| 1. | Makale Özetleri Summaries of Articles Sayfalar 308 - 313 Makale Özeti |
| DERLEME | |
| 2. | Esansiyel Hipertansiyonlu Olgularda Transmitral ve Pulmoner Venöz Akım Hızları ile Değerlendirilen Sol Ventrikül Diyastolik Fonksiyonu Üzerine Amlodipinin Akut ve Kısa Dönem Etkileri Acute and Short-term Effect of Amlodipine on Left Ventricular Diastolic Function Measured by Transmitral and Pulmonary Venous Flow Velocities in Subjects with Essential Hypertension Harika ÇELEBİ, Ahmet IŞIK, Şafak YÜKSEL, Cemal LÜLECİ, Emir DÖNDERSayfalar 321 - 326 Hafif ile orta derecede esansiyel hipertansiyonlu 25 olguda, oral 5 mg tek doz amlodipin'in akut doz fazında ve 4 haftalık kısa dönem uygulaması sonunda; antihipersantif etkinlik ve tolerabilitesi, transmitral ve pulmoner venöz akım (PVA) hızları ile değerlendirilen sol ventrikül (LV) diyastolik fonksiyonu üzerine etkileri araştırıldı. Başlangıçta, ilacın zirve etki döneminde ve 4 haftalık kısa dönem uygulaması sonunda hastaların nabız ve kan basınçları ölçüldü, standart tekniklerle ekokardiyografik değerlendirilmeleri yapıldı. Amlodipinin, zirve etki dönemi ve 4 haftalık kısa dönem uygulamalarında küçük ve büyük arterler üzerine aynı anda etki göstererek total periferik vasküler direnci (TPVR) ve nabız basıncı/atım hacmi oranını azalttığı (sırası ile p<0.001, p<0.01), böylece arteriyel distansibilitede artış meydana getirdiği; sistolik, diyastolik ve ortalama kan basınçlarını etkili şekilde düşürdüğü (her birisi için p<0.001); nabız sayısı, atım hacmi ve dakika hacimlerini etkilemediği görüldü. Amlodipinin akut doz fazı ve kısa dönem uygulaması sonunda, transmitral akım hızları ile değerlendirilen diyastolik dolum parametrelerini etkilemediği; PVA sistolik (J dalgası) ve diyastolik (K dalgası) akım hızlarında da değişim gözlenmezken, sadece pulmoner negatif (atriyal) dalga ortalama akım hızında (ZVM) azalma (p<0.001) saptandı. Sonuçta; hafiften orta dereceye kadar esansiyel hipertansiyonlu olgularda akut ve kısa dönem amlodipin uygulamasının arteriyel distansibiliteyi artırdığı, kan basınçlarını etkili şekilde düşürdüğü; kalp hızı, atım hacmi ve dakika hacmini değiştirmediği; tolerabilitesinin iyi olduğu; transmitral ve PVA hızları ile değerlendirilen diyastolik fonksiyon parametrelerinden ise sadece ZVM'yi etkilediği tespit edildi. |
| 3. | Transtorasik Ekokardiyografide Pulmoner Venöz Akım Örneği Değişiklikleri İle Sol Ventrikül Diyastol Sonu Basıncının Yansıtılması The Assessment of Left Ventricular Enddiastolic Pressure by Using pulmonary Venous Flow Variables Derived from Transthoracic Echocardiography Hayrettin KARAEREN, Mehmet YOKUŞOĞLU, Y.Nadir BARINDIK, Hürkan KURŞAKLIOĞLU, Y.Cemal SAĞ, Y.Cevdet ERDÖL, Deniz DEMİRKANSayfalar 327 - 330 Çalışmamızda değerli hemodinamik bir parametre olan sol ventrikül diyastol sonu basıncının transtorasik ekokardiyografi ile pulmoner venöz akım örneğinden yararlanarak ön görmeyi ve bu yöntemin güvenilirliğini ortaya koymayı amaçladık. Çalışmaya Gülhane Askeri Tıp Akademisi ve Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalında çeşitli nedenlerle hemodinamik çalışma yapılan 54 olgu alındı. Bu olgulardan 7'sinde pulmoner venöz akım görüntülenemediği için değerlendirme dışı bırakıldılar. Kalan 47 olgunun 38'i (% 80) erkek ve 9'u (% 20) kadındı. Olguların yaş ortalamaları 51.9±7.8 idi. Hemodinamik çalışmadan hemen önce olguların transtorasik yaklaşımla pulmoner venöz akım örnekleri kaydedildi. Pulmoner venöz akım değişkenleri ile sol ventrikül diyastol sonu basıncı arasındaki ilişki incelendi. Sol ventrikül diyastol sonu basıncı ile en iyi korelasyon atriyal tersine akım hızı arasında bulundu (r=0.74). Yüksek sol ventrikül diyastol basıncını yansıtmada (> 15 mmHg), pulmoner atriyal tersine akım hızının yüksek olmasının (> 30 cm/sn) sensitivitesi % 95, spesifitesi % 85 olarak hesaplandı. Pozitif prediktif değer ise % 84, negatif prediktif değer ise % 95 idi. Sonuç olarak; transtorasik yaklaşımla pulmoner ven akım örneği tetkik edilebilmektedir. Sol atriyum çapı normal sınırlar içerisinde ve sinüs ritminde olan, kalp kapak patolojisi olmayan olgularda pulmoner venöz akım örneğinde atriyal tersine akım hızı sol ventrikül diyastol sonu basıncını yansıtmaktadır. |
| 4. | Orta Derecedeki Hipertansiyonda Atriyal Natriüretik Peptid Düzeylerinin Sol Ventrikül diyastolik Fonksiyonları ile İlişkisi The Relation Between Left Ventricular Diastolic Function and Atrial Natriuretic Peptide Levels in Patients with Moderate Hypertension Emrullah BAŞAR, Cengiz UTAŞ, Metin KILINÇ, Ali ERGİN, Servet ÇETİN, Ahmet H.KÖKERSayfalar 331 - 335 Bu çalışma Erciyes Üniversitesi Kardiyoloji Polikliniğine hipertansiyon nedeniyle başvuran 16 hasta ve 12 sağlıklı bireyde, hipertansiyon ve sol ventrikül diyastolik fonksiyonu ile serum atriyal natriüretik peptid (ANP) seviyeleri arasındaki ilişkiyi araştırmak amacıyla gerçekleştirildi. Sol atriyum çapı, sol ventrikül sistolik ve diyastolik genişliği, septum ve arka duvar diyastolik kalınlığı ekokardiyografik olarak ölçüldü. Sol ventrikül diyastolik fonksiyonları için sol ventrikül erken (E) ve geç (A) dolumları, apikal dört boşluk pozisyonunda, continuous Doppler ekokardiyografi ile mitral kapak üzerinden ölçüldü. Hastaların 5'i erkek, 11'i kadındı. Hastaların 7'sinde sol ventrikül diyastolik fonksiyon bozukluğu saptanırken, 9'unda sol ventrikül diyastolik fonksiyonları normaldi. Hasta grubunda ANP düzeyleri 241.3±216.3 pg/ml, kontrol grubunda 79.3±15.8 pg/ml bulundu (p<0.01). Diyastolik fonksiyon bozukluğu olanlarda ANP düzeyleri 410.6±209.5 pg/ml, diyastolik fonksiyon bozukluğu olmayanlarda ise 103.6±37.1 pg/ml olduğu görüldü. Bu iki grup arasındaki fark da istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.01). Diyastolik fonksiyon bozukluğu olanlarla kontrol grubu karşılaştırıldığında fark ileri derecede anlamlı bulunurken (p<0.001), diyastolik fonksiyon bozukluğu olmayanlarla kontrol grubu aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). Hasta ve kontrol grubunda sol atriyum çapı, sol ventrikül sistolik ve diyastolik çapları, interventriküler septum diyastolik kalınlığı anlamlı şekilde artmış bulunurken (sırasıyla p<0.01, p<0.001, p<0.001, p<0.05), arka duvar diyastolik kalınlıkları arasında istatistiksel olarak fark bulunmadı (p<0.05). Bu bulgular sol ventrikül diyastolik fonksiyon bozukluğu olan hipertansif hastalarda ANP düzeylerinin kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulunduğunu, diyastolik fonksiyon bozukluğu olmayan hipertansif hastalarda ise anlamlı yüksekliğin bulunmadığını göstermektedir. |
| 5. | Amlopidin İle Hipertansiyon Tedavisinin Sol Ventrikül Kitlesi ve Diyastolik Fonksiyonları Üzerine Etkisi Effects of Antihypertensive Therapy with Amlodipine on Left Ventricular Mass and Diastolic Function Ali S. FAK, Metin OKUCU, Hakan TEZCAN, Gökhan BODUR, Ahmet OKTAYSayfalar 336 - 342 Hipertansif hastalarda amlodipin ile anti-hipertansif tedavinin sol ventrikül hipertrofisi (SVH) ve sol ventrikül diyastolik fonksiyonu üzerindeki etkisi incelendi. İki haftalık ilaçların arındırma ve 4 haftalık tek-kör plasebo dönemi sonrasında hafif-orta dereceli sistemik hipertansiyonu olan ve ekokardiyografide SVH (sol ventrikül kitle indeksi (SVKİ) kadınlarda > 110 g/m2, erkeklerde > 134 g/m2) ve diyastolik disfonksiyon (mitral E/A < 1) saptanan hastalara amlodipin (5 mg/gün) verildi; gerektiğinde doz 10 mg/gün'e çıkarıldı. Antihipertansif tedavi verilen ve 6. ayda kan basıncı kontrol altında olan 30 hasta değerlendirmeye alındı. Tedavi ile kan basıncı 164±13/04±6 mmHg'dan, 3. ayda 134±10/84±5 mmHg'ya (p<0.01), 6. ayda 131±10/85±5 mmHg'ya (p<0.01); SVKİ ise 157.7±30.0 g/m2'den 3. ada 135.7±27.2 g/m2'ye (p<0.01), 6 ayda 131.8±24.9 g/m2'ye (p<0.01) düştü. Sol ventrikül kitlesindeki azalmanın esas olarak interventriküler septum kalınlığının azalmasına bağlı olduğu görüldü; bazal, 3. ve 6. ay değerleri sırasıyla 12.8±0.2, 11.7±1.8 (p<0.05) ve 11.2±1.8 mm (p<0.01) olarak bulundu. Mitral giriş akımı E/A oranlarında normale doğru düzelme olmakla birlikte anlamlı değişim gözlenmedi (bazal, 3. ve 6. ay değerleri sırasıyla 0.76±0.23, 0.83±0.16 ve 0.86±0.22). Sonuç olarak, amlodipinin (1) kan basıncı kontrol altında alınan hafif-orta şiddette hipertansiyon hastalarında sol ventrikül kitlesini 3. aydan itibaren azalttığı, (2) bu azalmanın 6. ayda da devam ettiği, (3) kitledeki azalmanın başlıca septum kalınlığındaki azalmaya bağlı olduğu ve (4) bu süre içinde diyastolik fonksiyonda anlamlı bir düzelme sağlamadığı bulundu. |
| 6. | Enalaprilin Akut Miyokard İnfarktüsü Sonrası Refleks Vagal Aktiviteye Etkisi: Olası Prognostik İyileşme Impact of Enalapril on Reflex Vagal Activity After Acute Myocardial Infarction: Probable Prognostic Improvement Kadir GÜRKAN, Dursun ÜNAL, Ayşe EMRE, Hasan SUNAY, Recep ÖZTÜRK, Ümit İÇER, Tanju ULUFER, Birsen ERSEK, Aydın ÇAĞIL, Tezer ULUSOYSayfalar 343 - 349 Refleks vagal aktiviteyi yansıtan barorefleks duyarlılığı (BRS), akut miyokard infarktüsü (AMİ) sonrası ölümcül aritmilerin ve kardiyak ani ölümlerin değerli bir prediktörüdür. "Angiotensin converting enzyme" inhibitörlerinin (ACEI) vagal aktiviteyi arttırdığı bilinmekle beraber, AMI sonrası BRS değerleri üzerine olan bilgilerimiz çok sınırlıdır. Bu nedenle çalışmamızda, ACEI'nin AMI geçiren hastaların BRS değerleri üzerine olan etkilerinin araştırılması hedeflenmiştir. Araştırmaya alınan 15 AMI hastası, trombolitik tedavi gören anterior infarktlılar arasından seçilmiştir. Yatışlarının 3-4. günü hastaların BRS ölçümleri için fenilefrin testi yapıldıktan sonra kura ile seçilen 10 hastaya per oral enalapril 2x5 mg/gün başlanmış, 5 hasta kontrol grubuna alınmıştır. Fenilefrin testi 3 gün sonra tekrarlanmıştır. Enalapril alan grupta ortalama BRS değerleri 5.6±3.6 msn/mmHg'dan 8±4.5 msn/mmHg'ya yükselirken (p<0.001), kontrol grubunda 9±7.5 msn/mmHg'dan 7.4±5.2 msn/mmHg'ya düşmüştür (p>0.3). Ayrıca her iki grubun eş zamanlı ölçümleri arasındaki farklar anlamsızken (p>0.2, p>0.3), enalapril alan grupta ortalama 2.4±1.6 msn/mmHg yükselme ile kontrol grubundaki 1.6±3.6 msn/mmHg düşüş arasındaki fark anlamlı bulunmuştur (p<0.01). Sonuçlarımız, komplikasyonsuz AMI hastalarında enalapril ile, hastane içi yatış süresi içinde, BRS değerlerinin iyileştiğini göstermektedir. |
| 7. | Akut Anterior Miyokard İnfarktüsünde Elektrokardiyogram Yardımı ile Sol Ön İnen Koroner Arterde Tıkanma Kesiminin Öngörülmesi Electrocardiographic Prediction of the Localization of the Culprit Lesion in Left Anterior Descending Coronary Artery in Patients with Acute Anterior Myocardial Infarction Ata KIRILMAZ, Y.Nadir BARINDIK, Y.Cemal SAĞ, Tuncay ALTUN, Ergün DEMİRALP, Deniz DEMİRKANSayfalar 350 - 353 Anterior miyokard infarktüsünün (Mİ) en sık nedeni sol ön inen (LAD) koroner arterin tıkanmasıdır. Miyokard infarktüsüne neden olan lezyon LAD arterin ne kadar proksimalinde ise hasara uğrayan miyokard kitlesi de o oranda artacak ve prognozu olumsuz olarak etkilenecektir. Lezyon yerinin saptanmasında koroner anjiyografi altın standart olmasına rağmen akut dönemde pratik bir metod değildir. Bu nedenle lezyon yerinin saptanmasında nisbeten noninvaziv ve basit bir metod olan elektrokardiyogramdan (EKG) yaralandık. Ocak 1992 ile Aralık 1994 tarihleri arasında akut anteriyor Mİ tanısı ile GATA Koroner Yoğun Bakım Ünitesi'ne yatırılan ve yapılan koroner anjiyografilerinde infarktüse neden olan esas LAD lezyonunun tesbit edilebildiği, yaş ortalaması 53±9 olan toplam 39 hasta (5 kadın, 34 erkek) çalışmaya alındı. Hastalar esas lezyonun birinci diagonal arterin proksimalinde (Proksimal grup) veya distalinde (distal grup) olmasına göre iki gruba ayrıldı. Bu iki grup EKG'leri ST segment değişiklikleri açısından karşılaştırıldı. Proksimal grupta DII, DIII ve aVF derivasyonlarında ST segmentinde distal gruba oranla anlamlı bir çökme izlendi (P değeri DII, DIII ve aVF için sırası ile 0.003, 0.025 ve 0.037). DII, DIII, aVF ve V6 derivasyonlarında 0.5 mm ve üzeri ST depresyonu varlığı lojistik regresyon testi ile analiz edildiğinde, esas lezyonun LAD 1 inci diyagonalin proksimalinde veya distalinde olduğunun öngörüm doğruluğu sırası ile % 92.59 ve % 50.00 (genel doğruluk oranı % 79.49) bulundu. Sonuç olarak D2, D3 ve aVF derivasyonlarında ST depresyonunun izlendiği akut anterior miyokard infarktüsünde LAD koroner arter tıkanıklığı büyük oranda proksimal yerleşimlidir. |
| 8. | Akut Miyokard İnfarktüs Sonrası Gelişen Dressler Sendromunun Patogenezinde Otoimmünitenin Rolü An Evaluation of Autoimmunity's Role in the Pathogenesis of Dressler's Syndrome Bekir KOCAZEYBEK, Selim ERENTÜRK, Funda BABACANSayfalar 354 - 358 Akut miyokard infarktüs (AMİ) tanısıyla yatırılan 100 olgudan 6'sında post-miyokardiyal infarktüs sendromu (Dressler sendromu) gelişmiştir. Prospektif olarak takip edilen 100 olgudan infarktüs sonrası 14., 21. ve 33. günlerde düz kan alınmış ve serumlarında kalp kası antijenlerine karşı oluşmuş antikorlar (otoantikorlar) indirekt fluoresan antikor (İFA) yöntemi ile saptanmaya çalışılmıştır. Araştırmalarda kalp kaşı antikoru (KKA) pozitifliğinin değerlendirilmesinde maymun kalp dokusundan alınıp, substrat olarak katı fazla yerleştirilen antijenik doku kesitlerinin intermiyofibriller ve sarkoelemmal-subsarkolemmal fluoresan boyanmaları temel alınmıştır. KKA varlığı hem pozitif olgu sayısının fazlalığı hem de antikor titresinin şiddeti bakımından en yüksek düzeyde 14. ve 21. günlerde alınan kanlarda saptanmıştır. Çalışmaya alınan 100 AMİ olgusundan 8'inde KKA belirlenmiş olup bu olgunun 6'sında Dressler sendromu saptanırken, 2 olguda sendromun bulguları gözlenmiştir. İmmunolojik olarak kalp kası antijenlerine karşı oluşan KKA'ların Dressler sendromunun patogenezinin başlamasında primer rollerinin olduğunu ileri süren çalışmalara benzer şekilde bizim çalışmamızda da KKA varlığı ile sendrom arasında uyumlu bir ilişkinin olduğu saptanmıştır. |
| 9. | Açık Kalp Cerrahisi Sonrası Böbrek Yetersizliği Acute Renal Failure Following Cardiac Operations Rıza TÜRKÖZ, Banu DENGİZ, Ayhan AKÇAY, Cengiz ÖZBEK, Levent YILIK, Mansur ŞAĞBANSayfalar 359 - 362 Açık kalp ameliyatını takiben gelişen akut böbrek yetersizliğinin (ABY) sıklığını ve seyrini retrospektif olarak inceledik. Kalp ameliyatı olan 730 hastanın 9'unda ciddi ABY saptandı. Bu hastaların tümüne hemodializ uygulandı ve mortalite oranı % 55'di. Ciddi ABY'de hemodiyalize erken devrede başlamasına rağmen mortalite yüksekti. Sepsis, kalp yetmezliği, multisistem organ yetersizliği ve gastrointestinal sistem kanaması ölüm sebepleriydi. Hafif ABY 65 hastada saptandı. Yüzde 8.9'luk bu oran daha önce bildirilmiş olanlardan daha düşüktür. Bu durum pultoperatif hipotansiyon, kardiopulmoner bypass (KPB) sırasında düşük hemotokrit değeri, KPB süresi ve aortik klemp zamanının uzun olması postoperatif devrede ciddi ABY'liği ihtimalini artırır. |
| 10. | Pancuronium, Vecuronium ve Atracarium'un Açık Kalp Ameliyatlarından Sonra Görülen Titreme Üzerine Etkileri Pancuronium, Vecuronium and Atracurium in the Treatment of Shivering After Cardiac Surgery Ahmet T. YILMAZ, Mehmet ARSLAN, Ufuk DEMİRKILIÇ, Erkan KURALAY, Ertuğrul ÖZAL, Hakan BİNGÖL, Harun TATAR, Ömer Y. ÖZTÜRKSayfalar 363 - 368 Hipotermik kardiyopulmoner bypass (CPB) kullanılarak açık kalp ameliyatı uygulanan hastalarda gözlenen titremeyi tedavi etmek amacı ile verilen pancuronium, vecuronium ve atracuriumun hemodinamik ve metabolik etkileri bu prospektif çalışmada incelendi. Rastgele seçimle 3 gruba ayrılan hastalardan, Grup 1'e (20 hasta) 0.08 mg/kg pancuronium, Grup II'ye (20 hasta) 0.08 mg/kg vecuronium ve Grup III'e (20 hasta) 0.8 mg/kg atracurium verildi. Kalp hızı, ortalama arter basıncı, arteriyal ve basınç iş indeksi (PWI) ölçüldü. Miyokardiyal iskemi için devamlı ST segment takibi yapıldı. Grup I'de VO2 %27 azaldı, kalp hızı % 19 arttı (p<0.05). Grup II'de VO2 % 34 azaldı, kalp hızı %5 arttı. Grup III'de VO2 % 41 azaldı kalp hızı değişmedi (p<0.05). Grup I'de 4 hastada miyokard iskemisi gözlendi. Grup II ve Grup III'de hiç bir hastada miyokardiyal iskemi gelişmedi (p<0.05). Grup I'de 4, Grup II'de bir hastada ventriküler aritmi gözlendi (p<0.05). Preoperatif beta bloker kullanan hastalarda kalp hızı düşük kaldı. Sonuç olarak atracuriumun miyokardiyal işi artırmaması ve hemodinamik, metabolik yan etkilerinin daha az olması nedeni ile postoperatif titreme tedavisinde diğer iki kas gevşetici ilaca kıyasla daha uygun olacağı kanısındayız. |
| 11. | Konjenital Kalp Anomalilerine Eşlik Eden Persistan Sol Superior Vena Kava'ya Yönelik Cerrahi Stratejiler Surgical Strategies for Left Persistent Superior Vena Cava Associated with Other Congenital Heart Anomalies Mehmet S. BİLAL, Tayyar SARIOĞLU, Barbaros KINOĞLU, Ersin ERKEK, Levent SALTIK, Ayşe SARIOĞLU, Aydın AYTAÇSayfalar 369 - 374 Kliniğimizde Temmuz 1985-Mart 1995 tarihleri arasında konjenital kalp anomalisi nedeniyle açık kalp ameliyatı yapılan hastaların 82'sinde (% 4.2) persistan sol superior vena kava (PSSVK) anomalisi tespit edilmiştir. Bu çalışmada PSSVK'nın eşlik ettiği konjenital kalp anomalilerin cerrahi tedavisi sırasında PSSVK'ya yönelik cerrahi stratejiler sunulmuştur. PSSVK, en sıklıkla, Fallot tetralojisi (% 20.7) ve ventrikül septum defekti (% 18.2) ile birlikte bulunmaktaydı. PSSVK, olguların 72'sinde (% 87.8) koroner sinüs yoluyla sağ atriyuma; 6'sında (% 7.3) direkt sol atriyuma, 4'ünde (% 4.8) ise her iki atriyumla ilişkili koroner sinüse açılmaktaydı. Bu olgulardan 20'sine (% 24.3) PSSVK'ya yönelik ek bir cerrahi girişim uygulandı. PSSVK'nın koroner sinüse (6), sol atriyuma (2), tavansız koroner sinüse (3) açıldığı toplam 11 hastada PSSVK ligatüre edildi. Total kavapulmoner anastomoz veya Fontan operasyonları yapılan 5 hastada, PSSVK sol pulmoner arter uç-yan anastomoz edildi. PSSVK'nın direkt sol atriyuma açıldığı 4 hastada ise 8 ve 10 mm Gore-tex ile 12 mm hemashield greftler kullanılarak PSSVK'nın sağ atriyuma dönüşü sağlandı. PSSVK'nın ligatüre edildiği 1 hasta ile sol pulmoner artere anastomoz edildiği 1 hasta erken postoperatif dönemde kaybedildi. Ligasyon uygulanan hastalarda PSSVK çap olarak sağ superior vena kavadan küçüktü ve hiçbir hastada post operatif venöz staz bulguları gelişmedi. Sentetik tübüler greft kullanılan hastalardan ikisine postoperatif 20. ay ile 6. yılda yapılan anjiyografilerde greftlerin açık olduğu tespit edildi. Diğer hastalarda ise postoperatif 6. ayda ve 15. günde yapılan ekokardiyografik incelemelerde greftlerin açık olduğu saptandı. |
| 12. | Miyokard İnfarktüsünde Serum Endotelin Düzeyi Serum Endothelin Levels in Myocardial Infarction Yesari KARTER, Adnan YALDIRAN, Gökhan DEMİR, Fikret SİPAHİOĞLU, Esin Olcay ÖZTÜRKSayfalar 375 - 379 Güçlü bir vazokonstriktör olan endotelinin mitojenik aktivitesi nedeniyle hipertansiyon ve aterosklerozun gelişmesinde rol aldığı gösterilmiştir. Biz miyokard infarktüsünün erken döneminde endotelin kan düzeyindeki değişikliği ve infarktüs gelişmesinde rol alabileceğini araştırdık. Miyokard infarktüsünün erken döneminde Endotelin-1 (ET-1)'in etkisini araştırmak amacıyla EKG ve enzim düzeylerinin tayini ile infarktüs geçirdiği saptanan 15 olgudan ağrı başlangıcından itibaren ilk 72 saatte alınan kan örneklerinde ET-1 düzeyleri araştırıldı. ET-1 düzeyi, infarktüs geçirenlerde anlamlı şekilde yüksek bulundu (p<0.05). CK mB ile anlamlı ilişki bulunurken diğer biyokimyasal parametreler, kan lipid fraksiyonları ve EKG bulguları ile ET-1 düzeyi arasında anlamlı ilişki bulunamadı. Miyokard infarktüsünün erken saatlerinde serum ET-1 düzeyi yükselmektedir, ancak bunun miyokard infarktüsü etyolojisinde yer alan bir sebep mi yoksa infarktüs sonucu mu olduğu araştırılmalıdır. |
| 13. | Derleme Tümör Nekroz Faktörü: Miyokard İskemisi Sendromlarının Patogenezinde Yeni Bir Mediatör Review Tumour Necrosis Factor: A New Mediator in Coronary Ischemic Syndromes Mehmet Emin KORKMAZ, Hamide KART, Haldun MÜDERRİSOĞLUSayfalar 380 - 383 Tümör nekroz faktör (TNF-ª) 17 kDa ağırlığında, retiküloendoteliyal sistemde bir çok hücre tarafından endotoksin, inflamatuar mediatörler veya sitokinlerin uyarımı sonucu salınan bir polipeptiddir. Geniş biyolojik etkilere sahiptir. Hücre yüzeyinde bulunan spesifik reseptörlere bağlanarak G protein sistemi aracılığıyla ikincil mesajcıları uyararak değişik hedef hücrelerde fosforilasyon reaksiyonlarını hızlandırır. Kaşeksi, endotoksik şok, inflamasyon enfeksiyon, immünite, koagülasyon, doku yeniden şekillenmesi, iskemi ve reperfüzyon zedelenmesinde rol oynar. TNF-Å çeşitli endotel adezyon moleküllerinin salınımı, lökositlerin aktivasyonu ve trombosit aktive edici faktör sekresyonuna yol açarak iskeminin oluşumunda ve gelişiminde belirleyici bir etkiye sahip olabilir. Akut miyokard infarktüsü (AMİ) sonrası serum düzeyinin yüksek saptanması ve çeşitli hayvan modellerinden elde edilen veriler, AMI patogenezi ile ilişkili olabileceğine dikkati çekmektedir. Bu kısa derlemede, TNF-Å'nın biyolojik etki mekanizmaları ve organ iskemileri, özellikle de miyokard iskemisindeki rolü özetlenmeye çalışılmıştır. |
| OLGU | |
| 14. | Olgu Bildirileri Primer Hipertrofik Kardiyomiyopatili Bir Olguda Octreotide Tedavisi ile Sol Ventrikül Kitlesinde Dramatik Azalma Case Reports Dramatic Decrease in Left Ventricular Mass with Octreotide Treatment in a Patient with Primary Hypertrophic Cardiomyopathy Ali İhsan GÜNAL, Orhan EREN, Y.Ahmet IŞIK, Hüseyin C. ELMACI, Y.Hüseyin ÇELİKER, Ahmet YILDIRIM, Şafak YÜKSEL, Cemal LÜLECİSayfalar 384 - 387 Son yıllarda primer hipertrofik kardiyomiyopati (PHKM) patogenezinde büyüme faktörleri sorumlu tutulmaya başlanmış ve uzun etkili somatostatin analoğu olan octreotide (OCT)'in büyüme farktörlerinin etkilerini belirgin olarak inhibe ettiği gösterilmiştir. Bu bilgiler doğrultusunda, 34 yaşındaki PHKM'li bir olgumuzda OCT tedavisi planlandı. OCT, 1. hafta günde üç kez 50µg 2,3 ve 4. haftalarda ise günde iki kez 100 µg dozunda subkutan olarak dört hafta süre ile uygulandı. Başlangıçta NYHA'ya göre fonksiyonel kapasitesi III olan hastamızda, EKG'de P pulmonale (II'de 0.6 mV), anterolateral bölgede T negatifliği mevcuttu. Ekokardiyografik tetkikinde ise sol ventrikül arka duvar kalınlığı (SVAK) 17.2 mm, interventriküler septum kalınlığı (İVSK) 24.3 mm sol ventrikül kitlesi (SVK) 342.4 g bulundu. Dört haftalık tedavi sonunda fonksiyonel kapasite 1'e yükseldi. EKG'de P pulmonale 0.3mV'a, anterolateral bölgedeki T negatifliği bifazik forma dönüştü. SVAK'ı 14.2 mm'ye, İVSK'ı 16.0 mm'ye, SVK'si ise 242.5 g'a geriledi. Tedavi süresince yan etkiye rastlanmadı. Sonuç olarak, PHKM'li olgumuzda kısa dönem OCT uygulaması ile elde ettiğimiz dramatik düzelme ümit verici görülmektedir. |
| DERLEME | |
| 15. | Daralmış Blalock - Taussig Anastomozunun Balon Anjiyoplasti ile Genişletilmesi Balloon Dilatation Angioplasty of Stenotic Blalock-Taussig Anastomosis İ.Levent SALTIK, Gülhis BATMAZ, Ayşe SARIOĞLU, Sibel ŞENER, Aydın AYTAÇSayfalar 388 - 390 Triküspid atrezisi+ventrikül septum defekti+ventriküloarteriyel konkordans+pulmoner stenoz tanıları ile izlenmekte olduğumuz 37 yaşındaki kadın hastamız giderek artan siyanoz ve efor kapasitesindeki kısıtlanma nedeniyle incelendi. 31 yıl önce sol klasik Blalock - Taussig (BT) anastomozu, 12 yıl önce Glenn operasyonu geçirmiş olan hastada sol BT şantın ileri derecede daralmış olduğu klinik, ekokardiyografik ve hemodinamik olarak belirlendi. Anatomik ve hemodinamik koşulların Fontan prosedürü veya yeni bir sistemik-pulmoner anastomoz ameliyatı için uygun olmaması nedeniyle tıkanmış olan sol klasik BT anastomozuna perkütan balon anjioplasti yapıldı. Bildiğimiz kadarıyla ülkemizde ilk kez gerçekleştirilen bu işlem komplikasyonsuz olarak sonuçlandı ve hastanın klinik durumunda düzelme sağlandı. |
| 16. | Tekrarlayan Pulmoner Emboli Olgusunda Vena Kava Filtresi İmplantasyonu Vena Cava Filter Placement in a Patient with Recurrent Pulmonary Emboli Rasim ENAR, Nuran YAZICIOĞLU, Seçkin PEHLİVANOĞLU, Deniz GÜZELSOYSayfalar 391 - 393 Kliniğimizde daha önce primer hiperkoagülabilite nedeniyle derin ven trombozu ve tekrarlayan pulmoner emboli teşhisi ile yatırılan hastada, etkin dozda oral antikoagülan tedaviye rağmen tromboembolizme bağlı semptomlarının tekrarlaması sonucu perkütan olarak inferior vena cavaya filtre takıldı. Bu yazıda, etkin, güvenli ve alternatif cerrahi girişime göre daha ucuz ve kolay uygulanabilir bir yöntem olan bu işlemin endikasyon ve komplikasyonları literatür ışığı altında gözden geçirilmiştir. |
Copyright © 2026 Türk Kardiyoloji Derneği Arşivi
