ISSN 1016-5169 | E-ISSN 1308-4488
TÜRK KARDİYOLOJİ DERNEĞİ ARŞİVİ - Turk Kardiyol Dern Ars: 32 (5)
Cilt: 32  Sayı: 5 - Temmuz 2004
1. 
Türklerde HDL-kolesterol Düzeyleri, Çevresel Etkenler ve Metabolik Sendrom Kriterleri
Altan ONAT, Vedat SANSOY, Hüseyin UYAREL, İbrahim KELEŞ, Gülay HERGENÇ
Sayfalar 273 - 278
Makale Özeti |Tam Metin PDF

DERLEME
2. 
Doksorubisin ile Oluşturulmuş Deneysel Kardiyotoksisite ve Kardiyotoksisite Üzerine Pentoksifilin Etkisi
Doxorubicin-Induced Experimental Cardiotoxicity and Effect of Pentoxphylline on Cardiotoxicity
Figen NARİN, Ferunda DEMİR, Hülya AKGÜN, Ali BAYKAN, Kazım ÜZÜM, Sibel KUZUGÜDEN, Esat KÖKLÜ
Sayfalar 279 - 287
Etkin bir antitümör ajan olan doksorubisinin kardiyotoksik yan etkisi, ilacın terapötik kullanımını kısıtlamakta, kardiyotoksisitenin belirlenmesi ve önlenmesi önem kazanmaktadır. Kardiyotoksisitenin patogenezinden ağırlıklı olarak serbest radikallerde ve lipid peroksidasyon ürünlerinde artış, antioksidan enzimlerde azalma sorumlu tutulmaktadır. Çalışmada doksorubisine bağlı kardiyotoksisitenin patogenezinin ve bunun üzerine pentoksifilinin etkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışma üç grupta planlandı. Birinci grup (n:10) genç tavşanlara, 15 günlük süre içerisinde, 6 eşit dozda (kümülatif doz 15mg/kg) intraperitoneal doksorubisin, ikinci grup (n:10) doksorubisinden 24 saat önce başlanarak ve doksorubisin son dozundan 7 gün sonrasına kadar devam etmek üzere ve pentoksifilin (40 mg/kg/gün intraperitoneal) verilerek oluşturuldu. Üçüncü grup ise kontrol grubu (n:7) olarak planlandı. Kardiyotoksisitenin patogenezindeki etkinliklerinin belirlenmesi amacıyla miyokard ve plazma glutatyon peroksidaz (GSH-Px), süperoksit dismutaz (SOD), malondialdehit (MDA) ve miyokardiyal nitrik oksit (NO) düzeyleri ile kardiyotoksisite tanısındaki etkinliklerinin belirlenmesi amacıyla serum troponin I (Tn I) ve kreatin kinaz MB (CKMB) düzeyleri çalışıldı. Histopatolojik olarak miyokardiyal hücre hasarının gelişip gelişmediği araştırıldı. Doksorubisin verilen genç tavşanlarda histopatolojik olarak ağır kardiyomiyopati geliştiği; miyokardiyal GSH-Px'in (2.4 mU/µg) azaldığı, MDA (0.056nmol/µg) ve NO (0.13 µmol-3/µg) düzeylerinin yükseldiği saptandı. Doksorubisinle birlikte pentoksifilin verilen grupta ise miyokardiyal GSH-Px (5.6 mU/µg), SOD'ın (5.56 U/µg) yükselip, NO (0.08 µmol-3/µg) düzeylerini azaldığı histopatolojik olarak pentoksifilinin ağır kardiyomiyopatiyi önlediği saptandı. Gruplar arasında plazma GSH-Px, SOD ve MDA düzeyleri açısından fark bulunmadı. Serum troponin I (Tn I) (2.4 ngr/mL) ve kreatin kinaz MB (CKMB) (4123 U/mL) düzeylerinin, sadece ağır kardiyotoksisite gelişen grupta arttığı, antioksidan verilen grupta değişmediği tesbit edildi. Sonuç olarak doksorubisine bağlı kardiyotoksisitenin patogenezinde miyokardiyal antioksidan enzimlerde azalma, serbest radikallerde ve lipid peroksidasyon ürünlerinde artmanın rol oynayabileceği tesbit edilmiş ve pentoksifilinin doksorubisine bağlı ağır kardiyotoksisiteyi önleyebileceği gösterilmiştir. Ayrıca sonuçlar serum troponin I ve kreatin kinaz MB düzeylerinin, ağır kardiyotoksisitesinin tanısında kullanılabileceğini göstermektedir. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 279-287)

3. 
Kalp Transplantasyonu Uygulanan Hastalarda Erken Ateroskleroz: Bir İntravasküler Ultrasonografik Çalışma
Early Atherosclerosis Following Heart Transplantation: An Intravascular Ultrasonography Study
Mehdi ZOGHİ, Sanem NALBANTGİL, Tahir YAĞDI, Deniz NART, Oğuz YAVUZGİL, Azem AKILLI, Mustafa AKIN, Mustafa ÖZBARAN
Sayfalar 288 - 294
Kalp naklini takiben gelişen koroner arter hastalığının (TxKAH) araştırılmasında pek çok invazif ve invazif olmayan teknik mevcuttur. Bu çalışmada kalp nakli alıcılarında, intravasküler ultrasonografi (İVUS) yönteminin koroner anjiyografi yöntemi ile karşılaştırıldığında vaskülopati yaygınlığını araştırmak ve İVUS ölçümleri aracılığıyla hücresel doku reddi sıklığı ile intimal koroner kalınlaşma arasındaki ilişkiyi tanımlamak amaçlandı. Bu çalışma Türkiye'de gerçekleştirilen ilk deneyimdir. TxKAH yaygınlığını İVUS ile incelemek için 18 kalp nakli alıcısı 22±12 ay takip sonunda çalışmaya alındı. Tüm hastalarda dobutamin stres ekokardiyografi (DES) ve koroner anjiyografi uygulandı. Koroner anjiyografik olarak %50 üzerindeki darlık ve İVUS ile saptanılan >0.5 mm intimal kalınlaşma TxKAH olarak tanımlandı. Biyopsi skoru, her histolojik derecelendirmenin rakamsal olarak ortalama değerinin toplam biyopsi sayısına bölünmesiyle elde edildi. Hastalar ayrıca İVUS verilerine göre iki grupta incelendi. Grup I TxKAH saptanılan 8 hastadan ve grup II TxKAH'ı olmayan 10 hastadan oluşmakta idi. Koroner anjiyografik olarak TxKAH %5.5 hastada gözlemlenirken bu oran İVUS ile %44 oranında idi. Tüm hastalarda DES normal idi. Ultrasonografik olarak koroner damarın duvar değişimi vericilerin yaşı ile korelasyon gösterirken (r=0.42, p=0.02), perioperatif iskemi ve koroner arter hastalığının diğer risk fakörleri ile ilişkisi yoktu (p>0.05). İntimal kalınlaşma sol anteriyor desending arter (LAD) segmentlerinde diğer arterlere göre daha fazla izlendi (p<0.001). Biopsi skor değeri (ortalama doku reddinin derecesi) ortalama intimal kalınlık ile bir korelasyon göstermekte idi (r=0.82,p=0.01). Sonuç olarak; 1) TxKAH'ın ortaya çıkmasında hücresel doku reddinin oranı önemli bir faktördür. 2) TxKAH'nin tesbitinde İVUS, koroner anjiyografiye göre daha duyarlı bir metottur. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 288-294)

4. 
Dilate Kardiyomiyopatili Hastalarda Angiotensin Dönüştürücü Enzim, Angiotensin II Reseptör, Apolipoprotein E ve Endotelyal Konstitütif Nitrik Oksit Sentaz Geni Polimorfizmi
Angiotensin-Converting Enzyme, Angiotensin II Receptor, Apolipoprotein E and Endothelial Constitutive Nitric Oxide Synthase Gene Polymorphisms in Dilated Cardiomyopathy
Hakan ÖZHAN, Mustafa ZUNGUR, Mehmet YAZICI, Ramazan AKDEMİR, Hüseyin GÜNDÜZ, Enver ERBİLEN, Sinan ALBAYRAK, Haşim MUTLU, Cihangir UYAN, İhsan KARA, Güler KAYA
Sayfalar 295 - 301
Amaç: Dilate kardiyomiyopati (DCM) sol yada her iki ventrikülün sistolik fonksiyonlarının bozulması ve genişlemesi ile karakterize bir hastalıktır. Ailesel kökenli DCM'nin tanımlanmasından sonra ailesel olmayan DCM olguları için de genetik faktörlerin rol oynayabileceği düşünülmüş ve konuyla ilgili araştırmalar yapılmıştır. Makalemizde ülkemizde yaşayan DCM'li olgularda, hastalığın patofizyolojisinde rol oynaması muhtemel dört aday genin polimorfizmleri araştırılmıştır (Angiotensin dönüştürücü enzim (ACE) I/D polimorfizmi, angiotensin II reseptör (AGTR1) 1166 A/C polimorfizmi, apolipoprotein E (APOE) ve endotelyal konstitütif nitrik oksit sentaz (ecNOS) geni polimorfizmi). Ortalama yaşı 58±12 olan ardışık 76 hasta ve yaş ortalaması 59±12 olan 88 kontrol grubu çalışmaya alındı. Bütün hastalara ve kontrol grubuna ekokardiyografik çalışma yapıldı. DCM tanısı için ekokardiyografik olarak end-diastolik çapın >55mm ve ejeksiyon fraksiyonunun <%40 altında olması kriter alındı. Yine hasta grubuna koroner anjiografi yapılarak hastalar iskemik ve idyopatik DCM gruplarına ayrıldı. Spesifik kalp kası hastalığı, izole sağ ventrikül genişlemesi, kapak ve perikard hastalığı olanlar çalışma dışında tutuldu. Hasta ve kontrol grubunun kan hücrelerinden deoxiribonükleik asit (DNA) spesifik polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) yöntemi ile genetik analiz yapıldı. Gen distribüsyonu ki kare testi ile değerlendirildi. Bağımsız risk için multivariate regresyon analizi uygulandı. 0,05 altındaki p değerleri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Sonuçlar: Hasta ve kontrol grubunun allel sıklıkları, ekokardiyografi, biyokimya analizi sonuçları ve demografik verileri karşılaştırıldı. APO E gen allel sıklığına ait dağılım her iki grupta farklılık gösterse de regresyon analizi sonuçlarına göre bu farklılığın bağımsız bir risk oluşturmadığı gözlendi. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 295-301)

5. 
Akut Miyokard Enfarktüslü Hastalarda Reperfüzyon Yöntemlerinin P-Dalga Süresi ve Dispersiyonuna Etkisi
Effect of Reperfusion on P-Wave Duration and P-Wave Dispersion in Acute Myocardial Infarction: Primary Angioplasty Versus Thrombolytic Therapy
Ramazan AKDEMİR, Hakan ÖZHAN, Hüseyin GÜNDÜZ, Ali TAMER, Mehmet YAZICI, Enver ERBİLEN, Sinan ALBAYRAK, Serkan BULUR, Cihangir UYAN
Sayfalar 302 - 308
Atriyal fibrilasyon akut miyokard enfarktüslü hastalarda %10-20 sıklıkla görülen bir aritmidir. P dalga süreleri ve dispersiyonu sinus noddan çıkan uyarının atriyal yayılımının bozulmasını incelemede kullanılmaktadır. Bu çalışma akut ön duvar miyokard enfarktüsü geçirmiş hastalarda primer anjioplasti ve trombolitik tedavinin P dalga süre ve dispersiyonuna etkisini araştırmaktadır. Akut ön duvar miyokard enfarktüsü geçiren 24 kadın, 48 erkek toplam 72 hasta çalışmaya alındı. Hastalar primer anjioplasti ve trombolitik tedavi almak üzere randomize edildi. Klinik, ekokardiyografik ve EKG değerleri incelendi. Tedavi öncesi ve sonrası P dalga süreleri ve dispersiyonu karşılaştırıldı. Yaş, cinsiyet, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu, sol atriyum çapları ve kardiyovasküler risk faktörleri açısından karşılaştırıldıklarında her iki grupta anlamlı istatistiksel farklılık bulunmadı. Primer anjioplasti grubunda tedaviden sonar P dalga süreleri ve dispersiyonu anlamlı olarak azalmış ve her iki grup karşılaştırıldığında p max ve dispersiyon azalması anjioplasti grubunda istatistiksel olarak daha fazla saptandı. Primer anjioplasti, P dalga süreleri ve dispersiyonunu trombolitik tedaviye göre anlamlı olarak azaltır. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 302-308)

DERLEME
6. 
Güçlendirilmiş Eksternal Kontrpulsasyon (EECP): Koroner Arter Hastalığının Tedavisinde Tarihçesi ve Kronik Kalp Yetersizliğinde Gelişen Rolü
Enhanced External Counterpulsation (EECP): Historical Background in the Treatment of Coronary Artery Disease and Its Emerging Role in Chronic Heart
Özlem SORAN
Sayfalar 309 - 317
Kalp yetersizliği dünyada epidemik boyutlara ulaşmıştır. Son yıllarda geliştirilen tedavi yöntemleri ve diagnostik tekniklere rağmen bu artış yavaşlatılamadığından halen yeni tedavi yöntemlerine ihtiyac duyulmaktadır. Miyokardium ve diğer vasküler yataklarda perfüzyonu artıran güçlendirilmiş eksternal kontrpulsasyon (EECP), koroner arter hastalığı teshiş edilmiş, angina şikayeti mevcut hastalarda semptomları iyileştirmekte, fonksiyonel kapasiteyi ve yaşam kalitesini artırmaktadır. Son yıllarda ise EECP kalp yetersizliği tedavisinde kullanılmaya başlanmış ve girişimsel olmayan özelliği ile kalp yetersizliğinde potansiyel tedavi yöntemleri arasına girmiştir. Bu derlemede EECP nin koroner arter hastalığı ve kalp yetersizliği tedavisinde ki yeri gözden geçirilmiştir. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 309-317)

OLGU
7. 
Fasiküloventriküler Preeksitasyon: Vaka Sunumu
Fasciculoventricular Preexcitation - A Case Report
Ata KIRILMAZ, Fethi KILIÇASLAN, Eralp ULUSOY, Kürşad ERİNÇ, Ergün DEMİRALP
Sayfalar 318 - 321
Fasiküloventriküler aksesuvar yol ender bir preeksitasyon olup His demeti ile bitişik ventrikül miyokardını birbirine bağlar. Doğası ve elektrofizyolojik özellikleri nedeni ile taşikardiye neden olmasa da, diğer taşikardilere "bystander" olarak eşlik ettiğinden ayırıcı tanıda karışıklığa neden olabilir. Burada atriyoventriküler nodal "reentran" taşikardiye "bystander" olarak bulunan fasiküloventriküler aksesuvar yol sunuldu. Yavaş yol başarılı bir şekilde ablate edilirken, ilgili literatür gözden geçirilerek bazı tanısal kriterler önerildi. Fasiküloventriküler assesuvar yolun tanısı kolay ve kendisi taşikardiye neden olmasa da, elektrofizyologlar ayırıcı tanısını bilmelidirler. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 318-321)

DERLEME
8. 
Tek Koroner Arter: Konjenital Koroner Arter Anomalilerinin Nadir Bir Formu (2 Olgu Sunumu)
Single Coronary Artery: A Very Rare Form of Congenital Coronary Artery Anomaly (Report of 2 Cases)
Barış ÖKÇÜN, Lütfü ORHAN, Erhan BABALIK
Sayfalar 322 - 325
Tek koroner arter (TKA) koroner arterlerin aortadaki tek bir koroner ostiumdan çıkarak tüm kalbi besledikleri nadir bir konjenital anomali olarak tanımlanabilir. Ani ölüm gibi tehlikeli klinik tablolarla karşımıza çıkma potansiyeli taşıması ve diğer konjenital anomalilerle olan birlikteliği açısından tanınması önemlidir. Ayrıca koroner girişimler ve cerrahi sırasında gelişebilecek problemlerden sakınmak, doğru tanı ve tedavi kararlarını uygulayabilmek açısından da dikkate alınmalıdır. TKA'nın iki ayrı tipine birer örnek olarak sunduğumuz 2 olguyla bu anomalinin klinik öneminin tartışılmasını amaçladık. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 322-325)

9. 
Ailesel Atriyoventriküler Nodal Reentran Taşikardili Olgu Grubunda Radyofrekans Ablasyon Tedavisi
Radiofrequency Catheter Ablation in Members of a Family with Atrioventricular Nodal Reentry Tachycardia
Ahmet VURAL, Ayşen AĞAÇDİKEN, Dilek URAL, Güliz KOZDAĞ, Göksel KAHRAMAN, Ertan URAL, Baki KOMSUOĞLU
Sayfalar 326 - 330
Genetik faktörlerin rol oynadığı muhtelif ventriküler ve supraventriküler aritmiler tanımlanmıştır. Paroksismal supraventriküler taşikardiye (PSVT) yol açan ailesel preeksitasyon sendromları bilinmektedir. PSVT en sık olarak atriyoventriküler kavşaktaki reentran halka üzerinden gelişmesine rağmen bununla ilgili henüz ailesel bir özellik ortaya konmamıştır. Bu yazıda, bir ailenin dört ferdinde görülen ve AV kavşaktaki reentran halka üzerinden gelişen PSVT olgularının klinik, elektrofizyolojik bulguları ve RF ablasyon tedavisi tartışıldı. Olgu grubunda 74 yaşındaki baba, yıllarca devam eden, göğüs ağrısının eşlik ettiği ve aralıklı olarak gelen çarpıntı ataklarına sahipti. Egzersiz testi sırasında presenkopa yol açan sol dal bloklu PSVT gelişen hastanın koroner arterleri normal bulundu. Elektrofizyolojik çalışmada (EFÇ) tipik AVNRT saptandı ve daha sonra başarılı bir şekilde yavaş yol ablasyonu yapıldı. Ailenin erkek çocuğu olan 48 yaşındaki hasta, medikal tedaviye rağmen 12 yıldır paroksismal çarpıntı atakları tanımlamakta idi. EFÇ'de, atriyo-His (AH) jump ve AV düğüm Wenkebach testi sırasında tipik AVNRT indüklendi. EFÇ'den sonra yavaş yol bölgesine başarılı bir şekilde RF ablasyon uygulandı. Ailenin 50 yaşındaki kız çocuğu, 10 yıldır ani başlayan ve ani sonlanan çarpıntı ataklarına sahip idi. EFÇ'de, isoproterenol infüzyonu altında atriyal S1S2S3 uyarıları ile AH jump'ı takiben tipik AVNRT indüklendi. Aynı seansda yavaş yol ablasyonu uygulandı. Kırkdört yaşındaki diğer kız çocuğu hasta, 7 yıldır paroksismal çarpıntı öyküsü tanımlamakta ve başka bir hastanede tipik AVNRT tanısı ile ablasyon tedavisi uygulanmış. Tüm hastalar, başarılı ablasyon tedavisinden sonra halen asemptomatik olarak takip edilmektedir. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 326-330)

OLGU SUNUMU
10. 
Ailesel Hiperkolesterolemide Supravalvüler Aort Darlığı ve Ostial Koroner Darlık: Vaka Sunumu
Supravalvular Aortic Stenosis and Coronary Ostial Stenosis in Familial Hypercholesterolemia: Case Report
Burcu Demirkan, Yeşim Güray, Serkan Toppaloğlu, Şule Korkmaz
Sayfalar 331 - 334
Ailesel hiperkolesterolemi düşük-dansiteli-lipoprotein (LDL) reseptöriindeki de_fektin neden olduğu kalt!salmetabolik bir bozukluktur. Bu durum LDL kaynakit kolesteroliin deri, tendon ve arteriyel duvarda birikmesine yol açar. Ailesel hiperkolesterolemi/i hastalarda özellikle aort köklindeki ateromatöz plaklaşma belirgin olup suprava/ viiler aort darftğl ve ostial koroner darlık ile sonuçlamr. Bu komplikasyonlar öliimciildiir ve genç yaşta gelişir/ er. Erken tali/ ve uygun antihiperlipidemik tedavi ile önlenebilir/er. Burada kliniğimizde tam koyduğun111: genç yaştaki ailesel hiperkolesterolemi/i bir olgu sunıi/maktac!tr. Yirmibir yaş 1ndaki bu hastada lıiperko lesterolemiye bağ/1 ksantelaznıa, arkus limbus ve ksantom/ar ile birlikte va/vii/er, supravalviiler aort darftğ1 ve ostial koroner dar/1k tespit edilmiştir. Hastaya amihiperlipidenıik tedavi başlanarak koroner arter bypass cerrahisi (KABC) ve aort kapak replasmanı (AVR) uygulanmıştır.



Journal Metrics

Journal Citation Indicator: 0.18
CiteScore: 1.1
Source Normalized Impact
per Paper:
0.22
SCImago Journal Rank: 0.348

Hızlı Arama



Copyright © 2026 Türk Kardiyoloji Derneği Arşivi