Archives of the Turkish Society of Cardiology - Turk Kardiyol Dern Ars: 32 (4)
Volume: 32  Issue: 4 - June 2004
DERLEME
1.Efficacy of Mitral Balloon Valvuloplasty for Mitral Restenosis After Surgical Commissurotomy
Ümit GÜRAY, Ayça BOYACI, Yeşim GÜRAY, Birhan YILMAZ, Hatice ŞAŞMAZ, Şule KORKMAZ
Pages 203 - 207
Cerrahi mitral valvülotomi uygulanan mitral darlığı hastalarında restenoz geliştiği takdirde perkütan mitral balon valvüloplasti (MBV) nin daha önce cerrahi tedavi uygulanmamış hastalara göre etkinliğinin daha az olduğu düşünülmektedir. Bu amaçla, çalışmaya kapalı mitral valvülotomi (KMV) sonrası gelişen restenoz nedeniyle kliniğimizde MBV uygulanan ve bir yıllık takip sonuçları mevcut 15 hasta (KMV+) ile bu hastalara yaş açısından benzer, daha öncesine ait KMV öyküsü olmayan, MBV uygulanmış 18 hasta (KMV-) alındı. Tüm olgularda MBV Inoue tekniğiyle uygulandı. KMV+ hastalarda cerrahi ile MBV arası süre 17.1±6.9 yıldı. KMV+ grupta atriyal fibrilasyon sıklığı (%66.7’ye karşılık %16.7, p=0.005) ve ekokardiyografik Wilkins kapak skoru (8.0±1.1’e karşılık 6.7±1.1, p<0.001) daha yüksekti. PMBV öncesi mitral kapak alanı (MVA) ve pulmoner arter pik sistolik basıncı (PAPSB) açısından iki grup arasında fark yoktu (p>0.05). İşlem sonrası KMV+ grupta MVA 1.12±0.18 cm2’den 1.73±0.15 cm2’ye (p<0.05); KMV- grupta ise 1.05±0.15 cm2’den 1.88±0.28 cm2’ye çıktı (p<0.05). Ortalama mitral gradiyent (OMG) KMV+ grupta 10.8±3.2 mmHg’dan 4.4±1.6 mmHg’ya (p=0.001), PAPSB 45.8±12.3 mmHg’dan 34.4±9.6 mmHg’ya (p<0.05); KMV- grupta ise OMG 12.7±4.6 mmHg’dan 4.5±2.2 mmHg’ya (p<0.001), PAPSB 58.2±21.2 mmHg’dan 36.5±8.7 mmHg’ya düştü (p<0.05). Bir yıllık takip sonrasında ise KMV+ grupta MVA 1.58±0.13 cm2, PAPSB 38.4±9.2 mmHg iken KMV- grupta MVA 1.63±0.2 cm2, PAPSB 39.1±10.6 mmHg, OMG ise sırasıyla 6.5±3.1 mmHg ve 6.1±1.9 mmHg idi (p>0.05). Bulgularımıza göre KMV sonrası restenoz gelişen uygun olgularda MBV etkin bir tedavi seçeneğidir. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 203-207)
In patients with mitral restenosis who had undergone a previous surgical commissurotomy, balloon valvuloplasty was thought to be little effective. The purpose of this study was to compare the immediate and long-term outcome of patients undergoing percutaneous mitral balloon valvuloplasty (MBV) with and without a previous closed mitral commissurotomy (CMC). Inoue balloon technique was used in all interventions. Fifteen patients with a previous CMC (CMC+) and 18 patients without CMC (CMC-) who underwent MBV were included in the study. 17.1±6.9 years passed between CMC and MBV. Atrial fibrillation was more common (66.7% versus 16.7%, p=0.005) and echocardiographic Wilkins score was higher (8.0±1.1 versus 6.7±1.1, p<0.001) in the CMC+ group. There were no differences (p>0.05) between mitral valve areas (MVA) and pulmonary artery peak systolic pressures (PAPSP) of the two groups. In the first post-PMBV day echocardiographic measurements, MVA rose from 1.12±0.18 cm2 to 1.73±0.15 cm2 (p<0.05) in the CMC+ group and from 1.05±0.15 cm2 to 1.88±0.28 cm2 in the CMC- group (p<0.05). Mean mitral gradient (MMG) fell from 10.8±3.2 mmHg to 4.4±1.6 mmHg (p=0.001) and PAPSP from 45.8±12.3 mmHg to 34.4±9.6 mmHg (p<0.05) in the CMC+ group and from 12.7±4.6 mmHg to 4.5±2.2 mmHg (p<0.001) and from 58.2±21.2 mmHg to 36.5±8.7mmHg (p<0.05) in the CMC- group. In the first annual control of patients, MVA was 1.58±0.13 cm2, PAPSP was 38.4±9.2 mmHg and MMG was 6.5±3.1 mmHg in the CMC+ group and 1.63±0.2 cm2, 39.1±10.6 mmHg and 6.1±1.9 mmHg, consecutively in the CMC- group. We believe, MBV after CMC seems to be an affective alternatif treatment. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 203-207)

2.Neoplastic Diseases After Heart Transplantation: Clinical Experience and Review of the Literature
Tahir YAĞDI, Op.Çağatay ENGİN, Sanem NALBANTGİL, Deniz NART, Ahmet HAMULU, İsa DURMAZ, Mustafa ÖZBARAN
Pages 208 - 214
Artmış malignite riski kalp transplantasyonun iyi bilinen bir komplikasyonudur. Bu yazıda post-transplant malignite insidansı ve klinik görünümü değerlendirilmektedir. Şubat 1998 ile Mart 2003 arasında 27 olguya kalp transplantasyonu uygulanmıştır. Operasyon sonrası 2 aydan daha uzun takip uygulanan olgular neoplastik hastalık gelişimi açısından araştırılmışlardır. Transplantasyon sonrasında 2 aydan daha uzun süre takip edilen 22 olgunun üç tanesinde (%13.6) neoplastik hastalık gelişmiştir. Post-transplant lenfoproliferatif hastalık ve Kaposi sarkomu sırasıyla malinyitelerin %67’si (iki olgu) ve %33’ünü (bir olgu) oluşturmaktadır. Transplantasyon sırasındaki ortalama yaş 51’dir. Transplantasyon ile malignite gelişimi arasındaki ortanca süre 14 aydır (2-30 ay). Allogreftin lenfoma tarafından makroskopik tutulumu bir olguda gözlenmiştir. Bu olguda tanı postmortem incelemede konulmuştur. Diğer iki olguda tedavi sonrası takip döneminde tümör rekürrensi gelişmemiştir. Post-transplant neoplastik hastalıkların büyük bölümü uzun takip dönemi sonrasında gözlenmekle birlikte, bazı maligniteler, özellikle lenfoproliferatif hastalık erken postoperatif dönemde ortaya çıkabilmektedir. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 208-214)
Increased risk of malignancy is a well-known complication of heart transplantation. In this report the incidence and the clinical presentation of post-transplant malignancy were evaluated. Between February 1998 and March 2003, 27 patients underwent heart transplantation. Heart transplantation recipients with more than 2 months follow-up were investigated for neoplastic disorders. Neoplastic diseases developed in three of 22 patients (13.6%) who survived more than 2 months. Post-transplant lymphoproliferative disease in 2 patients and Kaposi’s sarcoma in 1 patient were the underlying malignancies. Mean age at transplantation was 51 years. The median time between transplantation and detection of a malignancy was 14 months with a range of 2 to 30 months. Macroscopic involvement of the allograft by lymphoma occurred in one patient. The diagnosis was made at postmortem examination in this patient. The other two patients have no evidence of tumor recurrence after treatment at follow-up. Although the majority of post-transplant tumours occur after a relatively long period of follow-up, some malignancies, especially lymphoproliferative disorders, may appear in the early post-transplant period. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 208-214)

3.Apolipoprotein A-II Levels and Risk of Coronary Disease, Metabolic Syndrome and Diabetes in a Group of Turkish Adults: A Pilot Study
Gülay HERGENÇ, Altan ONAT, Vedat SANSOY, Serdar TÜRKMEN, İbrahim SARI, Bülent UZUNLAR, Hüseyin UYAREL
Pages 215 - 222
Apolipoprotein AII’nin (apo AII) apo AI gibi antiaterojen özelliklere sahip olmadığı görüşü yaygındır. Ancak son yıllarda yapılan çalışmalarda KKH’da apo AII içeren yüksek dansiteli lipoprotein (HDL) alt grubunun da, sadece apo AI içeren fraksiyon gibi, azalmış olduğu saptanmıştır. Apo AII’nin lipid metabolizmasındaki önemli rolü tartışılmazdır. İnflamatuar belirteçler ve koagülasyon sistemi ile ilişkileri apo AII’nin aterogenezde rol alabileceğine işaret etmekteyse de, bu konuda fikir birliği bulunmamaktadır. Bunun yanı sıra apo AII’nin insülin direnci ve diyabet ile ilişkisi halen araştırılmaktadır. TEKHARF çalışmasının 2003 yılı takibinde Marmara ve İç Anadolu bölgelerinde yüksek riskli 194 erkek ve kadında HDL’nin miktarca ikinci apoproteini olan apo AII ilk defa ölçüldü. Apo AII’nin koroner kalp hastalığı (KKH), metabolik sendrom (MS), diyabet (DM) ve diğer risk faktörleri ile ilişkilerini araştıran bu inceleme, pilot çalışma niteliğindeydi. Çalışma grubumuzda MS %49, KKH %29.9, DM %19.6 ve bozulmuş açlık glukozu %2.1 olarak görülmekteydi. Kadınlarda MS (%65.9) erkeklere göre iki kat sıktı. Erkek (30.4±4.4 mg/dl) ve kadın (33.7±7.2 mg/d) apo AII düzeyleri arasında anlamlı fark bulunmadı. Korelasyon analizinde 26 risk parametresi içerisinde apo AII fosfolipid, apo AI, HDL-K, total kolesterol (r=0.66 ila 0.38; p=0.000), kompleman C3, trigliseridler (r=0.26 ve 0.21, p<0.01), LDL-K, beden kitle indeksi (r=0.17 ve 0.15, p<0.05) ile anlamlı, sigara kullanımı (r= -0.26, p=0.002) ve yaş (r= -0.15, p<0.05) ile ters anlamlı ilişki gösterdi. MS ile apo AII arasında sınırda anlamlı ilişki kaydedildi. Oniki değişkeni kapsayan lineer regresyon analizinde HDL-K (p<0.001) ve kompleman C3 (p=0.013) apo AII’nin yegane belirleyicileri olarak saptandı. Lojistik regresyon analizinde yaş ve cinsiyet ayarlı apo A-II KKH, MS ve diyabet açılarından anlamlı bir ilişki sergilemedi. Sağlıklı kişileri daha geniş şekilde içeren bir kitlede apo AII’nin KKH, MS ve DM açılarından incelenmesi ve prospektif olarak takip edilmesinde yarar görmekteyiz. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 215-222)
It is widely believed that apolipoprotein A-II (apo AII) lacks the antiatherogenic functions of apo AI. However, apo AII-containing HDL subfraction LpAI/AII, like LpAI, has been shown to be lower in coronary patients. Apo AII plays important roles in lipid metabolism. Associations of apo AII with inflammatory markers and coagulation system elements may prove further evidence on its role in atherogenesis though no consensus has yet been reached. Associations of apo AII with insulin resistance and diabetes are currently being investigated. Apolipoprotein AII, the second major apolipoprotein of HDL, was measured for the first time in 194 Turkish men and women with high coronary heart disease (CHD) risk in the cohort of the Marmara and Central Anatolian regions in the 2003 screening of the Turkish Adult Risk Factor Study. Associations of apo AII with CHD, metabolic syndrome (MS), diabetes and other risk factors were investigated in this pilot study. CHD, MS, diabetes and impaired fasting glucose were diagnosed in 49%, 29.9%, 19.6%, and 2.1%, respectively, in this study group. MS was observed twice as commonly in women (65.9%) as men. Highly significant correlations existed between apo AII and phospholipids, apo AI, HDL-C, total cholesterol (r=0.66 to 0.30, p=0.000), triglycerides, complement C3 (r=0.26 and 0.21, p<0.01), LDL-C, body mass index (r=0.17 and 0.15, p<0.05), (inversely) smoking (r = -0.26, p=0.002) and age (r= -0.15, p<0.05). A borderline association was noted between apo AII and MS. HDL-C and C3 emerged as the only independent determinants of apo AII levels among 12 parameters in a multivariate linear regression analysis. Sex- and age-adjusted apo AII did not prove to be significant for CHD, nor for MS and diabetes in logistic regression analyses. It will be desirable to further investigate these associations in a much larger group of healthy and affected individuals. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 215-222)

4.Assessment of Left Ventricular Functions by Atrioventricular Plane Displacement and Conventional Methods in Patients with Hypertension and Diabetes Mellitus
Y.Dursun DURSUNOĞLU, Y.Harun EVRENGÜL, Bülent POLAT, Halil TANRIVERDİ, Asuman KAFTAN, Mustafa KILIÇ
Pages 223 - 231
Sol ventrikül sistolik ve diyastolik fonksiyonları, mortalite ve morbidite ile yakından ilişkilidir. Sol ventrikül disfonksiyonunun erken tanısı ve tedavisi, kalp yetersizliğine ilerlemenin ve ölümün önlenmesinde önemlidir. Bu çalışmanın amacı, hipertansif ve diyabetik hastalarda sol ventrikül fonksiyonlarını, atriyoventriküler plan (düzlem) yerdeğişimi (AVPD) ve konvansiyonel metodlarla değerlendirmektir. Hipertansif ve diyabetik 89 hasta (50 kadın, 39 erkek, ortalama yaşları 54.4±5.2 ve 56.3±9.6) ile 65 sağlıklı kişi (34 kadın, 31 erkek, ortalama yaşları 51.6±8.5 ve 53.8±8.2) tam ekokardiyografik değerlendirmeye alındılar. Her iki cinste de hasta ve sağlıklı kişilerin yaşları arasında anlamlı fark yoktu. M-mod yöntemle sistolik mitral AVPD, dört bölgede (septal, lateral, anteriyor ve posteriyor) kaydedildi ve bunların ortalamasından sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (EFAVPD) hesaplandı. Kadın hastaların beden kitle indeksi (BKİ) (31.5±4.8kg/m2) sağlıklı kadınlardan daha fazlaydı (27.5±4.3 kg/m2, p<0.001). Hipertansif ve diyabetik hastalarda her iki cinste de diyastolik disfonksiyon saptandı. Hasta ve sağlıklı kişiler arasında konvansiyonel yöntemle ölçülen sistolik fonksiyonlar, her iki cinste de anlamlı fark oluşturmadı ve normal sınırlardaydı. Hem septal, anteriyor, lateral, posteriyor AVPD ölçümleri ve hem de ortalama AVPD, kadın ve erkek hastalarda (12.9±1.8 mm, 12.9±1.7 mm), sağlıklı kadın ve erkeklere göre (sırasıyle 14.7±2.2 mm, p<0.01 ve 14.1±1.7 mm, p<0.05) anlamlı olarak daha düşüktü. EFAVPD ise kadın (65.7±9.7%) ve erkek (65.7±9.5%) hastalarda normal sınırlarda da olsa, sağlıklı kadın ve erkeklere göre (sırasıyle 75.6±12.1%, p<0,01 ve 73.0±9.1%, p<0.05) anlamlı olarak daha düşüktü. Sonuç olarak AVPD metodu, hipertansif ve diyabetik hastalarda, normal sınırlarda saptanmış olsa da, anlamlı olarak göreceli azalmış ortalama AVPD ve EFAVPD değerleri nedeniyle sol ventrikül sistolik fonksiyonlarının değerlendirilmesinde daha duyarlı bir yöntem olabilir. Hastalarda sol ventrikül sistolik fonksiyonlarının ölçümünde, mitral AVPD metodu kolay uygulanabilir, yaygın kullanılabilen ve basit bir non-invaziv yöntemdir. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 223-231)
The left ventricular systolic and diastolic functions are closely related to mortality and morbidity. Early recognition and appropriate therapy of left ventricular dysfunction is advisable to prevent further progression of heart failure and death. The aim of this study is to estimate the left ventricular functions by AVPD and conventional methods in patients with hypertension (HT) and diabetes mellitus (DM). Eighty nine patients with HT and DM (50 female, 39 male and mean age 54.4±5.2 and 56.3±9.6, respectively) and 65 healthy subjects (34 female, 31 male, and mean ages 51.6±8.5 and 53.8±8.2) underwent complete echocardiographic assessment. There was no difference in ages of the patients and healthy subjects in both gender. The systolic mitral AVPD was recorded at 4 sites (septal, lateral, anterior, and posterior) by M-mode echocardiography and left ventricular ejection fraction was calculated from the AVPD- mean (EFAVPD). Female patients had significantly higher body mass index (BMI) (31.5±4.8kg/m2) than healthy female subjects (27.5±4.3 kg/m2, p<0.001). Left ventricular diastolic dysfunction was shown in patients with HT and DM in both gender. Systolic functions, as assessed by conventional measures in the patients and healthy subjects in both gender were not stastically different significantly and were in normal limits. Both the septal, anterior, lateral and posterior part of the atrioventricular plane values and also AVPD-mean during systole was statistically lower in both gender, in the patients (12.9±1.8 mm in female and 12.9±1.7 mm in male) compared with controls (14.7±2.2 mm in female, p<0.01 and 14.1±1.7 mm in male, p<0.05). EFAVPD of the patients was statistically lower in both gender (65.7±9.7 % in female and 65.7±9.5 % in male ) compared with healthy subjects (75.6±12.1 % in female, p<0,01 and 73.0±9.1 % in male, p<0.05). As a conclusion, the AVPD method, even if it is in normal limits, might be more sensitive in evaluation of left ventricular function in patients with HT and DM, because of a relatively lower AVPD-mean and EFAVPD in the patients compared with controls. The mitral AVPD is reproducible, widely applicable and a simple non-invasive method for the estimation of left ventricular systolic function in the patients. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 223-231)

5.Correlation Between Heart Rate Variability Indices and QT Durations in Heart Failure
Fatih TEKİNER, Kani GEMİCİ, Davran ÇİÇEK, Erkan EKİCİBAŞI, Murat FAZLIOĞLU, Jale CORDAN
Pages 232 - 238
Kalp yetersizliği olan hastalarda kalp hızı değişkenliğinin (KHD) genellikle azaldığı saptanır ve otonomik disfonksiyonun göstergesi olarak yorumlanır. QT interval süresi ve QT dispersiyonunun (QTd) otonom sinir sisteminden etkilendiği bilinmektedir. Bu çalışmada, kalp yetersizliği olan olguların, KHD değerleri ile QT intervali ve QTd karşılaştırarak aralarındaki ilişki değerlendirildi. Kalp yetersizliği olan 39 olgu çalışmaya alınarak 24-saatlik Holter monitorizasyonu yapıldı. Hastaların KHD parametreleri ve QT dinamisitesi aynı Holter kayıtlarında değerlendirildi.QT dispersiyonu ise 12-derivasyonlu elektrokardiyogramlarda manuel olarak hesaplandı. Çalışmada, düşük frekansın (LF) ve yüksek frekansın (HF) normalize edilmiş (nu) değerleri kullanıldı. Düzeltilmiş QT (QTc); KHD’nin HF(nu) komponenti ile pozitif korelasyon gösterirken (r=0.36, p=0.02), LF/HF oranı ve SDNN ile negatif korelasyon gösterdi (r=-0.43, p=0.005, r=-0.33, p=0.03). LF(nu) komponenti ile QTc arasında anlamlı korelasyon saptanmadı (r=0.10, p=0.51). Uzamış QTc intervali olan hastaların (QTc ?440 msn); HF(nu) değerlerinde anlamlı artma (16±10’a 9±5, p=0.01), LF/HF oranlarında anlamlı azalma saptandı (1.7±0.6’ya 3.1±1.6, p=0.008). Uzamış veya normal QTc intervali olan hastaların LF(nu) değerlerinde anlamlı fark görülmedi. Azalmış SDNN grubunda (SDNN <100 msn); QTc intervalinde anlamlı uzama (442±49 msn’ye 402 ±32 msn, p=0.001), düzeltilmiş QT dispersiyonunda (QTcd) anlamlı artma saptandı (47±15’e 29±18, p=0.002). KHD parametrelerinden sadece SDNN, QTcd ile anlamlı korelasyon gösterdi. Sonuç olarak; kalp yetersizliği olgularında saptadığımız KHD parametreleri ile QT intervali arasındaki korelasyon, otonomik modülasyonun QT intervalini etkilediğini ve bu etkilerin elektrokardiyografik olarak gösterilebileceğini desteklemektedir. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 232-238)
Reduced heart rate variability (HRV) is consistently observed and is accepted to be due to autonomic dysfunction in patients with heart failure. The duration of QT interval and QT dispersion (QTd) is also known to be influenced by autonomic nervous system. The aim of this study is to evaluate the correlation between QT interval and QTd with HRV indices. Thirty-nine patients with heart failure were enrolled in the study in order to monitor 24-hour Holter recordings. The HRV indices and QT interval dynamicity were analyzed in the same recordings. QTd measurements were evaluated manually in the 12-lead electrocardiograms. The low-frequency (LF) and high frequency (HF) power were expressed in normalized units(nu). Corrected QT (QTc) intervals were found to be correlated with HF(nu) (r=0.36, p=0.02), however was negatively correlated with LF/HF ratio (r =-0.43, p=0.005) and SDNN (r=-0.37, p=0.01). There was no correlation between LF(nu) and QTc intervals. In patients with prolonged QTc interval (QTc ?440 msn); HF(nu) was significantly higher (16±10 to 9±5, p=0.01) and LF/HF ratio was significantly lower (1.7±0.6 to 3.1±1.6, p= 0.008) compared with patients without prolonged QTc interval. There was no significant difference in the LF(nu) values between patients with prolonged and normal QTc interval. In the reduced SDNN group (SDNN <100 msn); QTc interval was significantly longer (442±49 msn to 402±32 msn, p=0.001) and corrected QT dispersion (QTcd) was significantly increased (47±15 to 29±18, p=0.002). Among HRV indices, only SDNN showed significant correlation with QTcd. In conclusion; we observed a significant correlation between QT interval and HRV indices that may support autonomic modulation affecting the QT interval. These influences can be detected on electrocardiograms in patients with heart failure. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 232-238)

6.Effect of Metoprolol Treatment on Pulmonary Venous Flow Pattern Studied by Transesophageal Pulsed Doppler Echocardiography in Mild to Moderate Mitral Stenosis in Sinus Rhythm
Mustafa AYDIN, Ali ÖZEREN, Mehmet BiLGE, Mustafa DEMİRKIRAN, Fatih CAM, Aydın Dursun, Mehmet Ali ELBEY, Tolga ONUK
Pages 239 - 245
Bu çalışma metoprolol tedavisi verilen sinüs ritimli hafif-orta mitral darlıklı hastalarda metoprololün pulmoner venöz dalga ölçümleri üzerine etkisini araştırma amacıyla yapıldı. Çalışmaya izole hafif-orta şiddette mitral darlığı (mitral kapak alanı 1.6±0.3 cm2) olan 23 hasta alındı. Tüm hastalara 1 ay süreyle günde 100 mg oral metoprolol verildi. Tedavi öncesi ve tedavinin birinci ayında transözofajiyal ekokardiyografi uygulandı. Zirve sistolik pulmoner venöz akım hızı (PVs), PVs hız-zaman integrali (VTI), zirve diyastolik pulmoner venöz akım hızı (PVd), PVd-VTI, zirve pulmoner venöz atriyal geri akım hızı (PVa), PVa-VTI ve PVa süresi ölçüldü. Zirve ve ortalama transmitral gradiyent, pulmoner arter basıncı, sistolik-diyastolik kan basıncı, ve kalp hızı anlamlı derecede azaldı. Pulmoner venöz zirve sistolik akım hızı, ve pulmoner venöz atriyal geri akım süresi anlamlı düzeyde arttı (sırasıyla 0.55 ± 0.19 m/s’ye karşın 0.66 ± 0.12 m/s, p<0.05, ve 84 ± 27 to 11 2± 31 msn p<0.01). PVs-VTI, 10.8±3.2 cm’den 11.9±4.3 cm’ye yükseldi (p<0.01), PVd-VTI, 5.1± 2.4 cm’den 5.4±2.5 cm’ye yükseldi (p<0.05), ve PVa- VTI 2.8±1.1 cm’den 3.1±1.3 cm’ye yükseldi, (p<0.05). Sonuç olarak, metoprolol tedavisi sinüs ritmindeki mitral darlığı hastalarında pulmoner venöz akımlarda artışa neden olmaktadır. Bu artış sol atriyal fonksiyonlarda düzelmenin bir göstergesi olabilir. Bu sonuçlar mitral darlıklı hastalarda metoprolol tedavisinin faydalı etki mekanizmasının anlaşılmasına katkı sağlayabilir.
This study was conducted to evaluate the effect of metoprolol therapy on pulmonary venous flow pattern in patients with mild to modarete mitral stenosis in sinus rhythm. We studied 23 patients with isolated mild to moderate mitral stenosis (mitral valve area 1.6±0.3 cm2). All patients received metoprolol 100 mg once daily orally for 1 month. Pulsed wave Doppler transesophageal echocardiograpic examination of the pulmonary venous flow was performed at the beginning of the study and after 1 month of treatment. Peak systolic pulmonary venous flow (PVs) velocity, PVs velocity time integral (VTI), peak diastolic pulmonary venous flow (PVd) velocity, PVd-VTI, peak pulmonary venous atrial reversal flow (PVa) velocity, PVa-VTI, and PVa duration time were measured. Peak and mean transmitral gradient, pulmonary artery pressure, systolic and diastolic blood pressure, and heart rate, reduced significantly after metoprolol treatment. The pulmonary venous peak systolic velocity, and pulmonary venous atrial reversal flow velocity duration time increased significantly from 0.55 ± 0.19 m/s to 0.66 ± 0.12 m/s, p<0.05, and from 84 ± 27 to 11 2± 31 msec, p<0.01, respectively). Regarding VTI, PVs-VTI increased from 10.8±3.2 cm to 11.9±4.3 cm (p<0.01), PVd-VTI increased from 5.1± 2.4 cm to 5.4±2.5 cm (p<0.05), and PVa- VTI increased from 2.8±1.1 cm to 3.1±1.3 cm, p<0.05. Conclusion: Metoprolol treatment increased pulmonary venous flow as an indicator of improved left atrial function in patients with mitral stenosis and sinus rhythm. These results may contribute to disclosing the underlying mechanisms of the favourable effects of beta blockade in mitral stenosis.

7.Prediction of Early Reinitiation of Atrial Tachyarrythmias Shortly After Successful Electrical Cardioversion
Ergün DEMİRALP, Ata KIRILMAZ, Fethi KILIÇASLAN, Kürşad ERİNÇ, Eralp ULUSOY, Namık ÖZMEN, Bekir Sıtkı CEBECİ, Mehmet DİNÇTÜRK
Pages 246 - 251
Giriş: Bu çalışma atriyal takiaritmilerin erken nüksü (ATEN) ile elektriki kardiyoversiyondan (DC/CVN) hemen sonraki atriyal aktivasyon arasındaki ilişkiyi değerlendirmek amacıyla düzenlendi. Erken atriyal aktivasyon paterni ile zamanının ATEN`nü öngöreceği hipotezi test edildi. Metodlar: Çalışmada tesadüfi seçilmiş 123 hastada yapılan 123 DC/CVN işleminden sonra ilk 20 dakika içinde ATEN`nün öngörülmesinde klinik ve elektrokardiyografik değişkenleri inceledik. Başarılı elektriki kardiyoversiyon süresince devamlı alınan EKG kayıtları üzerinden en az 35 atriyal atım olmak üzere atriyal aktivite tipi (sinus, atriyal erken vuru, füzyon veya kavşak atımı) ve PP aralıkları değerlendirildi. Sonuçlar: ATEN izlenmeyen 101 hasta (ortalama yaş 66±13 yıl) nükssüz grubu’nu oluştururken, nüks grubu’nda ise (n=22) (ortalama yaş 69±11 yıl) başarılı DC/CVN sonrası 20 dakika içinde ATEN izlendi. Nüks grubunda atriyal aritmi 118±280 sn içinde (3 sn-20 dakika) nüks etti. Kullanılan antiaritmikler ve diğer ilaçlar yönünden gruplar arasında fark yoktu. Nüks grubunda hipertansiyon sıklığı anlamlı olarak fazlaydı. Çalışmada yüksek pPP50 % değeri, artmış PAC/total atım oranı ve minimum PP intervali ATEN’nü öngörmekteydi. Sonuç: Hipertansiyon hikayesi DC/CVN sonrası ilk 20 dakika içinde ATEN’in öngörülmesinde tek klinik belirleyici olarak saptandı. Yüzey EKG’sinden ölçülen “coupling” aralığı kısa sık erken atriyal aktivitenin varlığı, ATEN’ün önlenmesinde hızlı müdahaleden fayda görecek bir grubu ortaya çıkarabilir. Bu grup hastalarda ATEN’ün önlenmesinde CVN esnasında erken atriyal aktivitenin baskılanması hedef alınabilir.
This study was designed to assess the relationship between the early recurrence of atrial tachyarrhythmia (ERAT) and the pattern of the immediate atrial activities following electrical cardioversion (DC/CVN). We tested the hypothesis that the early atrial activity pattern and time predicted ERAT. We investigated clinical and electrocardiographic variables to predict ERAT in 20 minutes in randomly selected 123 procedures in 123 patients. Electrocardiograms recorded continuously were assessed for PP intervals and the type of atrial activity (sinus, atrial premature, fusion or junctional) for, at most, the first 35 beats following successful electrical cardioversion. No-ERAT group consisted of 101 procedures in 101 patients (mean age 66±13 years) without early recurrence of atrial tachyarrhythmia, whereas ERAT group (n= 22) (mean age 69±11 years) had recurrence within 20 minutes following successful DC/CVN. There was no difference between groups regarding drugs received, including antiarrhythmics. Atrial tachyarrhythmia in the ERAT group recurred in 118±280 seconds (3 sec-20 min). History of hypertension was significantly higher the in ERAT group. Increased pPP50 %, increased PAC/total beat ratio, and minimum PP interval have been found as predictors of ERAT in this study. We concluded that history of hypertension was the only clinical harbinger of ERAT in 20 minutes following successful DC/CVN. Frequent premature atrial activity with shorter coupling interval analyzed from surface ECG may identify a subgroup of patients who may benefit from immediate intervention to prevent from ERAT. Suppression of premature atrial activity during CVN may be a good target in preventing ERAT in this group of patients.

8.Heart Rate Variability in Patients Developing Atrial Fibrillation in the Course of Acute Myocardial Infarction
Erdem DİKER, Y.Dilek ÇİÇEK, Alper CANBAY, Deniz ŞAHİN, Sinan AYDOĞDU
Pages 252 - 257
Bazı klinik çalışmalarda atriyal fibrilasyon nüksü ile otonomik tonus ilişkisi olduğu veya paroksismal atriyal fibrilasyonda atak öncesi otonomik tonus değişikliği olduğu gösterilmiştir. Akut miyokard infarktüsü seyrinde ortaya çıkan atriyal fibrilasyon ise daha komplike bir konudur. Bu çalışmada, akut miyokard infarktüsü sırasında ortaya çıkan atriyal fibrilasyon ile otonomik tonusun ilişkisi araştırılmıştır. Çalışmaya ST yükselmeli miyokard infarktüsü geçiren 90 hasta (ortalama yaş 61.7 ± 11.3 yıl, 70 erkek, 20 kadın) alındı. Hastaların 9’unda hastanede yatarken atriyal fibrilasyon ortaya çıktı. Tüm hastalar hikaye, fizik muayene, ekokardiyografi ile değerlendirildi. Hastalarda hastaneye girişinin ilk 24 saatinde 5 dakikalık EKG kaydı alındı. Daha sonra bu kayıtlar spektral kalp hızı değişkenliği açısından değerlendirildi. Atriyal fibrilasyon ortaya çıkan 9 hasta (ortalama yaş 70.9 ± 12.7 yıl, 8 erkek, 1 kadın) AF (+) grup, çıkmayan 81 hasta (ortalama yaş 56.1 ± 10.2 yıl, 62 erkek, 19 kadın) AF (-) grup olarak izlendi. Her iki grup arasında sadece yaş (70.9 a karşı 56.1) istatistiksel olarak farklı bulundu: odds oranı 1.15 (%95 CI 1.04-1.27). Gruplar arasında diğer hiçbir demografik, öyküsel ve ekokardiyografik değişken arasında farklılık bulunmadı. Kalp hızı değişkenlik parametrelerinden çok düşük frekans ve düşük frekans AF(+) grupta, AF (-) gruba göre daha yüksek (sırasıyla 1120.8 ± 656.7 ms2 ve 696.5 ± 336.1 ms2’ye karşı 519.3 ± 905.6 ms2 ve 422.2 ± 797.7 ms2, p>0.05), yüksek frekans ise daha düşük (290.1 ± 98.3 ms2’ye karşı 655.9 ± 137.1 ms2, p>0.05) bulundu. Ancak hiçbir parametre arasındaki fark istatistiksel önemde değildi. Sempatovagal dengenin bir göstergesi olan düşük frekans, yüksek frekans oranı da AF (+) grupta istatistiksel olarak önemsiz oranda hafifçe daha yüksekti (1.92 ± 1.89’a karşı 1.43 ± 1.47, p>0.05). Sonuç olarak, bu çalışmada akut miyokard infarktüsü seyri sırasında ortaya çıkan AF’yi göstermede yaşın önemli bir belirleyici olduğu görüldü. Kalp hızı değişkenlik parametreleri atriyal fibrilasyon olanlarda hafifçe sempatik dominansın olduğu tarafta olmasına rağmen, bu farklılık istatistiksel öneme ulaşmadı. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 252-257)
The relationship between atrial fibrillation recurrence and autonomic tone or autonomic tone changes preceeding atrial fibrillation attack in paroxysmal forms have been demonstrated in some clinical studies. Atrial fibrillation which develops in the course of acute myocardial infarction is rather complicated issue. In this study, it is sought that, the role of autonomic tone in the development of atrial fibrillation during acute myocardial infarction. Ninety patients (mean age 61.7 ± 11.3 years, 70 male, 20 female) with acute ST elevation myocardial infarction were enrolled to the study. Atrial fibrillation has developed in 9 patients during the the hospital course. Historical evaluation, physical and echocardiographic examinations were done in all patients. Five minutes rest electrograms were obtained in the first 24-hour after admission to the hospital. Afterwards, spectral heart rate variability analysis were performed in these records. Nine patients (mean age 70.9 ± 12.7 years, 8 male, 1 female) with atrial fibrillation were clasiffied as AF(+) group, and 81 patients (mean age 56.1 ± 10.2 years, 62 male, 19 female) were classifed as AF (-) group. Only age was found to be statistically significantly different with an odds ratio of 1.15 (95% CI 1.04-1.27) between the groups. No other demographic, historical or echocardiograhic parameter were found to be different between the groups. Very low frequency and low frequency heart rate variability values were found to be higher in patients with atrial fibrillation when compared to without atrial fibrillation (respectively, 1120.8 ± 656.7 ms2 and 696.5 ± 336.1 ms2 vs. 519.3 ± 905.6 ms2 ve 422.2 ± 797.7 ms2, p>0.05). Although, high frequency values were found to be lower in patients with atrial fibrillation when compared to without atrial fibrillation (respectively, 290.1 ± 98.3 ms2 vs. 655.9 ± 137.1 ms2, p>0.05). As a marker of sympatovagal balance, low frequency, high frequency ratio was found to be slightly higher patients having atrial fibrillation (1.92 ± 1.89’ vs. 1.43 ± 1.47, p>0.05). But, none of the heart rate variability values were statisticaly different between groups. In conclusion, this study showed that age is the main determinator of the development of atrial fibrillation during the course of acute myocardial infarction. Despite heart rate variability parameters have a slight dominans in favour of sympathetic activity in atrial fibrillation group, this difference did not reach any statistical significance. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 252-257)

9.Fistula Between Left Internal Mammary Artery Graft and Pulmonary Vasculature After Coronary Bypass Grafting
Y.Ramazan TOPSAKAL, Mustafa GÜR, Naci EMİROĞULLARI, Namık Kemal ERYOL, Ali ERGİN
Pages 258 - 261
Sol iç meme arteri (SİMA) uzun süre açık kalabildiği için koroner baypas ameliyatlarında yaygın olarak kullanılmaktadır. Koroner baypas sonrası SİMA ile pulmoner damarlar arasında fistül oluşumu nadir bir komplikasyondur. Koroner baypas yapılan 73 yaşındaki erkek hastanın baypastan 3 yıl sonra angina pektorisi tekrar gelişti. Koroner anjiyografisinde SİMA ile pulmoner damarlar arasında fistül saptandı. Asetilsalisilik asit, statin, nitrat ve anjiyotensin dönüştürücü enzim inhibitörüyle tedavisi düzenlendi. Burada koroner baypastan sonra SİMA ile pulmoner damarlar arasında fistül oluşan bir olgu sunuyoruz. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 258-261)
Left internal mammary artery (LIMA) is very commonly used conduit for coronary artery bypass grafting (CABG) due to its proven long term patency. The development of fistula between LIMA and pulmonary vasculature is a rare complication of this operation. Recurrent angina pectoris developed in a 73-year-old man 3 years after CABG. Coronary angiography revealed a fistulous connection between LIMA graft and the left pulmonary vasculature. Our patient was managed conservatively with acetylsalicylic acid, statin, nitrate, and angiotensin converting enzyme inhibitor. We report herein a case who developed LIMA to pulmonary vasculature fistula after the CABG. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 258-261)

10.Acute Transient Diastolic Dysfunction Induced by 5-Fluorouracil Treatment: A Case Report
Ceyhun CEYHAN, Nezih MEYDAN, Tarkan TEKTEN, Alper O.ONBAŞILI, Sabri BARUTCA, Banu ÖZTÜRK
Pages 262 - 265
5-Florourasilin kardiyak toksisitesine bağlı olarak gelişen aritmi, angina pektoris ve miyokard infarktüsü gibi birçok tıbbi sunum bildirilmiştir. 5-Florourasil’e bağlı kardiyak toksisitenin takibinin, sadece klinik bulgular, kan basıncı ve EKG ile yapılması bu durumun olduğundan daha az saptanmasına neden olabilmektedir. Biz 5-Florourasil tedavisi alan bir kanser hastasında, ekokardiyografik geçici diyastolik disfonksiyonun bulgularını bildirmekteyiz. Mitral akım hızı örneklerinin seri ekokardiyografik değerlendirilmesinde, başlangıçtaki anormal relaksasyon örneğinin tedaviden 48 saat sonra, semptom ve EKG bulgusu olmaksızın, restiriktif tip diyastolik disfonksiyona değişmesi gösterilmiştir. Onbeşinci günde diyastolik disfonksiyon parametreleri, tedavi öncesi değerlere dönmüştür. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 262-265)
Cardiac toxicity of 5-fluorouracil has been described in several medical reports including arrhythmias, angina pectoris, and myocardial infarction. The monitorization of the cardiac changes only by means of clinical signs, ECG and blood pressure leads to underestimation of 5-fluorouracil related cardiotoxicity. We report a cancer patient receiving 5-fluorouracil treatment with echocardiographic findings of reversible diastolic dysfunction. Serial echocardiographic evaluation of mitral inflow velocity patterns demonstrated abnormal relaxation pattern at baseline changing to restrictive type diastolic dysfunction at 48 hours after treatment with no symptoms or ECG changes. On the 15th day, diastolic dysfunction parameters returned to pre-treatment values. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 262-265)

11.Adult Cor Triatriatum Sinistrum and its Surgical Treatment
Denyan MANSUROĞLU, Suat Nail ÖMEROĞLU, Berk ÖKAYNAK, Akın İZGİ, Kaan KIRALİ, Gökhan İPEK, Mehmet BALKANAY, Cevat YAKUT
Pages 266 - 270
Cor triatriatum nadir görülen bir anomalidir. Yaşları 17, 18 ve 38 olan, 2 kadın 1 erkek hasta cor triatriatum tanısıyla hastanemizde ameliyat edildi. İki hastada interatriyal septum intakt iken, bir hastada geniş atrial septal defekt mevcuttu. İkisinde sağ atriyal girişim uygulanırken bir hastada sol atriyal girişim uygulandı. Mitral yetersizliği olan hastaya ek olarak mitral kapak onarımı yapıldı. Hastaların üçünde de pulmoner hipertansiyon gelişmişti. Hiçbir hastada erken veya geç mortalite ve morbidite görülmedi. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 266-270)
Cor triatriatum is a rare anomaly. We operated on one male, two female patients, aged 17, 18 and 38 with a diagnosis of cor triatriatum, a wide atrial septal defect, existed in one patient whereas in two patients atrial septum was intact. In two patients right atrial and in one patient left atrial approaches were preferred. Concomitant mitral valve repair was performed in one patient with mitral regurgitation. All patients had pulmonary hypertension. There was no early or late mortality and morbidity. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32:266-270)

12.
2003 Yılı Üst Düzey Kardiyoloji Makalelerimizle İlgili Eksikliklerin Duyurulması
Altan Onat
Page 271
Abstract | Full Text PDF

© Copyright 2019 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale