Archives of the Turkish Society of Cardiology - Turk Kardiyol Dern Ars: 43 (8)
Volume: 43  Issue: 8 - December 2015
EDITORIAL COMMENT
1.Nutrition and cardiovascular health: 2015 American Dietary Guidelines Advisory Report
Meral Kayıkçıoğlu, Öner Özdoğan
PMID: 26717326  doi: 10.5543/tkda.2015.80963  Pages 667 - 672
Abstract | Full Text PDF

2.Reflections from infective endocarditis guideline by European Society of Cardiology; What will change in our practice?
Abdullah Doğan
PMID: 26717327  doi: 10.5543/tkda.2015.01384  Pages 673 - 677
Abstract | Full Text PDF

ORIGINAL ARTICLE
3.Evaluation of arterial elastic parameters in patients with subclinical hypothyroidism
Erdal Belen
PMID: 26717328  doi: 10.5543/tkda.2015.87243  Pages 678 - 683
Amaç: Hipotiroidi kardiyovasküler morbidite ve mortalite artışı ile ilişkilidir. Amacımız toplumda en sık görülen endokrin sistem hastalıklarından biri olan subklinik hipotiroidide, artmış kardiyovasküler risk belirteçlerinden biri olan aort elastik parametrelerini incelemektir.
Yöntemler: Çalışmaya yeni tanı konmuş subklinik hipotiroidili 50 hasta ile yaş ve cinsiyet açısından eşleşmek üzere rastgele seçilen 50 kişilik kontrol grubu dahil edildi. Fizik muayene ve rutin biyokimyasal analizlerin ardından transtorasik ekokardiyografi aracılığıyla aortun sistolik ve diyastolik çapları ve elastik parametreleri hesaplandı.
Bulgular: Subklinik hipotiroidi ve kontrol grubu arasında yaş, cinsiyet ve beden kütle indeksi açısından fark yoktu. Subklinik hipotiroidili hastalarda C-reaktif protein ve tiroit stimulan hormon değerleri daha yüksekti (sırasıyla, p=0.002 ve p<0.001). Subklinik hipotiroidi grubunda kontrol grubuna göre daha yüksek aort sertliği ve daha düşük aort gerilim değerleri saptandı (p<0.001). Çoklu değişkenli lojistik regresyon analizi sonucunda subklinik hipotiroidi ile sistolik kan basıncı, C-reaktif protein, aort gerilimi ve aort sertliği arasında bağımsız korelasyon olduğu tespit edildi (p<0.05).
Sonuç: Subklinik hipotiroidili hastalarda diğer kardiyovasküler risk faktörlerinden bağımsız şekilde aortun elastik parametrelerinde bozulma mevcuttur.
Objective: Hypothyroidism is associated with increased cardiovascular morbidity and mortality. Subclinical hypothyroidism is one of the most common endocrine diseases among the general population. The aim of the present study was to investigate aortic elastic parameters related to increased cardiovascular risk in patients with subclinical hypothyroidism.
Methods: Fifty patients newly diagnosed with subclinical hypothyroidism and 50 healthy, age- and sex-matched euthyroid controls were included. Following physical examination and routine biochemical analysis, systolic and diastolic diameters of the ascending aorta were measured by transthoracic echocardiography, and aortic elasticity parameters were calculated.
Results: Age, gender, and body mass index were similar between the groups. Patients had significantly higher C-reactive protein and thyroid-stimulating hormone levels than the control group (p=0.002 and p<0.001, respectively). Aortic stiffness was significantly higher in patients, but aortic strain values were significantly lower (p<0.001). Aortic stiffness, C-reactive protein, aortic strain, and systolic blood pressure were found to be independent predictors of subclinical hypothyroidism in multivariate logistic regression analysis (p<0.05).
Conclusion: Subclinical hypothyroidism is associated with impairment of aortic elastic parameters, independent of other cardiovascular risk factors.

4.Long term outcomes of surgical revascularization for isolated left main coronary artery stenosis: a single-center surveillance study
Yalçın Velibey, Eyup Tusun, Servet Altay, Nijat Nijat Bakshaliyev, Mehmet Karaca, Özge Güzelburç, Nihat Ozer, Mehmet Eren, Serap Aykut Aka, İbrahim Yekeler
PMID: 26717329  doi: 10.5543/tkda.2015.07277  Pages 684 - 691
Amaç: Bizim bu çalışmadaki amacımız sol ana koroner arter (LMCA) darlığı olan hastaların cerrahi revaskülarizasyon sonrası klinik seyir ve uzun dönem sağkalım sonuçlarını geriye dönük olarak incelemektir.
Yöntemler: Bu çalışmaya tek başına LMCA darlığı tanısı konulan ve cerrahi revaskülarizasyon yapılan 38 hasta (27 erkek, 11 kadın) alındı. Tek başına LMCA darlığı iki grupta sınıflandırıldı: Ostial ve nonostial darlık. Takip seyrinde; kalp nedenli ölüm, yeni bir miyokart revaskülarizasyonu ihtiyacı veya miyokart enfarktüsü gelişimi koroner olay olarak tanımlandı. Ameliyat sonrası değerlendirme periyodu erken ve uzun dönem takiplerinden oluşmaktaydı. Çalışmanın sonlanım noktası tüm nedenlere bağlı ölüm olarak tanımlandı.
Bulgular: Çalışmaya katılan 38 hastanın 25’inde LMCA ostial darlığı mevcuttu. Hastaneden taburcu edilmeden önceki erken dönem ameliyat sonrası mortalitesi %2.6 idi. Ameliyat sonrası uzun dönemde medyan takip süresi 73.43 (dağılım, 0.17-187.23) aydı. Revaskülarizasyon sonrası koroner olaysız veya perkütan koroner girişimsiz geçen medyan süre 73.43 aydı. Ameliyat sonrası iki yıllık sağkalım oranı %97.4; beş yıllık sağkalım oranı %92.1 idi. Ostial ve nonostial darlığı olan hastaların koroner olaysız geçen süreleri ve ameliyat sonrası sağkalım sonuçları arasında anlamlı farklılık yoktu (sırasıyla, p=0.801 ve p=0.970).
Sonuç: Mortalite ve koroner olaylar açısından bakıldığı zaman tek başına LMCA darlığının ameliyat sonrası kısa ve uzun dönem prognozu iyi gözükmektedir.
Objective: The objective of this study was to retrospectively analyze the clinical course and postoperative long-term survival of patients diagnosed with isolated left main coronary artery (LMCA) stenosis after surgical revascularization.
Methods: A total of 38 patients (27 males, 11 females) who were diagnosed with isolated LMCA stenosis and underwent surgical revascularization were enrolled in the study. Isolated LMCA stenosis was classified into 2 groups: ostial stenosis and nonostial stenosis. Coronary events were defined as death of cardiac origin, the need for a new myocardial revascularization procedure, or the occurrence of myocardial infarction in the course of follow-up. The postoperative assessment period included short- and long-term follow-up. The study endpoint was defined as all-cause mortality.
Results: Among the 38 patients who participated in the study, 25 suffered from ostial LMCA stenosis. The early postoperative mortality rate before hospital discharge was 2.6%. Median duration of postoperative long-term follow-up was 73.43 months (range: 0.17–187.23). Median duration of long-term follow-up free from coronary events or percutaneous coronary interventions was 73.43 months. Postoperative 2-year survival rate was 97.4%, and 5-year survival rate was 92.1%. The postoperative survival period and period free of coronary events of patients with isolated ostial LMCA stenosis did not differ significantly from those of patients with nonostial stenosis (p=0.801, p=0.970, respectively).
Conclusion: Postoperative short- and long-term prognosis of isolated LMCA stenosis appears good in terms of mortality and coronary event symptoms.

5.The relationship between mitral annular calcification and red cell distribution width: a cross-sectional study
Çağrı Yayla, Mehmet Kadri Akboğa, Uğur Canpolat, Kadriye Gayretli Yayla, Fatih Bayraktar, Muhammed Süleymanoğlu, Serdar Kuyumcu, Azmi Eyiol, Sinan Aydoğdu
PMID: 26717330  doi: 10.5543/tkda.2015.23539  Pages 692 - 698
Amaç: Mitral anülüs kalsifikasyonu (MAK) ve ateroskleroz hem risk faktörleri hem de patogenezleri açısından benzerdir. Önceki çalışmalarda aterosklerotik hastalıklarla artmış kırmızı kan hücrelerinin dağılım genişliği (KHDG) birbiriyle ilişkilendirilmiştir. Ancak MAK ve KHDG ilişkisini gösteren çalışma yoktur. Bu kesitsel çalışmada, çeşitli kardiyovasküler risk faktörlerine sahip hastalarda MAK ile KHDG arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık.
Yöntemler: Çalışmaya Mart 2014 ve Kasım 2014 tarihleri arasında kardiyoloji polikliniğine başvuran toplam 623 hasta alındı (n=413 MAK(+) grup ve n=210 kontrol grubu). Katılımcıların demografik, klinik ve laboratuvar verilerini içeren özellikleri kaydedildi. Tüm hastaların tam kan örneklerinde KHDG değerleri ölçüldü.
Bulgular: Mitral anülüs kalsifikasyonu (+) grupta hastalar daha yaşlı idi ve hipertansiyon daha sık gözlendi. Ortalama KHDG değeri MAK(+) grupta kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu (%15.3±1.4 ve %13.9±1.4, p<0.001). Pearson korelasyon analizinde KHDG ile nötrofil/lenfosit oranı (NLO) arasında istatistiksel olarak anlamlı ve pozitif korelasyon olduğu saptandı (r=0.284, p<0.001). Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde, yaş (OO: 1.041, p<0.001), hipertansiyon (OO: 1.540, p=0.039), KHDG (OO: 5.351, p<0.001) MAK varlığının bağımsız öngördürücüleri olarak bulundu.
Sonuç: Çalışma bulgularımıza göre MAK(+) olan hastalarda KHDG düzeyi anlamlı derecede artmıştır ve KHDG düzeyi MAK varlığının bağımsız öngördürücüsüdür. Artmış KHDG, MAK(+) olan hastalarda devam eden enflamatuvar bir sürecin göstergesi olarak düşünülebilir.
Objective: Mitral annular calcification (MAC) and atherosclerosis are similar in regard to risk factors and pathogenesis. Increased red blood cell distribution width (RDW) has been shown to be associated with atherosclerotic diseases. However, no data evaluating the association of MAC with RDW has been available. The aim of this cross-sectional study was to investigate the relationship between MAC and RDW among patients with various cardiovascular risk factors.
Methods: A total of 623 patients (MAC-positive group: n=413; control group: n=210) admitted to our cardiology outpatient clinics were enrolled between March and November 2014. Demographic, clinical, and laboratory parameters of all participants were recorded. RDW was analyzed from complete blood samples of study participants.
Results: Patients in MAC-positive group showed older age and higher rate of hypertension. Mean RDW value was significantly higher in MAC-positive group, compared to control group (15.3±1.4% vs. 13.9±1.4%, p<0.001). In Pearson correlation analysis, statistically significant and positive correlation was determined between neutrophil-lymphocyte ratio and RDW (r=0.284, p<0.001). In multivariate logistic regression analysis, age (OR: 1.041, p<0.001), hypertension (OR: 1.540, p=0.039), and RDW (OR: 5.351, p<0.001) were determined as independent predictors of MAC.
Conclusion: RDW levels were significantly increased in patients with MAC, and RDW was determined as an independent predictor for presence of MAC. Therefore, increased RDW can be used as a marker of continuing inflammatory process in MAC patients.

6.Percutaneous closure of perimembranous ventricular septal defects associated with septal aneurysm in adults
Oktay Ergene, Nihan Kahya Eren, Cem Nazlı, Hamza Duygu, Uğur Kocabaş
PMID: 26717331  doi: 10.5543/tkda.2015.50945  Pages 699 - 704
Amaç: Perimembranöz ventriküler septal defektlerin (pmVSD) perkütan olarak kapatılması seçilmiş olgularda cerrahi kapatmaya seçenek olarak kabul görmüştür. Ancak septal anevrizmanın eşlik ettiği pmVSD’lerin kapatılması daha zorlayıcıdır. Bu makalede septal anevrizmanın eşlik ettiği pmVSD’lerin cihaz ile kapatılması ile ilgili deneyimlerimizi bildirdik.
Yöntemler: Merkezimizde 2008-2012 yılları arasında septal anevrizmanın eşlik ettiği pmVSD’si olan 11 olguda perkütan kapatma girişiminde bulunuldu. İşlem sonrası 1., 3., 6. ve 12. aylarda hastaların klinik takipleri yapıldı.
Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 36.2±1.3 (%64 erkek, %36 kadın) idi. Ventrikülografide interventriküler septumdaki anevrizmanın sol ve sağ ventriküle olan açıklıklarının çapları sırası ile 13.5±5.6 mm ve 5.9±2.2 mm idi. Defektin kapatılmasında 4 hastada Amplatzer pmVSD oklüder cihazı, 4 hastada Amplatzer musküler ventriküler septal defekt oklüder cihazı, 1 hastada Amplatzer Duct oklüder-I cihazı, 2 hastada ise Amplatzer Duct oklüder-II cihazı kullanılması tercih edildi. Bütün hastalarda işlem başarılı olarak tamamlandı. Hastalar işlem sonrası ortalama 22±1.9 ay takip edildi. Erken veya orta dönem takipte cihaz veya işlemle ilişkili hiçbir komplikasyon gelişmedi.
Sonuç: Anevrizmanın eşlik ettiği pmVSD’lerde perkütan kapatma basit defektlere göre daha zorlayıcıdır. Cihaz tipinin ve boyutunun seçimi anevrizma ve defektin şekline ve boyutuna göre yapılmalıdır.
Objective: Percutaneous closure of perimembranous ventricular septal defects (pmVSD) has become an accepted alternative to surgical closure in selected cases. However, closure of pmVSDs associated with septal aneurysm is more challenging. We report our experience of device closure of pmVSDs associated with septal aneurysm.
Methods: Between 2008 and 2012, percutaneous closure of pmVSD associated with septal aneurysm was attempted in 11 adult patients in our institution. The patients were followed up at 1, 3, 6, and 12 months after the procedure.
Results: Mean age of the patients (64% male, 36% female) was 36.2±1.3 years. Diameter of the left and right ventricular openings of the aneurysm measured by ventriculography was 13.5±5.6 mm and 5.9±2.2 mm, respectively. The defect was occluded with Amplatzer pmVSD Occluder in 4 patients, Amplatzer Muscular Ventricular Septal Defect Occluder in 4 patients, Amplatzer Duct Occluder I in 1 patient, and Amplatzer Duct Occluder II in 2 patients (AGA Medical Corp., Plymouth, MN, USA). The procedure was succesfull in all patients. Mean follow-up time was 22±1.9 months. There was no device- or procedure-related complications at the acute setting or midterm follow-up.
Conclusion: Percutaneous closure of pmVSDs associated with aneurysm is more challenging than that of simple defects. The selection of the device type and size should be made according to the configuration and size of the aneurysm and defect.

7.Epicardial fat thickness as associated with left ventricular myocardial performance in patients with newly diagnosed hypertension
Abdurrezzak Börekçi, Mustafa Gür, Taner Şeker, Ayşe Kalyoncu Uçar, Ahmet Oytun Baykan, Zafer Elbasan, Hazar Harbalıoğlu, Hakan Uçar, Murat Çaylı
PMID: 26717332  doi: 10.5543/tkda.2015.95902  Pages 705 - 713
Amaç: Epikardiyal yağ kalınlığının (EYK) sol ventrikül hipertrofisi ve diyastolik fonksiyon bozukluğu ile ilişkisi bilinmektedir. Ancak, epikardiyal yağ dokusunun miyokart performansı üzerine etkisi bilinmemektedir. Bu çalışmada yeni tanı konmuş hipertansiyonlu hastalarda EYK ile sol ventrikülün hem sistolik hem de diyastolik fonksiyonunu içeren doku Doppler miyokart performans indeksi (MPI) arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık.
Yöntemler: Bu çalışmaya, ileriye dönük olarak (ortalama yaş: 51.9±1.7 yıl) olan 314 ardışık yeni tanı konmuş hipertansiyonlu hasta dahil edildi. EYK iki ekokardiyografik görüntüde (parasternal uzun ve kısa aks) sistol sonunda sağ ventrikül serbest duvarına dik olarak ölçüldü. MPI doku Doppler (tD) ekokardiyografi kullanılarak hesaplandı. Hastalar ortalama tD-MPI değerlerine göre iki gruba ayrıldı (tD-MPIdüşük ve tDMPI yüksek grup).
Bulgular: Doku Doppler MPI yüksek grubun EYK değerleri tD-MPIdüşük gruptan yüksek bulundu (p<0.05). Ayrıca tDMPI yüksek grupta tD-MPIdüşük grup ile karşılaştırıldığında daha yüksek yaş, beden kütle indeksi, sistolik kan basıncı, diyastolik kan basıncı, sol ventrikül kitle indeksi (LVMI), E/A oranı ve aort distansibilitesi tespit edildi (hepsinde, p<0.05). Çok değişkenli lineer regresyon analizinde MPI yaş (β=0.089, p=0.012), LVMI (β=0.090, p=0.05), E/A (β=-0.118, p=0.005) ve EYK (β=0.432, p<0.001) ile bağımsız ilişkili bulundu.
Sonuç: Doku Doppler MPI yeni tanı konmuş hipertansiyonlu hastalarda EYK ile bağımsız ilişkilidir. EYK, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu normal olan ve yeni hipertansiyon tanısı konmuş hastalarda sol ventrikül global fonksiyon bozukluğunun belirlenmesinde öngördürücü olarak kullanılabilir.
Objective: Epicardial fat thickness (EFth) is associated with both left ventricular hypertrophy (LVH) and diastolic dysfunction. However, the effect of EFth on myocardial performance is not known. The aim of this study was to investigate the relationship between EFth and tissue Doppler myocardial performance index (TD-MPI), which incorporates both systolic and diastolic left ventricular (LV) function, in newly diagnosed hypertension (HT) patients.
Methods: A total of 314 consecutive, newly diagnosed HT patients were prospectively included (mean age: 51.9±1.7 years). EFth was measured perpendicularly on the free wall of the right ventricle at the end of the systole in 2 echocardiographic views (parasternal short and long axis). Myocardial performance index (MPI) was calculated using tissue Doppler (TD) echocardiography. Patients were divided into 2 groups according to median TD-MPI levels (TD-MPIlow and TD-MPIhigh).
Results: EFth values of the TD-MPIhigh group were higher than those of the TD-MPIlow group (p<0.05). Patients in the TD-MPIhigh group also had higher age, body mass index, systolic blood pressure (SBP), diastolic blood pressure (DBP), left ventricular mass index (LVMI), E/A ratio, and aortic distensibility, compared with the TD-MPIlow group (p<0.05 for all). Multivariate linear regression analysis showed that TD-MPI was independently associated with age (β=0.089, p=0.012), LVMI (β=0.090, p=0.05), E/A (β=-0.118, p=0.005), and EFth (β=0.432, p<0.001).
Conclusion: TD-MPI was independently associated with EFth in patients with newly diagnosed HT. EFth may be used as a predictor of impaired LV global functions in patients with normal left ventricular ejection fraction (LVEF) and newly diagnosed HT.

8.Neurofibromatosis type 1 and cardiac manifestations
Faruk İncecik, Özlem M Hergüner, Sevcan Alınç-erdem, Şakir Altunbaşak
PMID: 26717333  doi: 10.5543/tkda.2015.27557  Pages 714 - 716
Amaç: Nörofibromatoz tip 1’de (NF1) rastlanan kalp damar sistemi bozuklukları hipertansiyon, doğumsal kalp hastalığı ve hipertrofik kardiyomiyopatidir. Bu çalışmanın amacı NF1’li hastalarda kalple ilgili bozuklukları değerlendirmektir.
Yöntemler: Nörofibromatoz tip 1’li 65 hasta (ortalama yaş 9±4.48 yıl) geriye dönük olarak incelendi. Tüm hastalara elektrokardiyografi ve ekokardiyografi yapıldı.
Bulgular: Kalple ilgili bozukluklar 65 hastanın 11’inde (%15.3) bulundu. Beş hastada mitral kapak yetersizliği, iki hastada sekundum tip atriyal septal defekt, bir hastada pulmoner kapak darlığı, bir hastada ventriküler septal defekt, bir hastada triküspit kapak yetersizliği ve bir hastada aort kapak yetersizliği mevcuttu.
Sonuç: Kalple ilgili bozukluklar, uzun süreli hemodinamik sorunlara neden olabileceğinden erken tanınmalıdır. Bu nedenle, NF1’li herhangi bir hastaya tanı anında ve düzenli aralıklarla kalp değerlendirmesi zorunludur.
Objective: Cardiac manifestations of neurofibromatosis type 1 (NF1) may include hypertension, congenital heart disease, and hypertrophic cardiomyopathy. The aim of this study was to evaluate cardiac abnormalities in patients with NF1.
Methods: Sixty-five NF1 patients (mean age: 9±4.48 years) were retrospectively studied. Standard electrocardiography and echocardiography were performed in all patients.
Results: Cardiac abnormalities were found in 11 of the 65 patients (15.3%). Five patients had mitral valve regurgitation, 2 patients had secundum atrial septal defect, 1 patient had pulmonary valvular stenosis, 1 patient had ventricular septal defect, 1 patient had tricuspid valve regurgitation, and 1 patient had aortic valve regurgitation.
Conclusion: Cardiac abnormalities have potential long-term hemodynamic consequences that justify an early diagnosis. Thus, for any patient with NF1, a cardiologic assessment is mandatory at the time of diagnosis and with regular follow-up intervals.

CASE REPORT
9.A rare association: inferior vena cava anomalies and congenital heart diseases
İlker Ertuğrul, Vehbi Doğan, Utku Arman Örün, Selmin Karademir
PMID: 26717334  doi: 10.5543/tkda.2015.64509  Pages 717 - 719
İnferiyor vena kava (IVC) anomali varyasyonları genel popülasyonda bildirilmektedir. Sol IVC, çift IVC yanında 60’dan fazla değişik IVC anomalisi bildirilmiştir. Bu anomaliler genellikle cerrahi ve radyolojik girişimler sırasında tesadüfen fark edilirler. Abdominal cerrahide klinik komplikasyonlara ve venöz tromboz gelişimine zemin hazırlayabilirler. Kalp hastalıklarıyla ilişkisi bildirilmese de kalp hastalığı varlığında IVC anomalileri ameliyat öncesi planlamada ve ameliyat sonrası takip için önemlidir. Bu yazıda doğumsal kalp hastalıklarına eşlik eden IVC anomalisi olan iki olgu sunuldu.
The numerous variations of abnormalities of the inferior vena cava (IVC) result in anomalies such as isolated left IVC, double IVC and more than 60 types of malformation. These anomalies are rare and recognized incidentally during surgical or radiological procedures. They may lead to clinical complications during abdominal surgery, and predispose to venous thrombosis. Although they have no definite relationship to other congenital cardiac lesions, identification of these anomalies are important for pre-operative planning and post-operative follow-up. This report presents two cases of congenital IVC anomalies accompanied by congenital heart diseases.

10.Biventricular noncompaction cardiomyopathy with severe systolic and diastolic dysfunction in a systemic sclerosis patient
Belma Kalaycı, Süleyman Kalaycı, Turgut Karabağ, Mustafa Aydın
PMID: 26717335  doi: 10.5543/tkda.2015.62392  Pages 720 - 723
Nonkompaksiyon kardiyomiyopati ventrikülde artmış derin trabekülasyonlarla karakterize nadir görülen doğumsal bir kardiyomiyopatidir. Sol ventrikülün apeksi en sık etkilenen segmenttir ancak sol ventrikül bazal segmenti, biventriküler tutulum ve sağ ventrikülün baskın olarak tutulduğu olgularda tanımlanmıştır. Sistemik sklerozda bazı nöromüsküler anomaliler ve miyopatiler tanımlanmıştır. Ancak kronik enflamatuvar hastalıklarla nonkompaksiyon kardiyomyopati birlikteliği net değildir. Biz bu yazıda 40 yaşında diffüz kutanöz sistemik sklerozu olan bir kadında ciddi sistolik ve diyastolik fonksiyon bozukluğuna neden olan biventriküler nonkompaksiyon kardiyomiyopatili olguyu sunduk.
Non-compaction cardiomyopathy (NCM) is a rare congenital cardiomyopathy characterized by deep increased trabeculation in one or more segments of the ventricle. The apical segment of the left ventricle is most commonly affected, but left ventricular basal segment, biventricular involvement or right ventricle predominance have also been described. While some neuromuscular anomalies and myopathies had been described in systemic sclerosis patients, coexistence of chronic inflammatory disorders and NCM is unclear. This paper presents a case of biventricular NCM with severe systolic and diastolic dysfunction in a 40-year-old female diffuse cutaneous systemic sclerosis patient.

11.Coil embolization of a traumatic arteriovenous fistula of the lower extremity
Mustafa Topuz, Mehmet Coşgun, Ömer Şen, Murat Çaylı
PMID: 26717336  doi: 10.5543/tkda.2015.44045  Pages 724 - 726
Arteriyovenöz (AV) fistüller arter ve ven sistemi arasında normal anatomik kapiller yatağı baypas eden anormal bağlantılardır. Biz bu olguda penetran yaralanmaya bağlı olarak alt ekstremitede AV fistül gelişen bir hasta sunduk. Arteriyovenöz fistül tanısı Doppler ultrasonografi ile konuldu. Tanısal kateterizasyonda sol arteriya profunda ile sol femoral ven arasında yüksek akımlı ve derin femoral vende 9x4 cm çapında anevrizma oluşturan AV fistül gösterildi. Arteriyovenöz fistül başarılı şekilde koil ile tıkanarak kapatıldı.
Arteriovenous fistulas (AVFs) are unusual connections between the arterial and venous system that bypass the normal anatomic capillary beds. This case report presents an arteriovenous fistula of the lower extremity caused by a penetrating injury. The patient was diagnosed by Duplex ultrasonography. Diagnostic catheterization of the affected limb showed a high-flow AVF between the left profunda femoris artery and left femoral vein with a deep femoral vein aneurysm measuring 9x4 cm. The AVF was successfully treated with coil embolization.

12.Hypertensive emergency due to pheochromocytoma crisis complicated with refractory hemodynamic collapse
Mert İlker Hayıroğlu, Özlem Yıldırımtürk, Mehmet Bozbay, Mehmet Eren, Seçkin Pehlivanoğlu
PMID: 26717337  doi: 10.5543/tkda.2015.77925  Pages 727 - 729
Hipertansif acil durumlar, acil servise başvuruların en sık sebeplerindendir. Genellikle ileri yaşta ve tekrarlayan şekilde ortaya çıkar. Yirmi dokuz yaşında kadın hasta acil servise hipertansif acil tanısı ile getirildi. Hastanın başvuru sırasında baş ağrısı, nefes darlığı, çarpıntı, terleme ve 250/150 mmHg olan tansiyonu sebebiyle hipertansif ensefalopatiye bağlı konfüzyonu vardı. Hastayı hastanemize sevk eden hastane tarafından çekilen beyin bilgisayarlı tomografisi (BT) akut serebral kanamayı dışlamıştı ve ayırıcı tanı için çekilen torakoabdominal BT’de nekrotik merkezli adrenal kitle saptanmıştı. Kliniğimize kabulünden sonra yüksek doz intravenöz nitrat tedavisine rağmen aşırı olan kan basıncı kontrolü sağlanamadı. Bu nedenle intravenöz esmolol tedavisi yanında eş zamanlı oral alfa bloker tedavisi beta bloker ile ortaya çıkacak alfa adrenerjik aktiviteyi baskılamak için başlandı. On iki saat sonra intravenöz sıvı, dopamin, adrenalin ve noradrenalin gibi inotropik ajanlar verilmesine rağmen ani hipotansiyon gelişti. Muhtemel feokromasitoma krizine bağlı hiperadrenerjik duruma ikincil hemodinamik çökme sebebiyle hasta 24. saatte kaybedildi. Bu olgu ciddi antihipertansif tedaviye cevap vermeyen fulminan feokromasitoma krizine sekonder istisnai bir hipertansif acil olgusudur. Hastanın aşırı adrenerjik aktivitesi derin kardiyojenik şoka yol açmış ve hasta kaybedilmiştir.
Hypertensive emergency usually appears in older patients with previous recurrent episodes, and is among the most frequent admissions to emergency departments. A 29-year-old woman was referred to our clinic with the diagnosis of hypertensive emergency. The patient complained of severe headache, dyspnea, palpitation, diaphoresis, and confusion due to hypertensive encephalopathy. Her blood pressure was 250/150 mmHg on admission. At the referral hospital, the patient had undergone cranial CT because of her confused state and this excluded acute cerebral hemorrhage. Also at that hospital, thoracoabdominal CT for differential diagnosis depicted an adrenal mass with a necrotic core. After admission to our clinic, initial control of excessive blood pressure was not achieved despite high dose intravenous nitrate therapy. Thereafter intravenous esmolol treatment was initiated simultaneously with oral alpha blocker therapy in order to counterbalance the unopposed alpha adrenergic activity with beta blocker therapy. After 12 hours, sudden onset of hypotension developed and deepened despite IV saline, inotropic and vasopressor agents such as IV dopamine, noradrenaline and adrenaline. The patient died at the 24th hour due to hemodynamic collapse as a result of hyperadrenergic state due to possible pheochromocytoma crisis. This case is an exceptional example of hypertensive emergency secondary to fulminant pheochromocytoma crisis failing to respond to intensive antihypertensive treatment, and in which patient death was unavoidable due to uncontrolled excessive adrenergic activity which led to profound cardiogenic shock.

13.Subarachnoid hemorrhage that electrocardiographically mimics acute coronary syndrome: a case report
Erkan Köklü, İsa Öner Yüksel, Nermin Bayar, Selçuk Küçükseymen, Şakir Arslan
PMID: 26717338  doi: 10.5543/tkda.2015.26546  Pages 730 - 733
Birçok makalede serebrovasküler olaylar sırasında elektrokardiyografik değişiklikler ve kardiyak enzimlerde yükseklik bildirilmiştir. Bu yazıda sunduğumuz atriyoventriküler tam blokla birlikte belirgin derecede ST yükselmesi ile seyreden senkoplu olguya ileri incelemeler sonunda subaraknoid kanama tanısı konuldu. Klinik tecrübelerimiz ve yaptığımız literatür taramasına göre hastamız, ST yükselmeli miyokart enfarktüsünü taklit eden atriyoventriküler tam bloklu ve subaraknoid kanamalı ilk olgudur.
Electrocardiography alterations and cardiac enzyme elevation have been reported in patients with cerebrovascular events in various articles. This case reports a case of syncope with an electrocardiography of atrioventricular complete block and extensive ST segment elevation. However, it was finally diagnosed as subarachnoid hemorrhage. To the best of our knowledge, this patient is the first case of subarachnoid hemorrhage mimicking ST elevation myocardial infarction with atrioventricular complete block.

14.What should be done in the event of simultaneous massive pulmonary embolism and myocardial infarction with ST elevation?
Recep Akgedik, Zeki Yüksel Günaydın, Berna Botan Yıldırım, Canan Eren Dağlı, Osman Bektaş
PMID: 26717339  doi: 10.5543/tkda.2015.43490  Pages 734 - 738
Yoğun pulmoner emboli (YPE) ve akut miyokart enfarktüsü (AME) tanı ve tedavisi iyi bilinen hayatı tehdit eden hastalıklardır. Dispne, göğüs ağrısı, hipotansiyon, EKG deşiklikleri ve kardiyak enzim yükseklikleri her iki hastalıkta da görülebilen ortak semptom ve bulgulardır. Hem YPE hem de AME tedavi statejileri yeteri kadar açık olarak tanımlanmıştır. Yoğun pulmoner emboli ve AME oldukça nadiren bir hastada eş zamanlı bulunabilir. Ancak bir hastada bu iki acil patolojinin eş zamanlı bulunması durumunda seçilecek tedavi açık değildir. Bu yazıda eş zamanlı YPE ve ST yükselmeli AME tanısı koyduğumuz 85 yaşındaki hasta sunuldu. Bir hastada bu iki hastalığın birlikte bulunması durumunda tedavi seçeneklerini olgumuz ve literatür eşliğinde tartışıldı.
Massive pulmonary embolism (MPE) and acute myocardial infarction (AMI) are life-threatening conditions with well-known diagnosis and treatment. Symptoms and findings such as dyspnea, chest pain, hypotension, ECG changes and elevation of cardiac enzymes are seen in both diseases. However, MPE and AMI are rarely simultaneous in a single case. This report presents an 85-year-old patient with simultaneous MPE and AMI with ST elevation. While treatment strategies for both MPE and AMI have been adequately described, it is not clear which treatment to choose when both emergency pathologies occur simultaneously in one patient. This case report discusses the treatment of these two diseases in such a case.

REVIEW
15.Myocarditis and inflammatory cardiomyopathy: from diagnosis to treatment
Felicitas Escher, Carsten Tschoepe, Dirk Lassner, Heinz-Peter Schultheiss
PMID: 26717340  doi: 10.5543/tkda.2015.47750  Pages 739 - 748
Avrupa Kardiyoloji Derneği tarafından bildirilen tanıma göre miyokardit, yerleşmiş histolojik, immünolojik ve immünohistokimyasal ölçütlerle tanısı konan enflamatuvar bir miyokardiyum hastalığı, enflamatuvar kardiyomiyopati ise kalp işlev bozukluğu ile ilişkili miyokardittir. Miyokardit ve enflamatuvar kardiyomiyopatinin gerçek insidansını belirlemek zordur. Gençlerde görülen ani kardiyak ölümleri araştıran çalışmalar, %2 ile %42 arasında, son derece değişken bir miyokardit otopsi prevalansı bildirmektedir. Benzer bir şekilde, açıklanamayan iskemik olmayan dilate kardiyomiyopatisi olan yetişkin hastaların %9-16’sında biyopsi ile kanıtlanmış miyokardit bildirilmiştir. Olguların %30’una kadar varan bir kesiminde, biyopsi ile kanıtlanmış miyokardit dilate kardiyomiyopatiye ilerleyebilmekte ve kötü bir prognoz ile ilişkilidir. Miyokardit hastalarında prognoz ayrıca altta yatan etiyolojiye göre de çeşitlilik göstermektedir.
Based on the definition in the European Society of Cardiology statement, myocarditis is an inflammatory disease of the myocardium diagnosed by established histological, immunological, and immunohistochemical criteria, whereas inflammatory cardiomyopathy is myocarditis in association with cardiac dysfunction. Actual incidences of myocarditis and CMi are difficult to determine. Studies addressing the issue of sudden cardiac death in young people report a highly variable autopsy prevalence of myocarditis, ranging from 2-42% of cases. Similarly, biopsy-proven myocarditis has been reported in 9-16% of adult patients with unexplained nonischemic dilated cardiomyopathy (DCM). In up to 30% of cases, biopsy-proven myocarditis can progress to DCM and is associated with a poor prognosis. Prognosis in myocarditis patients also varies according to underlying etiology.

CASE IMAGE
16.Left circumflex artery aneurysm with fistula to coronary sinus associated with severe mitral regurgitation
Mehrnoush Toufan, Samad Ghaffari, Leili Pourafkari, Nader D Nader
PMID: 26717341  doi: 10.5543/tkda.2015.41387  Page 749
Abstract | Full Text PDF | Video

17.An extraordinary case of cardiac pacemaker lead self-extraction
Bekir Serhat Yildiz, Yusuf Izzettin Alihanoglu, Ismail Dogu Kilic, Harun Evrengul
PMID: 26717342  doi: 10.5543/tkda.2015.12823  Page 750
Abstract | Full Text PDF

18.Giant left ventricular thrombus extending into the left ventricular outflow tract
Kudret Keskin, Süleyman Sezai Yıldız, Serhat Sığırcı, Şükrü Çetin, Kadriye Kılıçkesmez
PMID: 26717343  doi: 10.5543/tkda.2015.97832  Page 751
Abstract | Full Text PDF | Video

19.Chronic aortic dissection and recoarctation as a late complication of aortic coarctation surgery
Ali Çoner, Serhat Balcıoğlu, Sinan Akıncı, Davran Çiçek, Haldun Müderrisoğlu
PMID: 26717344  doi: 10.5543/tkda.2015.57088  Page 752
Abstract | Full Text PDF

20.A misleading diagnosis in acute coronary syndrome: tirofiban-induced alveolar hemorrhage
Bahadır Şarlı, Mehmet Uğurlu, Ahmet Tok, Engin Dondurmacı, Fazilet Sağ Ertürk
PMID: 26717345  doi: 10.5543/tkda.2015.45625  Page 753
Abstract | Full Text PDF

LETTER TO EDITOR
21.Letter to the Editor: Do not only ablate but also look for myocardial fibrosis and myopathy in noncompaction
Sinda Zarrouk-mahjoub, Josef Finsterer
PMID: 26717346  doi: 10.5543/tkda.2015.67847  Pages 754 - 755
Abstract | Full Text PDF

22.Author's reply
Ahmet Taha Alper, Barış Güngör, Ahmet İlker Tekkeşin, Ceyhan Türkkan
PMID: 26717347  Page 755
Abstract | Full Text PDF

OTHER ARTICLES
23.Comment on cardiology publications

Page 756
Abstract | Full Text PDF

© Copyright 2020 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale