TÜRK KARDİYOLOJİ DERNEĞİ ARŞİVİ - Turk Kardiyol Dern Ars: 28 (7)
Cilt: 28  Sayı: 7 - Temmuz 2000
1.
İngilizce Özetler
Summaries of Articles

Sayfalar 402 - 406
Makale Özeti | Tam Metin PDF

EDITORYAL YORUM
2.
Editoryal
Editorial
Altan Onat
Sayfalar 407 - 408
Makale Özeti | Tam Metin PDF

3.
Mitral Darlığında Kapağa Ait İstirahat Göstergelerinin Efor Kapasitesi ile İlişkisi
Relationship Between Rest Parameters of the Mitral Valve and Exercise Capacity
Mehmet EREN, Osman BOLCA, Bahadır DAĞDEVİREN, Erdinç ARIKAN, Şevket GÖRGÜLÜ, Tuna TEZEL
Sayfalar 409 - 416
################
################

DERLEME
4.
Hemodiyaliz Hastalarında QT Dağılımının Sol Ventrikül Anatomisi ile İlişkisi
Relation of QT Dispersion with Left Ventricular Anatomy in Hemodialysis Patients
Tufan TÜKEK, Vakur AKKAYA, Alaattin YILDIZ, Doç Şeref DEMİREL, Ahmet Bilge SÖZEN, Hasan KUDAT, Dursun ATILGAN, Mustafa ÖZCAN, Özen GÜVEN, Ferruh KORKUT
Sayfalar 417 - 421
Hemodiyaliz hastalarında (HDh) başlıca ölüm nedenleri, konjesrif kalb yetersizliği, iskemik kalb hastalığı ve ventriküler aritmilerdir. Yüzey EKG'den hesaplanan QT dağılımı, değişik kalb hastalıklarında ölümcül aritmilerin belirlenmesinde kullanılmaktadır. Bu kontrollu çalışmada, 35 HDh ve 31 sağlıklı kontrolde kalp hızına göre düzeltilmiş maksimum (QTcmax) ve minimum (QTcmin) QT süreleri, bunların farklı olan QT dağılımı (QTcd) ve bu parametrelerin sol ventrikül anatomisi ile ilişkisi incelendi. Hastaların hemodiyaliz süresi 32 ± 14 ay idi. Hemodializ hastalarında QTcmax, QTcmin ve QTcd değerleri kontrollere göre anlamlı olarak artmıştı (sırasıyla 448 ± 40 vs 394 ± 22 msn, p<0.0001, 389 ± 36 vs 359 ± 25 msn, p<0.0001, 59 ±14 vs 34 ± 7 msn, p<0.0001). Hasta grubunda QTcmax'daki artış, interventrikül septum kalınlığı (r=0.46, p=0.007), sol ventrikül arka duvar kalınlığı (r=0.45, p=0.009) ve sol ventrikül kitle indeksi (r=0.48. p=0.004) ile ilişkili iken, QTcd’deki artış sol ventrikül arka duvar kalınlığı (r=0.37, p=0.03) ve interventrikül septum kalınlığı ile (r=0.47, p=0.005) ilişkili bulundu. QTcd'deki artış, sol ventrikül kitle indeksi ile ilişkisiz bulunurken (r=0.26, p=0.13 ), duvar/kavite oranı ile (r=0.43, p=0.01) ilişkili bulundu. Sonuç olarak, hemodiyaliz hastalarında QTcmax, QTCmin ve QTcd artmıştır. Repolarizasyondaki bölgesel farklılığın göstergesi olan QTcd' deki artış, üremik kardiyomiyopatiye bağlı artan sol ventrikül duvar kalınlıkları ile ilişkili olduğu düşünülmüştür.
Ischemic heart disease, ventricular arhythmia and congestive heart failure are major causes of mortality in hemodialysis patients (HDp). The difference between QT intervals measured from surface ECG (QT dispersion) has been found to be associated with fatal arhythmias in various cardiac diseases. In this case-control study, 35 HDp and 31 healthy controls were investigated for correctedmaximum (QTcmax) and minimum (QTcmin) QT durations, their difference; QT dispersion (QTcd) and their correlation with left ventricular dimensions. Mean time spent on dialysis was 32 (14 months. Corrected QT max (448 ± 40 vs 394 ± 22msec, p<0.0001), QTc min (389 ± 36 vs 359 ± 25msec, p<0.0001) and QTcd (59 ± 14 vs 34 ± 7msec, p<0.0001) were significantly prolonged in HDp compared with controls. ln HDp, QTcmax was correlated with interventricular septum thickness (r=0.46, p=0.007), LV posterior wall thickness (r=0.45, p=0.009) and LV mass index (r=0.48, p=0.004). QTcd was correlated with LV posterior wall thickness (r=0.37, p=0.03), interventricular septum thickness (r=0.47, p=0.005), and wall/cavity ratio (r=0.43, p=0.01), but not with LV mass index (r=0.26, p=0.13). In conclusion, QTcmax, QTcmin and QTcd was found to be increased in HDp compared to controls. Increase in QTcd which is a marker of inhomogeneity in repolarisation, was related with wall thickness directly, and was more associated with the degree of uremic cardiomyopathy.

5.
Esansiyel Hipertansiyonlu Hastalarda Egzersiz ile Kalp Hızı Değişkenliği Parametrelerinde Oluşan Değişiklikler
Changes in Heart Rate Variability Measures During Exercise in Patients with Essential Hypertension
Y.Beyhan ERYONUCU, Y.Mehmet BİLGE, Y.Niyazi GÜLER
Sayfalar 422 - 426
Çalışmamızın amacı esansiyel hipertansiyonlu hastalarda egzersiz ile kalp hızı değişkenliği parametrelerinde meydana gelen değişiklikleri saptamaktır. Bu amaçla 17 ACE inhibitor tedavisi altında hipertansif hasta ve 19 normotansif sağlıklı kişi alınmış, Bruce protokolüne göre egzersiz testi yapılmış ve aynı anda Holter kayıtları alınmıştır. Test öncesi 5 dakika süresince, tüm test boyunca ve test sonrası dinlenme döneminde 5 dakika süreyle Holter kayıtlarından zaman-alan ve frekans-alan kalp hızı değişkenliği parametreleri saptanmıştır. Tüm olguların egzersiz testleri negatif idi. Her iki grup arasında yaş, cinsiyet, istirahat ve maksimum kalp hızları, egzersiz süreleri ve METS değerleri açısından farklılık yoktu. Kalp hızı değişkenliği analizi hipertansif hastalarda egzersiz öncesi dönemde daha yüksek sempatik aktiviteyi göstermekle beraber egzersiz ile her iki grubun kalp hızı değişkenliği parametreleri arasında fark olmadığını göstermiştir. Anahtar kelime/er: Hipertansiyon, kalp hızı değişkenliği, egzersiz
The aim of this study was to assess the changes of heart rate variability parameters during exercise in patients with essential hypertension. Seventeen hypertensive patients treated with ACE inhibitors and 19 healthy subjects were evaluated by time domain and frequency domain parameters of heart rate variability. All subjects wcrc studied with exercise treadmill test according to the Bruce protocol. The exercise tests were negative in all subjects. Time domain and frequency domain parameters of heart rate variability were measured for each the 5 -minute segment before and after exercise and during the exercise period . There were no significant differences between the two groups with regard to age, gender, heart rate at rest and maximum, exercise time and METS value. Heart rate variability analysis showed that sympathetic activity was higher in hypertensive patients than in normal subjects at rest period. But, autonomic activity was not different between the two groups during exercise. Key words : Hypertension, heart rate variability, exercise

6.
Elektriki Kardiyoversiyon ile Sinüs Ritmine Dönen Atriyum Fibrilasyonlu Hastalarda Nüksün Yüzeyel EKG ile Tahmini: Standart ve Sağ Göğüs Derivasyonlarında P Dalga Süresi Dispersiyonunun Analizi
Predicting Recurrence of Atrial Fibrillation in Patients Converted to Sinus Rhythm by Electrical Cardioversion Using Surface ECG: Analysis of Dispersion of P Wave Duration in Standard and Right Precordial ECG Leads
B. Görenek, B. Çavuşoğlu, B. Timuralp, S. Alpsoy, Y. Ahmet ÜNALIR, N. Ata
Sayfalar 427 - 431
Çalışmamızda etektiriki kardiyoversiyon ile sinüs ritmine dönen atriyum fibrilasyonlu (AF) hastalarda AF nüksünün tahmininde P dalga süresi dispersiyonunun önemi araştırıldı. Atriyum fibrilasyonunun transtorasik kardiyoversiyonla sinüs ritmine çevrildiği fakat 6 aylık takiplerinde tekrar AF'nun meydana geldiği tespit edilen, yaş ortalamaları 49 ± 1 (SE) olan 12'si kadın 20 olgudan grup A, yaş ortalamaları 51 ± 2 (SE) olan ve transtorasik kardiyoversiyon sonrası altı aylık izlemlerinde sinüs ritminin sebat ettiği gözlenen benzer etyolojik özellikteki 13'ü kadın 20 olgudan da grup B oluşturuldu. Araştırmaya dahil edilen hastaların kardiyoversiyon işlemi sonrası çekilen EKG'Ierinde P dalga süreleri ölçüldü ve herbir EKG için P dalgasının maksimum (Pmaks) ve minumum ( Pmin) değerleri belirlendi. Bu değerler kullanılarak her standart 12 derivasyon EKG için P dalga süresi dispersiyonu (Pd) Pd= Pmaks – Pmin, ilave olarak çekilen sağ derivasyonlardaki (V³R-V6R) P dalga süresi dispersiyonu (sağ Pd) sağ Pd= sağ Pmaks - sağ Pmin şeklinde hesaplandı. Ayrıca, standart derivasyonlar ve sağ derivasyonların birarada değerlendirilmesi ile tespit edilen en uzun P dalga süresi Pmakstotal, en kısa P dalga süresi ise P mintotal olarak tanımlandı. Pmakstotal ve Pmintotal arasındaki fark ise ?p şeklinde ifade edildi. A ve B gruplarının karşılaştırılması yapıldığında, Pmakstotal ve sağ Pmaks değerlerinin A grubunda (sırası ile 125,3 ± 0,7 (SE) ms'ye karşılık 121,8 ± 0,6 ms ve 123,8 ± 0,7 ms'ye karşılık 121 ,0 ± 0,6 ms p<0.01, p<0.01 ), Pmin değerinin ise B grubunda daha yüksek olduğu bulundu (sırası ile 109,1± 1,0 ms'ye karşılık 111,6 ± 0,5 ms p<0.05). P dalga süresi dispersiyonuna ait parametrelerden Pd ve sağ Pd'nin A grubunda B grubuna göre daha yüksek olduğu dikkat çekerken (sırası ile 14,0 ± 1,3 ms'ye karşılık 9,7 ± 0,9 ms ve 13,3 ± 0,9 ms'ye karşılık 10,0 ± 0,9 ms p<0.05, p<0.05 ), iki grup arasındaki en bariz farklılığın ?p düzeylerinden kaynaklandığı görüldü (sırası ile 17,1 ± 1,0 ms'ye karşılık 12,0 ± 0,8 ms p<0.001). Sonuç olarak, elektriki kardiyoversiyonla sinüs ritmine dönen AF'Iu hastalarda nüksün önceden belirlenmesinde yüzeyel EKG'de P dalga analizinin ve dispersiyonun incelenmesinin önemli olduğu görüldü. EKG değerlendirmelerine V³R- V6R derivasyonların da katılması ile nüksün önceden tahmini hakkında daha fazla ipuçları elde edilebilmektedir. Özellikle ?p yüksekliğinin gözlendiği olgularda AF'un yineleme şansı yüksek olmaktadır.
We investigated the role of P-wave dispersion in predicting recurrence of atrial fibrillation (AF) in patients converted to sinus rhythm by electrical cardioversion. Twenty patients with AF, mean age of 49 ± 1 (SE) years ( 12 females), who were converted to sinus rhythm by cardioversion, but during their six months follow-up period recurrence of AF was observed were taken into group A. Twenty patients ( 13 females) with AF, with the mean age of 51 ± 2 (SE) years, who were converted to sinus rhythm by cardioversion and during their six months follow-up period sinus rhythm was maintained were taken into group B. P-wave durations were measured in each ECG recorded after cardioversion with the rate of 50 mm/sec for a ll patients. Maximum P-wave durations (Pmaks) and minimum P-wave durations (Pmin) were detected for every ECG recording. The P-wave dispersion in standard 12 lead ECG, Pd, was described as Pd= Pmaks - Pmin, the P-wave dispersion in additional right precordial leads (V³R- V6R ) (rPd) was described as rPd= rPmaks - rPmin for each patients. The maximum P-wave duration in all detected leads was described as Pmakstotal, and the minimum P-wave duration in all detected leads was described as Pmintotal for every patient. The difference between Pmakstotal and Pmintotal was defined as largest P-wave dispersion (?p). Pmakstotal and rPmax values were higher in group A than group B (125,3 ± 0,7 (SE) msec versus 121,8 ± 0,6 msec, and 123,8 ± 0,7 msec versus 121,0 ± 0,6 msec p<0.01, p<0.01, respectively). Pmin values were higher in group B (109,1 ± 1,0 msec versus 111,6 ± 0,5 msec, respectively, p<0.05). Pd and rPd values were higher in group A(14,0 ± 1,3 msc versus 9,7 ± 0,9 msc, and 13,3 ± 0,9 msc versus 10,0 ± 0,9 msc p<0.05, p<0.05, respectively). The main difference between two group was in oup was in ?p values ( 17,1 ± 1,0 msc in group A, 12,0 ± 0,8 msc in group B, p<0.001). In conclusion, P-wave analysis and P-wave dispersion can be used in predicting of recurrence of AF in patients converted to sinus rhythm by cardioversion, and adding right precordial leads (V³R- V6R) can be more helpful. In patients with large ?p values, the risk of recurrence of AF is higher.

7.
Normotansif Bireyler ve Tedavi Edilmemiş Hipertansiflerde Bazı Ambulatuvar Kan Basıncı Değerlerinin Sol Ventrikül Kütle İndeksi ile İlişkisi
Relation Between Some Ambulatory Blood Pressure Parameters and Left Ventricular Mass Index in Normotensive Subjects and Untreated Hypertensive Patients
Mustafa CEMRİ, Uğur HODOĞLUGİL, Orhan ULUDAĞ, Deniz BARLAS, Sedat ALTUĞ, Nurettin ABACIOĞLU, Övsev DÖRTLEMEZ
Sayfalar 432 - 438
Klinikte ölçülen kan basıncı (KB) değerlerinin sol ventrikül kütle indeksi (SVKİ) ile zayıf bir ilişki içerisinde olduğu bilinmektedir. Buna karşın, ambulatuvar kan basıncı monitörizasyonu (AKBM) ile elde edilen kan basıncı parametreleri ofiste ölçülen değerlere nazaran daha degerlidir. Ancak, hangi AKBM veri veya verilerinin SVKİ ile daha iyi korelasyon gösterdiğine açıklık getirilmemiştir. Bu çalışmada, normotansif bireyler ve tedavi edilmemiş hipertansiflerde bazı AKBM parametrelerinin SVKİ ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışma, 48 normotansif (35 kadın, 13 erkek; ortalama yaş: 44.3±11 .4 yıl) ve 33 hipertansif hasta (23 kadın, 10 erkek; ortalama yaş : 54.6±13.1 yıl) olmak üzere toplam 81 olguda yapılmıştır. Tüm olgulara 48 saat AKBM uygulanmış ve M-mod ve iki-boyutlu ekokardiyografi yapılmı ştır. Bazı olgulara gerçek uyku-aktivite dönemlerini belirlemek amacıyla aktigraf (akselometre) uygulanmıştır . Her olguda sistolik ve diastolik KB için sırasıyla 24 saatlik, gündüz ve gece, ortalama ve load (belirlenmiş limitlerin üzerindeki KB değerlerinin yüzdesi), değerleri elde edilmiştir. Bu parametrelerin SVKİ ile olan ilişkisi korelasyon analizi yapılarak değerlendirilmiştir. Hipertansif kişilerde tüm sistolik KB parametrelerinin SVKİ ile olan ilişkisi diyastolik KB değerlerine göre daha yüksek bulunmuştur. Gece ortalama ve load sistolik KB değerlerinin diğer parametrelere göre SVKİ ile daha iyi bir korelasyon gösterdiği saptanmıştır (gece ortalama sistolik KB: r=0.59 ve p<0.001; gece load sistolik KB: r=0.60 ve p<0.001). Normotansiflerde bu parametreler ile SVKİ arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon bulunmamıştır. Sonuç olarak, antihipertansif tedavinin etkinliğinin değerlendirilmesinde AKBM ile elde edilen sistolik KB, gece ortalama ve gece load değerlerinin kullanılmasının daha faydalı ve değerli olabileceği düşünülmüştür.
It is known that the relation between blood pressure (BP) measured in the office and left ventricular mass index is weak. However, it is suggested that ambulatory blood pressure monitoring (ABPM) can be more valuable than BP measured in the office. In this study, we aimed to compare some ABPM parameters to left ventricular mass index (LVMI) in normotensive subjects and untreated hypertensive patients. The study was carried on 48 normotensive subjects (35 females, 13 males; mean age: 44.3± 11.4 years) and 33 hypertensive patients (23 females, 10 males; mean age: 54.6±13.1 years). ABPM was applied for 48 hours to each subject. Actigraph (an accelerometer) was applied to a subgroup of subjects to determine actual sleep-wake cycle. M-mode and two-dimensional echocardiography were performed in all subjects. We calculated 24 hour, day and night mean and load (proportion of elevated BP over a certain limit for a period) values for systolic and diastolic BPs, and LYMI. Correlation analysis was done to compare ABPM parameters to LVMI. The correlation with LVMI for all systolic BP parameters was higher than for diastolic BP parameters. Night mean and load of systolic BP showed a better correlation with LVMI than the other parameters (night mean systolic BP: r=0.59 and p<0.001; night Load systolic BP: r=0.60 and p<0.001 ). In normotensive subjects, no statistically significant correlation between ABPM parametrs and LVMI were found. In assessment of the optimal effects of antihypertensive treatment, systolic BP parameters, night mean and night load values as detected with ABPM seems to be useful and valuable.

DERLEME
8.
Homogreft ile Aort Kökü Replasmanı
Aortic Root Replacement with Homograft
Op.Mustafa GÜLER, Op.Kaan KIRALİ, Op.Denyan MANSUROĞLU, Op.Altuğ TUNCER, Op.Nilgün BOZBUĞA, Bahadır DAĞLAR, Op.Mehmet BALKANAY, Gökhan İPEK, Esat AKINCI, Ali GÜRBÜZ, Ömer IŞIK, Cevat YAKUT
Sayfalar 439 - 443
Aortik homogreftler konjenital, romatizmal, dejeneratif ve infektif endokardit nedeniyle gerçekleştirilen aort kapak replasmanlarında kullanılabildiği gibi prostetik kapak disfonksiyonlarında reoperasyonlarda da kullanılabilir. Bu çalışmanın amacı kliniğimizde gerçekleştirilen aortik homogreft ile aort kapak ve/veya aortik root replasmanlarının orta dönem sonuçlarını irdelemektir. Koşuyolu Kalp Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde, Şubat 1997 ile Şubat 2000 tarihleri arasında toplam 20 hastaya aortik homogrfet ile aort kapak replasmanı uygulanmıştır. Hasta seçiminde genç yaş ön planda tutulmuş olup hastaların ortalama yaşı 39.7±1.2 yıl (18-63) idi. Cerrahi teknik olarak iki yöntem kullanılmış olup 15 hastaya aortik root replasmanı ile birlikte aort kapak replasmanı uygulanırken 5 hastada ise freehand tekniği ile sadece aort kapak replasmanı gerçekleştirilmiştir. Kullanılan aortik homogreftlerden sadece bir tanesi kriyopreserve edilmiş hazır homogreft iken geri kalan 19 tanesi ise taze homogreft idi (17 aortik ve 2 pulmoner). Kalp nakli amacıyla donörden hazırlanan 19 taze homogreft 5 değişik antibiyotik içeren solüsyonda en az 24 saat bekletilmişlerdir. Homogreftin fonksiyonları ekokardiografik tetkiklerde izlenmiştir. Hastane mortalitesine rastlanmamış olup geç dönemde ise bir hasta kaybedilmiştir (%5). Kümülatif sürvi 3 yıl için %94.74±5.12'dir. İntraoperatif yapılan ekokardiografik kontrollerde takılan homogrefte ait herhangi bir disfonksiyona rastlanmamıştır. Ameliyat çıkışı bir hastada (%5) görülen düşük kalp debisi sendromu nedeniyle bu hastaya IABP desteği sağlanmıştır. Geç dönem takiplerde kapak disfonksiyonuna bir hastada (%5) rastlanmış olup bu hasta 6. ayda reoperasyona alınarak mekanik aortik protez kapak ile aort kapak rereplasmam uygulanmıştır. Reoperasyondan bağımsızlık oranı 3 yıl için %95±4.87'dir. Homogreftler ile aort kapak ve/veya aortik root replasmanı düşük erken ve geç dönem mortalite oranı ile uygulanabilen, uygulama tekniği kolay bir yöntemidir. Nativ aort kapağına yakın performansı nedeniyle en iyi alternatif olan homogreftlerin temini için, yeni kurulacak doku bankaları bize bu fırsatı verecektir. Bu nedenle kalp nakli için ameliyat edilen tüm donörlerin aort ve pulmoner kapakları kök ile birlikte bu amaç için, herhangi bir kontrendikasyon yok ise, alınmalı ve gerekli şekilde hazırlanarak kullanıma sunulmalıdır.
Aortic homografts can be used for aortic valve replacement in congenital, rheumatic, degenerative and infective conditions, as well as failed prosthetic valves. This study was conducted to determine the midterm results of aortic valve replacement with aortic homografts . Aortic valve replacement with homografts was performed in 20 patients from February 1997 until February 2000. The valve was preferentially used in younger patients with a mean age 39.7± 1.2 years (range, 18 to 63 years). Two operative techniques were used: total aortic root replacement in 15 patients and freehand aortic valve replacement in 5 patients. We used one cryopreserved aortic allograft, and the rest were fresh allograft (17 aortic and 2 pulmonary), which were kept in a solution including an antibiotic combination with five different antibiotics. Valve function was assessed by echocardiography during the operation and in the follow-up period. There was no early mortality and one Iate death (%5). Cumulative survival was 94.7±5. 1% at 3 years. Intraoperative echocardiography disclosed no significant aortic valve incompetence. One patient (5%) required IABP in the postoperative period because of the low cardiac output syndrome. The functional capacity was normal in all patients. On postoperative echocardiography, only one patient (%5) had aortic valve incompetence. Actuarial freedom from reoperation was 95±5% at 3 years, except this patient. There were no thromboembolism and endocarditis. Actuarial freedom from valve-related complication was 95±5% at 3 years. Aortic valve replacement with homografts can be performed with low perioperative and mid-term mortality . Homograft-banks give us the opportunity to use these excellent valves for aortic valve disease. On the other hand, all aortic and pulmonary native valves of donors should be used as allograft unless they have been damaged.

9.
Endojen Hiperinsülineminin Koroner Kollateral Dolaşım Üzerine Etkisi
Effect of Hyperinsulinemia on Coronary Collateral Circulation
Sinan DAĞDELEN, İlyas AKDEMİR, Murat AKÇAY, Mehmet ERGELEN, Nuri ÇAĞLAR, İsmet DİNDAR, Fikret TURAN
Sayfalar 444 - 448
Koroner kollateral (KK) gelişimi üzerine endogen hormon ve otokoidlerin etkisi çok iyi bilinmemektedir. Çalışmamız NIDDM olan ve olmayan vakalarda endogen insülin(Eİ) ve C-peptidin (Cp) KK gelişimi üzerine etkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Bu nedenle çalışma grubu (ÇG) olarak bir koroner arterinde >%90 darlığı olup diğer koroner arterlerinde kritik koroner tutulumu olmayan (>%50 darlık) ve retrograt KK olan 75 vaka (23 diabetik olan ve 52 olmayan) ve kontrol grubu (KG) olarak bir koroner arterinde >%90 darlığı olup diğer koroner arterlerinde kritik koroner tutulumu olmayan (>%50 darlık) ve KK olmayan 17 nondiabetik vaka incelendi. Hastaların koroner anjiyografi sonrası (8 saatlik açlık) Eİ ve Cp seviyesi bakıldı. Her iki grupta yaş, cinsiyet, kan basıncı, koroner darlık derecesi benzer özellikte idi. Çalışma grubu içerisinde KK ortalaması diabetik olanlarda olmayanlara göre daha az bulundu (sırasıyla 1.35±0,65 ve 1,73±0.74; p=0,018). İnsülin seviyesi bakımından, ÇG ve KG da anlamlı farklılık yok iken (sırasıyla 11,8±7,9 ve 12,5±7,7 Ulu; p>0.05 ), Cp seviyesi ÇG da daha yüksek idi (sırasıyla 4,3±2 ,8 ve 2 ,4± 1,2 ng/ml; p=0,004 ). Çalışma grubunda diabeti olan ve olmayanlarda Eİ seviyesi bakımından anlamlı fark yok iken (sırasıyla 14.1±8,6 ve 10,8±7,5 Ulu; p>0,05), Cp seviyesi diabetik grupta daha yüksek idi (sırasıyla 5,4±3,2 ve 3,8±2,5 ng/ml; p=0,021 ). Diabetik olmayan ÇG ile KG karşılaştırıldığında, Eİ seviyeleri arasında anlamlı farklılık yok iken (sırasıyla 10 ,8±7,5 ve 12,5±7,7 Ulu; p>0,05), Cp seviyesi birinci grupta daha yüksek bulundu (sırasıyla 3.8±2,5 ve 2,4±1,2 ng/ml; p=0,014). Çalışma grubu içerisinde Eİ ve Cp ile KK arasında direkt korelasyon bulunmadı (sırasıyla r=0,08 ve r=0.11) Sonuç: Koroner kollateral gelişimi Eİ seviyesinden çok Cp seviyesi ile ilişkili gözükmektedir. C-peptid seviyesi yüksek olanlarda KK derecesi daha yüksek bulundu. Ancak diabetik olanlarda bu ilişki ters orantılı gözükmekte ve bu durum periferik insülin direnci ile ilgili olabileceğini düşündürmektedir.
The effects of endogen hormons autocoids on coronary collateral (CC) development are not wellknown. Our study sought to investigate the effects of endogen insulin (EI) and C peptid (Cp) on CC development in cases with and wihtout NIDDM. As a study group (SG), we have taken 75 cases (23 with DM, 52 without DM), had >%90 coronary stenosis at only one coronary artery and without critical coronary stenosis (>%50) at others with retrograd CC, and as a control group(CG) we have taken 17 nondiabethic cases, had >%90 coronary stenosis at only one coronary artery and without critical coronary stenosis (>%50) at others, but no CC. EI and CP levels (after 8 hours fasting) were examined for all patients following coronary angiograms. In both groups age, sex, blood pressure, degree of coronary stenosis were similar. In SG mean CC was found less in cases with diabetes than without diabetes (1,35±0,65 and 1,73±0, 74 respectively; p=0,0 18). Although no significant difference was found between SG and CG for insulin levels (11,8±7,9 and 12,5±7,7 Ulu respectively; p>0,05), Cp level was higher in SG (4,3±2,8 and 2,4± 1,2 ng/ml respectively; p=0,004). In SG, no significant difference was found between the cases with and without diabetes for EI levels ( 14,1±8,6 and 10,8±7,5 Ulu respectively; p>0,05), while Cp level was higher in diabetic group (5,4±3,2 and 3,8±2,5 respectively; p=0,021). Cases without diabetes in SG and CG when compared , no significant difference was found for EI levels ( 10,8±7,5 and 12,5±7,7 Ulu respectively; p<0,05), while Cp level was higher in cases without diabetic in SG (3,8±2,5 and 2,4±1,2 respectively; p=0,014). Inside SG, no direct correlation was found between EI and Cp levels with CC (r=0,08 and r=0, 11 respectively). Conclusion: CC development seems to be more related to Cp level than EI level. The degree of CC has found higher in cases with elevated Cp level. But inverse relationship has seen with diabethics and this is thought to be related to peripheral insulin resistance.

DERLEME
10.
Sağlıklı Çocuklarda Sağ Ventrikül Diyastolik Fonksiyonlarının Doppler Ekokardiyografi ile Değerlendirilmesi ve Sol Ventrikül Diyastolik Fonksiyonları ile Karşılaştırılması
Evaluation of Right Ventricular Diastolic Function in Normal Children by Doppler Echocardiography and Comparison with Left Ventricular Diastolic Function
Ayşe Güler EROĞLU, Ayşe SARIOĞLU
Sayfalar 449 - 453
Bu çalışma sağlıklı çocuklarda pulsed Doppler ekokardiyografi ile sağ ventrikül diyastolik fonksiyonlarını saptamak, bunları sol ventrikül diyastolik fonksiyonları ile kıyaslamak ve yaş ve vücut alanının bu parametrelere etkisini değerlendirmek için yapıldı. Yaşları 3.3 ile 17.9 yıl arasında değişen (ortalama 8.5±3,7 yıl) 50 sağlıklı çocukta transtriküspit, transmitral, pulmonary arterial ve vena kava superiyor akımlarının pulsed Doppler ekokardiyogramları kaydedildi. E hız , A hız, E hız zaman integrali, E/A hız, E/A hız zaman integrali, E/total hız zaman integrali triküspit kapakta mitral kapaktan daha düşük bulundu (sırasıyla p<0.0005, p<0.004, p<0.0005, p<0.0005, p<0.0005, p<0.0005 and p<0.0005). A/toplam hız zaman integrali triküspit kapakta mitral kapaktan daha yüksek bulundu (p<0.0005). 9 yaşın altındaki çocuklar ile (n=27) 9 yaşın üzerindeki çocuklar (n=23) arasında transtriküspit ve pulmoner arterial akım pulsed Doppler ölçümlerinde farklılık saptanmadı. Transmitral E hız ve A hız, vena kava superiyor diyastolik hız 9 yaşın altındaki çocuklarda 9 yaşın üzerindekilere göre yüksek (sırasıyla p<0.003, p<0.005 ve p<0.04) bulundu . Bu çalışma çocuklarda sağ ventrikülün normal pulsed Doppler özelliklerini ayrıntılı bir şekilde saptar ve bunları normal sol ventrikül diyastolik fonksiyon parametreleriyle karşılaştırır . Bu sonuçlar hastalık durumlarında saptanan ölçümlerle karşılaştırmada kullanılabilir.
This study was performed to provide normal values of right ventricular diastolic function, compare them with left ventricular diastolic function and examine the effects of age and body surface area on diastolic function parameters in normal children with pulsed Doppler echocardiography . Pulsed Doppler echocardiograms of transtricuspit, transmitral, pulmonary arterial and vena cava superior flows were recorded in 50 normal children aged 3.3 years to 17.9 years (mean 8.5±3,7 years). E veloc ity, A velocity, E velocity time integral, E/A velocity, E/A velocity time integral, E/ total velocity time integral were significantly lower across the tricuspid valve than across the mitral valve (p<0.0005, p<0.004, p<0.0005, p<0.0005, p<0.0005, p<0.0005 and p<0.0005, respectively). A/ total velocity time integral was significantly higher across the tricuspid valve than across the mitral valve (p<0.0005). There was no significant difference in transtricuspid and pulmonary arterial flow pulsed Doppler measurements between children less than 9 years old (n=27) and children older than 9 years old (n=23). Transmitral E velocity, A velocity and vena cava superior diastolic flow velocity were significantly higher in children less than 9 years old than children older than 9 years old (p<0.003, p<0.005 and p<0.04 respectively). The present study documents in detail the normal pulsed Doppler flow characteristics of the right ventricle and compares them with the normal left ventricular diastolic function parameters in children. These results can be used for comparison with patterns found in disease states.

11.
Çocuklarda Baş-Boyun Bölgesindeki Sistemik Arteriyovenöz Fistüller ve Endovasküler Tedavisi
Systemic Arteriovenous Fistulas of the Head and Neck in Children and Endovascular Therapy
Mehmet Halit YILMAZ, Emine Funda ÖZTUNÇ, Ayşe Güler EROĞLU, Naci KOÇER, İsmail MİHMANLI, Murat CANTAŞDEMİR, Süleyman BAKARİ, Civan IŞLAK
Sayfalar 454 - 457
Baş-boyun bölgesindeki sistemik arteriyovenöz fistüller nadir lezyonlardır. Baş-boyun bölgesinde sistemik arteriyovenöz fistülü olan yedi çocuk (beşi spontan ve ikisi travmatik) endovasküler emboli zasyon teknikleri ile tedavi edildi, bütün hastalarda tam tıkanma elde edildi. Beş hastanın vertebral arteriyovenöz fistülü vardı. iki hastada arteriyovenöz fistüller eksternal karotid arterin dallarından kaynaklanıyordu. Altı hasta transarteryel balon embolizasyon ile tedavi edildi. Bir hastada fistüle transarteryel ve transvenöz yoldan çok sayıda ayrılabilir sarmal yerleşlirildi. Bu yazıda bu nadir hastalık ve çocuklarda uygulanan endovasküler tedavisi tartışıldı.
Systemic arteriovenous fistulas of the head and neck are rare lesions. Seven children with systemic arteriovenous fistulas of the head and neck region (five spontaneous and two traumatic) were treated by endovascular embolization techniques, resulting in complete fistula closure in all patients. Five patients had vertebral arteriovenous fistula. In two patients arteriovenous fistulas were supplied by branches of the external carotid artery. Six patients were treated by transarterial balloon embolization. In one patient, detachable coils were placed to the fistula site by transarterially and transvenously. This rare condition and its endovascular therapy in children were discussed in this article.

OLGU
12.
Surgical Treatment of Cardiogenic Shock Due to Huge Right Atrial Thrombus
Surgical Treatment of Cardiogenic Shock Due to Huge Right Atrial Thrombus
Ahmet BALTALARLI, Bekir Hayrettin ŞİRİN, Asuman KAFTAN
Sayfalar 458 - 460
Kardiyojenik şok ve multipl pulmoner mikroemboliye neden olan bir sağ atriyal tromboemboli olgusu, nadir olması sebebiyle bildirilmiştir. Sağ atriyumda serbestçe dolaşan, diyastol sırasında triküspit kapaktan sağ ventriküle prolabe olan ve sağ ventrikül giriş (inflow) ve çıkışında (outflow) tıkanıklığa yol açan düzensiz geniş bir kitle iki boyutlu ekokardiyografi ile tespit edilmiştir. Acil operasyona alınarak kardiyopulmoner baypasa girilmeden, tromboembolik materyal sağ atriyumdan başarıyla çıkarılmıştır. Bu örnek vaka, antikoagülasyon ve trombolizis gibi daha konservatif yöntemlerden ziyade cerrahi müdahalenin ne kadar etkin olduğunu vurgulamaktadır.
An unusual case of thrombus in the right atrium associated with cardiogenic shock and multiple pulmonary micro-embolism was reported. Twodimensional echocardiography demonstrated a large irregular mass in the right atrium floating freely, prolapsing through the tricuspid valve into the right ventricle during diastole, and leading to inflow and outflow obstruction. An emergency operation was performed and the thromboembolic material was successfully extracted from the right atrium without using cardiopulmonary bypass. This exemplary case highlights the benefit of surgical intervention rather than more conservative approaches such as anticoagulation and/or thrombolysis.

13.
Editöre Mektup
Letter To the Editor

Sayfa 461
Makale Özeti | Tam Metin PDF

© copyright 2020 TKD Arşivi
LookUs & Online Makale