ISSN 1016-5169 | E-ISSN 1308-4488
TÜRK KARDİYOLOJİ DERNEĞİ ARŞİVİ - Turk Kardiyol Dern Ars: 51 (3)
Cilt: 51  Sayı: 3 - Nisan 2023
ARAŞTIRMA
1. 
Down Sendromu Olan ve Olmayan Çocuklarda Hipotiroidizm ile Kardiyak Bulgular Arasındaki İlişki
The Relationship Between Hypothyroidism and Cardiac Findings in Children With and Without Down Syndrome
Büşra Süzen Celbek, Hazım Alper Gürsu, Emine Azak, Eda Mengen, Pınar Kocaay, İbrahim İlker Çetin
PMID: 36999332  doi: 10.5543/tkda.2023.70337  Sayfalar 163 - 167
Amaç: Down sendromu, çeşitli dismorfizmler ve doğumsal kalp hastalıkları gibi doğumsal malformasyonlarla karakterize genetik bir sendromdur. Down sendromu, hipotiroidizm ve kardiyak bulgular arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık.

Yöntemler: Tiroid hormon profilleri, elektrokardiyografik ve ekokardiyografik bulgular değerlendirildi. Hipotiroidi ve Down sendromlu hastalar Grup 1 olarak adlandırıldı. Down sendromlu olmayan hipotiroidili hastalar Grup 2 ve kontrol grubu Grup 3 olarak adlandırıldı. Ekokardiyografik parametreler (interventriküler septum ve sol ventrikül sistolik-diastolik arka duvar kalınlığı, sol ventrikül diastol sonu çapı, ejeksiyon fraksiyonu) vücut yüzey alanına endekslendi. Sol ventrikül kitle indeksi (SVKİ) ve rölatif duvar kalınlığı (RDK) hesaplandı. RDK’sı 0.42’ye eşit veya altında olan hastalar eksantrik hipertrofi veya normal geometri, 0.42’nin üzerinde olanlar ise konsantrik yeniden şekillenme veya konsantrik hipertrofi olarak sınıflandırıldı.

Bulgular: Grup 1 ve 2’nin TSH değerleri Grup 3’e göre anlamlı olarak yüksekti. Grup 1 ve 2 arasında SVKİ açısından anlamlı fark yoktu. RDK açısından; Grup 1’deki 29 hastanın 16’sında konsantrik yeniden şekillenme, 12’sinde normal geometri, bir hastada eksantrik hipertrofi saptandı. Grup 2’de 6 hastada konsantrik yeniden şekillenme, 14 hastada normal geometri saptandı. Üç grup arasında sol ventrikül diastol sonu kalınlık açısından istatistiksel anlamlı fark yoktu.

Sonuç: Down sendromlu hastalarda kardiyak morfoloji ve fonksiyonların hipotiroidizmden önemli ölçüde etkilendiği belirlendi. Down sedromunda hipertrofi varlığının miyokarttaki hücresel değişikliklerden kaynaklanabileceği düşünülmektedir.

2. 
Yapısal Kalp Hastalığı Olmayan Atriyal Fibrilasyonlu Hastalar ile Normal Popülasyonun İdrar Katekolaminleri Açısından Karşılaştırılması
Comparison of Patients with Atrial Fibrillation Without Structural Heart Disease and Normal Population In Terms of Urine Catecholamines
Fuat Polat, Çağlar Koç
PMID: 36999324  doi: 10.5543/tkda.2022.16281  Sayfalar 168 - 173
Amaç: Bu çalışmada yapısal kalp hastalığı olmayan atriyal fibrilasyon (AF) hastaları ile normal popülasyonun sempatik sinir sistemi aktivitesinin üriner metanefrin düzeyleri açısından karşılaştırılması amaçlandı.

Yöntemler: Çalışmamız yapısal kalp hastalığı olmayan, CHA2DS2VASc skoru 0 veya 1 olan paroksismal veya persistan 40 hasta ve 40 sağlıklı kontrol ile gerçekleştirildi. Çalışmaya alınan iki grup arasında laboratuvar parametreleri, demografik özellikler ve 24 saatlik idrar metanefrin düzeyleri karşılaştırıldı.

Bulgular: İdrardaki metanefrin değeri AF grubunda anlamlı olarak yüksek bulundu (AF grubu 97,50 ± 17,19 µgr / gün, kontrol grubu 74,27 ± 15,55 µgr / gün; p < 0,001). AF grubunun vücut kitle indeksi (VKİ) kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (AF grubu 27,26 ± 2,97 kg/m2, kontrol grubu 24,05 ± 2,24 kg/m2; p < 0,001). Çok değişkenli lineer regresyon analizinde VKİ (Beta: 0.266, p = 0.02) ve idrar metanefrin düzeyi (Beta: 0.522, p = 0.002) bağımsız risk faktörleri olarak bulundu. ROC analizine göre idrar metanefrin değeri (AUC = 0.834, p < 0.001) ve VKİ’nin (AUC = 0.803, p < 0.001) AF gelişimini öngördüğü belirlendi.

Sonuç: Çalışmamızda yapısal kalp hastalığı olmayan AF’li hastalarda idrar metanefrin düzeylerinin AF’si olmayanlara göre daha yüksek olduğu ve metanefrin değerlerinin AF gelişimini öngördüğü bulundu.

3. 
Akut kalp yetersizliği olan hastalarda C-reaktif protein / albümin oranı hastane içi mortaliteyi öngörür
C-Reactive Protein to Albumin Ratio Predicts In-hospital Mortality in Patients with Acute Heart Failure
Mehmet Rasih Sonsöz, Nazime Karadamar, Hüseyin Çağlar Yılmaz, Zehra Eroğlu, Kadir Kasim Şahin, Yelda Özateş, Ahmet Güler, Ahmet İlker Tekkeşin
PMID: 36999327  doi: 10.5543/tkda.2022.27741  Sayfalar 174 - 181
Amaç: Akut kalp yetersizliği, kalp yetersizliğinin yönetimi ve tedavisindeki son gelişmelere rağmen yüksek mortalite ile ilişkilidir. Son zamanlarda, C-reaktif protein/albümin oranının (CAR), düşük ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetersizliğinde tüm nedenlere bağlı mortaliteyi öngördüğü gösterilmiştir. Ancak akut kalp yetersizliği olan hastalarda sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonuna bakılmaksızın CAR ve hastane içi mortalite arasındaki ilişki bilinmemektedir.

Yöntem: Bu retrospektif, tek merkezli kohort çalışmaya, akut dekompanse kalp yetersizliği ile hastaneye yatan 374 hasta dahil edildi. CAR hesaplandı ve değerler ile hastane içi mortalite arasındaki ilişki değerlendirildi.

Bulgular: Ortalama 10 günlük [6-17] hastane yatışı sırasında; hemod iyali z/ultr afil trasy on ihtiyacı, akut iskemik hepatit, koagülopati, ventriküler taşikardi, invaziv mekanik ventilasyon ve şok, düşük CAR (<0,78) grubuna kıyasla yüksek CAR (≥0,78) grubunda daha yaygındı. Yüksek CAR grubunda düşük CAR grubuna göre mortalite daha yüksekti (%36,7 vs %12; P < 0.001). Çok değişkenli Cox regresyon analizine göre CAR, hastane içi mortalite ile bağımsız ve anlamlı bir şekilde ilişkiliydi (hazard oranı = 1.69; %95 GA: 1.02-2.82; P = 0.042). “Receiver operating characteristic” eğrisi analizine göre CAR, hastane içi mortaliteyi tahmin edebilmiştir (hastane içi mortalite için eğri değerinin altındaki alan 0,72'dir; P < 0.001).

Sonuç: Hastaneye yatırılan akut dekompanse kalp yetersizliği tanılı hastaların yatış anındaki CAR değeri, hastane içi tüm nedenlere bağlı mortalite ile ilişkilendirilmiştir.

4. 
Transkateter Aort Kapağı İmplamantasyonunun Sol Ventrikül Fonksiyonlarına Etkisinin Dört Boyutlu Ekokardiyografi ile Değerlendirilmesi
Evaluation of the Effect of Transcatheter Aortic Valve Implantation on Left Ventricular Function by 4-Dimensional Echocardiography
Adil Bayramoğlu, Zeynep Ulutaş, Jülide Akaycan, Şıho Hidayet, Hakan Taşolar, Mehmet Cansel, Necip Ermiş, Muhammed Erkam Cengil, Fatih Güven, Hasan Pekdemir
PMID: 36999331  doi: 10.5543/tkda.2022.47542  Sayfalar 182 - 187
Amaç: Transaortik kapak implantasyonunun (TAVI) sol ventrikül hemodinamiği ve prognozu üzerine yararlı etkileri gösterilmiştir. Önceki çalışmalarda TAVI prosedürünü takiben sol ventrikül sistolik ve diyastolik fonksiyonu incelenmiş olmasına rağmen, özellikle korunmuş ejeksi-yon fraksiyonlu aort stenozu olan hastalarda dört boyutlu ekokardiyografik (4DE) parametreler kapsamlı bir şekilde çalışılmamıştır. Çalışmamızda TAVİ'nin miyokardiyal deformasyon üzerindeki etkisini 4DE kullanarak değerlendirmeyi planladık.

Yöntem: Korunmuş ejeksiyon fraksiyonlu ciddi aort stenozu nedeniyle TAVİ uygulanan ardışık toplam 60 hasta prospektif olarak çalışmaya alındı. Tüm hastalara TAVI işleminden önce ve 6 ay sonra standart iki boyutlu ekokardiyografi (2DE) ve 4DE uygulandı.

Bulgular: Kapak implantasyonundan 6 ay sonra, global longitudinal strain (P < 0.001), global sirkümferansiyel strain (P = 0.022), global radyal strain (P = 0.008) ve global area strainde (P < 0.001) anlamlı iyileşme gözlendi. Regresyon analizinde, diabetes mellitus olmaması ve global area strain sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonunda %10'luk bir artış göstermek için bağımsız belirleyiciler olarak belirlendi.

Sonuç: TAVİ uygulanan korunmuş ejeksiyon fraksiyonu olan hastalarda özellikle 4DE kullanımı ile 6 ay sonra sol ventrikül deformasyon parametrelerinde düzelme olmuştur. 4DE kullanımı günlük pratikte daha yaygın olmalıdır.

5. 
Kardiyoloji Polikliniğine Yapılan Hasta Başvurularının Hekim Randevu Sistemi ile Kuyruk Sistemi Arasında Karşılaştırılması
Comparison of Patients’ Admissions to the Cardiology Outpatient Clinics Between the Appointment System and the Queue System
Hatice Solmaz, Burcu Uludağ
PMID: 36999333  doi: 10.5543/tkda.2023.84343  Sayfalar 188 - 195
Amaç: Randevu sistemi, kuyruk sisteminin zorluklarını ortadan kaldırmak için geliştirilmiş ve uygulamaya geçirilmiştir. Bu çalışmada, kardiyoloji polikliniğine randevu ve kuyruk sistemi ile başvuran hastaların özellikleri incelenerek, varsa eksikliklerin giderilmesini sağlayacak verilerin eldesi amaçlanmıştır.

Yöntemler: Çalışma 2135 kardiyoloji polikliniği hastasını içermektedir. Hastalar, randevu (Grup-1) veya kuyruk (Grup-2) sistemi ile başvurularına göre iki gruba ayrılmıştır. Hem her iki grubun hem de kardiyak dışı tanı alan hastaların demografik, klinik ve başvuru özellikleri ile ilgili verileri karşılaştırıldı. Randevu alımı ile poliklinik başvurusu arasındaki zamana göre hasta verilerinin karşılaştırılması da yapıldı.

Bulgular: 1088 katılımcının %51'i kadındı. Grup-1'de kadın cinsiyet ve ≥ 18-64 yaş arası bireyler anlamlı olarak daha yüksekti. Grup-2'de takipli (P = 0.003) ve özürlü (P = 0.011) hasta oranı anlamlı olarak daha yüksekti. Kalp dışı yakınmaları olan hasta oranı Grup-1'de %40,2 iken, Grup-2'de %22,2 ile Grup-1'e göre anlamlı olarak daha düşüktü (P = 0.001). Acil servise son bir ay içinde başvuru bulunuşu Grup-2'de anlamlı olarak yüksekti (P = 0.021). Kardiyak şikayetlerin varlığı (P = 0.009) ve ziyarete gelme süresinin ≥15 gün olması (P = 0.013) acil servise başvuru bulunuşunun anlamlı bağımsız öngördürücüleri olarak saptandı. Muayene sonrası tanılar karşılaştırıldığında, Grup-2' de (%76,3), Grup-1'e (%51,5) göre daha yüksek oranda kalp hastalığı tanısı alındığı gözlendi. Randevu ile ziyaret arası 15 gün ve üzeri olan grupta kardiyak yakınması olan (%40,8) ve takip altında olan (%63) hasta oranı daha yüksekti.

Sonuç: Hastaların, randevu oluşturma sırasında, yakınma ve klinik özelliklerinin, tıbbi öykülerinin veya kardiyovasküler risk faktörlerinin göz önünde bulundurularak önceliklendirilmeleri, randevu sistemi işleyişini daha verimli hale getirebilir.

6. 
Hemogram indeksleri ST-segment yükselmeli myokart enfarktüsü hastalarında oksidatif stresi öngörebilir
Hematological Incidies May Predict Oxidative Stress in Patients with ST-segment Elevation Myocardial Infarction
Belma Kalaycı, Ayse Ceylan Hamamcıoğlu, Süleyman Kalaycı
PMID: 36999329  doi: 10.5543/tkda.2022.37011  Sayfalar 196 - 201
Amaç: Oksidatif stress ateroskleroz ve akut koroner sendrom gelişimi ile yakından ilişkilidir. Bu çalışmada ST-segment yükselmeli miyokard enfarktüsü hastalarında hemogram indeksleri ile oksidatif stres parametreleri arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçladık.

Yöntemler: ST-segment yükselmeli miyokard enfarktüsü 61 hasta üzerinde yapılan çalışmamız tek merkezli, prospektif ve kesitseldi. Koroner anjiyografi öncesinde alınan peripheral ven kanından homegram indeksleri ve oksidatif stress parametrelei olan total oksidatif durum (TOS), total antioksidatif surum (TAS) ve oxidative stress indexi (OSI) incelendi. Toplam on beş hemogram indexi incelendi.

Bulgular: Çalışma hastalarının çoğu erkekti (%78) ve ortalama yaş 59,3 ± 12,2 idi. Ortalama korpüsküler hacim (MCV) değeri ile TOS ve OSI değerleri arasında negatif ve orta düzeyde anlamlı korelasyon saptandı (r = −0,438, r = −0,490, P < 0,001). Ortalama korpüsküler hemoglobin (MCH) ile TOS ve OSI değerleri arasında negatif ve orta derecede anlamlı bir korelasyon bulundu (r = −0,487, r = −0,433, P < 0,001). Kırmızı hücre dağılım genişliği (RDW) değeri TOS ile pozitif ve orta düzeyde korele olarak bulundu (r = 0,537, P < 0,001). RDW ile OSI değeri arasında da orta düzeyde ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişkili bulundu (r = 0.410, P = 0,001). ROC analizinde MCV, MCH ve RDW değerlerinin TOS ve OSI değerlerini tahmin etmede başarılı olduğu bulunmuştur.

Sonuç: MCV, MCH ve RDW düzeylerinin ST-segment yükselmeli miyokard enfarktüslü hastalarda oksidatif stresi öngördüğü sonucuna vardık.

DERLEME
7. 
Mitokondriyal Disfonksiyonun Koroner Arter Hastalığı Üzerine Etkisi - Bölüm II
Effect of Mitochondrial Dysfunction on Coronary Artery Disease - Part 2
Nazlı Doğan, Neslihan Çoban
PMID: 36999330  doi: 10.5543/tkda.2022.39448  Sayfalar 202 - 211
Koroner arter hastalığının (KAH), temel nedeni olan aterosklerozun patogenezinde moleküler süreçlere ek olarak moleküler süreçler sonucunda işlevleri değişen organeller de yer almaktadır. Yakın zamanda mitokondri organelinin KAH patogenezindeki rolü araştırmacıların dikkatini çekmiştir. Mitokondri; oksijenli solunum, enerji üretimi ve hücre metabolizmasında düzenleyici rolü olan, kendi genomuna sahip bir hücre organelidir. Hücrelerde mitokondri sayısı dinamik olarak değişmekte, işlevlerine ve enerji ihtiyacına göre her dokuda ve her hücrede farklı sayıda bulunmaktadır. Oksidatif stres mitokondriyal genomda ve mitokondriyal biyogenezde değişikliğe yol açarak mitokondriyal işlev bozukluğuna neden olur. Kardiyovasküler sistemde disfonksiyonel mitokondri popülasyonu KAH süreciyle ve hücre ölüm mekanizmaları ile yakından ilişkilidir. Ateroskleroz sürecinde yer alan moleküler değişimlere eşlik eden değişen mitokondri (dis)fonksiyonunun yakın gelecekte KAH’ın yeni terapötik hedefleri arasında yer alacağı düşünülmektedir.

OLGU BILDIRISI
8. 
Poland Sendromlu Hastada Primer Sağ Atriyal Kardiyak Anjiorsarkom: Olgu Sunumu ve Literatür Taraması
Primary Right Atrial Cardiac Angiosarcoma in Patient With Poland Syndrome: Case Report and Review of the Literature
Tuğba Çetin, Levent Pay, Tugay Kamber, Ufuk Gürkan
PMID: 36999325  doi: 10.5543/tkda.2022.23460  Sayfalar 212 - 216
Bu yazıda, sağ atriyal kardiyak anjiyosarkom gelişen Poland sendromlu 24 yaşındaki bir kadın olgu sunulmaktadır. Nefes darlığı ve göğüs ağrısı şikayetleri ile hastaneye başvuran hastanın görüntüleme tetkiklerinde sağ atriyuma yapışık büyük bir kitle saptandı. Tümörü çıkarmak için acil ameliyat yapıldı ve daha sonrasında hastaya adjuvan kemoterapi uygulandı. Hastanın takiplerinde tümör belirtisi veya tedaviden kaynaklanan herhangi bir komplikasyon görülmedi. Poland sendromu başlıca pektoralis majör kasının hipoplazisi, ipsilateral değişken derecede üst ekstremite deformiteleri ve göğüs malformasyonları ile karakterize, konjenital bir sendromdur. Sendromun nedeni bilinmediği için hastaların maligniteye yatkınlığı olmasa da, bu hastalarda farklı patolojiler görülebilir. Sağ atriyal kardiyak anjiyosarkom nadir bir malignitedir ve literatürde Poland sendromu ilişkisi iyi bir şekilde belirlenememiştir. Bu olgu sunumu, kardiyak semptomlarla başvuran Poland sendromlu hastalarda kardiyak anjiyosarkomun olası bir tanısı göz önünde bulundurulması gerektiğini vurgulamaktadır.

9. 
Üç Olguda Nadir Bir Komplikasyon: Perkütan Anjioplasti Sonrası Renal Subkapsüler Hematom
An Unusual Complication in 3 Cases: Renal Subcapsular Hematoma Following Percutaneous Angioplasty
Mehmet Cingöz, Tevfik Güzelbey, Uğur Demir, İlhan Mutlu, Özgür Kılıçkesmez
PMID: 36999328  doi: 10.5543/tkda.2022.33413  Sayfalar 217 - 220
Renal arter darlığı, sekonder hipertansiyonun önde gelen nedenidir. Perkütan tedavi seçenekleri güvenli ve etkilidir ancak nadiren renal subkapsüler hematom gibi komplikasyonlara neden olabilir. Bu tür komplikasyonların farkındalığı daha iyi bir hasta yönetimi sağlayacaktır. Girişim sonrası subkapsüler hematomların tel perforasyonuna sekonder olarak oluştuğuna inanılsa da bu sunumda tel perforasyonundan ziyade reperfüzyon hasarı bulgusu gösteren üç olgu prezente ediyoruz.

10. 
Atriyal Septal Defektle İlişkili Pulmoner Arteriyal Hipertansiyon Hastasında Sol Ana Koroner Arter Basısının Perkutan Tedavisi
Percutaneous Treatment of Left Main Coronary Artery Compression in a Pulmonary Artery Hypertension Patient Associated with Atrial Septal Defect
Muhammed Furkan Deniz, Ümit Yaşar Sinan, Ahmet Yıldız, Emir Barış Özgür Ökçün, Mehmet Serdar Küçükoğlu
PMID: 36999326  doi: 10.5543/tkda.2022.26096  Sayfalar 221 - 225
Son yıllarda tedavideki tüm gelişmelere (yeni ajanlar ve yeni kombinasyon stratejileri) rağmen, pulmoner arteriyel hipertansiyon kötü seyirli ölümcül bir hastalık olmaya devam etmektedir. Hastalar, hastalığa özgü olmayan çeşitli semptomlarla (nefes darlığı, anjina, çarpıntı ve senkop) sağlık kuruluşlarına başvurmaktadırlar. Anjina, artmış sağ ventrikül art yüküne ikincil miyokardiyal iskemi (oksijen arz ve talep uyumsuzluğu) veya sol ana koroner artere dışarıdan bası nedeniyle oluşabilir. Sol ana koroner arter basısı, pulmoner arteriyel hipertansiyon hastalarında, egzersiz sonrası ani kardiyak ölümle ilişkilidir. Pulmoner arteriyel hipertansiyon hastalarında anjina ayırıcı tansında akılda tutulmalı ve acilen tedavi edilmelidir. Burada, genişlemiş bir pulmoner arterin neden olduğu ostial sol ana koroner artere bası ile başvuran ve intravasküler ultrason eşliğinde perkütan koroner girişim ile tedavi edilen sekundum tipi atriyal septal defekt ile ilişkili pulmoner arteriyel hipertansiyon hastasını sunuyoruz.

OLGU GÖRÜNTÜSÜ
11. 
Tamamen Arızalı İmplante Edilebilir Kardiyoverter-Defibrilatör Cihazı
A Fully Malfunctioning Implantable Cardioverter-Defibrillator Device
Serkan Çay, Meryem Kara, Özcan Özeke, Firat Ozcan, Serkan Topaloglu
PMID: 36999323  doi: 10.5543/tkda.2022.13701  Sayfalar 226 - 228
Makale Özeti |Tam Metin PDF | Video

EDITÖRDEN
12. 
Kardiyoloji'de Gündem ve Yorumlar
Comments on Cardiology
Ertan Ural
PMID: 36999334  doi: 10.5543/tkda.2023.12905  Sayfalar 229 - 230
Makale Özeti |Tam Metin PDF



Journal Metrics

Journal Citation Indicator: 0.18
CiteScore: 1.1
Source Normalized Impact
per Paper:
0.22
SCImago Journal Rank: 0.348

Hızlı Arama



Copyright © 2026 Türk Kardiyoloji Derneği Arşivi