TÜRK KARDİYOLOJİ DERNEĞİ ARŞİVİ - Turk Kardiyol Dern Ars: 24 (1)
Cilt: 24  Sayı: 1 - Ocak 1996
1.
Makale Özetleri
Summaries of Articles

Sayfalar 4 - 7
Makale Özeti | İngilizce Tam Metin

2.
Türk Erişkinlerinde Ölüm ve Koroner Olaylar: TEKHARF Çalışması Kohortunun 5-yıllık Takibi
Rates of Death and of Coronary Events in the Turkish Adult Survey: 5-year Follow-up of the Cohort
Altan ONAT, Dursun DURSUNOĞLU, Göksel KAHRAMAN, Barış ÖKÇÜN, Kenan DÖNMEZ, İbrahim KELEŞ, Vedat SANSOY
Sayfalar 8 - 15
1990 yılında yürütülmüş TEKHARF taramasının ülkenin altı coğrafi bölgesinde oturan kohortunun üçte ikisini temsil eden 1644 erişkin (800 erkek ile 844 kadın) beş yıl sonunda fizik muayene ve EKG ile yeniden izlendi. Başlıca amaç toplam ve koroner kalp hastalığı (KKH) ölüm oranlarını ve yeni koroner olayları saptamaktı. Yeni koroner olay tanımına, ilk taramadan sonra geliştiği kanısına varılan fatal ve fatal olmayan miyokard infarktüsü, akut miyokard iskemisi ve yeni stabil angina ve/veya miyokard iskemisi girdi. Kırkı kadın olan toplam 96 ölüm, yılda bin erişkinde 8.9 oranını temsil etti ve beklenen sınırlar içindeydi. Bunlardan 19'u kadındı gelişen 41 KKH ölümü, bin erişkinde yılda 3.8 oranındaydı ve kadında biraz yüksek bulundu. Fatal olmayan yeni koroner olaylar, 19'u kadın, toplam 53 kişide tesbit edildi (yılda) 1000 erişkinde 4.9 oranında). Ölümcül olanlara eklenince, 28 kadın (yılda binde 5.2) ve 49 erkekte (yılda binde binde 9) yeni koroner olay gözlemlendi. Kadındaki oranlar hafif yüksek bulundu. Koroner ölümler Ege, Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu bölge halkında düşük, Doğu Anadolu ile Karadeniz bölgelerinde yüksekti. KKH'dan ölen ve koroner olaylı kişilerde, hipertansiyon en önemli risk etmeniydi. Sigara erkeklerde, obesite kadınlarda çok sık görülüp diğer cinsiyetine az rastlanan risk faktörleriydi. Sonuç olarak, geçen yıl taranan Marmara bölgesi halkı verileri de gözönünde tutulduğunda, Türk erişkinlerinde yılda 160 bin erkek ile 120 bin kadının öldüğü, koroner kökenli ölümün yaklaşık 66.000 erkek ile 61.000 kadında meydana geldiği söylenebilir. Bunlardan 70 bininin ölümcül koroner olay olduğu varsayılıp yılda 160 bin fatal olmayan yeni koroner olay da dahil edilince, halkımızda yaklaşık olarak yılda toplam 230 bin yeni koroner olayın gerçekleştiği tahmin edilebilir.
Two-thirds of the original cohort residing in various geographic regions of Turkey who had been studied 5 years previously was followed up by physical examination and an ECG recording at rest. Rates of death, coronary heart disease (CHD) death, and new coronary events were studied in these 1644 adults (comprising 844 women) initially aged 20 years or over. New coronary events were defined to inelude fatal and nonfatal myocardial infarction, acute myocardial ischemia and newly developed stable angina with or without associated myocardial ischemia. Overall annual death rate was 8.9 per 1000 adults reflecting the observed 96 deaths which was in agreement with other estimates. CHD deaths numbered 41 (of which 19 in women) representing 3.8 per 1000 adults per annum and were found high in women. Nonfatal coronary events were registered in 53 adults (including 19 in women) and, when added to fatal events, resulted in 28 overall new coronary events in women and 49 in men. (corresponding annual rates per 1000 adults being 5.2 and 9, respectively). Rates in women appeared high. Coronary deaths observed in the Aegean, Mediterranean and Southeast Anatolian regions were low whereas those in the East Anatolia and Black Sea regions were high. Among subjects dying from CHD and having had new coronary events, hypertension was the major associated risk factor. Smoking was the most commonly accompanying risk factor in men, obesity in women, each exhibiting a reverse trend in the other gendre. Based on this study and on the data obtained from the Marmara region surveyed a year ago, it may be concluded that 160.000 adult men and 120.000 women die each year in Turkey. These comprise 66.000 coronary deaths in men and 6 1.000 in women annually. Among these deaths 70.000 were considered to be fatal coronary e:vents which, when included to 160.000 nonfatal ones, lead to an estimated annual 230.000 new coronary events among Turks.

3.
Konjenital İzole Apikal Ventrikül Septum Defektleri
Congenital Isolated Apical Ventricular Septal Defects
Semra ATALAY, Ayten İMAMOĞLU, Levent DİLEK, Nahide ALTUĞ, Halil GÜMÜŞ
Sayfalar 16 - 18
Apikal trabeküler septumda yerleşen VSD'lerin tanısı güç olup, spontan kapanma oranı iyi bilinmemektedir. Ankara Üniversitesi, Pediatrik Kardiyoloji Bölümünde 1992-1995 yılları arasında, renkli Doppler ekokardiyografi ile 20 hastada ventrikler septumun apikal kısmında tek, küçük bir defekt saptandı. Olguların yaşları bir gün ile 13 yaş arasında idi. EKG ve telekardiyogramları normal olan tüm hastalar asemptomatikti. 12 hastada apeks veya apekse yakın bölgede kısa sistolik veya pansistolik üfürüm duyuldu. Tüm hastalarda dar ve küçük renkli jet akımı moderatör bandın distalinde, apikal bölgede görüldü. Bu defektleri görüntülemek zordur, ve spesifik transduser argulasyonları gerekmektedir. 3 ay 3.5 yıl arasında izlenen 15 olgunun beşinde (% 33.3) spontan kapanma gözlendi. Bilgilerimize göre, bu izole apikal müsküler VSD'li en geniş seridir. Tecrübemize göre, küçük apikal VSD'nin saptanmasında renkli Doppler görüntüleme çok hassas bir metoddur. Sonuç olarak apikal VSD'lerin spontan kapanma oranının az, fakat prognozlarının mükemmel olduğunu söyleyebiliriz.
The diagnosis of apical ventricular septal defects is difficult and the ratio of spontaneous closure is not well known. At the Ankara University Pediatric Cardiology Department, between the years 1992-1 995, 20 patients were identified by colour-flow Doppler imaging as having a smail defect at the apical portion the ventricular septum. The age range was 1 days to 13 years. All patients were asymptomatic wi th normal telecardiograms and electrocardiograms. There was a grade 2-3 1 6, short or pansystolic murmur at the apex or closer to the apex of the heart, distal to the moderator band. These defects were difficult to image and required specific angulation of the transducer. Of the 15 patients who had follow-up examinations, 3 months to 3,5 years, there was spontaneous closure in five (33 % ). To our knowledge, this report is the largest series of isolared apical VSD. In our experience, color-flow imaging is more sensitive in detecting a smail apical VSD. Although the closure of apical VSD is not the rule, the prognosis is excellent.

4.
Fallot Tetralojisinde Ventriküler Septal Defekt'ten Geçilerek Uygulanan Transvenöz Selektif Koroner Anjiyografi Tekniği
Transvenous Selective Coronary Angiography via Ventricular Septal Defect in Tetralogy of Fallot
İ.Levent SALTIK, Ayşe SARIOĞLU, Gülhis BATMAZ, Serap TEKİN, Servet ÖZTÜRK
Sayfalar 19 - 25
İstanbul Üniversitesi Kardiyoloji Enstitüsü Çocuk Kardiyoloji bölümünde geliştirilen transvenöz selektif koroner anjiyografi tekniğinin uygulanabilirliğini belirlemek amacıyla Nisan 1994 ile Temmuz 1995 tarihleri arasında 62 Fallot tetralojili hastaya transvenöz yolla ventriküler septal defekt'den geçilerek selektif koroner anjiyografi uygulandı. Hastaların yaşları 1 yaş ile 13 yaş (ort. 3.16 ± 2.17), ağırlıkları 6.7 kg ile 32 kg (ort. 12 ± 4.44) arasındaydı. Femoral vene yerleştirilen 5.2-7 F, 4 cm açılı "soft tip" sağ Judkins kateteri (JR4 kateteri kullanılarak sağ koroner orifise, 5.2-7 F JR4 veya 5.2-7 F mamalian arter (LIMA) kateteri kullanılarak sol koroner orifis veya kusp'a girilerek selektif koroner anjiyografi kayıtları alındı. Vakaların hepsinde sağ koroner arter, % 94.9'unda sol koroner arter net bir şekilde görüntülendi. Toplam kateterizasyon zamanı (Fallot tetralojisi tanısına yönelik kateterizasyon + selektif koroner anjiyografi) 11 ile 65 (ort. 34.4±14.8) dakika, skopi süresi 3 ile 29.2 (ort. 11.8 ± 6.2) dakikaydı. Sağ koroner arter kateterizasyonunda 6 F JR4, sol koroner arter kateterizasyonunda 7 F LIMA kateteri daha kullanışlı bulundu. 2 hastada sağ ventrikülden aortaya girerken geçici sağ dal bloğu, 7 hastada (% 11.3) koroner anjiyografi sırasında çok kısa süreli ST değişikliği, 3 4.8) hastada 10-15 atımlık bradikardi gözlendi. Çalışmanın sonunda bölümümüzde geliştirilen transvenöz selektif anjiyografi tekniğinin Fallot tetralojili çocuk ve infantlarda kolay uygulanabilen güvenli bir yöntem olduğu sonucuna varıldı.
In order to determine the applicability of a new technique, we performed transvenous selective coronary angiography via ventricular septal defect in 62 patients with tetralogy of Fallot between April ı994 and July 1995. The patients' age ranged from ı to 13 years (mean 3.ı6 ± 2.ı7), and weight ranged from 6.7 to 32 kg (mean 12 ± 4.44). 5.2 or 6F 4 cm angled "soft type" right Judkins catheter (JR4) and hydrophilic guide-wire were used for entering the aorta from the right ventricle via a sheath placed in the femoral vein. Right coronary artery was catheterized with 5.2-7F JR4 catheters and Ieft coronary artery with 5.2-7F JR4 or 5.2-7F internal mammarian artery (LIMA) catheters. The right coronary arteriography was successfully performed in all, and left coronary arteriography was successful in (56.95 %) cases. Total catheterization time (for diagnosis of tetralogy of Fallot + selective coronary arteriography) ranged from 15 to 65 (mean 34.4 ± 14.8) and fluoroscopy time varied from 3 to 29.2 (mean 1 I .8 ± 6.2) min u tes. For the catheterization of the right coronary artery 6F JR4, and for the catheterization of the Ieft coronary artery 7F LIMA ca theter has proved more successful. During entrance from the right ventricle to the aorta transient right bundle branch block was observed in 2 patients and during coronary angiography, ST changes occurred in 7 patients and transient bradycardia occurred in 3 patients. We conclude that transvenous selective coronary angiography via ventricular septal defect is a safe and easily applicable method for infants and children w ith tetralogy of Fallot

5.
İşitme Engeli Çocuklarda İdiopatik Uzun QT Sendromu Sıklığı
Incidence of İdiopathic Long QT Syndrome in Children With Congenital Deafness
Burhan ÖCAL, Ayten İMAMOĞLU, Semra ATALAY, Muharrem GÜLDAL
Sayfalar 26 - 30
Uzun QT sendromu, QT intervalinde uzama, ventriküler takiaritmiye bağlı senkop ve ani ölümler ile karakterize bir hastalıktır. İlk defa Jervell ve Lange Nielsen hastalığın bir formunun sağırlık ile birlikteliğini tanımlamışlardır. Biz çalışmamızda; yaşları 6-19 arasında değişen, 112'si kız, 238'i erkek, toplam 350 işitme engelli çocukta uzun QT sendromu sıklığını araştırdık. Bu olgularda elektrokardiyografi çekilerek Bazzet formulüne göre düzeltilmiş QT (QTc) hesaplandı. QTc>440 msn.saptanan 8 olgu, kardiyak muayene, EKG kontrolü (3 kez), ekokardiyografi, Holter monitorizasyon ve egzersiz testi ile değerlendirildi. Ayrıca bu olguların aileleri; senkop, ani ölüm öyküsü, sağırlık ve QT intervalleri açısından incelendi. 14 ve 15 yaşlarındaki 2 kız olguda Schwartz tanı kriterlerine göre uzun QT sendromu saptandı. Bu olgulardan ilkine 2 major (QTc intervalinde uzama (483 msn.) ve senkop öyküsü) ve 1 minör bulgu (sağırlık), diğerine ise 2 major (QTc intervalinde uzama (613 msn.) ve ailede uzun LQTS'lu birey) ve 1 minör bulgu (sağırlık) ile tanı konuldu. Bu iki olgumuza profilaktik beta bloker tedavisi başlandı. Çalışma grubumuzda Uzun QT sendromu sıklığı % 0.57 olarak bulundu. Olgularımızın aile incelemesinde ise 4 bireyde daha asemptomatik QT uzaması olduğu belirlendi. Senkop ve konvulziyon tanımlayan, özellikle sağırlığı olan hastalarda Uzun QT sendromu düşünülmeli ve QTc intervali dikkatle değerlendirilmelidir.
Long QT syndrome is characterized by a prolongation in the QT interval, associated with a high risk for syncope and sudden death. Jervell and Lange-Nielsen had initially deseribed it in association with congenital deafness. We have investigated the incidence of this syndrome in a school for deaf children; 350 children w ith an age range of 6-19 were evaluated by ECG. Corrected QT interval was calculated by Bazett's formula. Eight children with a QTc interval greater than 0.44 see were further studied: Cardiac examination, repeated ECGs (3 times), Rolter monitoring, echocardiography and exercise tests were performed for these 8 children. The families were assessed in regard to a history of syncope and deafness, as well as a lengthened QTc interval. Two girls, aged 14 and 15, were diagnosed to have long QT syndrome according to Schwartz criteria (0.57 % among the 350 children). The first case had two major (QTc=483 see and history of syncopal attack) plus one minor criteria (congenital deafness), the second girl had two major (QTc= 613 see and family members with LQTS) plus one minor criteria (congenital deafness). Prophylactic beta bloeker therapy was started. This syndrome should be sought for in children with syncope or a family history of it, especially in children w ith loss of hearing.

6.
Normal Çocuklarda Pulmoner Arter ve İnen Aorta Çapının Ekokardiyografi ile Değerlendirilmesi
Echocardiographic Evaluation of Pulmonary Artery and Descending Aorta dimensions in Healthy Children
Gülhis BATMAZ, Ayşe SARIOĞLU, İrfan Levent SALTIK, Gül S.SAYLAM, Ümit Bilge SAMANLI
Sayfalar 31 - 35
Normal sağlıklı 226 çocukta, pulmoner arter (PA) çapları, inen aort genişliği ve McGoon oranı ekokardiyografik olarak araştırılmıştır. PA çapları suprasternal kesitten, inen aorta çapı subkostal kesitten ve 2 - boyutlu EKO ile ölçülmüştür. Bulunan PA çaplarının yaşla ve vücut yüzey alanıyla ilişkisi incelenmiştir. PA ve inen aorta çapının en iyi vücut yüzey alanı ile logaritmik bir ilişki gösterdiği belirlenmiştir. Özellikle siyanozlu konjenital kalp hastalıklarında, normalden sapma derecesini belirlemek için sunduğumuz normal PA çapları ve McGoon oranına ait nomogramların bir referans noktası teşkil etmesi amaçlanmıştır.
Diameters of the main branches of the pulmonary arteries (PA) and descending aorta were studied echocardiographically in 226 normal healthy newborns, infants and children ranging in weight from 1870 gr - 67 kg (age 4 days to 16 years, mean 5.8). The PA diameter was measured by 2- dimensional echocar- diography from the suprastemal notch, and the descending aortic diameter from the subcostal view. McGoon ratio was calculated from the echocardiographic measurements. Children were divided in eight groups according to age. Because no differene was noted between the measurements of girls and boys, both were presented together. Regression equations and correlation coeffıcients of normal values were determined with age, weight and body surface area. Age related nomograms and confidence limits (95 %) were presented. Regression analysis of PA diameter on age and body surface area showed that body surface area correlated best with the diameters of the PA and descending aorta and this disclosed a best fıt with logarithmic function. The established nomograms for PA diameters and McGoon ratio will serve as a basis for evaluation in congenital heart disease.

7.
Atriyal Fibrilasyonun Akut Tedavisinde İntravenöz Diltiazem ve Verapamilin Etkinlik ve Güvenirliliği
Efficacy and Safety of Intravenous Diltiazem vs. Verapamil in the Acute Treatment of Atrial Fibrillation
Hakan TEZCAN, Metin OKUCU, Ali Serdar FAK, Ahmet OKTAY
Sayfalar 36 - 42
Bu çalışmada çift kör, randomize ve karşılaştırmalı olarak atriyal fibrilasyonun akut tedavisinde intravenöz diltiazem ve verapamilin etkinlik ve güvenliliği araştırıldı. Çalışmaya ventrikül hızı 120/dk'nın üzerinde ve sistolik kan basınçları 90 mmH'den yüksek olan, diltiazem grubu için 12, verapamil grubu için 12 olmak üzere toplam 24 hasta alındı. İntravenöz diltiazem 0.35 mg/kg (maksimum 25 mg), verapamil 0.15 mg/kg (maksimum 10 mg) dozlarda uygulandı. Hastaların bazal kan basıncı ve kalp hızları kaydedildikten sonra 2,7,12, 17,22 ve 30. dakikalarda ölçümler tekrarlandı. Terapötik cevap kriterleri olarak kalp hızında bazale göre % 20 azalmanın olması, kalp hızının 100/dk'nın altına inmesi veya sinüs ritmine dönüşün gözlenmesi kabul edildi. Buna göre diltiazem grubunda 12 hastanın 11'inde (% 92), verapamil grubunda ise 12 hastanın tamamında (% 100) terapötik cevap saptandı. Terapötik cevap alınması için geçen ortalama süre heriki grupta farklı bulunmadı (diltiazem ile 2.7±1 dk, verapamil ile 3.9±5 dk.) Her iki ilaç da kalp hızı, sistolik ve diyastolik kan basınçlarında anlamlı derecede düşmeye neden oldu, ana iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı. Ortalama azalma yüzdeleri; kalp hızında verapamil ile % 35, diltiazem ile % 24, sistolik kan basıncında sırasıyla % 24 ve % 11, diyastolik kan basıncında ise % 20 ve % 13 olarak bulundu. Verapamil grubunda biri ciddi olmak üzere toplam 4 hastada tedavi gerektiren semptomatik hipotansiyon gözlenirken diltiazem grubunda semptomatik hipotansiyon gözlenmedi. İki grup arasında semptomatik hipotansiyon görülme sıklığı anlamlı derecede farklı bulundu (p<0.05). Sonuç olarak atriyal fibrilasyonun akut tedavisinde intravenöz diltiazem ve verapamilin ventrikül hız kontrolünde benzer şekilde etkin oldukları gösterildi. Ayrıca verapamilin hipotansif yan etkisinin daha belirgin olması ve daha sık semptomatik hipotansiyona yol açması nedeniyle, intravenöz diltiazemin bu amaçl akullanım için daha güvenli bir ilaç olabileceği sonucuna varıldı.
This study evaluates the effectiveness and safety of intravenous diltiazem and veraparnil for the acute treatment of atrial fibrillation (AF). A double - blind, parallel, randomized and comparative study protocol was used. The study involved 24 patients with AF, a ventricular rate > 120 beats/min and systolic blood pressure >90 mmHg. Patients were randomized to receive either intravenous diltiazem (n= ı2 ) 0.35 mg/kg (maximum 25 mg) or intravenous veraparnil (n= 1 2) O.ı5 mg/kg (maximum ı O mg). Therapeutic response was defined as a 20 % decrease in ventricular rate from basel ine, a heart rate bel o w ı 00/min. and conversion to sinus rhythm. Eleven of 12 patients (% 92) in diltiazem group and 12 of 12 (100 %) in veraparnil group responded (p>0.05). The mean time to achieve response was 2.7±1 minutes for diltiazem and 3.9±5 minutes for veraparnil (p>0.05). The mean reduction in heart rate from baseline was % 35 with veraparnil and % 24 with diltiazem. Veraparnil reduced systolic blood pressure from baseline by 24 % and diastolic blood pressure by 20 %, diltiazem by ll % and ı3 %, respectively. Symptomatic hypotension was observed in 4 patients in veraparnil group and none in diltiazem group (p<0.05). It is concluded that intravenous diltiazem and veraparnil are equally effective in reducing the heart rate and diltiazem seems to be a safer drug to be used for the acute treatment of AF, for symptomatic hypotension is seen more frequently with veraparniL

8.
70 Yaşın Üzerinde Açık Kalp Ameliyatları: İki Yıllık Sonuçların Değerlendirilmesi
Open Heart Surgery in Patients Older Than 70 Years: A Two-Years' Experience
Ali KÖNER, Atıf AKÇEVİN, Vedat BAYER, Cihangir ERSOY, Halil TÜRKOĞLU, Tufan PAKER, Aydın AYTAÇ
Sayfalar 43 - 46
Yaşlı hastalarda açık kalp ameliyatları, yaşamsal organ rezervlerindeki azalmayla ilişkili olarak daha yüksek riskler gerçekleştirilebilmektedir. Bu çalışmada, Amerikan Bristal Hastanesi Kalp Cerrahisi Departmanında Mayıs 1993 ve Mayıs 1995 tarihleri arasında ameliyat edilen 70 yaşın üzerindeki (ort. 73.4 yaş) 42 hastada elde edilen sonuçlar değerlendirilerek açık kalp cerrahisinin ileri yaşlardaki yeri tartışılmaktadır. Ameliyat edilen hastaların 33'ü erkek, 9'u ise kadındı 26 hasta (% 62) acil ya da yarı acil koşullarda ameliyata alındı. Aortokoroner bypass girişimleri, 9 tanesi kombine girişim olmak üzere toplam 38 olgu ile, en sık uygulanan ameliyat çeşiti idi. Bu hastaların % 87'sinde internal mammaria arter grefti kullanıldı. Erken mortalite tüm hastalar elde alındığında % 14.3 (6/42), izole koroner bypass girişimlerinde ise % 6.9 oldu. Toplam 20 hastada (% 48) bir ya da birden çok komplikasyon gözlendi, bunların çoğunluğunu kardiyak aritmiler oluşturmaktaydı. Geç dönemde kaybedilen hasta olmadı. 1 ile 25 ay arasında değişen (ort. 10 ay) geç dönem izleminde, hastaların % 89'u (32/36) New York Heart Association sınıflandırmasına göre I ve II. sınıflarda, geri kalanı ise III. sınıfta idi. Sonuç olarak, 70 yaş üzerinde açık kalp cerrahisinin, genç yaş grubuna oranla yüksek erken mortalite ve morbidite riski taşımakla birlikte, sağladığı başarılı uzun dönem sonuçları ile güçlü bir tedavi seçeneği olduğu izlenimi edinilmiştir.
Open heart surgery in elderly patients is carrying a higher risk related to decreased vital organ reserves. Between May 1993 and May 1995, 41 patients o1der than 70 years (mean age 73.4 years) underwent open heart surgery. There were 33 men and 9 women. Twenty-six (62%) were patients urgently or emergently operated on. Coronary artery bypass grafting was the most commonly performed operation with 38 cases, including nine combined procedures. 87% of the coronary patients received an internal mam mary artery graft. The overall operative mortality rate was 14.3% (6/42), 6.9% in isolated coronary artery bypass grafting. In 20 patients (48%) complications were seen, mostly cardiac arrhythmias. There were no Iate deaths. After a mean follow-up period of ten months (ranging from ı to 25) the operative survivors performed very well, with 89% (32/36) in New York Heart Association class I or Il, and the remaining in class III. Despite its increased early mortality and morbidity rates, open heart surgery in the elderly patient strongly deserves consideration with its favorable Iate results.

9.
Akut Myokard İnfarktüsünde Elektif Perkütan Transluminal Koroner Anjiyoplasti
Elective Percutaneous Transluminal Coronary Angioplasty in Acute Myocardial Infarction
Ender SERMİZ, Oktay SANCAKTAR, Selim YALÇINKAYA, Filiz ERSEL, Necmi DEĞER
Sayfalar 47 - 52
Akut myokard infarktüsü (AMİ) tanısı ile kabul edilen olgulardan, hastanede yattıkları süre içerisinde spontan olarak ya da taburcu öncesi submaksimal efor testi ile myokard iskemisi bulguları ortaya çıkan ve koroner anjiyografi (KA)'lerini takiben infarktüsten sorumlu arter (İSA) anatomilerinin uygun olduğu düşünülen 102 olguda, perkütan transluminal koroner anjiyoplasti (PTCA) girişimi gerçekleştirildi. Olguların 94 tanesinde (% 92) yeterli damar açıklığı sağlanarak başarılı olundu. 8 olguda (% 8) başarılı olunamadı. PTCA girişimi başarısız kalan hastalardan üçünde kılavuz tel ile lezyon yeri geçilemedi, birisinde ise balon ile yeterli açıklık sağlanamadı (% 4); işlem sırasında iki ölüm olayı gerçekleşti (% 2); iki olgu acil "bypass" cerrahisi (CABG)'ne verildi (% 2); reinfarktüs hiç görülmedi. Minör komplikasyon olarak; dördü majör olmak üzere 7 intimal diseksiyon (% 7), bir tane yan dal oklüzyonu gelişti (% 1). Ponksiyon yerinde hematom 7 hastada (% 7) saptandı. 6. ay kontrol KA'sı yapılan 62 olgunun 42'sinde, İSA'nın açıklığı devam etmekte idi. (% 68). Restenoz gelişen 20 hastanın 15 tanesinde başarılı replasti uygulandı (% 75). Bu olgulardan 3 tanesi ve yeterli dilatasyon sağlanamayan 5 olgu ile birlikte toplam 8 hasta (% 13), elektif koşullarda CABG'ye verildi. Sonuç olarak, AMİ'de literatürde sözü edilen primer, hemen, kurtarma ve ertelenmiş PTCA yaklaşımları gibi diğer stratejiler ile kıyaslandığında, yeterli damar açıklığını sağlamak ya da ortaya çıkabilecek komplikasyonlar açısından ele alındığında, spontan ya da provoke edilebilir iskemisi saptanan ve damar anatomisi uygun bulunan olgularda elektif olarak gerektiğinde yapılan PTCA girişimi daha başarılı bir şekilde sonuçlanabilmektedir. 6. ayda kontrol KA'lerinde olguların büyük bir yüzdesinde damar açıklığının devam ettiği görülmekte ve restenoz gelişen olgularda replasti işlemi yine önemli bir oranda başarı ile gerçekleştirilmektedir.
Percutaneous transluminal coronary angioplasty (PTCA) was performed in 102 patients with a diagnosis of acute myocardial infaretion (AMI) in whom myocardial ischemia occurred spontaneously during hospitalization or at the time of predischarge submaximal exercise testing and in whom the infarct-related artery (IRA) anatomies were suitable following coronary angiography (CA). In 94 cases (92 %), the procedure was favorable while the results were unsuccessful in 8 of the patients (8 %) in whom the lesion could not be crossed with guide-wire in 3 and effective patency could not be achieved in ı (4 %); 2 deaths (2 %) occurred during the procedure and 2 cases (2 %) underwent emergency coronary artery bypass grafting surgery (CABG); there was no reinfarction. As minor complications, 7 intimal dissections (7 %) 4 of which were major ones, ı side-branch occlusion ( 1 %) were seen. Hematoma occurred at the puncture site in 7 of the cases (7 %). IRA patency was demonstrated in 42 of 62 patients (68 %) in the 6 month control CA. Repeat angioplasty was successful in 15 of20 cases (75 %) in whom restenosis occurred. A total of 8 patients (13 % ), 3 of the replasty cases together with 5 cases in whom sufficient dilatation could not be achieved, underwent elective CABG. In conclusion, compared with other strategies such as primary, immediate, rescue and delayed PTCA in AMI in the literature, PTCA in elective circumstances results in higher success rate in cases who have spontaneous or exercise-induced ischemia and suitable coronary artery anatomy, when as sessed w ith respect to achieving effective IRA patency or complications that may ensue. IRA patency is maintained in most of patients in the 6-month-control CA and replasty can be performed again with an important rate of success in cases in whom restenosis occurs.

10.
Ankilozan Spondilitte Kalp Tutulumu: Klinik, Ekokardiyografi ve Sinyal Ortalamalı Elektrokardiyografi Bulguları
Cardiac Involvement in Ankylosing Spondylitis: Clinical, Echocardiographic and Signal-averaged ECG Findings
Mehmet Emin KORKMAZ, Ramazan ÖZDEMİR, Haldun MÜDERRİSOĞLU, Eftal YÜCEL
Sayfalar 53 - 56
Ankilozan spondilitte (AS) kalp tutulumu iyi bilinen bir komplikasyondur. En sık gözlenen lezyonlar aort yetmezliği ileri defektleri ve perikardittir. Öte yandan sol ventrikülün sistol ve diyastol fonksiyonları çok iyi tanımlanmamış, sinyal ortalamalı EKG ile geç potansiyel varlığı ise incelenmemiştir. Bu çalışmada klinik olarak kalp yakınması olmayan, AS'li hastalarda sol ventrikülün sistolik ve diyastolik fonksiyonlarını, sinyal ortalamalı EKG verileri ve diğer kalp tutulumların sıklıklarını araştırılmaktadır. Yirmi sekiz hasta (25 erkek, 3 kadın, ort. yaş 31.2 ± 5) ve 30 sağlıklı kontrol (25 erkek, 5 kadın, ort. yaş 34.4±11) fizik muayene, EKG, komple ekokardiyografi ve sinyal-ortalamalı EKG ile incelendi. Ortalama AS süresi 9 ± 2 yıldı. Ekokardiyografik incelemede AS'li hastalarda sol ventrikül sistol ve diyastol sonu hacimleri artmış, ejeksiyon fraksiyonu azalmış bulundu. On hastada (% 35.7) sol ventrikül relaksayonu bozulmuştu. 2 (% 7.1) hastada ise restriktif tipte dolma paterni izleniyordu. Orta derecede aort yetmezliği ve hafif mitral ve triküspit yetmezlikleri sırasıyla 1.2 ve 4 hastada vardı. Sinyal - ortalamalı EKG ile 3 hastada (% 10.7) geç potansiyel saptandı. Sol ventrikül fonksiyon bozukluğu ile hastalık şiddet ve süresi ve geç potansiyeller arasında korelasyon yoktu. Sonuç olarak AS'li hastalarda sol ventrikül sistolik ve diyastolik fonksiyon bozukluğu ve geç potansiyel sıklığının yüksek olduğu görüldü. Ancak, bu verilen klinik önemlerinin ileride yapılacak çalışmalarla netleştirilmeye ihtiyacı vardır.
Heart disease is a well-recognized complication of ankylosing spondylitis (AS). The most characteristic lesions are aortic incompetence and conduction defects. On the other hand diastolic and systolic dysfunction is not widely recognized, and especially the presence of late-potentials detected by signalaveraged ECG has not been studied. This study assesses the prevalence of both systolic and diastolic LV dysfunction, the presence of late-potentials and other cardiac abnormalities in patients with AS who have no elinical cardiac manifestations. Twenty eight patients (25 men, 3 women, m ean age 3 ı .2 ± 5) and 30 healthy controls (25 men, 5 women, mean age 34.4 ± ı 1) underwent elinical examination, electrocardiography, complete echocardiographic examination and signal-averaged electrocardiography. Mean disease duration was 9 ± 2 years. On echocardiographic examination LV systolic and diastolic volumes were higher and ejection fraction was lower for patients with AS. Ten patients (35.7%) had abnormal relaxation, and 2 (7.1 %) had a restrictive fılling pattern. Mild aortic regurgitation and minimal mitral and tricuspid regurgitation were seen in 1, 2 and 4 patients, respectively. On signalaveraged ECG 3 (10.7 %) patients had late-potentials. There was no correlation between LV dysfunction, disease duration and severity and late-potentials. It is coneluded that ventricular diastolic and systolic dysfunction occurs frequently and the ineidence of ventricular late-potentials seems to be higher in patients with AS. However, the elinical implications of these findings need to be clarifıed.

11.
Hiperinsülinemik - Öglisemik Klemp Tekniği İle Periferik İnsülin Rezistansı Saptanan Esansiyel Hipertansiflerde Ace İnhibitörünün Periferik Rezistans Üzerine Etkisi
The Effects of ACE Inhibition on Glucose Tolerance and Insulin Sensitivity in Patients with Hypertension
Mehmet Emin ERDEM, Yavuz ERYILMAZ, N. Temel YILMAZ, Kubilay KARŞIDAĞ
Sayfalar 57 - 61
Bu çalışmda, esansiyel (E) hipertansiyonun etyopatogenezinde insülin direncinin olası rolü ve ACE İnhibitörlerinin insülin duyarlılığı üzerine olası metabolik etkileri araştırıldı. Bu amaçla çalışma 10 hipertansif, 6 normatansif, tümü nonobes, nondiabetik, OGTT ile normal glukoz toleranslı olduğu saptanan toplam 16 kişi üzerinde planlandı. Ancak hipertansif gruptan bir kişi doğal nedenlerle vefat ettiğinden hipertansif grup toplam 9 kişi olarak çalışmaya alındı. Hipertansif grupla, normotansif kontrol grubu arasında yaş, seks, vücut kitle indeksi ortalamaları yönünden anlamlı bir fark yoktu. İki grubun periferik insülin duyarlılığı, diğer alternatif yöntemlere karşı tartışmasız üstünlüğü olduğu kabul edilen "öglisemik - hiperinsülinemik klemp tekniği" ile saptandı. İnsülin duyarlılığının direkt göstergesi kabul edilen, ortalama metabolize edilen glukoz miktarı (M1), hipertansif grupta, normotansif kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulundu. Yani E. hipertansif hastalar insüline dirençliydi. Sadece E. hipertansif grupta 12 hafta süresince uzun etkili bir ACE inhibitörü uygulandı ve öglisemik - hiperinsülinemik klemp tekrarlandı. M değeri (M2), tedavi öncesi değere (M1) göre anlamlı derecede yüksek bulundu. Bu bulgular ışığında, E. hipertansiyon etyopatogenezinde insülin direncinin rolü olabileceği sonucuna varıldı. Çalışma sonucunda varılan diğer bir sonuç, E. hipertansiyon - insülin direnci ilişkisinin obesite ve bozulmuş glukoz toleransından bağımsız olduğudur. İnsülin direnci - E. hipertansiyon ilişkisinin, nedensel bir ilişki olması muhtemeldir. Bu çalışmadan varılan diğer önemli bir sonuç ise, ACE inhibitörlerinin insülin direncini azaltabileceği başka bir ifadeyle insülin duyarlılığını düzeltebileceklerdir.
The probable role of insulin resistance in essential hypertension (EH) and the effects of ACE inhibitors on glucose metabolism (including on the insulin sensitivity) were studied in 15 persons. Nine were hypertensive, 6 were normotensive and nonobese, nondiabetic persons. The two groups exhibited no signifıcant difference regarding age, sex and body mass index. Peripheral insulin sensitivity of both groups was detected by "euglycemic hyperinsulinemic clamp technique" which is generally accepted as first-choice among alternative techniques. In the hypertensive group the mean metabolized glucose amount (Ml), an indirect sign of insulin sensitivity, was found significantly low compared to the normotensive control group, indicating resistance to insulin in essential hypertensive patients, (3.7 ± 0.6 vs 6.9 ± ı .5 mg/kg/min) A long-acting ACE inhibitor (ramipril) was used only in the hypertensive group for 12 weeks and "euglycemic hyperinsulinemic elamp technique" was repeated. M value (M2, 5.3 ± 0.9 mg/kg/min) was significantly higher than the pretreatment value. These findings suggested that insulin resistance has a role in the etiopathogenesis of EH. Furthermore, we concluded that the relationship between EH and insulin resistance is independent of obesity and impaired glucose tolerance and that ACE inhibitors can decrease insulin resistance and improve insulin sensitivity.

OLGU
12.
Olgu Bildirisi Dört Yaprakçıklı Aort Kapağı: İki Olgu Bildirimi Ve Literatür Taraması
Quadricuspid Aortic Valve Diagnosed by Doppler Echocardiography: Report of Two Cases and Review of the Literature
Metin OKUCU, Ali Serdar FAK, Hakan TEZCAN, Ahmet OKTAY
Sayfalar 62 - 63
Dört yaprakçıklı aort kapağı ender görülen doğumsal bir anomalidir. Tanı genellikle cerrahi veya daha sıklıkla otopsi sırasında konulur. Tek başına ekokardiyografinin de kesin tanı ve hasta takibinde yeterli olabileceği gösterilmiştir. Bu yazıda Doppler ekokardiyografi ile ortaya çıkarılan iki ek olgu ve ilgili literatür taraması sunulmaktadır.
Quadricuspid aortic valve is a rare congenital anomaly which is usually diagnosed at surgery or, most often, at autopsy. Echocardiography alone is shown to be helpful in diagnosis and follow-up. We report two cases detected non-invasively by Doppler echocardiography.

© copyright 2020 TKD Arşivi
LookUs & Online Makale