TÜRK KARDİYOLOJİ DERNEĞİ ARŞİVİ - Turk Kardiyol Dern Ars: 30 (2)
Cilt: 30  Sayı: 2 - Şubat 2002
1.
İngilizce Özetler
Summaries of Articles

Sayfalar 78 - 81
Makale Özeti | Tam Metin PDF

2.
İleri Mitral Yetersizliğinin Romatizmal Nedenli Atriyal Fibrilasyon Bulunan Olgularda Sol Atriyal Trombus Oluşumu ve Sistemik Embolizasyonu Önleyici Etkisi
Protective Effect of Severe Mitral Regurgitation Against Left Atrial Thrombus Formation and Systemic Embolism in Patients with Rheumatic Atrial Fibrillation
Nihal ÖZDEMİR, Cihangir KAYMAZ, Osman KARAKAYA, Murat AKÇAY, Mesut ŞİŞMANOĞLU, Olcayto İNCEDERE, Cihan ÇEVİK, Cemil İZGİ, Cevat KIRMA, Murat YÜCE, Mehmet ÖZKAN
Sayfalar 82 - 87
Atriyal fibrilasyon (AF) ve mitral darlığında (MD), sol atriyum (SA) içinde trombüs (TR) oluşumu ve sistemik embolizasyon (SE) sık olduğu, ileri mitral yetersizliği (MY) bulunuşu halinde ise bu riskin azaldığı bildirilmektedir. Bununla birlikte, ileri MY'nin eşlik ettiği AF olgularında antikoagülasyon endikasyonları belirlenmemiştir. Çalışmamız, romatizmal MD ve/veya MY nedeniyle kapak replasmanı uygulanan olgularda SA ve/veya SA apendiks TR sıklığını ve ileri MY'nin kronik AF olgularında SATR ve SE sıklığına etkisini araştırmaktadır. Çalışma grubu, merkezimizde 1993 ve 2001 yılları arasında MD (n=517), ileri MY (n=388) ve ileri MD+ileri MY (n=74) nedeniyle operasyon uygulanmış 979 hastadan (K 636, E 343, ort. yaş 40+14.5 yıl) oluşmaktadır. Ameliyat öncesi kalp ritmi 530 olguda (%54.1) AF, diğerlerinde sinüs ritmi (SR) şeklindeydi. SE öyküsü, MD olgularının 113'ünde (%21.8) mevcut olup, MY ve MD+MY olgularında bulunmuyordu. Kronik antikoagülasyon SE ve/veya ekokardiyografi ile tespit edilmiş SATR bulunan 146 MD olgusunda uygulanmıştı. Yaş, cins ve SA çapı bakımından MD, MY ve MD+MY olguları arasında anlamlı fark bulunmuyordu (p>0.05). İntraoperatif değerlendirme ile, 108 olguda SA ve/veya SA appendiks içinde TR bulundu. Mitral darlığı grubunda, SATR sıklığı AF bulunanlarda SR'dekilere göre yüksekti (%31.3 ve %4.8, p<0.001). Trombüs AF'li MD grubunun (n=310), 51'inde (%16.4) SA apendiks, 14'ünde (%4.5) SA, 32'sinde (%10.3) SA+SA apendiks yerleşimliydi. Sinüs ritminde MD (n=207) grubundaki TR yerleşimi ise olguların tümünde (n=10) SA apendiks içindeydi. Buna karşılık, TR ileri MY'li hiç bir olguda görülmeyip, MD+MY grubunda sadece AF bulunan 1 olguda ve SA apendiks içinde bulundu. Gerek AF, gerekse SR'li ileri MY gruplarındaki SATR sıklığı, AF'li MD (p<0.001) ve SR'li MD (p<0.05) gruplarına göre anlamlı olarak düşüktü. Benzer şekilde, MD+MY olgularındaki SATR sıklığı da AF'li MD (p<0.001) ve SR'li MD (p<0.05) olgularına göre düşüktü. Sonuç olarak; klinik öykü ve intraoperatif değerlendirme sonuçlarımız, antikoagülan kullanmayan kronik AF olgularında ileri MY'nin SATR ve SE gelişimini engelleyici etkisini destekler kanıtlar sunmaktadır. İleri MY'nin eşlik ettiği kronik AF olgularında antikoagülasyon endikasyonlarının yeniden gözden geçirilmesine gerek olduğunu düşünmekteyiz.
Atrial fibrillation (AF) and /or mitral stenosis (MS) have been documented to be associated with increased incidence of left atrial (LA) thrombus (T) formation and systemic embolism (SE), and severe mitral regurgitation (MR) has been documented to lower these risks. However, indications of anticoagulation in patients with AF concomittant with severe MR remained to be determined. The purpose of our study is to investigate the incidence of LAT within the main LA cavity and/or LA appendage in patients with AF who underwent valve replacement because of rheumatic MS and/or MR, and to asess the impact of severe MR on incidence of LAT and SE in patients with chronic AF. The study population comprised 979 Pts (F 636, M 343, mean age 40±14.5 yrs) operated for pure or predominant MS (n=517), pure MR (n= 388), and combined severe MS and severe MR (n= 74) in our institution between 1993 and 2001. Preoperative cardiac rhythm was AF in 530 patients (54.1%), and sinus rhythm (SR) in the remainder. History of SE before surgery was documented in 21.8% of the patients with MS, but in none of them with pure MR or MS concomittant with severe MR (MS+MR). Chronic anticoagulation was noted in 146 patients with history of SE and/or THR within the LA documented by echocardiography. Age, gender, and preop LA diameter were not different between patients with pure MS, MR, and MS+MR (p>0.05). Intraoperative assessment disclosed THR within the LA and/or LA appendage in 108 patients. In MS group incidence of LAT was higher in patients with AF as compared to patients with SR (31.3% vs 4.8%, p<0.001). In subgroup of MS with AF (n=310), thrombus was found to be located in the LAA in 51(16.4%), in the LA in 14(4.5%), and both in the LA and LA appendage in 31 (10.3%) patients. In subgroup of MS with SR (n=207), all of the LAT (n=10) was located in the LA appendage. However, none of the patients with severe MR had LAT. In MS + MR group, LAT was detected in one patient with AF in the LA appendage. Incidence of the LAT was lower in MR group irrespective of rhythm as compared to patients with MS with AF (p<0.001), and MS with SR (p<0.05). Patients with MS concomittant with severe MR had a lower incidence of LAT than patients with MS with AF (p<0.001) and MS with SR (p<0.05). Conclusion: Results from clinical history and intraoperative assessment of our study provide further support for the protective effect of severe MR against SE and LAT formation in non-anticoagulated patients with chronic AF. The indications of anticoagulation in patients with chronic AF related to severe MR seem to need reconsideration.

3.
Tip II Kombine Hiperlipidemi Olgularında Fibrat Tedavisinin Lipid Profili, C-Reaktif Protein ve Fibrinojen Düzeylerine Etkisi
The Effect of Fenofibrate Therapy on Lipid Profile, CRP and Fibrinogen Levels in Type II Diabetic Patients with Combined Hyperlipidemia
Meral KAYIKÇIOĞLU, Levent H. CAN, Filiz ÖZERKAN, Hakan KÜLTÜRSAY, Serdar PAYZİN, İnan SOYDAN
Sayfalar 88 - 92
Diyabetes mellitusta lipoproteinlerde oluşan yapısal ve fonksiyonel değişikler kardiyovasküler hastalıkların gelişiminden esas sorumlu faktörlerdir. Tip II diyabetiklerde trigliserid düzeylerinde artışın ön planda olduğu kombine hiperlipidemi sık görülmektedir. Bu çalışmada özellikle hipertrigliseridemi, fibrinojen ve CRP yüksekliğinin sıklıkla görüldüğü tip II diyabet olgularında bir fibrik asit türevi olan fenofibratın etkinliği araştırılmıştır. Yöntem: Çalışmaya, diyet tedavisine dirençli trigliserid yüksekliğinin ön planda olduğu koroner arter hastalığı olmayan 47 kombine hiperlipidemi olgusu alındı. Olguların 15'i tip II diyabetikti. Tüm olgulara kontrollü salınımlı fenofibrat (250 mg/gün) başlandı. Fenofibratın etkinliğini belirlemek için serum lipid, fibrinojen ve CRP düzeyleri tedavi öncesinde, 3 ve 6. aylarda olmak üzere toplam 3 kez ölçüldü. Tedavinin sonucunda olgular diyabetik olup olmalarına göre fenofibrat tedavisine yanıtları açısından karşılaştırıldılar. Bulgular: Tedavi öncesinde grupların genel özellikleri ve lipid profilleri benzerdi. Çalışma boyunca hiçbir olguda ilaç dozunu artırma gereksinimi olmadı. Altı aylık tedavi sonucunda tüm hastalarda total kolesterol (-%9), LDL (-%17), trigliserid (-%58) ve apo B (-%6) düzeylerinde belirgin azalma oldu. Bu oranlar diyabetik olan ve olmayanlarda çok benzerdi. Diyabetiklerde bazal fibrinojen düzeyleri hafif yüksekti (diyabetiklerde 378±82mg/dl, diyabetik olmayanlarda 350±76mg/dl, p>0,05). Fenofibrat tedavisi ile diyabetik olgularda fibrinojen düzeyi %16 ve diyabetik olmayan grupta %12 azaldı. CRP düzeyleri ise tedavi öncesinde diyabetik grupta biraz daha yüksekti (diyabetiklerde 0,855± 0,681 diyabetik olmayanlarda 0,578± 0,584; p=0,05). Tedavi sonucunda ise tüm olgularda CRP düzeylerinde anlamlı azalma sağlanırken, diyabetik olgulardaki CRP düşüş miktarı istatistiksel olarak anlamlı olmasa da daha fazla idi (%54'e karşın %35; p=0,36) Çalışma boyunca fenofibrat kullanımı ile hastalarda ilaç bırakılmasını gerektiren her hangi bir yan etki gözlenmedi. Yorum: Fenofibrat, diyabeti olan ve olmayan kombine hiperlipidemi olgularında etkin ve güvenilir bir antilipidemik ilaç olmasının yanısıra CRP ve fibrinojen düzeylerini de azaltarak ateroskleroz gelişimini etkileyebilecek bir ajan gibi görünmektedir.
Structural and functional changes in lipoproteins associated with diabetes substantially contribute to the increased risk of cardiovascular disease. The aim of this study was to investigate the efficacy of a fibrate derivate fenofibrate, in type II diabetic patients with combined hyperlipidemia who frequently have elevated levels of fibrinogen and C-reactive protein (CRP). Methods: Forty-seven patients who were followed for combined hyperlipidemia refractory to diet regulation of at least 3 months and were free of coronary artery disease were enrolled in this study. Fifteen of the patients had diabetes mellitus type II. All patients received fenofibrate therapy (250 mg once a day PO) for 6 months. Serum lipid profiles, CRP and fibrinogen levels, whole blood counts, urine and blood chemistry analyses were tracked during therapy. At the end of 6 months, efficacy and side effects were evaluated. Diabetic and non-diabetic patients were compared according to their response to fenofibrate therapy. Results: At the end of 6 months, there were favourable results in respect to lipid profiles, and CRP and fibrinogen levels in all patients. There were statistically significant reductions in the serum levels of total-cholesterol (-%9), triglycerides (-%58), and LDL (-%17) in both groups. The levels of HDL and apo A1 were significantly elevated. The changes observed in lipoprotein levels were quite similar in diabetic and non-diabetic group. Baseline fibrinogen levels were sligthly higher in diabetics (378±82 mg/dl vs 350±76 mg/dl, p>0,05). After treatment fibrinogen levels decreased significantly in both diabetic (16%) and nondiabetic patients (12%). At baseline the CRP levels were also slightly higher in diabetics (0,855( 0,681 mg/dl vs 0,578( 0,584 mg/dl; p=0,05). In both groups CRP levels decreased significantly (54% in diabetics and 35% in non-diabetics). There were no significant adverse events during the study. Conclusion: Fenofibrate is an efficient and safe antihyperlipidemic agent in the treatment of both diabetic and non-diabetic patients with combined hyperlipidemia. Fenofibrate may also be a possible antiatherosclerotic agent due to both CRP and fibrinogen lowering effects.

4.
Türk Kalp Çalışması'nda Yeni Sonuçlar: Plazma Lipidleri ve Yüksek Yoğunluklu Lipoprotein Düzeyleri Düşüklüğünde Tedavi İçin Rehber Öneriler
New Findings of the Turkish Heart Study: Guiding Treatment Suggestions for Levels of Plasma Lipids and Low HDL
Robert W. MAHLEY, Guy M. PÉPIN, Thomas P. BERSOT, K. Erhan PALAOĞLU, Kerem ÖZER
Sayfalar 93 - 103
Türkler'in özellikle plazma yüksek yoğunluklu lipoprotein kolesterolü (HDL-K) düzeyleri düşüklüğü ile karakterize özgün bir lipid ve lipoprotein profili vardır. Plazma HDL-K seviyesi düşüklüğü, HDL'nin koruyucu HDL2 ve LpAI alt gruplarının düzeylerinde düşüklük ve hepatik lipaz aktivitesinde, HDL düzeylerindeki düşüklüğe kısmen yol açabilecek, %25-30'luk bir artış ile birliktedir. HDL-K düşüklüğünün, Türkiye'ye ek olarak, Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşayan Türkler'de de yaygın olarak görülmesi, sorunun, en azından kısmen, genetik kaynaklı olduğunu düşündürmektedir. Türk çocuklarında HDL-K düzeylerinde ergenlik sırasında 10-20 mg/dl'lik belirgin bir düşüş görülmekte ve bu düşüş hormonal dengelerdeki etnik bir farklılığın erişkin Türkler'de görülen ciddi HDL-K düşüklüğüne katkıda bulunmakta olabileceğini düşündürmektedir. Türk Kalp Çalışması'nın 1990'lı yılların başında yapılan ilk bölümünde elde edilen toplumsal verilerin İstanbul'da yaşayan kadın ve erkekler üzerinde yapılan bu güncelleştirme çalışmasından elde edilen verilerle karşılaştırılması, lipid profili ve diğer koroner kalp hastalığı (KKH) risk faktörlerinin geçtiğimiz on yıl içinde iyileşmediğini göstermiştir ve bu bulgu Türk Kardiyoloji Derneği'nin verileriyle de uyum içindedir. Nispeten düşük plazma kolesterol düzeylerine karşın çok düşük HDL-K düzeylerine (erkeklerin %70'inden fazlasında, kadınların yaklaşık %50'sinde HDL-K <40 mg/dl) sahip olan Türk toplumunda bu özellikler nedeniyle başka toplumlarda yüksek risk göstergesi olduğu bilinen total kolesterol/HDL-K oranları çok yüksektir. Yeni "A.B.D.Ulusal Kolesterol Eğitim Programı (National Cholesterol Education Program-NCEP)" kılavuz önerileri düşük yoğunluklu lipoprotein kolesterol düzeylerini esas almayı sürdürmekte ve Türkler'de güçlü bir risk faktörü oluşturduğu kesin olan düşük HDL-K düzeylerini neredeyse görmezden gelmektedir. Biz Türkiye için kılavuz önerilerin, KKH riski olan hastalarda yaşam tarzı değişiklikleri ve ilaç tedavisine başlanması konusunda düşük yoğunluklu lipoprotein kolesterol düzeyleri ve total kolesterol/HDL-K oranını göz önünde bulundurmasını öneriyoruz.
Turks have unique lipid and lipoprotein profiles characterized especially by low plasma levels of high density lipoprotein cholesterol (HDL-C). The low levels of HDL-C are associated with low levels of the protective subclasses of HDL, HDL2 and LpAI, and with a 25-30% elevation of hepatic lipase activity that would be predicted to lower HDL levels. The widespread occurrence of low HDL-C in Turkey and in Turks living in Germany and the United States suggests that it is at least partly of genetic origin. Turkish children exhibit a marked 10-20 mg/dl drop in HDL-C levels associated with puberty, suggesting that an ethnic difference in hormonal balance contributes to the profoundly low HDL-C levels in adult Turks. Comparison of population data generated in the early 1990s in the original Turkish Heart Study with the present update study of Turkish men and women living in Istanbul indicates that the lipid profile and other risk factors for coronary heart disease (CHD) have not improved in this decade, consistent with the data from the Turkish Society of Cardiology. Despite their relatively low plasma cholesterol levels, Turks have extremely low HDL-C (<40 mg/dl in >70% of men and ~50% of women) resulting in very high total cholesterol/HDL-C ratios that predict increased CHD in other populations. The new National Cholesterol Education Program guidelines continue to focus on low density lipoprotein cholesterol levels and virtually ignore low HDL-C levels, which undoubtedly are a powerful risk factor in Turks. We would suggest that guidelines for Turkey consider low density lipoprotein cholesterol levels and the total cholesterol/HDL-C ratio as thresholds for initiating lifestyle changes or drug treatment for patients with CHD risk.

5.
Atriyal Fibrilasyonun Güncel Farmakolojik Tedavisi
Pharmacological Therapy of Atrial Fibrillation. An update
Kamil ADALET
Sayfalar 104 - 118
Atriyal fibrilasyon (AF) morbitide ve mortaliyeti arttıran ve sık görülen bir aritmi türüdür. Tedavinin amacı AF ataklarının sıklığını, süresini ve ciddiyetini azaltmak, yaşam kalitesini düzeltmek, taşikardiye bağlı kardiyomiyopatiyi önlemek, emboli riskini azaltmak ve mümkünse yaşam süresini uzatmaktır. Yaşamı tehdit eden ve hemodinamik olarak tolere edilemeyen AF atağı acil elektriksel kardiyoversiyon (KV) yapılmasını gerektirebilir. Daha kolay tolere edilebilen AF atağının başlangıç süresi 48 saatin altında ise, antikoagülasyon için beklemeden farmakolojik ya da elektriksel KV uygulanabilir, 48 saati geçen bir atak söz konusu ise, INR değeri 2 ile 3 arasında tutulacak şekilde, warfarin ile 3-4 hafta antikoagülan tedaviden sonrasında elektriki KV denenebilir. Transösofajiyal ekokardiyografi ile emboli riski olmadığı belirlenirse bu süreyi beklemeden daha erken KV da yapılabilir. Antiaritmik ilaç seçiminde altta yatan yapısal kalp hastalığı ve birlikte bulunan diğer hastalıklar göz önünde tutulmalıdır. Ventrikül hızının kontrolü amacı ile iskemik kalp hastalığında beta bloker, sol ventrikül (SV) disfonksiyonunda digoksin, hipertrofik kardiyomiyopati'de beta bloker veya verapamil, hipertansiyonlu hastalarda ya da organik kalp hastalığı bulunmayanlarda verapamil veya diltiazem tercih edilmelidir. AF'un baskılanması için de, koroner kalp hastalığında sotalol, dofetilide veya amiodarone, dilate kardiyomiyopatide sotalol, dofetilide veya amiodarone, konjestif kalp yetersizliğinde amiodarone veya dofetilide, organik yapısal kalp hastalığı bulunmayan ya da hipertansiyon/hafif SV hipertrofisi bulunanlarda propafenone veya flecainide kullanılabilir. Sık ve tolere edilemeyen paroksismal veya persistan AF'da sinus ritminin sağlanmasına ve idamesine yönelik yaklaşımlar tercih edilmelidir. Aksine, seyrek ve kolaylıkla tolere edilebilen paroksismal AF atakları antiaritmik tedavi verilmeden de izlenebilir, bunların bir kısmında hız kontrolü gerekebilir. Embolilerin önlenmesi için, seyrek ve kısa süreli AF atakları olan hastalarda uzun süreli warfarin tedavisi gerekli olmayabilir, ancak yüksek riskli paroksismal, persistan veya kronik AF'li hastalarda, INR'ye göre dozu ayarlanmış warfarin, düşük doz warfarin+aspirin kombinasyonuna göre bile daha etkilidir. İlaç tedavisine dirençli hastalarda, hız kontrolü ya da sinus ritminin sağlanması için non-farmakolojik tedavi metodları gerekli olabilir.
Atrial fibrillation (AF) is a common arrhythmia associated with significant morbidity and mortality. The aim of therapies is to reduce the frequency, duration and severity of AF, improve quality of life, prevent of a tachycardia-induced cardiomyopathy, reduce risk of emboli, and if possible, prolong life. Life-threatening and hemodinamically intolerable AF requires immediate electrical cardioversion (CV). For the better-tolerated episodes, if duration of episode is less than 48 hours, pharmacological conversion or electrical CV may be performed without anticoagulation, otherwise for episodes longer than 48 hours, anticoagulant therapy with warfarin to a target INR of 2-3 for 3 to 4 weeks before elective CV is advised. Earlier CV may be taken into account if transesophageal echocardiography does not reveal evidence of embolic risk. When selecting an antiarrhythmic drug, underlying structural heart disease and concomitant other diseases should be carefully evaluated. Beta blocker is preferred in ischaemic heart disease, digoxin in left ventricular (LV) dysfunction, beta blocker or verapamil in hypertrophic cardiomyopathy, verapamil or diltiazem in patients (pts) with hypertension and in pts without organic heart disease for ventricular rate control. Sotalol, dofetilide or amiodarone should be preferred in coronary heart disease, sotalol, dofetilide or amiodarone in dilated cardiomyopathy, amiodarone or dofetilide in congestive heart failure, propafenone or flecainide in pts with hypertension/mild LV hypertrophy or in pts without structural heart disease for suppression of AF. Frequent or intolerable paroxysmal and persistent AF episodes should prove a strategy directed at sinus rhythm maintenance. In contrast, infrequent or well-tolerated paroxysmal AF can be observed without antiarrhythmic intervention, some of them may need only rate control. In pts with infrequent and brief episodes of AF, the long-term warfarin may not be necessary, but in high-risk pts with paroxysmal/persistent/chronic AF dose-adjusted warfarin is even better than low dose warfarin plus aspirin for prevention of emboli. The methods of non-pharmacological treatment for rate control or restore sinus rhythm may be necessary in pts refractory to drug therapy.

6.
Primer Balon Anjiyoplastinin Başarısız Olduğu ve Trombektomi ile Reperfüzyon Sağlanan Akut Miyokard İnfarktüsü Olgusu
Reperfusion With Thrombectomy after poiled primary balloon Angioplasty in Acute Myocardial Infarction
Ahmet Kaya BİLGE, Berrin UMMAN, Ercüment YILMAZ, Yılmaz NİŞANCI
Sayfalar 119 - 122
Yirmi yılı aşkın süredir primer perkütan girişimler, özellikle hemodinamik bozukluğun olduğu akut miyokard infarktüslü vakalarda yaygın olarak kullanılmaktadır. Konvansiyonel perkütan girişimler trombolitik tedaviye kıyasla etkin ve hızlı reperfüzyon sağlamalarına rağmen, trombüsün distal kapiller yatağa yayılması müdahalenin başarısını azaltabilmektedir. Bu yazıda kardiyojenik şok tablosunda müracaat etmiş, inferior ve sağ ventrikül miyokard infarktüsü olan 78 yaşındaki bir bayan hasta sunulmuştur. Göğüs ağrısının üçüncü saatinde kliniğimize müracaat eden hasta hemodinamik tablosunun kötülüğü nedeniyle acil olarak kateter laboratuvarına alındı. Koroner anjiyografik incelemede sağ koroner arterin ortasından itibaren total tıkalı olduğu ve antegrad distal akımın olmadığı; ayrıca circumflex ve sol ön inen arterde de ciddi darlıkların olduğu görüldü. Sağ koroner arterdeki total darlık geçilmesine ve bir çok kez şişirilmesine rağmen trombüsden kaynaklanan "instabil" ortam nedeniyle balon anjiyoplasti başarılı olamadı. Bunun üzerine X-SIZER trombektomi cihazı ile ortamdaki trombüs çıkarıldı ve TIMI-III akımın sağlandığı görüldü. Fakat lezyon bölgesinde rezidü darlık kalması ve disseksiyon gelişmesi nedeniyle bu segmente stent yerleştirildi. İşlemden hemen sonra hastanın hemodinamik parametreleri ve klinik tablosunun hızla düzeldiği gözlendi. Bir hafta sonra ise sol ön inen arterindeki ciddi darlık balon anjiyoplasti ve stent uygulaması ile açıldı. Hastamız ikinci uygulamadan bir hafta sonra genel durumunda belirgin iyileşme sağlanarak taburcu edildi.
Primary percutaneous coronary interventions were used in patients with acute myocardial infarction especially with altered hemodynamic parameters for over 20 years. Although conventional percutaneous interventions are more effective and perform reperfusion faster than thrombolytic therapy, propagation or embolisation of the thrombus to distal coronary arteries may decrease the success. In this report, 78 years old woman with inferior myocardial infarction, right ventricular infarction and cardiogenic shock was presented. She was immediately taken in catheter laboratory at the third hour of the chest pain because of hemodynamic alteration. The coronary angiography showed that, the right coronary artery was totally occluded in the middle and there was no distal antegrad flow. There was also serious obstructions in circumflex and left anterior descending arteries. The obstruction in the right coronary artery was crossed with a guidewire and in spite of multiple balloon inflations, angioplasty was unsuccessful because of thrombus. With X-sizer thrombectomy device, thrombus was extracted and TIMI-III flow was restored. After the thrombectomy, a residual obstruction remained and a dissection that did not limit the flow appeared. For this reason stent implantation was done. After this procedure hemodynamic and clinical parameters were quickly improved. One week later, the stenosis in the left anterior descending artery was treated with baloon angioplasty and stent implantation. One week after the second intervention, she was discharged with improved general condition.

7.
Aort Kapak Replasmanından Sonra İzlenen Assendan Aort Disseksiyonu Olgu Sunumu
Ascending Aorta Dissection After Aortic Valve Replacement
Aytül BELGİ, Umuttan DOĞAN, Hüseyin YILMAZ, Oktay SANCAKTAR
Sayfalar 123 - 126
Aort kapak replasmanını (AKR) izleyen assendan aort disseksiyonu (AAD), nadir fakat oldukça öldürücü bir komplikasyondur. Assendan aort dilatasyonu ile birlikte aort kapak patolojisi olan hastalara uygulanacak optimal cerrahi tedavi tartışmalıdır. Prostetik kapak takılması sırasında aort kökü belirgin geniş olan hastalarda, assendan aort replasmanı zorunlu iken, orta derece dilatasyon durumunda cerrahi strateji halen kesin değildir. Assendan aortu dilate olan hastalarda, AKR tek başına aort kökünde genişlemeyi önleyemeyebilir. Aort kapak operasyonu sırasında hafif-orta derecede aort dilatasyonu olan olguda, operasyondan 8 ay sonra, asemptomatik AAD ve aort dilatasyonunda belirgin ilerleme tespit edildi.
Ascending aorta dissection following aortic valve replacement (AVR), is a rare but potentially fatal complication. The optimal surgical management of patients with aortic valve disease associated with ascending aortic dilatation is a controversial issue. While replacement of ascending aorta at the time of prosthetic valve implantation is mandatory when marked dilatation of the aortic root is present, the surgical strategy in case of moderate dilatation is still unclear. In patients with ascending aortic dilatation, AVR alone may not prevent progression of aortic root enlargement. Painless ascending aorta dissection and significant further enlargement of ascending aorta in eight months after aortic valve replacement have been observed in a patient who showed mild to moderate ascending aortic dilatation at the time of the aortic valve replacement.

8.
Sol Ön İnen Koroner Arterin Lazer Anjiyoplastisine Bağli Ostium Perforasyonunun Kapli Stent İle Tedavisi
Successful Management with Coated Stent of Osteal Perforation of Left Anterior Descending Artery due to Laser Angioplasty
Hüseyin YILMAZ, Oktay SANCAKTAR, İbrahim DEMİR, Filiz ERSEL TÜZÜNER, Hüseyin YILMAZ, Oktay SANCAKTAR
Sayfalar 127 - 129
Koroner arter perforasyonu perkutanöz koroner girişimin nadir bir komplikasyonudur. Yazımızda akut anterior miyokard enfartüslü bir olguda pirimer anjiyoplastide eximer laser uygulanması sonucunda sol ön inen arter ostiyumunda perforasyon olgusunu bildirdik. Perforasyon bölgesi PTFE-kaplı stent ile kapatıldı. Perikard tamponadı perikarda yerleştirilen 6 french sheath içinden ilerletilen pig-tail kateterle boşaltıldı ve açık kalp cerrahisinde perforasyon bölgesi pirimer onarılarak sol internal mammarian arter sol ön inen arter anastomozu uygulandı.
Coronary perforation is a rare complication of percutaneous coronary intervention. We report a case of osteal left anterior descending artery perforation and cardiac tamponade during excimer laser angioplasty on primary angioplasty of acute myocardial infarction. Perforation was successfully covered with PTFE-coated stent. Pericardial tamponade was decompressed with the aim of a 6-French pigtail advanced into the pericardium via arterial sheath. At open-heart surgery the site of perforation was repaired primarily, and left internal mammarian artery to left anterior descending by-pass grafting was performed.

9.
Önümüzdeki Toplantılardan Seçmeler
Selected Forthcoming Meetings

Sayfa 146
Makale Özeti | Tam Metin PDF

© copyright 2020 TKD Arşivi
LookUs & Online Makale