Archives of the Turkish Society of Cardiology - Turk Kardiyol Dern Ars: 30 (3)
Volume: 30  Issue: 3 - March 2002
1.Summaries of Articles

Pages 150 - 154
Abstract | Full Text PDF

2.May Mitral Regurgitation Prevent Thrombus Formation in the Left Ventricle in Patients with Global and Segmentary Systolic Dysfunction?
Nihal ÖZDEMİR, Enver DAĞLAR, Cihangir KAYMAZ, Osman KARAKAYA, Murat AKÇAY, Murat YÜCE, Olcay ÖZVEREN, Mehmet ÖZKAN
Pages 155 - 160
İleri mitral yetersizliğinin (MY) sol atriyal trombüs (T) oluşumunu önleyici etkisi bilinmektedir. Ayrıca, ileri MY'nin sistolik disfonksiyonu (SD) bulunan sol ventrikül (SV) içinde mural T oluşumunu da önleyebildiği öne sürülmüştür. Çalışmamız, SV sistolik disfonksiyonu bulunan olgularda iskemik MY varlığının SVT sıklığına etkisini araştırmayı amaçlamaktadır. Çalışma grubu, koroner anjiyografi ve sol ventrikülografi ile iskemik sol ventrikül SD bulunan 1313 hastadan (E 1133, K 180, yaş 56±18 yıl) oluşturulmuştur. Olguların hiçbirinde kronik antikoagülan kullanım öyküsü mevcut değildi. Epikardiyal koroner arterler 91 olguda normal olup, tek damar, 2 damar ve 3 damar hastalığı, sırasıyla 328, 330 ve 564 olguda mevcuttu. Anjiyografik MY ciddiyeti hafif, orta ve ileri olarak derecelendirildi. Septal (S), apikal (AP) ve/veya anterolateral (AL) segmentlerde diskinezi ve anevrizma, sırasıyla 394 ve 470 olguda bulundu. Posterobazal (PB), posterolateral (PL) ve/veya inferiyor (I) segmentlerde diskinezi ve anevrizma, sırasıyla 110 ve 181 olguda bulundu. İskemik dilate kardiyomyopati 158 olguda mevcuttu. Mural SVT 191 (%14.5), ciddi iskemik MY 125 (%9.5) olguda gözlendi. Seri genelinde, ileri MY bulunan olgularda, MY bulunmayanlara kıyasla SVT sıklığı anlamlı olarak düşük bulundu (%4 ve %15.6, OR: 0.2, p<0.001). İleri MY varlığında, gerek iskemik dilate kardiyomyopati (%6.8 ve %34.2, OR:0.19, p<0.001), gerekse segmenter SVSD (%2.5 ve %13.7 %, OR: 0.2, p<0.01) gruplarında SVT sıklığında anlamlı azalma bulundu. İleri MY'nin bulunuşu halinde SVT sıklığı AL,S ve A segmentlerde anevrizma bulunanlarda anlamlı (%3 ve %18, OR: 0.14, p<0.0001), diskinezi grubunda ise anlamlı olmayan bir azalma (%4.7 ve %16, OR: 0.26, p= 0.1) göstermekteydi. Buna karşılık, ileri MY PB, I ve/veya PL segmentlerde anevrizma veya diskinezi bulunanlarda SVT sıklığı üzerinde etkili bulunmadı (%3.7 ve %3, OR: 1.2, p>0.05). Sonuç olarak; (1) İleri derecedeki MY'nin gerek iskemik dilate kardiyomyopati, gerekse anteriyor SV duvar anevrizması bulunan olgularda SVT oluşumunu önleyebildiği düşünülmüştür.
Protective effect of severe mitral regurgitation (MR) against left atrial thrombus (T) formation has been documented. It was also proposed that severe MR could prevent T formation in the left ventricle (LV) in the presence of systolic LV dysfunction (LVD). The purpose of this study is to investigate whether ischemic MR prevents T formation within the LV in patients with LVD. Study population comprised 1313 pts (M 1133, F 180, age 56±18 years) with is-chemic LVD documented by coronary angiography and left ventriculography. None of the patients had history of chronic anticoagulation. Epicardial coronary arteries were normal in 91 patients, and single-vessel, two-vessel, and triple-vessel disease were documented in 328, 330, and 564 patients, respectively. Global systolic LVD was defined as EF < 0.50. Severity of the angiographic MR was graded as mild, moderate and severe. Dyskinesia and aneurysm related to septal (S), apical (A) and/or anterolateral (AL) wall segments were found in 394 and 470 pts, respectively. Dyskinesia and aneurysm associated with posterobasal (PB), posterolateral (PL) and /or inferior (I) wall segments were detected in 110 and 181 pts, respectively. Ischemic dilated cardiomyopathy was documented in 158 patients. Mural LVT and severe ischaemic MR were detected in 191 (14.5 %) and 125 (9.5%) patients, respectively. Overall incidence of LVT was found to be lower in patients with MR as compared to those without MR (4% vs 15.6%, OR: 0.2, p<0.001). In comparison to the absence of MR, severe MR was associated with a lower incidence of LVT in patients with ischemic dilated cardiomyopathy (6.8% vs 34.2%, OR: 0.19, p<0.001) and in patients with segmentary LVD (2.5% vs 13.7%, OR: 0.2, p<0.01). There was a significant difference in reference to presence of severe MR in patients with aneurysm (3% vs 18%, OR: 0.14, p<0.0001), and a nonsignificant difference in patients with dyskinesia (4.7% vs 16%, OR: 0.26, p=0.1) related to A, AL, S wall segments. However, MR had no impact on incidence of LVT in the group with aneurysm or dyskinesia related to PB, I, or PL segments (3.7% vs 3%, OR: 1.2, p>0.05). Conclusions: (1) Severe MR seems to prevent mural LVT formation both in patients with ischemic dilated cardiomyopathy and in patients with aneurysm related to anterior LV wall segments, and (2) this protective effect of severe MR against LVT formation may be associated with diastolic volume overloading which may offset stagnation and procoagulant state within the LV with systolic dysfunction.

3.P Wave Dispersion in Patients with Mitral Stenosis and Effects of Percutaneous Mitral Balloon Valvuloplasty on P Wave Dispersion
Hasan TURHAN, Ertan YETKİN, Yüksel AKSOY, Orhan MADEN, Kubilay ŞENEN, M.Birhan YILMAZ, Mehmet İLERİ, Ramazan ATAK, Sengül CEHRELİ, Emine KÜTÜK
Pages 161 - 165
P dalga dispersiyonu (PDD), yeni bir elektrokardiyografik parametre olup, sinüzal uyarıların intra-atriyal ve inter-atriyal nonhomojen ve kesintili iletilmesi ile ilişkilidir. PDD maksimum ve minimum P dalga süreleri arasındaki fark olarak ifade edilebilir. Yakın zamanda yayınlanmış çalışmalarda uzamış P dalga süresi ve artmış P dalga dispersiyonunun yüksek atrial fibrilasyon riski ile ilişkili olduğu bildirilmiştir. Bu çalışmanın amacı mitral darlıklı hastalarda P dalga dispersiyonunu belirlemek ve perkütan mitral balon valvüloplasti (PMBV) işleminin P dalga dispersiyonu üzerine etkisini değerlendirmektir. Çalışmaya PMBV adayı 29 mitral darlıklı hasta (26 bayan, 3 erkek; yaş 33±6 yıl) ve 27 sağlıklı gönüllü (24 bayan, 3 erkek; yaş 32±7 yıl) kontrol grubu olarak dahil edildi. İşlemden bir gün önce hasta ve kontrol grubundaki tüm kişilerin elektrokardiyogramları çekildi ve transtorasik ekokardiyogramları yapıldı. İşlem sonrası birinci gün, birinci ay, ve altıncı ayda çalışmaya dahil edilen hasta gruplarındaki tüm kişilerin elektrokardiyogramları çekildi. Hasta grubundaki kişilerin transtorasik ekokardiyogramları işlem sonrası birinci gün, birinci ay ve altıncı ayda tekrarlandı. Çekilen elektrokardiyogramlardan maksimum ve minimum P dalga süreleri ölçüldü ve PDD hesaplandı. Mitral darlıklı hasta grubunda maksimum P dalga süresi ve PDD sağlıklı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek saptandı (p<0.001). Ancak, minimum P dalga süreleri acısından hasta ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. PMBV sonrası birinci gün, birinci ay ve altıncı ayda yapılan ölçümlerde maksimum P dalga süresi ve PDD'nun işlem önçesi ölçülen bazal değerlere göre ilerleyici bir şekilde istatistiksel olarak anlamlı derecede azaldığı tespit edildi (p<0.001). Birinci gün, birinci ay ve altıncı ayda ölcülen maksimum P dalga süresi ve PDD kendi aralarında karşılaştırıldığında yine istatistiksel olarak anlamlı azalma tespit edildi (p<0.01). Ancak, minimum P dalga sürelerinde anlamlı bir değişiklik gözlenmedi. PDD'nda ki azalma ile ekokardiyografik parametrelerdeki düzelme arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmadı. Sonuç olarak, yüksek atrial fibrilasyon riskini gösteren PDD mitral darlıklı hastalarda sağlıklı bireylere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksektir. PMBV sonrası PDD kısa ve uzun dönemde istatistiksel olarak anlamlı derecede düşmektedir.
P wave dispersion (PWD) is a new electrocardiographic marker that has been associated with inhomogeneous and discontinuous propagation of sinus impulses. It can be defined as the difference between maximum and minimum P wave duration. Recent studies have been reported that prolonged P wave duration and increased P wave dispersion carry an increased risk for atrial fibrillation. The objectives of this study were to determine PWD in patients with mitral stenosis (MS), and to evaluate the effects of percutaneous mitral balloon valvuloplasty (PMBV) on PWD. The study population consisted of two groups: Group I consisted of 29 patients with MS (26 women, 3 men; aged 33±6 years) who were candidate for PMBV and Group II consisted of 27 healthy volunteers (24 women, 3 men; aged 32±7 years). Twelve-lead electrocardiogram (ECG) was recorded and echocardiographic evaluation was performed for each patient one day before PMBV and repeated at first day, at the end of the first month and at sixth month after successful PMBV. Baseline maximum P wave duration and PWD of group I were significantly higher than those of group II (p<0.001). However there was no statistically significant difference between group I and group II regarding minimum P wave duration (p>0.05). Maximum P wave duration and PWD decreased progressively on measurements at first day, at the end of the first month and at sixth month after PMBV (p<0.001, table-II). When the maximum P wave duration and PWD measused on first day, at the end of the first month and at sixth month were compared with each other, a significant decrease was also detected (p<0.01, table-II). There was no statistically significant difference between the values of minimum P wave duration measured before PMBV, at first day, at the end of the first month and at sixth month after PMBV. There was no statistically significant correlation between the decrease in PWD and the improvement in echocardiographic parameters. In conclusion, PWD is significantly higher in patients with mitral stenosis indicating high risk for atrial fibrillation, than in healthy control subjects and it decreases significantly after PMBV both in short and long term.

4.Laser Angioplasty Followed by Stent Implantation in Chronic Coronary Occlusions: Long-term Clinical and Quantitative Angiographic Results
Erhan BABALIK, Tevfik GÜRMEN, Murat GÜLBARAN, Servet ÖZTÜRK, Muzaffer ÖZTÜRK
Pages 166 - 171
Kronik tam tıkalı (KTT) lezyonlara balon anjiyoplasti işleminde başarı oranının düşük, restenoz oranının yüksek olduğu bilinmektedir. Yakın geçmişte yayınlanan randomize çalışmalarda ise KTT lezyonlara stent implantasyonunun balon anjiyoplastiye göre restenozu ve tekrar tıkanmayı azalttığı gösterilmiştir. Ancak, KTT lezyonlara stent yerleştirilmesiyle elde edilen yararın doku azaltıcı lazer anjiyoplasti uygulamasıyla nasıl etkileneceği konusunda eldeki bilgiler halen sınırlıdır. Bu çalışmada kliniğimizde, Haziran 1997-Şubat 2000 tarihleri arasında KTT lezyonlarına lazer anjiyoplasti ve ardından stent uygulanan 35 hastanın işlemle ilgili ve uzun dönem klinik ve anjiyografik izleme sonuçlarını inceledik. Bir hastada(%3) işlem başarısız oldu, diğer hastalarda majör kardiyak olay gelişmeden işlem başarıyla sonuçlandı. Buna göre işlem başarısı %97 idi. ELCA uygulaması sonrasında 34 KTT lezyona 36 stent yerleştirildi. Hastane içi izleme döneminde 2 (%6) hastada yan dal tıkanmasına bağlı Q dalgalı olmayan miyokard infarktüsü gelişti. Tüm hastalar 6 ay izlendi. Hastaların 9'unda (%27) treadmill testi pozitif sonuç verdi ve bunların da 7'sine (%20) tekrar PTKA yapıldı, 1'i (%3) koroner baypas operasyonuna verildi. 6 aylık izleme boyunca hastaların hiçbirinde ölüm veya miyokard infarktüsü gelişmedi. Buna göre olaysız hayatta kalım oranı %77 bulundu. Hastaların 28'ine (%83) 6 ay sonra koroner anjiyografi yapıldı; kantitatif analizle referans damar çapı ortalaması 2.7mm olup vakaların 14'ünde (%50) restenoz saptandı. Sonuç olarak; serimizde KTT lezyonlara ELCA ve ardından stent uygulamasında primer başarı yüksektir. Ancak restenoz oranı ve hedef damara tekrar girişim gereği de yüksektir. Serimizdeki damarların çapının göreceli olarak düşük (referans damar çapı 2.7mm) olması ve kullanılan stentlerin uzun (uzunluk ortalaması 24mm) olması ve %14 hastada KTT lezyonun aynı zamanda ostiyal lokalizasyon göstermesi bu yüksek restenoz oranını ve hedef lezyona tekrar girişim oranını açıklayabilir. Stent implantasyonu öncesinde KTT lezyonlara ELCA uygulamasının olası yararının araştırılması için büyük ölçekli randomize çalışmalara gereksinim vardır.
Chronic coronary occlusions (CCO) are considered unfavorable for percutaneous balloon angioplasty because of low rate of success and high rate of restenosis. Stent implantation after recanalization of CCO has been shown to reduce restenosis and reocclusion rates compared with balloon angioplasty in recently published randomized trials. However, it is not well known whether laser debulking before stent implantation would further improve stenting benefit in CCO. Thus, we prospectively analyzed the procedural and long-term clinical and quantitative angiographic follow-up results of 35 patients who underwent laser angioplasty followed by stent implantation for CCO between June 1997 and February 2000. The procedure was completed successfully without any major cardiac event in 34 patients in whom the lesion was successfully crossed with a guidewire, but in one patient (3%) the procedure was unsuccessful. Thus, the rate of success was 97%. Thirty-six stents were implanted in 34 CCO lesions following laser debulking. Non-Q wave myocardial infarction developed in 2 (6%) patients during the in hospital follow-up period. Treadmill test was positive in 9 (27%) patients after six months follow-up. Seven (20%) of them had repeat angioplasty for restenosis and one (3%) underwent coronary bypass surgery. Death or Q wave myocardial infarction did not occur during follow-up period, and event-free survival rate was 77%. Twenty-eight (83%) patients had angiographic follow-up six months after the procedure; the mean reference vessel diameter was 2.7 mm in quantitative analysis and restenosis was found in 14 (50%) patients.In conclusion; the procedural success rate is high, but the restenosis and target vessel revascularization rates were also high in our patients who underwent laser debulking followed by stent implantation for CCO lesions. Relatively small vessel size (2.7 mm in diameter) and and the mean 24 mm-stent length may explain these high rates of restenosis and of repeat procedure in our patient population. In addition, 5 (14%) of CCO lesions had ostial location, might further contribute these disappointing results. We need large scale randomized trials detecting effect of laser debulking before stent implantation in CCO lesions.

5.Left Atrial Mechanical Functions in Patients with Congestive Heart Failure
M. Kemal EROL, Mustafa YILMAZ, Mahmut AÇIKEL, Engin BOZKURT, Hüseyin ŞENOCAK
Pages 172 - 176
Kardiyak debinin sağlanmasında sol atriyum (LA) mekanik fonksiyonlarının önemli katkısı mevcuttur. Bu çalışma ileri dönem konjestif kalp yetersizliğinde (KKY) sol atriyal mekanik fonksiyonları araştırmak amacı ile yapıldı. Çalışmaya NYHA grup III veya grup IV KKY bulunan 68 hasta ve yaşça uygun 15 sağlıklı gönüllü alındı. KKY etyolojisi 44 hastada iskemi (grup I), 16 hastada idiyopatik dilate kardiyomiyopati (grup II), 8 hastada romatizmal mitral yetersizliği (grup III) idi. Sol atriyal volümler biplan "area-length metodu" kullanılarak; mitral kapağın tam açıldığı anda (LAVmax), tam kapandığı anda (LAVmin) ve atriyal sistolün başında (EKG de p dalgası) (LAVp) ölçüldü, tüm volümler vücut yüzey alanına indekslendi ve aşağıdaki sol atriyal fonksiyon parametreleri hesaplandı. Sol atriyal pasif boşalma volümü (LAPEV)=LAVmax-LAVp, LA pasif boşalma fraksiyonu (LAPEF)=LAPEV/LAmax, Konduit volüm (CV)= sol ventriküler atım volümü-(LAVp- LAVmin), LA aktif boşalma volümü (LAAEV)= LAVp-LAVmin, LA aktif boşalma fraksiyonu (LAAEF)=LAAEV/LAVp, LA total boşalma volümü (LATEV)=LAVmax-LAVmin, LA total boşalma fraksiyonu (LATEF)=LATEV/LAmax. LAVmax, LAVmin ve LAVp tüm kalp yetersizliği gruplarında kontrollere göre anlamlı derecede artmış bulundu (p<0.001). LAPEV grup I ve grup II'de kontrol grubundan anlamlı derecede farklı bulunmaz iken, grup III'te anlamlı derecede daha yüksek bulundu (p<0.05). Buna karşın LAPEF her üç grupta da anlamlı derecede düşüktü (p<0.001). "Konduit" volüm her üç grupta da kontrol grubuna benzerdi (p>0.05). LAAEV grup I (p<0.005) ve grup III'de (p<0.001) anlamlı derecede yüksek iken, grup II de anlamlı fark saptanmadı. LAAEF tüm kalp yetersizliği alt gruplarında da anlamlı derecede azalmıştı (sırası ile p<0.05, p<0.005, p<0.005). LATEV sadece grup III'de anlamlı derecede yüksekti (p<0.001), buna karşın LATEF her üç grupta da anlamlı derecede düşüktü (p<0.001). Bu çalışmanın sonuçları iskemi, dilate kardiyomiyopati ve mitral yetersizliğine bağlı ileri dönem kalp yetersizliklerinin hepsinde sol atriyumun hem aktif, hem pasif hem de total boşalma fraksiyonlarının azaldığını, kompansatuar mekanizmaların işlemediğini göstermektedir.
Left atrial (LA) mechanical functions have an important role to maintain cardiac output. The aim of the present study was to evaluate LA mechanical functions in patients with severe congestive heart failure (CHF). Sixty-eight patients with NYHA group III or IV CHF, and 15 healthy volunteers as a control group were studied. The etiology of CHF was ischemia in 44 patients (group I), idiopathic dilated cardiomyopathy in 16 patients (group II) and mitral regurgitation in 8 patients (group III). Left atrial volume measurements were done at the time of mitral valve opening (LAVmax), at the onset of atrial systole (p wave at the electrocardiography = LAVp) and closure (LAVmin) according to the biplane area-length method. All volumes were corrected for body surface area and LA emptying functions were calculated. LA passive emptying volume (LAPEV)= LAVmax - LAVp, LA passive emptying fraction (LAPEF)= LAPEV/ LAVmax, Conduit volume (CV)=Left ventricular stroke volume- (LAVmax- LAVmin), LA active emptying volume (LAAEV)= LAVp- LAVmin, LA active emptying fraction (LAAEF)= LAAEV/LAVp, LA total emptying volume (LATEV)= (LAVmax -LAVmin), LA total emptying fraction (LATEF)= LATEV/LAVmax. LAVmax, LAVmin and LAVp were found significantly higher in patients with CHF than in controls (p<0.001). LAPEV was significantly greater in group III than in controls. LAPEF was lower in three groups than in controls (p<0.001). Conduit volume was similar in three groups compared to controls. Although LAAEV was significantly greater in group I p<0.005) and in-group III (p<0.001) than in controls, LAAEV was similar in-group II. LAAEF was significantly lower in patients with CHF than in controls (p<0.05, p<0.005, p<0.005, respectively). LATEV was greater only in-group III than in controls (p<0.001), by contrast LATEV was significantly lower in three groups than in controls (p<0.001). The results of this study suggested that left atrial active and passive emptying fractions are reduced and compensatory contribution does not work in advanced CHF due to mitral regurgitation, ischemic or dilated cardiomyopathy.

6.Biventricular Pacing by Transvenous Route in Patients with Dilated Cardiomyopathy
Enis OĞUZ, Ahmet AKYOL, İzzet ERDİNLER, Ertan ÖKMEN, Hüseyin UYAREL, Orhan ÖZER, Zeynep TARTAN, Kadir GÜRKAN, F.Tanju ULUFER
Pages 177 - 182
Son yıllarda, dilate kardiyomiyopatili hastalarda biventriküler stimülasyon bir tedavi şekli olarak ileri sürülmektedir. Venöz yoldan sol ventrikül stimülasyonu sağlanabilmekle beraber bu yeni yöntemin erken ve uzun dönem takip verileri sınırlıdır. Bu çalışmanın amacı venöz yoldan biventriküler stimülasyonun uygulanabilirliği ve uzun dönem güvenilirliğini değerlendirmektir. İleri derecede konjestif kalp yetersizliği (NYHA III-IV) ve ventrikül içi ileti gecikmesi (QRS > 120 msn) olan dilate kardiyomiyopatili hastalara (sol ventrikül EF < %40, diyastol sonu çapı > 55 mm) venöz yoldan biventriküler kalp pili yerleştirildi. Toplam 29 hastanın 26' sında (%89) kalp pili başarıyla yerleştirildi. Yerleştirme işlemi sırasında ortalama biventriküler uyarı eşiği, algılama ve elektrot impedansı sırasıyla 1,8±0,7 V, 15±7 mV, 626±194 Ohm olarak ölçüldü. Ortalama sol ventrikül elektrotu yerleştirme süresi 54± 24 dak (24-110 dak), skopi zamanı 28±14 dak (12-67 dak) olarak tespit edildi. Hastaların dördünde sol ventrikül elektrodu yerinden ayrıldı. İki hastada aralıklı stimülasyon veya diafragma stimülasyonu gözlendi. Bu hastaların beşinde ikinci bir girişim yapıldı ve üçünde sol ventrikül elektrodunun yeniden yerleştirilmesi başarıldı. Takip süresince (ortalama 12±7; 3 ile 27 ay arası) biventriküler uyarı eşiği, algılama ve elektrot impedansı sürekli biventriküler stimülasyon için uygundu. Böylece 29 hastanın 23'ünde (%79) sürekli biventriküler stimülasyon sağlandı. Dilate kardiyomiyopatili hastalarda venöz yoldan sürekli biventriküler stimülasyon uygulanabilir ve güvenilir bir yöntem olarak kabul edilebilir sonucuna varıldı.
Biventricular pacing has recently been suggested as a treatment modality in patients with dilated cardiomyopathy. Left ventricular stimulation can be achieved by transvenous route, but acute and long-term follow-up data of this new method is limited. The aim of the study was to evaluate the feasibility and long-term safety of biventricular pacing by the transvenous route. Biventricular pacemaker implanted via transvenous route in patients with dilated cardiomyopathy (left ventricular EF < 40%, end-diastolic diameter > 55 mm) presented with advanced congestive heart failure (NYHA III-IV) and intraventricular conduction delay (QRS > 120 msec). Biventricular pacemaker was successfully implanted in 26 of 29 patients (89%). The mean biventricular pacing threshold, sensing and electrode impedance during the implantation were measured 1.8±0.7 V, 15±7 mV and 626±194 Ohm, respectively. The average procedural time of left ventricular lead implantation was 54±24 min (24-110 min) and fluoroscopy time 28±14 min (12-67 min). Left ventricular electrode dislocation occurred in four patients. Intermittent or diaphragmatic stimulation were observed in two patients. A second operation was performed in four of these patients and reposition of left ventricular leads was successfully accomplished in three of them. Biventricular pacing threshold, sensing and electrode impedance were suitable for permanent biventricular stimulation over follow-up (mean 12±7, range 3 to 27 months). So permanent biventricular stimulation were obtained in 23 of 29 patients (79%). It has been concluded that permanent biventricular pacing by the transvenous route in patients with dilated cardiomyopathy can be accepted as a feasible and safe method.

7.Three-Years Experience in Heart Transplantation
Ahmet HAMULU, Tahir YAĞDI, Sanem NALBANTGİL, Mustafa ÖZBARAN
Pages 183 - 190
Amaç: Son dönem kalp yetersizliğindeki olguların tedavisinde son 20 yılda birçok gelişme gözlenmiştir. Kardiyak transplantasyon bu olgularda uzun dönem sağ kalım oranına sahip en uygun tedavi yöntemidir. Materyal ve Metod: Son 3 yıllık periyotta kliniğimizde 18 olguya kardiyak transplantasyon uygulanmıştır. Hastaların 5'i kadın 13'ü erkek idi. Yaş ortalaması 44.7±14.1 idi (21-63 yaş). Etiyoloji 10 hastada idiopatik dilate kardiyomiyopati, 7 hastada ise iskemik kardiyomiyopati idi. Tüm olgularda biatrial teknikle ortotopik KT uygulandı. Ortalama kardiyak iskemi süresi 171,4±78.5 dakikadır (101-335 dakika). Hastaların tümüne üçlü immunosüpresif tedavi protokolü (siklosporin A, prednisone, azathioprine) uygulanmıştır. Rejeksiyon izleminde rutin olarak endomiyokardiyal biyopsi kullanılmıştır. Tüm olgular yılda bir kez koroner anjiyografi uygulanmaktadır. Bulgular: Perioperatif mortalite 2 olgu ile %11.1'dir. Bir olguda uzamış entübasyon, 2 olguda da erken dönemde akut böbrek yetersizliği gelişmiştir. Bir olgu sepsis, 1 olgu hemofagositik sendrom, 2 olgu aspergillus pnömonisi, 1 olgu da stafilokok pnömonisi nedeniyle kaybedilmiştir. Mortalitelerin hepsi postoperatif ilk 6 ay içinde gözlenmiştir. Yedi olguda tedavi gerektiren Grade IIIA veya üstü rejeksiyon saptanmıştır. Tartışma: Kardiyak transplantasyondaki ilk deneyimlerimizin sonuçları ümit vericidir. Kardiyak transplantasyon uygulanan olgular rejeksiyon ve enfeksiyon yönünden yakın takip edilmelidir.
Several advances have occurred during the past two decades in the management of patients with end-stage heart disease. Cardiac transplantation is the best therapeutic modality to achieve long-term survival for these patients. Cardiac transplantation was performed in 18 patients (13 male and 5 female) during a three-year period. The mean age was 44.7±14.1 years (21-63 years). The etiology was idiopathic dilated cardiomyopathy in 10 patients, and ischemic cardiomyopathy in seven. Orthotopic cardiac transplantation was performed using the biatrial technique. The mean cardiac ischemia time was 170.7±61.7 minutes (101-335 min.). Triple-drug immunosuppression (cyclosporin A, prednisone, azathioprine) was given in all patients. Rejection was monitored by routine endomyocardial biopsy. All patients underwent annual coronary angiography. Results: Perioperative mortality was 11.1% with 2 deaths. Prolonged intubation was needed in 1 patient. Acute renal failure requiring dialysis was seen in 2 patients. One patient died from sepsis, 1 from hemophagocytic syndrome, 2 from aspergillus pneumonia, and 1 from staphylococcus pneumonia. All deaths were doserved within postoperative 6 months. Grade IIIA or greater rejection necessitating treatment was encountered in 7 patients. Conclusion: Our preliminary results encourage us to continue transplantation practice. Close monitoring of rejection and infection is necessary in cardiac transplant patients.

8.Prevalence of Risk Factors in Patients with Angiographically Demonstrated Coronary Artery Disease
Kenan SÖNMEZ, Ahmet AKÇAY, Murat GENÇBAY, Mustafa AKÇAKOYUN, Durmuş DEMİR, Orhan Hakan ELÖNÜ, Selçuk PALA, Nilüfer Ekşi DURAN, Muzaffer DEĞERTEKİN, Fikret TURAN
Pages 191 - 198
Çalışmamızın amacı anjiyografik olarak koroner arter hastalığı (KAH) tanısı kesinleşmiş olgularda risk faktörlerinin prevalansını belirlemek, bunların erkek ve kadınlarda ve çeşitli yaş gruplarında dağılımını araştırmak ve çalışma verilerimizi Avrupa ülkelerinde KAH olgularında risk faktörü dağılımının incelendiği EUROASPIRE I verileriyle karşılaştırmaktır. Hasta grubumuzu, KAH ön tanısıyla kliniğimizde Ocak 2000 ile Mayıs 2000 tarihleri arasında ilk kez anjiyografi uygulanan ve anlamlı koroner lezyon saptanan 617 ardışık olgu (516 Erkek, yaş ort 57.2 ± 10.8) oluşturmaktadır. Olgularda anjiyografi öncesi, yaş, cins, ailede prematüre koroner arter hastalığı öyküsü, diyabetes mellitus (DM), hipertansiyon (HT), lipid profili, sigara kullanımı, beden kitle indeksi, bel çevresi, kalça çevresi, fiziksel aktivite durumlarına ait veriler kaydedildi. Kırk yaş ile 70 yaş arasındaki olgular 10 yıllık yaş gruplarına ayrıldı ve her yaş grubunda risk faktörlerinin dağılımı belirlendi. Verilerimiz dokuz Avrupa ülkesinde KAH olgularında risk faktörü sıklığının incelendiği EUROASPIRE I çalışması verileriyle karşılaştırıldı. Çalışmamızda, erkek olgularda KAH'nın en sık 50-59 yaşlar arasında kadınlarda ise 60-69 yaşlar arasında ortaya çıktığı saptandı. Hiperlipidemi, aile öyküsü, DM, HT, sigara içiciliği, obezite ve santral obezite sırasıyla %58, %26, %20, %41, %65, %18, %29 oranında gözlendi. Risk faktörlerinin karşılaştırmada obezite ve DM prevalansı bizim olgularımızda dokuz Avrupa ülkesi ortalamasıyla benzer, sigara kullanımı bizim olgularımızda oldukça yüksek, hipertensiyon, hiperlipidemi ve ailede prematüre KAH öyküsü bizim olgularımızda Avrupa ortalamasına göre daha düşük bulundu.
The aim of our study is to determine the prevalence of risk factors among subjects who have an angiographically proven CAD, look into the age-and sex- specific distribution of these factors and to compare it with those of the EUROASPIRE I study. Our patients comprises 617 consecutive subjects (516 male, mean age 57.2±10.8) who underwent an angiography between January and May, 2000, for the first time and in whom significant coronary lesions were detected. Age, gender, family history of premature CAD (FH), diabetes mellitus (DM), hypertension (HT), lipid profile, smoking, body mass index, waist circumference, hip circumference and physical activity data were recorded prior to angiography. Subjects between 40 and 70 years of age were divided into 10-year age groups and distribution of risk factors was evaluated for each age group. Data thus obtained were compared with the results of EUROASPIRE I trial, which studied the frequency of existing risk factors among CAD patients at presentation in nine European countries. Coronary artery disease was found to occur most frequently in male patients between the ages of 50-59, and in female patients, between 60-69 years of age. Hyperlipidemia, FH, DM, HT, smoking, obesity, and central obesity were found in 58%, 26%, 20%, 41%, 65%, 18%, 29% of patients, respectively. Upon comparison of the risk factors, prevalence of obesity and DM was found to be similar to the average of nine European countries among our subjects; on the other hand, smoking was found to be considerably higher, whereas HT, hyperlipidemia and family history of premature CAD were lower than the European average within our subjects.

9.International Cardiovascular Publications from Turkey Surged in 2001
Altan ONAT
Pages 199 - 207
Kardiyovasküler tıp alanında 2001 yılında Türkiye kökenli uluslararası yayınları değerlendirmek amaciyle, Science Citation Index'in CD edisyonuna kaynak dergilerdeki Türkiye adresli yayınlar Web of Science'ten incelendi. Kardiyovasküler tıbbı ilgilendiren yayınlardan, yalnız SCI Expanded kapsamında yer alan makaleler ve editöre mektup ile toplantı özetleri dışlanarak, geri kalan tam metinli makaleler dikkate alındı. Birden fazla kurumdan ya da bilim dalından çıkan ortak yayınlar için bir kredi sistemi uygulandı. Anılan yılda bilim ve teknoloji sahalarında çıkan Türkiye kaynaklı 6229 tam metinli makaleden, CD edisyonundaki 99'u (%2,6'sı) kardiyovasküler tıbba aitti. Kardiyoloji yayınlarında, önceki iki yılda kaydedilen duraklamayı telafi edercesine, 2001 yılında bir öncesine kıyasla %47'lik bir artış sağlandı; dünyadaki payımız binde 6.9'a yükseldi. Kardiyolojide 81, kalp cerrahisinde 16, çocuk kardiyolojisinde 2 makale yayınlanmıştı. Yayınlanan dergilerin ortanca impakt faktörü 1.0 idi. T. Yüksek İhtisas Hast. yayınlarda Hacettepe Ü.'nin önüne geçti. Ayrıca Yüzüncü Yıl, Dicle ve Karadeniz ÜTF'leri bu yıl hamle yapan merkezlerin başında geldi.
Publications in cardiovascular medicine originating from Turkey's institutions were identified from the data of the Web of Science in order to assess the progress of the output. After deletion of meeting abstracts and letters to the editor, articles in full-text appearing in source publications of Science Citation Index CD Edition alone were included. A weighted credit system was utilized for items published jointly with a foreign or a noncardiological Turkish institution. A total of 99 articles and reviews were identified which represented an increase by 47% over the previous year, raising Turkey's share of world publication output in cardiovascular medicine to 6.9 per mille. Cardiology with 81 articles resumed an overwhelming position, ahead of cardiovascular surgery with 16, and pediatric cardiology with 2 articles. Median impact factor of source publications was 1.0. Turkey's Advanced Specialty Hospital led this year in publications putting Hacettepe U. into second place. Furthermore, universities of Yüzüncü Yıl, Dicle and Karadeniz ranked among centers exhibiting a great leap forward.

10.Extraordinary Use of Oral Sildenafil Citrate
Erdem DİKER, Sinan AYDOĞDU
Pages 208 - 210
Primer pulmoner hipertansiyon, kötü prognozlu, ilerleyici bir hastalıktır. Tedavide kullanılan pulmoner vasodilatörelerin etkinlikleri sınırlıdır. Fakat son yıllarda bu konuda bazı ilerlemeler elde edilmiştir. Bu muhtemel ajanlardan biri de sildenafildir. Burada primer pulmoner hipertansiyonlu 27 yaşında genç bir hasta sunulmuştur. Hastanın tedavisine almakta olduğu iloprosta ilave olarak günde 200 mg sildenafil eklenmiştir. Sildenafil tedavisine başlandıktan hemen sonra egzersiz kapasitesi düzelmiş, yaşam kalitesi artmıştır. Bir gün sonra yapılan pulmoner basınç kontrolünde basıncın 112 mmHg'den 73 mmHg'ye düştüğü tespit edilmiştir. Sildenafilin pulmoner hipertansiyon tedavisindeki rolünün prospektif çalışmalarda derinlemesine araştırılmaya ihtiyacı vardır.
Primary pulmonary hypertension is a progressive disease, which carries a poor prognosis. To date, the efficacy of pulmonary vasodilator therapy has been limited. Despite the limitations of pulmonary vasodilator therapy, it has seen significant advances in recent years. One of these drugs, sildenafil, appears to be promising. Here, a 27-year-old young man with the diagnosis of primary pulmonary hypertension is presented. We added sildenafil 200 mg/day (qid) to the ongoing therapy of iloprost. At follow up one day and one month later, his exercise capacity was greatly improved and he enjoys a good quality of life without obvious side effects. Pulmonary artery pressure decreased from 112 mmHg to 73 mmHg one day later. Sildenafil needs to be evaluated in depth prospectively in the treatment of pulmonary hypertension.

© Copyright 2019 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale