Archives of the Turkish Society of Cardiology - Turk Kardiyol Dern Ars: 27 (7)
Volume: 27  Issue: 7 - September 1999
1.Summaries of Articles

Pages 450 - 455
Abstract | English Full Text

2.Clinical Investigations Spontaneous Echocardiographic Contrast in Descending Aorta in Patients Without Aortic Dissection and Associated Clinical and Echocardiographic Characteristics
Cihangir KAYMAZ, Nihal ÖZDEMİR, Cevat KIRMA, Hakan DİNÇKAL, Mehmet ÖZKAN
Pages 456 - 461
Spontan eko kontrastı (SEK) torasik aortada diseksiyon varlığı ile ilişkili olarak tespit edilmektedir. Ancak, inen aortada (İA) SEK varlığı diseksiyon bulunmaksızın da bildirilmekte olup, İA'da SEK oluşumunun akım koşullarına bağımlılığı, ka/b içinde SEK oluşumuna göre daha belirsizdir. Çalışmamız aorı diseksiyonu bulunmaksızın İA 'da SEK varlığının sıklığını ve klinik önemini belirlemeyi ve İA'da SEK oluşumu ile ilişkili hemodinamik değişkenleri araştırmayı amaçlamaktadır. Çalışma grubu merkezimizde transözofajiyal ekokardiyografi (TEE) ile değerlendirilen 1199 ardışık (878 K, 321 E, ort. yaş 47.2 ± 21 .5) olgudan oluşturulmuştur. Ka/b ritmi olguların 495'inde (%41 .3) atrial fibrillasyon (AF), diğerlerinde sinus ritmi şeklindeydi. inen aortada zirve akım hızları (pV, cm/s) TEE sırasında HPRF Doppler ile 90 ile 130 derece arasındaki açılarda ölçüldü ve İA 'da maksirnal "shear ra te" (SR, s-1) hesaplandı. inen aoı·tada SEK 54 (%4.5) olguda tespit edildi. inen aoı·tada SEK bulunan ve bulunmayan gruplar arasında sırasıyla, yaş (60.6 ± 8 ve 40.6 ± 14.2, p=0.0001 }, erkek cinsiyet (%66.7 ve % 43.9 % p=0.001 ), çıkanaorta çapı (cm) (4.2 ± 1.0 ve 3.3 ± 1.1, p=O.OOOJ), iA çapı (3.06 ± 0.9 ve 2.1 ± 0.4, p=0.0001 ), sol ventrikül disfonksiyonu (SVD, EF :5 0.40) sıklığı (%7.4 ve %2 .1, p<0.05), ileri aort yetersizliği (0 ve %3.5, p<0.05), aort duvarı kalsifıkasyonu (%9.3 ve %0.5, p=O.OOOOJ), iA'da konıp/ike plak (%13 ve %0.7, p=O.OOOl}, diseksiyon bulunmayan anevrizma sıklığı (%31.5 ve %4, p=O.OOOOl}, pV (28 ± 9 cm/s ve 51 ± 21 cm/s, p<0.00001) ve maksimal SR (51 ± 29 s-1 ve 105±47 -1, p<0.00001) anlamlı olarak farklı bulundu. Buna karşılık iA'da SEK varlığı ka/b ritmi, mitral kapak hastalığı, mitral anüler kalsifikasyon, sol atrium içinde SEK ve/veya frombüs bulunuşu ve embolikolay öyküsü ile ilişkili bulunmadı (p>0.05). "Multipl regression" analizinde sırasıyla; maksirnal "shear rate", iA çapı, aort duvarı kalsifikasyonu, konıp/ike plak, ileri aort yetersizliği bulunuşu ve erkek cinsiyet iA'da SEK varlığı ile ilişkili ba,~ımsız değişkenler olarak belirlendi. Sonuç olarak; İA 'da SEK varlığım n geniş aort çapları, erkek cinsiyet, ileri yaş, ateroskleroz, sol ventrikül disfonk- siyonu, ileri aort yetersizliğinin bulunmayışı ve görece düşük iA akım hızlan ve "shear rate" ile ilişkili göründüğünü, bulguların iA 'da SEK oluşumunun da, ka/b içi boşluklarda SEK varlığında olduğu gibi akım koşullarına bağımlı fokal bir olay oldlf,~U düşüncesini desteklediğini, her ne kadar bulgularımız lA 'da SEK ile emboli k olaylar arasında bir ilişkiyi desteklemiyor olsa da, daha başka çalışmalara gerek olduğu düşünülmüştür.
Spontaneous echo contrast (SEC) is found in the thoracic aorta in association with dissection. But SEC in the descending aorta (DA) in the absence of aortic dissection has been rarely reported, and data concerning flow dependence of SEC formation in the DA is less c lear than that in the intracardiac location. The purposes of this study are to evaluate both the frequency and elinical significance of SEC in the DA in the absence of aortic dissection, and to investigate the hemodynamic correlates of SEC in the DA. The study group comprised 1 199 consecutive pts (m ale 321, female 878, mean age 47.2±21.5) who underwent transesophageal echocardiography (TEE) at our institution. Cardiac rhythm w as atrial fibrillation in 495 ( 41. 3 %) pts. Peak flow velocities (pFV, cm/see) in the DA were measured between 90 and 130 degrees with HPRF Doppler interrogation during TEE, and maximal shear ra te (SR, s-J) in the DA w as calcu lated. Spontaneous echo contrast in the DA was detected in 54 (4.5 %) of pts. Between subgroups with and without SEC in the DA, age (60.6 ± 8 vs 40.6 ± 14.2, p=O.OOOI ), male gender (66.7 % vs 43.9 %, p=O.OOI), diameters (cm) of ascending aorta (AA, 4.2 ± 1.0 vs 3.3 ± 1.1 , p=O.OOO), and DA (0.06 ± 0.9 vs 2.1 ± 0.4, p=O.OOOI ), frequency of left ventricular dysfunction (LVD, 7.4 % vs 2. I %, p<0.05), severe aortic regurgitation (0 vs 3.5 %, p<0.05), aortic wall calcification (9.3 % vs 0.5 %, p=O.OOOO), complex plaque in the DA (13 % vs 0.7 %, p=O.OOOI), nondissecting aneurysms (3 1.5 % vs 4 %, p=0.00001), pFV (38 ± 9 cm/s vs 5 1±21 c m/s, p<0.00001) and maximal SR in the DA (51±29 s-1 vs 105 ± 47 s-1, p<0.00001) were significantly different. But SEC in the DA was not found to be associated with cardiac rhythın, mitral disease, intracardiac SEC and/or thrombus and embolic event (p>0.05). Multiple regression analysis confirmed that SR, diameter of DA, aortic wall calcification, complex plaque in the DA, severe aortic regurgitation and male gender were independent variabtes associated with SEC in the DA. We conclude that (1) presence of SEC in the DA seems to be associated with larger aortic diameters, male gender, older age, atherosclerosis . L VD, absence of aortic regurgitation, relatively lower pFV and SR in the DA, (2) results appear to confirın that formati on of SEC in the DA is a local flowdependent phenomenon as those in intracardiac chambers, (3) although our results did not confirm a relationship between SEC in the DA and embolic events, further studies are needed.

3.Effect of Angina Pectoris Prior to First Q-Wave Acute Myocardial Infarction on Short Term Prognosis and Left Ventricular Function
Haldun AKGÖZ, Tamer AKBULUT, Şennur Ünal DAYİ, Seden ÇELİK, Gülşah TAYYARECİ, Tezer ULUSOY
Pages 462 - 467
Bu çalışmanın amacı ilk defa geçirilen Q-dalgalı akut miyokard infarktüsü (AM/)t öncesindeki son gün içerisinde tamm/anan angina pektarisin prognostik anlanwu ve sol ventrikül fonksiyonlan mn korunmasi üzerine olan etkisini değer/endirnıekdir. Ayrıca bu etkiyi anıerior ve inferior akut miyokard infarktüsü arasmda klyaslamakflr. Metod: Bu amaç ile ilk defa miyokard infarktüsü geçiren 105 olgu ça!tşmaya almdı. Olgu/ann 51' i anterior, 54' ii ise inferior miyokard infarktüsüne sahipti. Toplam 43 olgunun (anterior=21 ve inferior=22) infarktüs öncesi son 24 saat içinde angina pekt01·is öyküsü mevcut idi. 0/gulm·a hastanede yatiŞ dönemi içinde selektif koroner anjiografi ve kanırast sol ventrikü/ografi uygulandı. Bulgular: Her iki infarktüs grubundaki olgular angina varlığma göre yaş, cinsiyet, koroner risk faktörleri, infarktüs öncesinde ve sonrasnıda beta-bloker, kalsiyum antagonisti ve anjiyotensin konveriing enzim inlıibitörü ku// ammı aç/Slndan karşılaşıırıldiğmda fark saptanmadi. Hastaneye infarktüsün ilk 6 saati içinde geliş yüzdeleri açlSindan karşılaştırıldığmda yine benzer şekilde fark saptanmadi. Anterior miyokard infarktüsii geçiren grupta infarktüs alamnın büyüklüğünün bir belirleyicisi olarak kreatin kinaz-MB tepe değerleri alındığmda anginas1 olan olgularda anlamlı olarak düşük bulundu (p<0.04 ). Benzer şekilde hastane içinde gelişen konıplikasyon (ventrikü/er fibrilasyon, ventriküler taşikardi, kalp yetersizliği vb. p=0.036) ve ölüm oranları da preinfarktiis angina pektarisi bulunan anterior miyokard infarkıüstü grupta daha düşük ve ejeksiyon fraksiyonu anlamlı olarak daha yüksek idi (p=0.05 ). Sonuç olarak AM/ öncesindeki son günde var olan angina pekt01·is özellikle anterior miyokard infarktüsünde daha belirgin olmak üzere infarkı ekspansiyonu ve sol ventrikül fonksiyonları üzerine olumlu etkiye sahiptir.
Purpose: The aiın of this study was to assess the prognostic significance of angina pectoris one day before the development of first Q-wave acute myocardial infaretion (AMI). Patients with anterior or inferior ınyocardial infaretion were coınpared. Methods: A total number of 105 patients experiencing a first Q-wave anteri or (n=51 ) or inferior (n=54) myocardial infaretion were examined. The pattern of preinfarction angina was defined as angina developing during the last day (24 hours) preceding the infarction. A total of 43 patients in this study had angina before Q-wave AMI. During the convalescence period, selective coronary angiography and co ntrast left ventriculography were performed. Results: There were no significant differences between patients with and without preinfarction angina in either of the subgroups based on infarcı site with respect to age, gender, coronary risk factors, use of beta-adrenergic blockers, angiotensinconverting enzyme inhibitors or calcium channel blackers before and after infarction, proportion of patients arriving at the hospital within 6 hours after the onset of infarction. Among patients with anterior infarction, preinfarction angina was associated with lower peak creatine kinase activity (p<0.04), a Iower in-hospital ineidence of sustained ventricular tachycardia, fibrillation , pump failure (p=0.036) and cardiac mortality. In this subgroup it was also associated with a higher ejection fraction (p=0.05). Conclusion: The presence of angina pectoris in last day before the development of first Q-wave AMI has a favorable effect on infarcı expansion and left ventricular function especially in patients with anterior myocardial infarction.

4.Correlation of Myocardial Fractional Flow Reserve with Thallium-201 Spect Imaging In Intermediate Severity Coronary
Oğuz CAYMAZ, Serdar FAK, Hakan TEZCAN, Sabahat İNANIR, Sena TOKAY, Nural BEKİROĞLU, Turgut TUROĞLU, Ahmet OKTAY
Pages 468 - 472
Koroner arterin sm ır lezyonlannuı fizyolojik önemlerinin anlaşılabilmesi önemli ancak bunu saplayan yöntemler tamşmalıdır. Bu çalışmanlll amacı sınır lezyonların öne· mini belirlemek için kullamlan kantitatif koroner anjiografi (KKA), SPECT tlıallium-201 pe1füzyon sintigrafisi (SPECT ıoıTt) ve miyokard fraksiyonel akını rezervi (FFRnıyo) yöntemleri arasmdaki korelasyonu araştırmaktır. Prospektif olarak 15 hastada (yaşları 53.3±10.2 yıl, %66.6 erkek) KKA ile saptanan 20 anjiyografık sımr tezyanda (%30-70 çap daı·alması) 0.014 inch basınç teli ile elde edilen FFRnıyo değerlerini aym hafta içinde yapılan SPECT 20ITI sonuçlan ile karşılaştırdık. Darlık derecesi ile FFRmyo arasında orta derecede ve anlamlı bir korelasyon saptandı (53.1 ±13.4 vs. 0.75±.0.09, sıras ı ile, r:- 0.59, p:0.006). Toplanı 20 damar bölgesinin 11 'inde (%55) peıfiizyon defekti saptamrken (Grup 1 ), 9 bölgede (%45) defekt yoktu (Grup 2). KKA ile saptanan darlık dereceleri Grup 1 ve Grup 2 arasmda farksız bulunurken (55.9±.1 1.5 vs. 49.7±1 5.5, sırası ile, p:0.3 ), FFRmyo değerleri iki grup arasmda anlamlı olarak farklı bulundu (83.5±5.3 vs 68.2±5.4, sırası ile, p:0.001 ). SPECT 201TI sonuçları affin standart kabul edilerek FFRnıyo (norma/> 0.75) ile darlık derecesi (nornıal<%50) için sensiti· vi te, spesifisite, pozitif prediktif değer ve negatif prediktij değer sırası ile 0.91 ve 0.55, 100 ve 0.56, 100 ve 0.60, 0.90 ve 0.50 olarak hesaplandı. Sonuç olarak: Anjiyografik sınır koroner lezyonlarda FFRnıyo, SPECT 20ITJ ile saptanan iskenıiyi doğru olarak tanıyabilirken KKA im lezyonlamı fizyolojik önemini ortaya koyanıama ktadır. Anahtar kelime/er:
The physiologic assessment of angiographically intermediate-severity stenosis remains problematic. The purpose of this study was to compare measures of fractional flow reserve of the myocardium (FFRmyo) with results of quantitative coronary angiography (QCA) and stress single-photon emission computed tomography (SPECT) thallium- 20ı (201TI) imaging in patients with intermediate severity coronary artery disease (ISCAD). We prospectively evaluated 20 lesions of QCA determined ISCAD [% diameter stenosis (DS) between 30 and 70] in ı5 patients (age 53.3±ı0.2 years, %66.6 male) using a O.Oı4 inch pressure wire during elective coronary angiography. All patients subsequently underwent to SPECT 201 Tl imaging in the following week and blinded results were compared. There was a moderate correlation between %DS and FFRmyo (53.1±13.4 and 0.75±0.09, respectively. R: -0.59, p: 0.006). There were perfusion defects in ı ı (%55) of 20 vascular territories (Group 1) and 9 (%45) territories w ere found as normal (Group 2). While stenosis severity determined by QCA was not different between Group ı and Group 2 (55.9±1 1.5 vs. 49.7±15.5, respectively, p: 0.3); FFRmyo was found to be s ignificantly different between the two groups (83.5±5.3 vs 68.2±5.4 respectively, p:O.OOı ). When the results of both tes ts w ere dichotomised as normal (FFRmyo~ 0.75 and %DS < %50) and abnormal, and SP ECT 20 ı Tl tak en as the golden standart sensitivity, speificity, positive predictive value and negative predictive value of both tests were 0.9ı vs 0.55, 100 VS 0.56, ı00 VS 0.60, 0.90 VS 0.50, respectively. In conclusion: FFRmyo accurately predicts the pres en ce of ischemia on SPECT 20 1 Tl in patients with ISCAD. QCA does not reliably assess the physiologic impact of the same lesions.

5.Ventricular Late Potentials in Patients with Primary and Secondary (Rheumatic) Mitral Valve Prolapse: Relationship with Ventricular Arrhythmias and Mitral Valve Morphology
Cevat KIRMA, Cihangir KAYMAZ, Nihal ÖZDEMİR, Hakan DİNÇKAL, İlyas AKDEMİR, Kenan SÖNMEZ, Bülent MUTLU, Mehmet ÖZKAN
Pages 473 - 478
Mitral valv prolapsusu (MVP) olgularında ventriküler geç potansiyel (GP) sıklığı ve GP ile ilişkili faktörleri belirlemek amacıyla primer MVP tanısı konmuş 75 olgu (45 kadm, 30 erkek, yaş ort: 42.1±13), kontrol grubu olarak da aynı yaş ve cins özelliği gösteren sağlıklı 30 olgu (kontrol grubu, KG) ve ayrıca primer MVP olgularında GP oluşumuna MY varlığının ve prolapsusun mekanik etkisinin kat· kısını araştırmak amacıyla da aynı yaş ve cins özelliği gösteren sekonder (romatizmal) MVP'Ii 30 olgu çalışmaya alırıdı. Her olguya 24 saatlik anıbu/atuar EKG mönitörizasyonu, iki boyutlu ve Doppler ekokardiyografik değerlendirme ve ventriküler GP analizi yap ıldı. Primer MVP (% 20,15175) olgulannda kontrol (%0, 0/33) ve sekonder MVP (%3,3.1130 olgularına göre daha sık kompleks ventriküler aritmi (VA) saptandı (p<0.05). Yine primer MVP grubunda (%21.3, 16175) kontrol grubuna(% 3.3, 1130) ve sekonder MVP (%3.3,1130) grubuna göre daha sık geç potansiyel saptandı (p<0.05). Primer MVP grubunda yaş, cins, k/ik ve/veya mitral yetersizliği varlığı, ön yaprak uzunluğu, mitral anüler çevre, DE genfiği ve çökme miktarı ventriküler GP ile ilişkisiz bulundu. Bununla birlikte GP saptanan primer MVP'li olgularda saptanmayanlara göre ön (0.39±0.07, 0.32±0.06 mm) ve arka (0.41±0.05, 0.34±0.04 mm) yaprak daha kalın, arka yaprak (1.91±0.3, 1.72±0.4 mm) daha uzun bulundu. Yine GP saptananlarda (%43.7, 7116), saptanmayanlara (%13.5, 8159) göre daha sık kompleks VA saptandı. Sonuç olarak primer MVP'li olgularda kontrollere ve sekonder (romatizmal) MVP'ye göre daha sık kompleks VA ve geç potansiyel saptandı. Primer MVP'de saptanan GP'lerin her iki yaprağın kalın olması ve arka yaprağın uzun olması ve kompleks VA varlığı ile ilişkili olduğu ve özellikle mitral yetersizliği ve prolapsusun mekanik etkisiyle ilişkili olmadığı gözlendi. Bununla birlikte primer MVP'de GP ile ilişkili faktörleri ve GP'in klinik önemini belirlemede daha geniş grup/u çalışmalara ihtiyaç vardır.
We enrolled 75 patients with primary mitral valve prolapse (45F, 30M, mean age: 42,1±13) and 30 healthy volunteers marching in regard to sex and age in our study in order to assess the ineidence of ventricular Iate potentials (LP) and the factors associated with them in primary MVP. We also included 30 age - and sex matched patients with secondary (rheumatic) MVP in order to investigate the contribution of the mechanical effects of mitral regurgitation (MR) and mitral valve prolapse in the genesis of LP in patients with primary MVP. Ventricular Iate potential analysis, 24-hours ambulatory ECG monitorization and 2-D echocardiography were performed in every patient. The ineidence of complex ventricular arrhythmias (VA) were found to be higher in patients w ith primary MVP (20%, 15/75) comprared to the secondaı·y MVP (3,3%, 1/30) patients and the control group (0%, 0/30) (p<0.05). Also, the frequency of Iate potentials were higher in the primary MVP group (21,3%, 16/75) compared to the control group (3,3%, 1/30) and secondary MVP group (3.3%, l/30) (p<0.05). In the primary MVP group, age, sex, presence of click and/or MR, anterior leaflet length, mitral annular circumference, DE amplitude and the severity of prolapsing leaflet were found to be not related with ventricular LP. However, in the primary MVP group, in patients with Iate potentials, anterior (0,39±0,07 vs 0,32±0,06 mm) and posterior (0,41±0,05 vs 0,34±0,04 mm) leaflets were found to be thicker, and the posterior leaflet (l ,9±0,3 vs 1 ,72±0,4 cm) was found to be longer than in patients without LP ( <0.05). Al so, the ineidence of complex V A's w ere higher in patients with LP (43,7%, 7/16) than in pts without (13,5%, 8/59) (p<0.05). W e concluded that the ineidence of complex VA and LP were higher in patients with primary MVP than those with secondary (rheumatic) MVP and the control group. Although the Iate potentials detected in patients with primary MVP were found to be related to with the thickness of both leaflets and complex VA, they were not related to the mechanical effects of mitral prolapse and MR. Further studies are needed to detect factors associated ·with LP and the elinical value of LP in patients with primary MVP.

6.The Effect of Perindopril and Amlodipine on Brachial Artery Pulse Wave Velocities in Patients With Essential Hypertension
Niyazi GÜLER, Mehmet BİLGE, Beyhan ERYONUCU, Ümit İPEKSOY
Pages 479 - 482
Hipertansiyoncia periferik arterlerde DDS yöntemi ile kaydedilen nabr ı dalga hrzlarrnda değişikliklerin olduğu bilinmektedir. Bu çalrşma esansiyel hipertansiyoncia perindopri/ ve am/oc/ipin tedavisinin brakiyal arterden kaydedilen nabrz dalga hrzlarrna olan etkisini araştrrnıak anıacryla yapıld1. Çalrşmaya tedavi görmeyen 32 hipertansiyon/ u hasta ile kontrol grubunu oluşturan yaş ve cinsiyet uyumlu ll olgu alrnc/1. Brakiyal arterin kan akuıı /ırır ve profili 8-mod ulfl·ason eşliğinde nabrzlr Doppler sonografi tekniği ile incelendi. Hipertansif hastalar iki gmha aynlarak on beş gün süren am/oc/ipin 5 mg veya perindoprif 4 mg tedavisinden sonra yeniden değerlendirildiler. Hipertansiyon/u olgu/ann zirve sisto/ik akrm hiZI (71±18 cm/sn) kontrol grubuna (45±16 cm/sn) göre daha yiiksek bulundu (?<0.001 ). Antilıipertansif tedavi sonrasrnc/ a Irer iki hasta grubunun kan basmçlarrnda aniamir azalma gözlendi (?<0.001 ). Perindopril ile tedavi sonrasrnda zirve sisto/ik akrm lır zrnda aniamir azalma (73±19ms'den 58±14ms'ye, ? <0.05), sisto/ik akrm süresinde ise aniamir uzama (269±18nıs'den 291±17ms'ye, P<0.05) saptandr. Yine anıJodipin ile tedavi sonrasmda pik sisto/ik akrm lırzmda aniamir azalma (68±15ms'den 55±13ms'ye, ?<0.05), sisro/ik akrnı süresinde ise aniamir uzama (266±17nıs'den 288±18ms'ye, P
It is known that the brachial artery flow velocity as assessed by duplex Doppler ultrasound is changed in hypertension. The main purpose of this study was to assess the effects of perindopril and arniedipine on the brachial artery pulse wave velocity in essential hypertension. Blood flow profile and velocity of the brachial artery were determined noninvasively by pulsed Doppler ultrasound technique under the guidance of a B-mode ultrasound image. Thirty-two untreated hypertensive patients and ll control subjects matched for age and sex were included in the study. Hypertensive patients were classified into two groups which were treated either with amlodipine 5 mg or perindopril 4 mg and re-evaluatecl after 15 days. Patients with essential hypertension had significantly larger peak systolic velocity than those without it (71(18 cm/see vs. 45(16 cm/see, P<0.001). After antihypertensive treatment, significant decrease was found in the mean blood pressures of both groups (P<0.001). After treatment with perindopril, peak systolic velocity decreased (73±19 vs 58±14 cm/see, P<0.05) and duration of systolic flow prolonged (269±18ms vs 291±17ms, P<0.05). Also, after treatment with amlodipine, peak systolic wave decreased (68±15ms vs 55± 13ms, P<0.05) and duration of systolic flow prolonged (266±17ms vs 288± 1 8ms, P

DERLEME
7.Review Lipoprotein(a) and Atherosclerosis
Nevres KOYLAN
Pages 483 - 490
Ateroskleroz patogenezindeki rolü halen tartışma konusu olan lipoprotein(a)'nın yapısı LDL ve plazminojen ile büyük ölçüde benzerlik gösterir. Düzeyleri başlıca genetik olarak belirlenen. ve hormonlar ve kimi hastaliklar tarafmdan. etki/enebi/en lipoprotein. (a)'mn koroner arter hastalığınm patogenezindeki rolünün LDL'ye benzerliği açisından proaterojenik veya plazminojene benzerliği açısmdan da protrombotik olduğu yönünde iki hipotez öne sürülmektedir. Bu molekülün normal düzeyleri de tartışmalıdır ve ölçülmesi klinik pratikte ancak özel durumlar için önerilebilir.
The role of of lipoprotein(a), which structurally resembles LDL and plasminogen, in the pathogenesis of atherosclerosis is not clear yet. Its levels are maTürk Kardiyol Dem Ar§ 1999; 27:450-455 inly under genetic control and may be influenced by some hormones and disease states and its role in the pathogenesis of atherosclerosis may be either proatherogenic due to its similarity to LDL and or prorhrombotic due to its similarity to plasminogen. The normal values of this molecule is stili under debate and its determination may be suggested for certain situations in elinical practice.

8.Less Invasive Cardiac Surgery
Ersin EREK, Tayyar SARIOĞLU, M. Salih BİLAL, Barbaros KINOĞLU, N. Ali AYDEMİR, Ayşe SARIOĞLU, Vedat SANSOY, Kamil KARAOĞLU
Pages 491 - 495
Amaç: Kalp cerrahisinde daha az in vaz if ("less invasive" veya "minimal invasive") girişimlerin son yıllarda gittikçe artan popülaritesi çeşitli patolojilerde uygulanabilirliğini test etmeyi gerektirmektedir. Materyal ve Metod: Kliniğimizde Nisan1997- Mart1998 tarifıleri arasmda 21 hastaya sağ ön memealtı minitorakotomi yaklaşımı ile açık kalp cerrahisi uygulandı. Uygulanan prosedürler: atriyal septal defekt (n=6); parsiyel pulmoner venöz dönüş anamalisi (n=2); ventriküler septal defekı ve mitral kleft (n=2); parsiyel atriyoventriküler se ptal defekt tamirleri (n=1 ); aortik komissürotomi (n=3); aort kapak replasmanı ve subaortik stenoz rezeksiyanıt (n=2); subaortik stenoz rezeksiyanıt (n=3) ve açık mitral komissürotomi (n=2) idi. Hastalara sternuma I - 1,5 cm uzaktan, ön koltuk altı çizgisine kadar uzanan submammaryan insizyon yapıldı. Aort kapak girişimleri için 3.; diğer girişimler için 4. interkostal aralıktan toraksa girildi. Tüm kanülasyonlar torakotomi insizyonundan yapıldı. İnsizyonun boyu 10 hastada 7- 10 cm., ll hastada ise 10-12 cm. arasmda idi. Prosedür boyunca ya/mz konvansiyonel aletler kul/am/dı. Hastaların yaşları 3 ile 75 arasmda (ortalama 17.4) idi. Ağırlıkları 13 ile 60 kg. arasmda (ortalama 32 .7±16.5) idi. Ortalama kardiyopulmoner "bypass" zamam 77.90±54.45 dk., ortalama aort klenıp zamanı ise 45.95±34.25 dk. İdi. Sağ internaltorasik arter 13 fıasatda koı·undu. Bulgular: Mortalite olmadı. Oldukça atipik bir parsiyel pulmoner venöz dönüş anamalisi olan bir hastada yeterli görüş alanı elde etmek için insizyon uzatılarak transvers sternotonıi yapı/nıası gerekti. Ortalama entübasyon süresi 10.23±4.42 saat, yoğun bakım süresi ise 1.5 gündü. Tüm hastalar ortalama 6. günde (5.85±3.02 gün) hastaneden taburcıı edildi. Sonuç: Bu yöntenıle aort ve mitral kapak patolojileri ile sa,~ atriyum yolu ile ulaşiiabilecek, baz1 konjenital operasyonlar güvenli ve etkin şekilde yapilabilmektedir. Bu yöntemin hasta psikolojisi ve kozmetik nedenlerden dolayı tercih edilmesi gereken bir yaklaşım olduğu kabul edilebilir.
Purpose: Recently, less invasive or minimally invasive procedures have gained increasing popularity in cardiac surgery. Applications of the se techniq ues on diffe rent pathologies should be investigated. Materials and Methods: Between April 1997 to March 1998, open heart surgery was performed in 2 I patients via a right anteri or submammarian minithoracotomy incision. Procedures were: Atrial septal defect (n=6); partial anomalous pulmonary venous returo (PAPVR) (n=2); ventricular septal defect and mitral cleft (n=2); partial atrioventricular şeptal defect (n=l); aortic commissurotomy (n=3); aortic valve replacement and subaortic stenosis (n=2); subaortic s te nosis (n=3); mi tral commissurotomy (n=2). A right submammary skin incision w as m ade. It runs from 1 - 1,5 cm lateral to the sternal edge and extends to anterior axillary line. The thorax was opened through the third intercostal space for aortic valve procedures and through the fourth intercostal space for others. Incision length ranged from 7 to 10 cm in 10 patients and 10 to 12 cm in l l patients. Cardiopulmonary bypass was connected through the thoracotomy incis ion . Standard surgical technique and equipment were employed dur ing the procedures. The mean age of the patients w as 17.4 years (ran ge 3 to 7 5 years) and mean weight was 32,7±16.5 kg (range 13 to 60 kg). The mean cardiopulmonary bypass and cross-clamp time was 77.9±54 min and 46±34 min respectively. Right internal thoracic artery was preserved in 13 patients. Results: There was no mortaJi ty. To obtain adequate exposure, we had to make transverse sternotomy in one patient who had atypical PAPVR. Patients could be extubated at an average of s tay 1 0.2±4.4 hours postoperatively. The intensive care stay was 1.5 days and hospital stay 6 days (5.8±3 days). Conclusion: This method was safe and effective for aortic and mitral valve operations and for some congenital operations which may be done via right atrial approach. This method may be preferred because of patient's psychology and cosmetic causes.

9.Effect of Trimetazidine on Myocardial Contractile Protein Troponin-T Destruction During Coronary Bypass Grafting
Bülent TÜNERİR, Sadettin DERNEK, Yavuz BEŞOĞUL, Ömer ÇOLAK, Özkan ALATAŞ, Tuğrul KURAL, Recep ASLAN
Pages 496 - 500
Bu çalışmada anti-iskemik bir ajan olan trimetazidinin (TMZ) koroner bypass yapı lan olgularda, iskemi repe!füzyon sırasında miyokardial kontraktil protein, Troponin T üzerine etkilerinin araşiirı/ması amaç/andı. Koroner bypass yapılacak toplam 30 olgu çalışmaya almdı. Olguların 15'ine operasyondan önce 60 mglgiin oral yolla trimetazidin, diğer 15 olguya plasebo verildi. Olguların tiimii NYHA III. ve IV. fonksiyonel smıftaydı . TMZ gmbu- 111111 13'ii erkek, 2'si kadm ve yaş ortalaması 57,1±2,2 idi. Kontrol grubunwı 10'u erkek, 5'i kadın olup yaş ortalaması 58,4±1,2 idi. Her iki grubun klinik özellikleri arasında istatistiksel olarak birfark yoktu (P>0,05). Olgulamı ıiimünden kardiyopulmoner bypass öncesi ve sonrası elde edilen serum örneklerinde kareliyak Troponin T (TnT) ve kreatin kinaz- MB (CK-MB) değerleri ölçiildii. Kardiyopulmoner bypass (CPB) öncesi her iki gmpta kardiyak TnT düzeyleri 0- 0,04 nglnıl arasında ölçiildii. TMZ gmbunda repe1jiizyondan 5 dk. Sonra 1,5±0,3 nglml cerrahiden 12 saat sonra 1,4±0,1 nglnıl ve 24 saat sonra 0,9±0,Jnglml ve 48 saat sonra 0,1 ±O,Jnglnıl olarak ölçüldü. Kontrol grubunda bu değerler strastyla 4,4±0,4nglml, 4,8±0,7nglml, 2,8±0,4 nglml, 2,8±0,4 nglml ve 0,7±0,/ nglml bulundu . Miyokardm iskemik durumu , aym süreler içinde kreatin kinaz -MB (CK-MB) düzeyleri bakılarak izlendi ve TnT ölçiimleriyle karşı/aştm/ dı . TMZ grubunda TnT değerleri kontrol gmbuna göre daha diişük bulundu (p±O,OOJ ). Her iki grup arasmda perioperatif hemodinamik ölçümlerde anlamlı fark yoktıı. Sonuç olarak, koroner bypass öncesi trimetazidin ile yapılan tedavinin, iskemi-repetfiizyon sırasmda kontraktil protein yıkımını ve nıiyokardial iskemik hasan azalllığı görülmektedir. Bu nedenle, olgularda koroner bypass öncesi trimetazidin kullamlmasınllı yararlı olacağı kanısındayız.
The aim of the present study was to evaluate the effect of trimetazidine (TMZ) on destruction of human ınyocardial contractile protein troponin-T during ischemia and reperfusion. The study was carried out on 30 patients undergoing aorto-coronary bypass surgery randomized to the TMZ group (composed of 15 patients) and the placebo group ( 15 patients) in NYHA Class III-IV Pretreatment was started three weeks before surgery with trimetazidine (60 mg orally per day) or placebo. In the TMZ group , there were 2 women and 13 men with a mean age of 57.1±2.2 and mean cross daınping time of 44±1.8 minutes. The placebo group, comprised 5 women and 10 men with a mean age of 58,4±1.2 and a mean cross clamping time of 42±2.4 minutes. Serial blood samples were collected before and after surgery for measure of serum concentrations of cardiac troponin-T. The preoperative serum concentration of TnT was measured 0-0.04 ng/ml in all patients whereas mean Troponin T levels were measured at 5 minutes after reperfusion (1.5±0.3ng/ml), 12h after surgery (ı .4±0. ıng/ml) and 24h after surgery (0.9±0. ıng/m l) and 48h. after surgery (0. ı ±0. ıng/ml) in the TMZ group. TnT levels of the placebo group measured at the same time periods were 4.4±0.4ng/ml, 4.8±0.7ng/ml, 2.8±0.4ng/ml and 0.7±0.lng/ml, respectively. In the TMZ group, TnT levels were significantly lower than those in the placebo group (p

10.Review Can the Life Span of Invasive Cardiologists be Shortened by Their Radiation Exposure?
Ümit T.AKER
Pages 501 - 507
"Girişimsel kardiologlann yaşanı sılresi maruz kaldıklan ışmlanıa riski nedeni ile kısalıyor mu" sorusuna ynmt vermeğe çalışan bu incelemede önce iyon/ayan ışınlamamn biyolojik etkileri ve doz iiniteleri tamm/annıış, sonra girişimsel kardiyologların aldıklan "Effective Doz Eşdeğer/iği" miktarlan bildirilmiştir. Bıı bilgilerin ışığı altında somalik ve genetik risk olasılı klan tartışılmıştır. Sonuçta potansiyel zararlı biyolojik etkiler arasmda yaşanı s firesini teorik olarak kısa/tabilecek tek faktörün geç fatal kanser riski olduğu tammlannııştır. Mamafilı bıı teorik risk 30 yılı aşkın çok sayıda ve kompleks anjiyoplasti yapan girişimsel kardiyologlar için %2-4 diizeyindedir. İyon/ayan ışın/anmamn zararlı etki yönlinden bir eşik kıymeti olmadığı ve bu etkilerin uzun bir fateni dönemden sonra ortaya çıkabileceği göz öniinde tutularak ışmlamayı aza/tacak her tiirlii ön/emin atmması ve koruyucu yöntemlerin titizlikle takibi önerilir. Bu önlemler bir liste halinde verilmiştir.
This review was presented in a panel discussion on the potential risks to which invasive cardiologists are exposed in their working environment. First, the biological effects of ionizing radiation were deseribed and the units of radiation were defined to help understand and quantify the magnitude of potential somati and genetic risks involved. Next, the !eve! of radiation invasive cardiologists are generally exposed to was reviewed. In the light of this information the probabilities of cancer, cataract and genetic risks were discussed. If proper measures of protection are followed, it is unlikely that invasive cardiologists will receive cumulative Effective Dose Equivalent to significantly affect their life span; however, in the case of very busy interventional cardiologists, in the course of a 30-year career cumulative doses may theoretically reach a !eve! to cause an addirional cancer risk of 2-4%. Considering the fact that there is no safe lower Iimit for ionizing radiation, the cumulative effects and the long Iateney period, every precaution should be taken to keep the exposure as low as reasonably achievable (ALARA principle). To help to achieve this goal, suggested protective measures are listed at the end.

OLGU
11.Case Reports Isolated Cardiac Hydatid Cyst in a Child
Aygün DİNDAR, Burak TATLI, Resmiye BEŞİKÇİ, Ertan ONURSAL, Talat CANTEZ
Pages 508 - 509
Ekinokokoz, ülkemizde endemik olup, kardiyak kist hidatik genellikle multiviserol tutulum ile beraberdir. Bu yazıda ateş, öksürük ve nefes darlığı yakınmaları ile getirilen ve kardiyak kist hidatik tanısı alan bir çocuk hasta sunulmuştur. Başvuruda çekilen akciğer grafisinde kardiyonıegalisi saptanan hastanın, yapılan ekokardiyografisinde sol ventrikü/ apeksinde, miyokard içinde yer alan çok sayıda kist görülmüş ve serolajik testlerle de tam kanıtlanmıştır. Acil cerrahi girişimin yamsıra albendazol ile yapılan tıbbi tedavi ile komplikasyonların gelişimi de önlenebilmiştir.
Human hydatid disease caused by the larva! stage of echinococcus granulosus is endemic in Turkey. Priınary cardiac echinococcosis is rare due to natural resistance to the presence of viable hydatid cyst provided by contractions of the heart. Its ineidence is about 0.5 to 2 % of patients with echinococcosis. In this study, we report a child with primary cardiac hydatidosis without visceral involvement diagnosed by echocardiography. Urgent surgical intervention combined with medical therapy resulted in a successful outcome with no recurrence at the end of one year of follow-up period.

12.Polymorphic Ventricular Tachycardia due to Renal Artery Stenosis: A case report
Ahmet Duran DEMİR, Uğur Kemal TEZCAN, Hakan TIKIZ, Mustafa SOYLU, Yücel BALBAY, Emine KÜTÜK
Pages 510 - 514
Aterosklerotik renal arter darlığı, 50 yaşm üzerindeki, ilaç tedavisine dirençli hipertansiyonu olan hastalarda sık rastlanılan bir sebeptir. Renal arter darlı,~ı özellikle çift taraflı olursa böbrek yetmezliğine yol açabilir. Tek taraflı renal arter darlığma bağlı vakalar ise genelde ciddi hipertansiyonla seyretmesine rağmen, hipopotasemi çok nadir bir bulgudur. itaç tedavisine dirençli hipertansiyonu olan 55 yaşındaki ka dm hasta, tekrarlayan .. kardiyak "arrest" nedeniyle koroner bak1m ünitesine (KBU) yatmldl. Kan biyokimyasm1n incelenmesinde hliJopotasemi saptandi. Yüzey elektrokardiyografisinde QT mesafesi ve .. QT dispersiyonunun artmiŞ olduğu görüldü. Hasta KBU'de yararken ventriküler jibrilasyona dönüşen polimOifik ve111riküler taşikardi ("Torsades de Pointes") atağı geçirdi. Başari/ı. defibrile edildi. Renal anjiografide saptanan sağ renal arterin proksimalindeki dar/ık, perkütan transrenal anjiyoplasti ile giderildi. Hastamn işlem sonrası hipertansiyonu ilaçs1z düzeldi, 3 aylık takip süresince serum potasyum düzeyi normal düzeye yükseldi ve polimorfik ventriküler taşikardi atakları ortadan kalktı.
Atherosclerotic renal artery disease is common among patients with hypertension resİstant to medical treatment over the age 50; it may lead to renal failure if the disease is bilateral. There may be severe hypertension in patients with unilateral disease, but hypokalemia is a very rare laboratory finding. A 55-year old female was admitted to hospital due to severe hype rtension resisıant to medical treatment and a history of recurrent cardiac arrest. Biochemistry investigation revealed hypokalemia and surface ECG showed QT prolongation and increased QT dispertion. The patient had an episode of polymorphic ventricular taclıycardia (torsades de pointes) during lıospitalization which degenerated to ventricular fibrillation and was defibrillated immediately. Renal angiography showed a proximal right renal artery stenosis. This stenosis was dilated with a percutaneous angioplasty technique. After the dilatation procedure, patient stayed normotensive and norınokalemic without medication. During the 3 months of follow-up period, a ventricular tacl1ycardia episode did not re c ur. Key words:

13.Can Reatine Kinase-MB Be Greater Than Total Creatine Kinase? A case report
Zehra GÖLBAŞI, Sinan AYDOĞDU, Murat SAKALLI, Deniz KAYA, Candan ÖZEN
Pages 515 - 517
Klinikte akut miyokard infarktiisii tamsında CK-MD aktivitesi ölçümünde en stk kul/allilan yöntemlerden biri olan immiinoinlıibisyon yöntemi CK-MB'ye spesifik değildir. Bu yöntemle bazı malign ve benign durumlarda kanştklık oluşabilir. Bu olgu bildirisinde CK-MB aktivitesinin total CK aktivitesinden yiiksek bulunduğu küçiik hiicreli akciğer kanseri olan bir hasta sunuldu. İmmünoinhibisyon yöntemi ile ölçiilen yüksek CK-MB aktivitesinin gerçekte BB aktivitesine bağlı olan yanlış bir yükselme olduğu kabul edildi. Sonuç olarak akut miyokard infarktüsii şüphesinde imnıiinoinlıibisyon yöntemi ile ölçülen CK-MB aktivitesinin, özellikle CK-BB aktivitesini yükseltebilecek hasta lık/ann varlığında, yanıltıcı olabileceği bu nedenle bu durumlarda CK-MB'ye spesifik yöntemlerin kullamlması gerektiği sonucuna varıldı
Immunoinhibition method, one of the most comınonly used ınethods to measure creatine kinaseMB (CK-MB) activity in elinical laboratories for the diagnosis of acute ınyocardial infarction, is not specific to the CK-MB isoenzyme. Some malignant and benign conditions nıay lead inferferences with this method. In this case report, we presented a patient with small-cell lung1cancer in when CK-MB activity has been found greater than total CK activity. It has been accepted that high CK-MB activity ıneasured by the method mentioned may deınonstrate false elevations which are actually due to CK-BB elevation. In conclusion, when acute ınyocardial infaretion is suspected, CK-MB activity ıneasured by inıınunoinhibition, especially in coexisting diseases that might increase CK-BB, may be misleading so methods specific to CK-MB should be used.

© Copyright 2020 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale