114±12 mmHg'dan 104±13 mmHg'ya, p<0.01) anlamlı olarak azalma bulundu. Başlangıç değerlerden 7. haftaya kadar olan değişim karşılaştırıldığında sistolik ve diyastolik kan basınçları yönünden gruplar arasında anlamlı fark tespit edildi (p<0.001). Ayrıca, 7 hafta sonrasında, istatiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte kan basınçlarının normal sınırlara inmesi grup I'de (5/13 (39%)) grup ll' den (5/20 (25%) daha fazla bulundu (p=0.4). Sonuç olarak, orta derecede egzersiz ile oluşan %7-10 kilo kaybı, kan basınçlarının azalmasında egzersizin yaptığı olumlu etkiyi arttırmaktadır.
Exercise intervention studies have shown that moderate intensity long-term aerobic exercise lowers blood pressure in patients with mild, moderate and severe hypertension. However, it is not clear whether the reduction in blood pressure is caused independently by a weight loss or an increase in physical activity, or the combination of the two. In this study, we examined the efficacy of weight loss induced by an increased physical exercise in the treatment of hypertension in hypertensive patients. To determine this, overweight or obese 33 patients with stage I-III essential hypertension were studied throughout a 7-week of moderate intensity aerobic exercise. The exercise program included moderate exercise, 3 days a week for 45-60 minutes at an intensity of 60% to 85% of maximal heart rate (220- age). After 7-week exercise program, participants were divided into two groups: the weight-loss group (n= 13) and group II (n=20) with no weight loss. After 7 weeks, there was a significant reduction in systolic pressures both in group I ( 167± 19 mmHg vs 146±8 mmHg, P<0.001) and group II (173± 14 mmHg vs 165±21 mmHg, p<0,01). Significant reduction in diastolic blood pressures also were observed in group I (116±8 mmHg vs 93±11 mmHg, p<0.001) and group II (114± 12 mmHg vs 104±13 mmHg , p<0.01). After 7 weeks, systolic and diastolic blood pressures were significantly different, for comparison of changes from baseline, between the two groups (P< 0.001 ). After 7-weeks exercise, although it was not statistically significant, blood pressures were more found at normal ranges in group I (5/ 13 (39%)) than in group II (5/20 (25%), p=0.4). In conclusion, 7-10% weight loss caused by moderate exercise increased the positive effect of exercise induced decrease in blood pressure.

3.
Esansiyel Hipertansiyonlu Hastalarda Verapamil ve Trandolaprilin Tek Başına ve Kombine Şekilde Ambulatuvar Kan Basıncı Değerleri Üzerine Etkileri
Efeect of Verapamil, Trandolapril and Fixed-Dose Combination of the Two on Ambulatory Blood Pressure Values in Essential Hypertension
Orkun GENÇOSMANOĞLU, Timur TİMURKAYNAK, Y.Bülent BOYACI, Rıdvan YALÇIN, Atiye ÇENGEL, Övsev DÖRTLEMEZ, Halis DÖRTLEMEZ
Sayfalar 475 - 480
Bu çalışma esansiyel hipertansiyonlu hastalarda verapamil ve trandolaprilin tek başına ve sabit doz kombine şekilde ambulatuvar kan basıncı değerleri üzerine etkilerini incelemek ve karşılaştırmak amacı ile yapıldı. Çalışmamızda değerlendirilen 65 hastanın (33 kadın, 32 erkek) yaşları 30-68 (ortalama 50.3±8.1) arasında değişmekteydi. Ambulatuvar kan basıncı monitarizasyonu (AKBM) ile 24 saatlik kan basıncı değerleri belirlendi. Klinik kan basıncı ölçümleri ve AKBM işlemleri sonrası hastalar üç tedavi seçeneğinden birine randomize edildi: verapamil SR 240 mg, trandolapril 2 mg, verapamil SR I80mg + trandolapril 2 mg kombinasyonu. Tedavinin 8. haftasında klinik ve ambulatuvar kan basıncı ölçümleri tekrarlandı. Trandolapril, verapamil SR ve kombine tedavi ile klinik sistolik/diyastolik kan basınçlarında 17.4/10.5, 15.0/9.3, 19.0/14.3 mmHg; 24 saatlik ortalama sistolik/diyastolik kan basınçlarıda 14.4/11.5, 13.3/9.5, 17.4/12.1mmHg azalma tesbit edildi. Her üç tedavide hafif orta derece hipertansiyon tedavisinde etkili bulundu. Klinik ve ambulatuvar kan basıncı değerlerinde tedavi grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamakla birlikte rakamsal olarak kombine tedavi ile 24 saatlik kan basıncı ortalamalarında daha fazla düşüş sağlanmış olması dikkat çekici bulundu. Sabit doz kombine preparatların hafif orta derece hipertansiyon tedavisinde kullanımı konusundaki görüşlerin netleşmesi için yapılacak büyük çalışmalara ihtiyaç olduğu düşünüldü.
This study was conducted to investigate the therapeutic effect of verapamil, trandolapril and a fixed-dose combination of the two on blood pressure in essential hypertension (HT). 65 patients with essential hypertrension (33F, 32M) (mean age 50.3±8.1) were evaluated with 24-hour ambulatory blood pressure values. Patients were randomized to one of the 3 treatment protocols: verapamil SR 240 mg, trandolapril 2 mg, verapamil SR 180 mg + trandolapril 2 mg. Both clinical and ambulatory BP measurements were repeated on the 8th week of therapy. With trandolapril, verapamil SR and combination treatment clinical systolic and diastolic blood pressure (S/DBP) va lues decreased by 17.4/10.5, 15.0/9.3, 19.0/14.3 mmHg and 24-hour mean S/DBP by 14.4/11.5, 13.3/9.5, 17.4/12.1 mmHg. All three protocols were observed to be effective in mild to moderate HT treatment. Although there was no statistically significant difference between the results of the treatment protocols, a greater decrease in clinical and 24-hour mean BP values was observed in the combination treatment group. Hence, all three treatment protocols proved to be effective, and randomised studies with larger patient populations should be conducted to evaluate the effect of fixed-dose combination therapy in mild to moderate HT.

DERLEME
4.
Bir Türk Kohortunda Plazma Homosistein, Folat ve B12 Vitamini Düzeylerinin Koroner Arter Hastalığı Risk Faktörü Olarak Önemi
Plasma Homocysteine, Folate and Vitamin B12 Levels as Risk Factors for Coronary Artery Disease in a Turkish Cohort
Mehmet AKSOY, Mete ÖÇ, Ş.Nur AKSOY, Macit KOLDAŞ, Müjgan B.MİHMANLI, M.Vefik YAZICIOĞLU, Metin GÜRSÜRER, Ayşe EMRE, Ahmet ER, İbrahim ÖZ, Birsen ERSEK
Sayfalar 481 - 488
Plazma homosistein düzeylerindeki yükselme, son yıllarda bağımsız yeni bir koroner arter hastalığı (KAH) risk faktörü olarak önem kazanmıştır. Ancak, bu yeni KAH risk faktörünün Türk toplumundaki klinik önemi yeterince bilinmemektedir. Bu amaçla, çalışmamızda, bir Türk kohortunda, plazma homosistein düzeyi ve bu düzeyin belirlenmesinde rol oynayan plazma folat ve B12 vitamini ile KAH arasındaki ilişki araştırıldı. KAH tanısı konmuş 168 kişiden oluşan hasta grubu ile 126 sağlıklı kişiden oluşan kontrol grubunda plazma homosistein, folat ve B12 vitamini düzeyleri ile diğer konvansiyonel risk faktörleri incelendi. KAH grubunda plazma homosistein düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu (geometrik ortalama 12.6 [95% Cl 12.4-12 .8], 11.1 [10.8- 11.3} pmol/L: p=0.001). Homosistein değerleri beşlik gruplara (quintil) ayrıdığında birinci gruba göre ikinci, üçüncü, dördüncü ve beşinci gruplarda KAH riskinde anlamlı artış saptandı (yaşa göre düzeltilmiş odds oranları 1.43, 1.87, 2.15, 2.37; p=0.05). Ayrıca kontrol grubu homosistein düzeyinin %90'nı üzerindeki olgular bu değerin altındaki olgular ile karşılaştırıldığında KAH için yaşa göre düzeltilmiş odds oranı 2.35 (%95 Cl, 1.21-4.74, p=0.009) belirlendi. Plazma hemosistein düzeyini, diğer risk faktörleri ile birlikte çok-değişkenli analiz ile değerlendirdiğimizde homosisteinin bağımsız bir risk faktörü olarak kaldığını gördük. (p=0.02). Plazma folat düzeyi ortalamaları açısından hasta ve kontrol grupları arasında fark yoktu (8.1±3.5 vs 8.8±4.1 ng/ml; p=0.1). Bununla birlikte, kontrol grubu folat düzeyinin %10'u altındaki olguların KAH için odds oranı 2.05 (%95 Cl, 1.02-4 .11, p=0.03) bulundu. B12 vitamini düzeyleri açısından da iki grup arasında fark yoktu (341±137, 357±163 pmol/L; p=0.3). Ancak, kontrol grubu 812 düzeyinin %10'u altındaki olgularda KAH için odds oranında anlamlı artış görülmedi (1.19; (% 95 CI, 0.51-2 .80(, p=0.6). Diğer taraftan, plazma folat ve B12 konsantrasyonları ile homosistein düzeyi arasında anlamlı ters ilişki saptandı (r=-0.37, p<0.0001; r=-0.29. p=0.001 ). Sonuç olarak, artmış plazma homosistein düzeyinin Türk toplumunda bağımsız KAH risk faktörü olabileceği kanısına varıldı.
Elevated levels of plasma homocysteine has emerged to be a new independent risk factor for coronary artery disease (CAD), but its importance in Turkish population is not well known. The present case-control study was designed to examine the relation between plasma homocysteine and CAD; and to establish whether the blood levels of folate and vitamin B12 that modulate plasma homocysteine levels relate to CAD. We compared 168 patients with CAD with 126 age- and sex-matched controls. Conventional risk factors and levels of plasma homocysteine, folate and vitamin B12 were documented. Concentrations of homocysteine levels were significantly higher in cases than in controls (geometric mean 12.6 [95% CI 12.4-12.8] vs 11.1 [10.8-11.3] pmol/L; p=0.001). Within the group of cases, there was a graded increase in the relative risk of CAD in the second, third, fourth and fifth quintiles of the homocysteine distribution (age adjusted odds ratios 1.43, 1.87, 2.15, 2.37; p=0.05) relative to the first quintile. In addition, the odds ratio for CAD in subjects with a homocysteine concentration above the 90th percentile of the control group, as compared with those whose homocysteine levels were at or below that value, was 2.35 (95% CI 1.21-4.74, p=0.009). On multivariate analysis when all other conventional risk factors were accounted for, plasma homocysteine levels remained an independent significant predictor of CAD (p=0.02). Mean folate levels were similar in both case and control subjects (8.1±3.5 vs 8.8±4.1 ng/ml; p=0.1). However, a level of foIate below the 10th percentile for control subjects conferred an odds ratio of 2.05 (95% CI 1.02-4.11, p=0.03) for CAD. Vitamin B12 levels were not different in cases (341 ± 137 pmol/L) and controls (357± 163 pmol/L) (p=0.3), and vitamin B12 deficiency ( <10th percentile for control subjects) was not associated with an increased odds ratio for CAD (1.19; [95% CI 0.51-2.80], p=0.6). Furthermore, plasma folate and vitamin B12 concentrations were inversely associated with homocysteine levels (r=-0.37, p<0.0001; r=-0.29, p=0.001, respectively). In conclusion, high plasma homocysteine levels are associated with an increased risk of CAD in Turkish population.

5.
Koroner Arter Hastalığında QT Dispersiyonu ile Koroner Anjiyografi Bulguları İlişkisi
Relationship Between QT Dispersion and Coronary Angiography Findings in Coronary Artery Disease
Mehmet KANADAŞI, Şenol DEMİRCAN, Mesut DEMİR, Y.Ferit AKGÜL, Esmeray ACARTÜRK
Sayfalar 489 - 494
Bu çalışmada, iskemik kalp hastalarında koroner arter lezyon şiddeti ve sol ventrikül duvar hareket bozukluğunun QT dispersiyonu ile ilişkisinin incelenmesi amaçlandı. Yaşları 33-73 arasında olan (ortalama 52.9±9.9), 218 ( 144 erkek, 74 kadın) hasta çalışmaya alındı. Koroner arter hastalığı ön tanısı ile bütün hastalara koroner anjiyografi yapıldı. Hastalardan 50mm/sn hızında 12 derivasyonlu elektrokardiyografi (EKG) kayıtları alındı. QT aralığı her derivasyonda QT'nin başlangıç ve bitiş noktaları el ile işaretlenerek hesaplandı. QT dispersiyonu, en uzun QT aralığı değerinden en kısa QT aralığının çıkartılması ile hesaplandı. Bazett formülü kullanılarak düzeltilmiş QT (QTc) ve bu değerlerden de hesaplanarak düzeltilmiş QTd (QTcd) bulundu. Koroner anjiyografi sonrası koroner lezyon derecesine ve sol ventrikül duvar hareketlerine göre alt gruplar belirlendi. Koroner stenoz derecesi %50 ve üzerinde olan hastalar koroner lezyonlu grup içine alındı. Sol ventrikülografide tıkalı damar ile ilişkili duvar segmentinin kontraktilite derecesi ve anormal segment sayısı dikkate alınarak her hasta için duvar hareket skoru (DHS) belirlenip kaydedildi. QTcd, tek koroner lezyonlu gruptan sol ön inen arter (LAD) tıkanıklığı olan hastalarda normal koroner grubuna göre anlamlı olarak uzamış saptandı (p<0.001 ). iki ve üç koroner lezyonu olan grupta da QTcd normal gruba göre anlamlı olarak fazlaydı (p<0.001). Ancak izole sirkumfleks (CX), sağ koroner arter (RCA) ve her ikisinin birlikte olduğu koroner lezyonlu grupta anlamlı bir fark bulunmadı. Koroner patolojisi olan grup kendi içerisinde duvar hareket bozukluğu olan ve olmayan iki alt grup olarak karşılaştırıldı. Duvar hareket bozukluğu olan grupta QTcd anlamlı olarak yüksek bulundu. Sonuçta, LAD arter lezyonu ve/veya ona eşlik eden koroner patolojilerinde, özellikle birlikte iskemi veya nekroz sonucu sol ventrikül duvar hareket bozukluğu olan hastalarda, QTcd'nin anlamlı olarak arttığı kanısına varıldı.
The aim of this study was to evaluate the relationship between severity of coronary artery lesions, left ventricular wall motion abnormalities and QT dispersion in patients with ischemic heart disease. Two hundred and eighteen patients ( 144 males, 74 females), age between 33-73 years (mean: 52.9±9.9) were included in the study. All patients had coronary angiography because of suspected coronary artery disease. Standard electrocardiogram (ECG) with simultaneous 12 lead acquisition were recorded at 50 mm/sec. QT interval was manually measured from the onset of QT till the end of T wave at each lead. The QT dispersion was defined as the diffe rence between the maximum and minimum QT interval, occurring in any of the electrocardiographic leads. Using the Bazett' s formula we corrected QT (QTc) and using this data, found out the corrected QT dispersion (QTcd). After coronary angiography, we divided the subgroups according to their coronary lesions and left ventricular wall motion abnormalities. The patients having 50% or more stenosis were taken as the group with coronary lesions. Wall motion score (WMS) was calculated and recorded for each patient considering contractility degree of wall segments on left ventriculography. QTcd was found to be significantly higher in patients with left anterior descending (LAD) artery stenosis in the group with one coronary artery lesion compared with the group with normal coronary arteries (p<0.001). QTcd was significantly higher in the groups with 2 and 3 coronary lesions compared to the normal group (p<0.001). We did not find a significant difference between circumflex (CX) and right coronary artery (RCA) lesions together or isolated CX and RCA. Patients with coronary artery disease were divided into two subgroups either having left ventricular wall motion abnormalities or not. We also compared the differences of QTd between these groups. QTcd was found to be significantly higher in the group with wall motion abnormalities. Our study shows that QTcd is increased significantly in LAD artery lesions and/or coronary pathologies accompanying LAD artery lesions, especially in patients with left ventricular wall motion abnormalities due to ischemia or necrosis.

6.
Wolff-Parkinson-White Sendromunda Aksesuar Atriyoventriküler Bağlantıların Radyofrekans Kateter Ablasyonu Sonrasında Rastlanan Elektrokardiyografik Anormallikler
Electrocardiographic Abnormalities Occurring After Radiofrequency Catheter Ablation of Manifest Accessory Pathways in the Wolff-Parkinson-White Syndrome
İzzet ERDİNLER, Ertan ÖKMEN, Ahmet AKYOL, Enis OĞUZ, Kadir GÜRKAN, Atilla EMRE, Tanju ULUFER
Sayfalar 495 - 500
Wolff Parkinson White sendromunda açık aksesuar atriyoventriküler (AV) bağlantıların radyofrekans kateter (RF) ablasyonu sonrasın da yüzey elektrokardiyografisinde (EKG), negatif ya da anormal olarak sivrileşmiş T dalgaları şeklinde beliren elektriksel anormalliklere rastlanır. Çalışmanın amacı, açık aksesuar AV bağlantı ablasyonu yapılan hastalarla, gizli aksesuar AV bağlantı ablasyonu ve AV nodal reentrant taşikardi nedeni ile yavaş yol ablasyonu yapılan hastalarda gözlenen EKG değişiklikleri değerlendirmektir. Sürekli açık preeksitasyonlu 25 hasta grup I'i, gizli aksesuar AV bağlantılı 12 hasta ve AV nodal reentrant taşikardi nedeni ile yavaş yol ablasyonu yapılan 15 hasta (toplam 27 hasta) grup 2' yi oluşturdu. Hastaların tümüne başarılı ablasyon uygulandı. Ablasyon öncesi, ablasyondan sonraki 2 saat içinde ve ablasyondan 5 hafta sonra EKG örnekleri alınarak T dalga değişiklikleri, T dalga aksı, QRS-T açıları, ablasyon lezyon sayısı, zirve kreatin kinaz-MB (KK-MB) değerleri her iki grupta karşılaştırıldı. Açık aksesuar AV bağlantılı 25 hastanın 24'ünde (%96) işlem sonrası alınan EKG' de repolarizasyon anormallikleri gözlendi. Buna karşılık 2. grupta yer alan hiçbir hastada bu değişiklikler belirlemedi (p<0.001). Grup 1 'de ablasyondan hemen sonra anormal olan T dalga aksı, QRS-T açısı ve repolarizasyon anormalliklerinin 5 hafta içinde düzeldiği saptandı. Bu parametrelerin grup 2 'de yer alan hastalarda değişmediği gözlendi. Ablasyondan sonra repolarizasyon anormalliği gösteren hastaların preeksite QRS sürelerinin, bu değişiklikleri göstermeyenlere göre anlamlı derecede uzun olduğu saptandı. Lezyon sayısı ve zirve kreatin kinaz değerlerinin her iki grup arasında anlamlı derecede farklı olmaması nedeni ile bu anormalliklerin miyokardiyal hasara bağlı olmadığı düşünüldü. Ablasyon sonrası repolarizasyon anormalliklerinin mekanizmasını açıklamak için "T dalga hafızası" ileri sürülmüştür. Buna göre normal aklivasyon zincirine dönen miyokardiyumun repolarizasyon kalıbında girişim sonrası erken dönemden başlayan ve belli bir süre devam ettikten sonra düzelen T dalga değişiklikleri olarak belirmektedir. T dalga hafızasının hasta grubumuzda da geçerli olabileceği kanısına vardık.
Electrical abnormalities such as negative and abnormally tall-peaked T waves are seen in ECGS after radiofrequency (RF) catheter ablation of manifest accessory pathways in the WolffParkinson- White syndrome. The aim of the study was to evaluate the ECG changes which occurred after manifest and concealed accessory pathway ablation in patients with WPW syndrome and ablation of slow pathway in atrioventricular (AV) nodal reentrant tachycardia. Twenty-five patients with manifest accessory pathway were included in group 1, and 12 patients with concealed accessory AV connection plus 15 patients having AV nodal modification were included in group 2. Successful RF ablation was achieved in all patients ECG samples were recorded before ablation, after 2 hours and after 5 weeks T wave changes, T wave axes, QRS-T angle, numbers of ablation lesions and peak creatin kinase (CK-MB) values were compared between the two groups. Repolarisation abnormalities were seen in 24 of 25 patients (%96) with manifest accessory pathways. There were no repolarisation abnormalities in group 2 (p<0.001). Abnomal T wave axis, QRS-T angle and repolarisation abnormalities returned to normal in group 1. These parameters did not change in group 2. The pre-excited QRS duration was significantly longer in patients having repolarisation abnormalities after RF ablation. Because of the numbers of ablation lesions and peak CK-MB values were not significantly different between the two groups, we considered that repolarisation abnormalities were not a result of myocardial injury. According to the "T wave memory" which had been conupt was proposed to describe the mechanism of repolarisation abnormalities, the, myocardium can remember its normal repolarisation pattern after establishing. Normal depolarisation cascade in patients with WPW. We conclude that this phenomenon may also be the cause of repolarisation abnormalities that occurred in our patients with WPN syndisul.

ORIJINAL ARAŞTIRMA
7.
Doku Doppler Görüntüleme ve Renkli M-mod Doppler Ekokardiyografi ile Sol Ventrikül Diyastol Sonu Basıncının Tahmini
Estimation of Left Ventricular end-diastolic Pressure by color M-mode Doppler Echocardiography and Tissue Doppler Imaging
Sinan DAĞDELEN, Nevnihal EREN, Hasan KARABULUT, İlyas AKDEMİR, Mehmet ERGELEN, Mustafa SAĞLAM, Murat YÜCE, Cem ALHAN, Nuri ÇAĞLAR
Sayfalar 501 - 508
Çalışmamızın amacı, doku Doppler görüntüleme ve renkli M-Mod ekokardiyografi teknikleri ile noninvaziv olarak sol ventrikül diyastol sonu basıncını (LVEDP) tahmin etmektir. Materyal ve metod: Bu amaçla çalışmaya koroner anjiyogramında anlamlı koroner darlık olmayan (<%40 koroner darlık), LVEDP <10 mmHg olan (Grup A) 24(8 K, 16 E; yaş ort 55±13 yıl), 10-15 mmHg arasında olan (Grup B) 21 (4K, 17E; yaş ort 56±11 yıl) ve >15 mmHg olan (Grup C) 35 vaka (15 K, 20 E; yaş ort 58±9 yıl) alınmıştır. Hastalara Aloka SSD 2200 ekokardiografi cihazı ile yapılan incelemede; mitral lateral anulusunun doku Doppler'i görüntülemesi ve apikal dört boşluktan alınan mitral akım renkli M-mod görüntüleri ile erken ve geç diyastolik velositeleri (Em, Am), Em deselerasyon zamanı (EmDT), Am zamanı (Am-t), mitral propagasyon velositesi gecikme zamanı (VpDT) ölçüldü. Bulgular: Grup A için EmDT?100 msn, Am-t?90 msn, Em/Am?1, Vp-DT?45 msn bulunma sensitivitesi ve spesifisitesi sırasıyla; 0.57 ve 0.89, 0.66 ve 0.88, 0.64 ve 0.92, 0.73 ve 0.89 olarak tespit edildi. Grup B için EmDT'nin 100-120 msn, Am-t'nin 90-110 msn, Em/Am'nin 1-0.5, VpDT'nin 45-60 msn bulunma sensitivitesi ve spesifisitesi sırasıyla; 0.57 ve 0.84, 0.60 ve 0.82, 0.51 ve 0.86, 0.55 ve 0.83 olarak tespit edildi. Grup C için EmDT >120 msn, Am-t >110 msn, Em/Am <0.5, VpDT >60 msn bulunma sensitivitesi ve spesifisitesi sırasıyla; 0.92 ve 0.80, 0.71 ve 0.80, 0.86 ve 0.72, 0.78 ve 0.86 olarak tespit edildi. Sonuç: Sol ventrikülün doku Doppler ve mitral akım propagasyon velositesi ile elde edilen EmDT, Am-t, Em/Am ve VpDT değerleri noninvaziv olarak LVEDP'yi tahmin etmede oldukça anlamlı bulundu.
The aim of this study is to estimate the left ventricular end diastolic pressure (LVEDP) noninvasively by tissue Doppler imaging and color M-mode echocardiography. Material and method: Three group of patients angiographically proven to be free of significant coronary artery lesions (<40 % stenosis) with LVEDP < 10 mmHg (Group A: n: 24 , 16 males, mean age ± SD: 55 ± 13 years); LVEDP= 10-15 mmHg (Group B: n:21, 17 males, mean age± SD: 56 ± 11 years); and L VEDP > 15 mmHg (Group:C: n:35, 20 males mean age ± SD: 58 ± 9 years) were studied. Using an Aloka SSD 2200 echocardiography device tissue Doppler imaging of the lateral mitral annulus and color M-mode imagings of the mitral valve in apical 4-chamber view were obtained. Early and Iate diastolic velocities (Em, Am), Em deceleration time (EmDT), Am time (Am-t), mitral propagation velocity time delay (VpDT) were measured in every patient. Results: In group A sensitivity and specificity for EmDT being ?100 msec, Am-t?90 msec, Em/Am?1, and V pDT? 45msec were found to be 0.57 and 0.89, 0.66 and 0.88, 0.86 and 0.92, 0.73 and 0.89; respectively. In Group B sensitivicity and specificity for EmDT being between 100-120 msec, Am-t between 90-110 msec, Em/Am between 1-0.5 and VpDT between 45-60 msec were found to be 0. 57 and 0.84, 0.69 and 0.82, 0.66 and 0.75, 0.55 and 0.83, respectively. In Group C sensitivicity and specifity for EmDT being > 120 msec, Am-t > 110 msec, Em/Am <0.5 and VpDT >60 msec were found to be 0.88 and 0.81, 0.71 and 0.80, 0.86 and 0.72, 0.78 and 0.86; respectively. Conclusion: EmDT, Am-t. Em/Am and VpDT measurements obtained noninvasively by left ventricular tissue Doppler imaging and mitral flow propagation velocity were found meaningful in estimatiny LVEDP.

OLGU
8.
Soğuk Aglütininli Bir Olguda Sıcak Kalp Cerrahisi
Warm Heart Surgery in a Case with Cold Agglutinins
Bekir Hayrettin ŞİRİN, Ali KESKİN, Y.Ahmet BALTALARLI
Sayfalar 509 - 511
Açık kalp cerrahisi sırasında, düşük ısılarda aktive olmaları nedeniyle, soğuk aglütininler hemoliz veya miyokard hasarı gibi komplikasyonlara yol açabilmektedir. Bu nedenle preoperatif dönemde olgularda soğuk aglütininler saptanması operasyon stratejisinde değişiklikler yapılmasını gerektirebilir. Burada, preoperatif kan testlerinde yüksek termal amplitüdlü ve yüksek titrasyonda soğuk aglütininler saptanan bir koroner arter hastalığı olgusu sunulmaktadır. Operasyon, normotermik kardiyopulmoner bypass ve sıcak kan kardiyoplejisi altında uygulanmıştır. Kalp cerrahisi uygulamalarında oldukça seyrek görülen bu duruma ideal yaklaşım tartışmalıdır, ancak sıcak kalp cerrahisinin seçilebilecek en uygun yöntem olduğu kanısı giderek ağırlık kazanmaktadır.
Cold-reactive antibodies may cause complications such as hemolysis and myocardial damage due to their activity at low temparatures during cardiac surgery. The detection of cold agglutinins in a patient before the operation may change the operative strategy. This report describes a case with coronary artery disease in which cold agglutinins with high-titer and high-thermal amplitude were detected preoperatively. The operation was conducted with normothermic cardiopulmonary bypass and warm blood cardioplegia. The management of this rare situation remains controversial but currently, warm heart surgery appears to be the most expedient method.

9.
Refrakter Angina Tedavisinde Yeni Bir Yaklaşım: Spinal Kord Stimülatörü Uygulanan Bir Olgu
A New Approach in the Treatment of Refractory Angina: Spinal Cord Stimulator
Yüksel ÇAVUŞOĞLU, Y. Ahmet ÜNALIR, Bilgin TİMURALP, Ali ASLANTAŞ, Bülent GÖRENEK, Necmi ATA, Eşref TEL
Sayfalar 512 - 515
Koroner arter hastalığının başlıca semptomu angina pektoristir. Angina tedavisinde kullanılan antiiskemik ilaçlar, girişimsel kardiyolojik ve cerrahi revaskülarizasyon yöntemleri başarılı sonuçlar vermektedir. Ancak, önceden revaskülarizasyon yapılmış, koroner arterleri yeni bir revaskülarizasyon işlemine uygun bulunmayan ve maksimal antianginal ilaç tedavisine yanıt alınamayan refrakter anginalı olgularda, anginanın kontrol altına alınması oldukça zordur. Bu tür olgularda yeni tedavi yöntemleri gündeme gelmektedir. Bunlardan biri spinal kord stimülasyonudur (SKS). SKS ile dorsal spinal kordun yüksek frekanslı elektriki stimülasyonu, miyokard iskemisi sonucu oluşan ağrı uyarılarının talamus ve beyin korteksine iletilmesini inhibe etmekte ve sempatik aktiviteyi baskılamaktadır. Böylece ağrı oluşumu engellenmekte, miyokardın oksijen ihtiyacı ve koroner vasomotor tomus azalmaktadır. Daha önce bypass operasyonu geçirmiş, maksimal ilaç tedavisine karşın anginası kontrol altına alınamayan ve koroner arterleri revaskülarizasyona uygun olmayan refrakter anginalı bir olguya SKS uygulaması yapıldı. SKS ile anginanın şiddet, süre ve sıklığı belirgin azaldı, egzersiz süresi arttı, yaşam kalitesinde düzelme gözlendi. Olgu, SKS'nin ülkemizde ilk defa refrakter angina tedavisinde uygulanmış olması ve yeni bir tedavi seçeneğini gündeme getirmesi nedeniyle özellik taşımaktadır.
Angina pectoris is an important symptom of coronary heart disease. Antiischemic drugs, interventional cardiologic procedures and by-pass operations are usually helpful in the relief of angina. In some patients who had previously revascularisati on procedures or not suitable for revascularisation procedure, it may be difficult to control angina pectoris. In these patients new treatment strategies are necessary. Spinal cord stimulation is an alternative way of controlling angina. Dorsal spinal cord could be stimulated by high frequency electrical waves with the use of spinal cord stimulator (SCS). This device inhibits the delivery of pain originating from myocardial ischemia to thalamus and brain cortex and inhibits the sympathetic activity. Thus, pain, oxygen consumption of myocardium and coronary vasomotor tonus decrease. We implanted a SCS to a patient who had chest pain despite maximal medical treatment after by-pass operation. His coronary arteries were not suitable for a new revascularisation procedure. After implantation of SCS, the frequency, duration and severity of anginal episodes decreased and his quality of life was improved . This is the first case report of SCS application in Turkey and it opens a new perspective in the management of patients with refractory angina pectoris.

DERLEME
10.
Aort Koarktasyonu Operasyonundan Sonra Görülen Nadir Bir Komplikasyon: Spinal Kord Hasarı
An Unusual Complication After Aortic Coarctation Repair: Spinal Cord Injury
Op.Türkan Tansel ELMACI, Ümrah AYDOĞAN, Aygün DİNDAR, Ertan ONURSAL
Sayfalar 516 - 518
Aort koarktasyonu operasyonlarıdan sonra gelişen spinal kord iskemisi çocukluk çağında nadir olarak görülür. Bu makalede aort koarktasyonu tanısı ile koarktasyon tamiri uygulanan ve operasyon sonrası parapleji komplikasyonu gelişen 5 yaşındaki bir vaka sunulmuştur.
Spinal cord ischemia after coarctation repair is a rare complication in the pediatric population. In this report, we described a 5-year-old boy with aortic coarctation who became paraplegic after repair.

OLGU
11.
Kritik Aort Koarktasyonlu Yenidoğan Bebekte Transvenöz Antegrat Balon Anjiyoplasti: Olgu Bildirisi
Transvenous Antegrade Balloon Angioplasty for Coarctation of the Aorta in a Newborn
Ümrah AYDOĞAN, Ferhan Meriç, Türkan ERTUĞRUL
Sayfalar 519 - 521
Yenidoğan döneminde yapılan arteriyel kalp kateterizasyonlarının en sık komplikasyonu femoral arter trombozları ve kan kayıplarıdır. Arteriyel yolla balon anjiyoplasti/valvuloplasti uygulamalarında bu olasılık daha da artmaktadır. Bu yazıda ventriküler septal defekti bulunan aort koarktasyonlu olgularda venöz yolla da balon anjiyoplasti uygulanabileceğinin örneği sunulmaktadır.
The major complications encountered in heart catheterization via the arterial pathway are femoral artery injury and blood loss in newborn babies. The incidence of these complications would increase if angioplasty/valvuloplasty via arterial route is performed. We report a 2900-gr baby with coarctation of the aorta and ventricular septal defect in whom balloon ang ioplasty was performed transvenously.

DERLEME
12.
Kalp Pili ve Takılabilir Kardioverter Defibrilatör Sistemlerinin Transvenöz Yolla Elektrod Ekstraksiyonu ve Genel Prensipleri
General Principles of Transvenous Lead Extraction of Permanent Pacemaker and Internal Cardioverter Defibrillator Systems
Okan ERDOĞAN
Sayfalar 522 - 526
Son yıllarda gelişen teknoloji ve genişleyen endikasyonlar ışığında kalp pili ve takılabilir kardioverter defibrilatör uygulamaları artan sıklıkta devam etmektedir. Bu çağdaş uygulamaların sağladıkları yararların yanında beraberinde getirdikleri potansiyel sorunlar, hastanın yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyebilmektedirler. Bu olumsuz sonuçlardan dolayı bazen bu sistemleri tamamen hasta vücudundan uzaklaştırmak gereği doğmaktadır. Bu amaçla, günümüzde çeşitli araçlar ve teknikler geliştirilmiştir. Lokal anestezi altında yapılan ekstraksiyon yöntemi, yarar/ zarar oranı dengelenerek ve deneyimli ellerde uygulandığında oldukça başarılı sonuçlar sağlamaktadır. Bu yazıda ekstraksiyon uygulaması için gereken koşullar, prensipler ve teknikler izah edilmiştir.
Technological improvements and enlarging indications during the last decade resulted in increased implantation rate of pacemakers and implantable cardioverter defibrillators. Despite the proven benefits of these devices in certain medical conditions, the patients who underwent implantation of pacemakers and internal defibrillators are sometimes prone to develop complications such as infection or lead problems. In such circumstances it might be mandatory to extract the whole system from the body and replace a new system at a later date. With the advent of new techniques and tools, extraction of infected leads and pacemakers became much easier than previously thought. This article comprehensively describes general principles and indications as well as the current technique how to perform lead extraction.

© copyright 2020 TKD Arşivi
LookUs & Online Makale