Archives of the Turkish Society of Cardiology - Turk Kardiyol Dern Ars: 33 (4)
Volume: 33  Issue: 4 - June 2005
ORIJINAL ARAŞTIRMA
1.Clustering of risk factors for abdominal obesity in Turkish adults and its demographic distribution
Altan Onat, Hüseyin Uyarel, Ahmet Karabulut, Sinan Albayrak, Yüksel Doğan, Günay Can, Gülay Hergenç, Vedat Sansoy7
Pages 195 - 203
Amaç: Türk erişkinlerinde abdominal obezitenin yaş gruplarına ve coğrafi bölgelerimize göre dağılımı; abdominal obezitenin yüksek total ve düşük HDL kolesterol düzeyleri, sigara içimi, hipertansiyon ve diyabet gibi başlıca risk faktörleriyle kümelenme sıklığı ve tipleri araştırıldı. Çalışma planı: Çalışmaya, Türk Erişkinlerinde Kalp Hastalığı ve Risk Faktörleri (TEKHARF) çalışmasının son üç taramasında bel çevresi ölçülmüş olan 3267 kişi (1607 erkek, 1660 kadın; ort. yaş 52±12) alındı. Kardioyovasküler hastalık tanısı anamnezde angina varlığı, istirahat elektrokardiyografisinin Minnesota kodlamasına ve inme öyküsüne dayanılarak kondu. NCEP ATP III tarafından metabolik sendrom çerçevesinde önerilen bel çevresi ölçütlerine ve hipertansiyon tanımına uyuldu. Bulgular: Elli yaş ve üzerindeki her dört erkekten biri, her dört kadından üçü abdominal obeziteli bulundu. Abdominal obezite prevalansı bölgelerimize göre büyük farklılıklar sergilemedi. Abdominal obezitelilerde 3-5 risk faktörünün birlikteliği diğer kümelenmelere göre daha fazlaydı (p<0.001). İncelenen altı risk faktörü de kadında abdominal obeziteyle anlamlı bağımsız ilişki gösterirken, erkekte yalnız sigara, HDL-kolesterol düşüklüğü ve hipertansiyon bağımsız ilişki sergiledi. Erkeklerden farklı olarak, kadınlarda diyabet abdominal obeziteye üç kattan fazla eşlik etmekte ve bu ikisi hiperkolesterolemi ile anlamlı derecede fazla kümeleşmekteydi. Abdominal obezite, kadında koroner kalp hastalığı olasılığını diğer beş risk faktörü aracılığıyla belirlerken, erkekte anılan etmenlerin dışında bağımsız bir belirleyici niteliğine sahipti. Sonuç: Batıda türetilmiş ölçütler kullanıldığında, abdominal obezite Türk kadınında erkeğe kıyasla üç kat daha sık görülmektedir. Cinsiyete özgü önemli bir farkı açığa vuran abdominal obezite-diyabet-hiperkolesterolemi kombinasyonu Türk kadınındaki yüksek koroner kalp hastalığı riskine muhtemelen katkıda bulunmaktadır. Buna benzer bir çalışmanın Türk erkeği için daha önce önerdiğimiz ?96 cm ölçütüyle tekrarlanmasında yarar vardır
Objectives: We investigated the distribution of abdominal obesity among Turkish adults, according to age groups and geographic regions, and the prevalence and type of its clustering with traditional risk factors including high total and low HDL cholesterol levels, smoking, hypertension, and diabetes. Study design: The study included a cohort of 3267 individuals (1607 men, 1660 women; mean age 52±12 years) whose waist circumferences were measured at least one time in the past three surveys of the Turkish Adult Risk Factor Study from 2000 to 2004. Cardiovascular disease was diagnosed on the basis of the presence of angina history, the Minnesota coding of resting electrocardiograms, and a history of stroke. Criteria of the NCEP ATP III guidelines proposed for metabolic syndrome were adopted for defining abdominal obesity and hypertension. Results: Out of every four adults aged 50 years or above, one man and three women had abdominal obesity. The prevalence of abdominal obesity did not exhibit marked changes among geographic regions. Coexistence of 3-5 risk factors in subjects with abdominal obesity showed a significantly higher proportion than other clusters of risk factors (p<0.001). All of the six risk factors studied exhibited significant and independent associations with abdominal obesity in women, whereas in men, only smoking, low HDL-C levels, and hypertension were independent factors. In contradistinction to men, there was an over three-fold adjusted likelihood of diabetes to accompany abdominal obesity in women, with hypercholesterolemia significantly clustering with both. While abdominal obesity conferred an increased likelihood of coronary heart disease through mediation of five risk factors in women, it was found as a residual independent component in men. Conclusion: According to the NCEP ATP III criteria, abdominal obesity is three times more prevalent among Turkish women than in men. The female-specific combination of abdominal obesity, diabetes, and hypercholesterolemia may partly contribute to the comparatively high risk for cardiovascular disease in Turkish women. This study needs a re-evaluation of the role of abdominal obesity in Turkish men with a threshold of ?96 cm, which was previously proposed by the authors.

2.The effect of glycoprotein IIb/IIIa inhibition on ST-segment resolution following successful primary percutaneous coronary interventions
Hüseyin Uyarel, İsmail Erdem, Şennur Ünal Dayi, Hülya Kaşıkçıoğlu, Zeynep Tartan, Özgür Akgül, Dilek Şimşek, Ahmet Karabulut, Muhammed Gürdoğan, Ertan Ökmen, Neşe Çam
Pages 204 - 211
Amaç: Akut miyokard infarktüsü (Mİ) nedeniyle başarılı primer perkütan koroner girişim (PKG) uygulanan hastalarda glikoprotein (GP) IIb/IIIa reseptör blokajının ST-segment yükselmesini geriletici etkisi değerlendirildi. Çalışma planı: Akut ST-segment yükselmeli Mİ geçiren ve 12 saat içinde başarılı primer PKG uygulanan (TIMI III akım) 115 hasta (96 erkek, 19 kadın; ort. yaş 57.7; dağılım 39-82) geriye dönük olarak değerlendirildi. Bir grup hastada GP IIb/IIIa reseptör blokeri (tirofiban) kullanılırken (n=64), bir grubunda kullanılmadı (n=51). Hastaların PKG öncesi ve TIMI III akım sağlandıktan 60 dakika sonraki elektrokardiyografi (EKG) kayıtlarında toplam ST-segment yükselme miktarları milimetre cinsinden ölçüldü. İki ölçüm arasındaki fark toplam ST-segment yükselmesindeki gerileme olarak kabul edildi ve ?STG olarak ifade edildi. Bulgular: İki grup arasında yaş, cinsiyet, kardiyovasküler risk faktörleri, laboratuvar değerleri, göğüs ağrısı başlangıcı-acil ünitesi başvuru ve kapı-balon süreleri açısından anlamlı fark yoktu. GP IIb/IIIa reseptör blokeri kullanılan grupta ?STG daha fazla bulundu (7.2±2.8 mm’ye karşı 4.2±2.6 mm, p<0.001); ayrıca, GP IIb/IIIa blokajı ile ?STG arasında anlamlı doğrusal bağıntı vardı (r=0.336, p<0.001). Çok değişkenli lineer regresyon analizinde dokuz değişken içinden ?STG’nin tek bağımsız belirleyicisinin GP IIb/IIIa blokajı olduğu görüldü (p<0.001). Sonuç: Glikoprotein IIb/IIIa blokajının, primer PKG sonrasında TIMI III akım sağlanan hastalarda mikrovasküler perfüzyonun korunmasında etkili olduğu görüldü.
Objectives: We evaluated the effect of glycoprotein (GP) IIb/IIIa receptor inhibition on ST-segment resolution in patients undergoing primary percutaneous coronary intervention (PCI) for acute myocardial infarction (MI). Study design: We retrospectively analyzed 115 patients (96 males, 19 females; mean age 57.7 years; range 39 to 82 years) who presented with ST-segment elevation acute MI and treated within 12 hours with successful primary PCI (TIMI III flow). Of these, a GP IIb/IIIa receptor blocker (tirofiban) was used in 64 patients. The arithmetic sum of ST-segments was obtained in millimeters on electrocardiograms immediately before angioplasty and after 60 minutes of TIMI III flow restoration. The difference between the two measurements was accepted as resolution of the sum of ST-segment elevation and expressed as ?STR. Results: There were no significant differences between the two treatment groups regarding age, gender, cardiovascular risk factors, laboratory parameters, duration from angina onset to emergency service and from door to angioplasty. Patients who received tirofiban had a greater ?STR than those who did not (7.2±2.8 mm vs 4.2±2.6 mm, respectively; p<0.001). A significant and positive correlation was seen between GP IIb/IIIa inhibition and ?STR (r=0.336, p<0.001). In a multivariate linear regression model including nine variables, GP IIb/IIIa inhibition was found as the only independent determinant of ?STR (p<0.001). Conclusion: Glycoprotein IIb/IIIa inhibition helps preserve microvascular perfusion in patients with TIMI III flow after primary PCI.

3.Evaluation of aspirin resistance in patients with coronary artery disease
Gültekin Faik Hobikoğlu, Tuğrul Norgaz, Hüseyin Aksu, Orhan Özer, Zekeriya Nurkalem, Mehmet Ertürk, Şennur Ünal Dayi, Ümit Akyüz, Ahmet Akyol, Ahmet Narin
Pages 212 - 216
Amaç: Kardiyovasküler hastalıkların ikincil korunmasında yaygın olarak kullanılmasına rağmen aspirinin etkisi tüm hastalarda aynı düzeyde değildir. Çalışmamızda, aspirin kullanan kararlı koroner arter hastalarında (KAH) aspirin direncinin sıklığı ve aspirinin trombositlerin adenozin difosfata (ADP) duyarlılığına olan etkisi araştırıldı. Çalışma planı: Kararlı koroner arter hastalığı nedeniyle en az son yedi gündür aspirin kullanan 100 hasta (28 kadın, 72 erkek; ort. yaş 56; dağılım 30-75) çalışmaya alındı. Son yedi gün içinde aspirin kullanmamış olan 30 sağlıklı gönüllüden (10 kadın; 20 erkek; ort. yaş 54) kontrol grubu oluşturuldu. Trombosit fonksiyonları PFA-100 cihazı ile değerlendirildi. Aspirin direnci için sınır, kontrol grubunda kollajen/epinefrin kartuşunda ölçülen kapanma zamanı değerlerinin 95. persentiline denk düşen değer (170 sn) olarak kabul edildi. Bulgular: PFA-100 ile 27 hastada (%27) aspirin direnci saptandı. On yedi hastada (%17) kapanma zamanında, en çok %25 olmak üzere, uzama (dağılım 171-212 sn) görüldü; 34 hastada (%34) ise 300 sn sonunda kapanma olmadı. Aspirin direnci görülen hastalarda trombositlerin ADP’ye duyarlılığında anlamlı yükselme vardı; kollajen/ADP kartuşunda ölçülen zaman, aspirin direnci olmayanlar (100.4 sn; p=0.007) ve kontrol grubuna (79.0 sn; p=0.03) göre anlamlı derecede kısa bulundu Aspirin direnci olan ve olmayanlar arasında yaş, cinsiyet, hipertansiyon, diyabetes mellitus, sigara içimi, ailede KAH öyküsü, trombosit sayısı ve ortalama trombosit hacmi, kandaki üre ve kreatinin düzeyleri açısından anlamlı farklılık görülmedi (p>0.05). Aspirin kullanma süresi ve yapısı (enterik kaplı olup olmaması) aspirin direnci ile ilişkili bulunmadı. Sonuç: Aspirin kullanımı her zaman istenen sonucu vermemektedir ve aspirin direnci görülen hastalarda trombositlerin ADP’ye duyarlılığında artış görülmektedir; bu durum anti-trombosit tedavinin bireyselleştirilmesini gerektirebilir.
Objectives: Although aspirin is widely used for secondary prevention of cardiovascular disease, its effect is not standard in all patients. We aimed to evaluate the frequency of aspirin resistance (AR) in patients taking aspirin for stable coronary artery disease (CAD) and the effect of AR on platelet sensitivity to adenosine diphosphate (ADP). Study design: The study consisted of 100 patients (28 females, 72 males; mean age 56 years; range 30 to 75 years) who had been on aspirin treatment at least for the past seven days for stable CAD. Thirty healthy volunteers (10 females, 20 males; mean age 54 years) without a history of aspirin ingestion within the past seven days comprised the control group. Platelet function was measured by the PFA-100 system and the 95th percentile (170 sec) of the control group was defined as the cut-off value of the closure time at the collagen/epinephrine cartridge to determine AR. Results: Twenty-seven patients (27%) were found to have AR. Seventeen patients (17%) showed a prolonged closure time (range 171 sec to 212 sec) with a maximum increase by 25%, while 34 patients (34%) had no closure at the end of 300 sec. Patients with AR also showed an increased platelet sensitivity to ADP as shown by a significantly shorter closure time (70.0 sec) at the collagen/ADP cartridge compared to that of patients without AR (100.4 sec; p=0.007) or controls (79.0 sec; p=0.03). Patients with and without AR did not differ significantly with regard to age, sex, history of hypertension, diabetes mellitus, hyperlipidemia, smoking, family history of CAD, platelet count and mean platelet volume, and blood levels of urea and creatinine (p>0.05). The duration of aspirin usage and its formulation (enteric-coated or not) were not related with AR. Conclusion: The effect of aspirin is not always desirable and the sensitivity of platelets to ADP is increased in patients with AR, requiring to individualize the antiplatelet treatment.

4.The effect of weight loss associated with diet therapy and orlistat use on aortic stiffness
Şennur Ünal Dayi, Hülya Kaşıkçıoğlu, Nevzat Uslu, Zeynep Tartan, Hüseyin Uyarel, Ertan Ökmen, Özgür Akgül, Ali Buturak, Neşe Çam
Pages 217 - 221
Amaç: Obezite kardiyovasküler hastalıklar için bağımsız bir risk faktörüdür; vasküler yapıda meydana gelen erken değişikliklerden de sorumlu tutulmaktadır. Çalışmamızda orlistat desteği ile zayıflama tedavisinin aort sertliği üzerindeki etkisi incelendi. Çalışma planı: Çalışmaya, normal sol ventrikül sistolik fonksiyonu ve sinüs ritmi olan, obezite dışında ek dahili hastalığı olmayan 18 olgu (3 erkek, 15 kadın; ort. yaş 50; dağılım 37-57) alındı. Hastalara uygulanan diyet tedavisine eklenen orlistat günde üç kez 120 mg olarak verildi. Olgular başlangıçta ve altı aylık tedavi sonrasında olmak üzere iki kez transtorasik ekokardiyografi ile incelendi; sfigmomanometre ile kan basınçları ölçüldü. Aort sertliğini değerlendirmek için, aorttaki sistol ve diyastol sırasındaki çap değişkenliğinden aort kompliansı, aortik strain ve beta indeks hesaplamaları yapıldı. Bulgular: Tedavi öncesine göre, takip sonrasında ölçülen beden kütle indeksi (37 kg/m2 ve 33 kg/m2, p=0.0001) ve beta indeksi (22 ve 10, p=0.0001) değerlerinde anlamlı düşüş; aortik strain (%4.5 ve %7.1, p=0.011) ve aort kompliansı (0.025 ve 0.044, p=0.014) değerlerinde anlamlı yükselme görüldü. Kolesterol ve LDL düzeylerinde anlamlı düşüş elde edildi. Sonuç: Bulgularımız zayıflama ile aort sertliği arasında anlamlı bir ilişki olduğunu göstermektedir. Altı aylık orlistat desteği ile sağlanan kilo verme, aort sertliğini yansıtan değerlere olumlu değişiklikler şeklinde yansımıştır. Bu durum, zayıflamanın vasküler yapıda yarattığı olumlu etkiyi göstermektedir.

5.Isolated left ventricular diverticulum in a patient presenting with chest pain
Mustafa Çalışkan, Doğan Erdoğan, Hakan Güllü, Haldun Müderrisoğlu
Pages 222 - 224
Ventrikül divertikülleri genellikle asemptomatiktir; sıklıkla diğer kardiyak anomalilerde birlikte görülür ve erken çocukluk döneminde saptanır. Bu yazıda, yaklaşık sekiz yıldır eforla ilişkili göğüs ağrısı şikayeti olan, ekokardiyografide ve sol ventrikülografide gerçek kontraktil izole sol ventrikül divertikülü saptanan 73 yaşındaki bir kadın hasta sunuldu. Koroner arterleri normal bulunan ve başka bir doğuştan anomali saptanmayan hastanın tıbbi tedavi ile izlenmesine karar verildi. Üç ay beta-bloker, anjiyotensin dönüştürücü enzim inhibitörü ve antiagregan tedavisi uygulanan hastada göğüs ağrısının tekrarlamadığı görüldü.
Ventricular diverticula are usually asymptomatic and associated with other cardiac abnormalities. They are generally diagnosed during early childhood. A 73-year-old woman presented with chest pain with a history of eight years, occurring on physical exertion. Both echocardiography and left ventriculography revealed a true contractile isolated left ventricular diverticulum. The coronary arteries were normal and she did not have any congenital anomaly. During three months of medical therapy with a beta-blocker, angiotensin converting enzyme inhibitor, and aspirin, her complaint of chest pain did not appear.

DERLEME
6.One-stage repair of aortopulmonary septal defect and interrupted aortic arch in an infant
Gülhis Batmaz, Halil Türkoğlu, Ahmet Şaşmazel, Vedat Bayer, Aydın Aytaç
Pages 225 - 228
Aortopulmoner pencere (APP) nadir bir doğuştan kalp anomalisidir; tek başına olabileceği gibi kesintili aort arkusu (KAA) ile birlikte de bulunabilir. Koarktasyon şüphesiyle merkezimize sevk edilen bir aylık kız bebekte sol sternum kenarında 1/6 sistolik üfürüm vardı ve femoral nabızlar palpe edilemiyordu. Her iki kolda arter basıncı 120 mmHg iken bacaklarda 65 mmHg ölçüldü. Ekokardiyografik incelemede, subkostal aort uzun eksen kesitinde ana pulmoner arter ile çıkan aort arasında 13 mm çapında defekt görüldü; inen aort içerisinde sol subklavyen arter distalinde koarktasyon akımı tipinde 67 mmHg gradiyent ölçüldü. Tedaviye dirençli akciğer enfeksiyonları nedeniyle ancak bebek üç aylıkken yapılan ameliyat sırasında proksimal tip APP ve tip A KAA görüldü. Hasta soğutulup total sirkülatuar arrest sağlandıktan sonra, aynı seansta, aortta direkt anastomoz ve APP için aort tarafından Gore-Tex yama ile kapatma uygulandı. Ameliyat sonrası erken dönemde tedaviye dirençli akciğer enfeksiyonları görüldü ve yapılan ekokardiyografide pulmoner hipertansiyonun sürdüğü belirlendi. Ancak, üçüncü ayda yapılan son kontrolde pulmoner hipertansiyon gerilemişti ve bebeğin durumu iyiydi. Bildiğimiz kadarıyla, sunulan olgu, ülkemizde APP ve KAA nedeniyle tek aşamalı tam düzeltme ameliyatı geçiren ve düzelen ilk bebektir.
Aortopulmonary window (APW) is a rare cardiac anomaly. It may be present in conjunction with interrupted aortic arch (IAA). A one-month-old female infant was referred to our institution with suspected aortic coarctation. Physical examination revealed a left parasternal systolic ejection murmur and absence of femoral pulses. Arterial blood pressure was 120 mmHg in upper extremities and 65 mmHg in lower extremities. Transthoracic echocardiography showed a 13-mm communication between the main pulmonary artery and ascending aorta in the subcostal long axis view. There was a 67-mmHg gradient of a coarctation flow pattern across the proximal descending aorta. Surgical intervention was delayed until three months of age due to recurrent pulmonary infections. A type A IAA and a proximal type APW was detected during surgery. Under deep hypothermic circulatory arrest, a single-stage total correction was carried out with end-to-end repair of the IAA and intra-aortic Gore-Tex patch closure of the APW. In the postoperative period, the patient developed recurrent pulmonary infections and transthoracic echocardiography showed persistence of pulmonary hypertension. Three months after surgery, pulmonary hypertension decreased and the general condition of the infant improved. To our knowledge, this is the first reported case of a single-stage repair of APW and IAA in Turkey.

7.Echocardiographic diagnosis of papillary fibroelastoma in the aortic valve following successful cardioversion for acute atrial fibrillation
Serdar Sevimli, Mustafa Yılmaz, Yekta Gürlertop, Hüseyin Şenocak
Pages 229 - 232
Kardiyak papiller fibroelastoma kapak endokardiyumunda gözlenen iyi huylu, nadir bir tümördür. Klinik önemi, emboli gelişimine neden olabilmesidir. Daha önce herhangi bir şikayeti olmayan 58 yaşındaki kadın hasta kliniğimize çarpıntı, baş dönmesi, nefes darlığı ve yorgunluk şikayetleriyle başvurdu. Elektrokardiyografide saptanan atriyal fibrilasyon ve bunun neden olduğu hemodinamik bozukluk nedeniyle acil kardiyoversiyon yapılan hastada sinüs ritmi sağlandı. Klinik açıdan düzelme sonrasında yapılan transtorasik ekokardiografide parasternal kısa eksen pozisyonunda, aort sağ koroner kuspis serbest kenarında hareketli bir kitle görüldü. Transözofajiyal ekokardiografide papiller fibroelastoma ile uyumlu bulgular elde edildi. Kardiyoversiyondan 15 gün sonra yapılan ekokardiyografik incelemede aort kapağındaki kitlenin aynı boyutlarda olduğu gözlendi. Hastanın klinik açıdan herhangi bir yakınması olmamasına karşın, emboli riski nedeniyle aort kapağındaki kitlenin cerrahi ile çıkartılmasına karar verildi.
Cardiac papillary fibroelastomas are rare, benign tumors that involve the valvular endocardium. They are clinically important because of their propensity to embolize. A 58-year-old woman presented with complaints of palpitation, dizziness, dyspnea, and weariness, all of which she had not experienced before. Electrocardiographic findings of atrial fibrillation and her hemodynamic instability led to the application of electrical cardioversion, after which the patient restored to normal sinus rhythm. Following clinical improvement, transthoracic echocardiography was performed, in which parasternal short-axis views showed a mobile mass in the free edge of the right aortic coronary cuspid. Transesophageal echocardiographic findings were compatible with a diagnosis of papillary fibroelastoma. Fifteen days after cardioversion, a subsequent echocardiographic examination showed no change in the size of the mass. Although the patient was free of any clinical complaints, surgical removal of the mass was decided due to the potential risk for embolism.

8.Antidepressant and antipsychotic treatment in patients with cardiac diseases: drug choice and issues to be considered
Serkan Çay, Şule Korkmaz
Pages 233 - 240
Antidepresan ve antipsikotik ilaç kullanımı genellikle konunun uzmanı psikiyatri hekimleri dışındaki hekimler tarafından çok iyi bilinmemektedir. Hemen hemen her ilaçta olduğu gibi bu ilaçların da kardiyovasküler etkileri vardır. Kardiyak ve psikiyatrik hastalıkların birlikte bulunabileceği göz önüne alındığında konunun önemi artmaktadır. Bu derlemede, kalp hastalığı bulunan kişilerde antidepresan ve antipsikotik tedavinin yeri, güvenilirliği, yan etkileri ve tedavi seçimi son bilgiler ışığında irdelendi.
The use of antidepressant and antipsychotic drugs is not generally well-appreciated among physicians other than psychiatrists. Like almost all drugs, they are not devoid of cardiovascular effects. Since cardiac disorders and psychiatric diseases may well coexist, implications of this coexistence should be considered. In this article, the use of antidepressant and antipsychotic therapy is reviewed in patients with cardiac diseases in terms of role, safety, adverse effects, and treatment choice

DERLEME
9.Beta-blockers for the treatment of hypertension: does the Emperor really have no clothes on?
Adnan Abacı
Pages 241 - 247
Hipertansiyonda kan basıncını düşürmenin yararı kesin olarak gösterilmiştir. Buna karşın, bazı antihipertansiflerin kan basıncını düşürme etkilerinden bağımsız olarak kardiyovasküler koruma sağlayıp sağlamadıkları tartışmalıdır. Son zamanlarda, beta-blokerlerin hipertansiyon tedavisindeki etkinliği hakkında eleştiriler öne sürülmüştür. Birçok randomize çalışmada, genellikle eski (diüretik ve beta-bloker) ile yeni (kalsiyum kanal blokeri, anjiyotensin dönüştürücü enzim inhibitörü, anjiyotensin reseptör blokeri) antihipertansif ilaçlar karşılaştırılmıştır. Bu çalışmaların meta analizleri, eski ile yeni ilaçların kardiyovasküler sonlanım noktalarını önlemede benzer olduklarını göstermiştir. Son zamanlarda, diüretikler ile beta-blokerlerin yeni diyabet gelişimine yol açabileceği gösterilmiş ise de, beta-blokerler, diyabetik hastalarda da kardiyak olayları önlemede etkilidirler. Beta-blokerler ile diğer ilaçları karşılaştıran yeni, büyük çalışmaların biri dışında tümünde beta-blokerler daha az etkili bulunmamıştır. Elimizdeki bilgiler ışığında, bir antihipertansif ilaç grubunun kan basıncını düşürmenin ötesinde yarar sağladığını söylemek mümkün değildir. Sonuç olarak, beta-bloker grubu antihipertansif ilaçlar, birçok hastada, hipertansiyon tedavisine başlamada ve idamede kullanılabilir.
The benefit of lowering blood pressure in hypertension has been clearly demonstrated. However, apart from their role in lowering blood pressure, there is debate as to whether some antihypertensive drugs confer protection from cardiovascular events. Recently, the effectiveness of beta-blockers has been questioned in the treatment of hypertension. Many controlled randomized trials have compared the older (diuretics and beta-blockers) and newer (calcium channel blockers, angiotensin converting enzyme inhibitors, angiotensin receptor blockers) antihypertensive agents. Meta-analyses of these trials have shown that both the older and newer agents are associated with similar reductions in cardiovascular end points. Even though beta-blockers, along with diuretics, have recently been shown to be associated with new diabetic cases, they are still effective in reducing cardiac events in diabetic patients. In the comparison of antihypertensive agents, findings of all recent major studies but one do not negate the effectiveness of beta-blockers. On the basis of available data, one class of antihypertensive drug cannot be favored over others on the grounds that it offers specific benefits apart from its inherent use. Therefore, it is still convenient to consider beta-blockers for the initiation and maintenance of antihypertensive therapy in the majority of hypertensive patients.

10.Congenital right atrial diverticulum
Cemil Gürgün, Oğuz Yavuzgil, Ahmet Yıldız, Cahide Çınar
Page 248
Abstract | Full Text PDF

DERLEME
11.
2004 Yılı üst düzey kardiyoloji makalelerimizle ilgili yayınlanan dökümdeki eksikliklerin duyurulması
Altan Onat
Page 249
Abstract | Full Text PDF

12.Comment on cardiology publications
Ertan Ural
Pages 250 - 251
Abstract | Full Text PDF

© Copyright 2020 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale