Archives of the Turkish Society of Cardiology - Turk Kardiyol Dern Ars: 26 (7)
Volume: 26  Issue: 7 - October 1998
1.Summaries of Articles

Pages 388 - 391
Abstract | English Full Text

2.Estimated Relative Cardiovascular Event Risk Reduction by 38%: Interim Results of the Multicenter Riskload Study, Implementing the Coronary Prevention Guidelines
Altan ONAT
Pages 392 - 407
Koroner kalp hastalığı (KKH) riski yüksek ya da hastalığa yakalanmış kişilerde "Koroner Kalp Hastalığından Korunma Kılavuzu" doğrultusunda alınan önlemlerle ülkemiz koşullarında KKH riskini azaltmayı gösterme amaciyle, 26 birimin katıldığı çokmerkezli bir çalışma başlatıldı. Bu bildiride çalışmaya alınan 1930 gönüllüden ilk 3 aylık takibi sonlanan 889 ve 6 aylık uygulamayı tamamlayan 437 bireyin sonuçları sunulmaktadır. Çalışmaya girmek için bireylerin, başlangıçta Avrupa Kardiyoloji Derneği'nin KKH risk skalasına göre, önlerindeki 10 yıl içinde kardiyovasküler olay riski en az %20-40 düzeyinde olan kişilerin alınması koşulu benimsendi. Çalışmaya alınanlardan, gerek primer ve sekonder korunma kapsamına girenlerin, gerekse erkek ve kadınların sayısı rastlantı sonucu yaklaşık olarak eşitti. Laboratuvar tahlilleri her merkezin bünyesinde yapıldı. Hedef nokta olarak, Avrupa Kardiyoloji Derneği'nin KKH risk skalasına göre belli periyodlardaki risk azalmasının boyutu ele alındı ve bunun belirleyicileri incelendi. Risk kategorilerinde başlangıçla 2. ve 3. vizit arasında meydana gelen dağılım farklarının anlamlılığı Wilcoxon ve Mann-Whitney U istatistik testleriyle değerlendirildi. Ayrıca, her bireyin verilerinden Framingham risk skorları hesaplanarak, koroner riskteki ortalama azalma saptanmaya çalışıldı. Risk azalmasını belirleyen bağımsız etkenlerin varlığı, çokdeğişkenli regresyon analiziyle incelendi. Primer hedef noktası olan ortalama koroner risk yükü başlangıçta %26 iken, mutlak olarak 3 ay sonunda %7, altı ay sonunda %10 azaltıldı (p<0.001). Birçok risk etmeninde düşüşün ikinci 3 ayda sürdüğü gözlendi. Altı ay sonunda risk kategorisinde azalmanın bağımsız etkenleri olarak 1) tedaviye uyumun yüksekliği, 2) KKH yokluğu, 3) kadın cinsiyet ve 4) başlangıç HDL-kolesterol (HDL-K) düzeyinin yüksekliği belirlendi. Kardiyovasküler olay riskinde 6 ay sonunda kadınlarda erkeklerden fazla düşüş kaydedildi (p=0.002). Koroner hastalarında ikinci ve üçüncü vizitlerde %6 ve %8 risk azalması gelişirken, primer korunma kapsamında %8 (p<0.001) ve %11 (p <0.001) azalma ortaya çıktı. Sigara içenlere kıyasla, içmeyenlerde risk azalması daha belirgindi (p=0.008). Diyabet, risk indirimini kısıtlayacak bir faktör olarak belirmedi. En sık görülen risk faktörü olan hipertansiyonu olmayanlarda 6 ay sonunda sadece %5 düşen koroner risk, hipertansiyonlularda %11 düzeyinde düştü (p<0.001). Primer koruma çerçevesinde lipid düşürücü tedavi gerekmeyenlerde %9 mutlak risk azalması elde edilirken, bu tedavinin uygulandığı kişilerde %14 azalma sağlandı. Riskteki bu düşüşlere 6 ay sonunda LDL-kolesterol (LDL-K)'de %20.6 azalma, HDL-K'de %11.5 artış, sistolik kan basıncında 14 mmHg düşme eşlik ediyordu. Sigara içenlerin sadece altıda biri terketmeyi başardı. Sonuç olarak, eşit sayıda yüksek riskli erkek ve kadın bireyler ile koroner hastalarından oluşan 1000 kişinin Kılavuz doğrultusunda tedavi edilmesi sonucu, gelecek on yılda 100 kişide kardiyovasküler olayların gelişmesinin önlenebileceği yargısına varıldı.
A multicenter study comprising 26 medical units was initiated in Turkey with the purpose of assessing the feasibility and extent of risk reduction in cardiovascular events upon implementation of the Turkish Guidelines on Prevention of Coronary Heart Disease, based on those of NCEP and the European Society of Cardiology (ESC), in patients with coronary heart disease (CHD) or those at high risk for it in the setting of elinical practice. This interim report concems results obtained in 889 individuals followed up for 3 months and 437 subjects for 6 months out of the total enrolled 1930 volunteers. lnelusion criteria postulated a minimum of 20-40% cardiovascular event risk in the subsequent 10 years as estimated from the risk table of the ESC Guidelines. Allowance was made for the presence of symptomatic CHD, family history of premature coronary disease, diabetes, low HDL-cholesterol (HDL-C) and high triglyceride levels. As a coincidence, the number of individuals involved in primary and secondary prevention as well as of men and women were virtually identical. Laboratory tests were performed at each center. The estimated CHD risk reduction as evaluated from the risk tables of the ESC Guidelines constituted the primary end-point, and its determinants were analyzed. In the statistical evaluation, Wilcoxon and Mann-Whitney U tes ts w ere u sed to test the significance of the difference in the distribution of risk categories at baseline and at the end of 3 and 6 months, respectively. In addition, Framingham risk scores, computed from the data of each individual, served to assess the mean reduction in coronary risk. Canceming the primary end-point, mean global risk load, 26% at baseline, diminished in absolute terms by 7% at 3 months and by 10% at six months; the latter represents a relative risk reduction by 38%. This was accompanied by a fall in the level of risk factor persisting in the second 3-month period. Independent variables determining the (enhanced) reduction in risk categories at the end of 6 months were: 1) (high) degree of compliance w ith the treatment, 2) absence of CHD, 3) female gender, and 4) (high) level of baseline HDL-C. At the end of six months, women exhibited a higher reduction in cardiovascular risk than men. While the risk reduction at the second and third visits in patients with CHD amounted to 6% an 8%, respectively, a reduction by 8% (p

3.Intracoronary Stent Implantation: Six Months Results, Predictors of Stent Restenosis
Tevfik GÜRMEN, Erhan BABALIK, Murat GÜLBARAN, Servet ÖZTÜRK, Muzaffer ÖZTÜRK
Pages 408 - 415
Koroner arterlere stent yerleştirilmesinin, balon anjiyoplastiye göre restenoz oranını azalttığı gösterilmiştir ve değişik tip ve markalardaki stentler koroner arter hastalığı tedavisinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Çalışmamızda İstanbul Üniversitesi Kardiyoloji Enstitüsünde tüm endikasyonlarla çeşitli tip ve markalardaki stentlerin uygulandığı hasta grubunda 6 aylık klinik ve anjiyografik izleme sonuçları değerlendirildi. Anjiyografik restenoz oranı, stent restenozuna etki eden faktörler, stent tipleri ile restenoz arasındaki ilişki araştırıldı. Bu amaçla 1 Eylül 1995 ile 29 Eylül 1996 tarihleri arasında kliniğimizde stent yerleştirilen ardarda 180 hasta değerlendirildi. Bu 180 hastadaki 190 lezyona 199 adet stent yerleştirildi. Bunların 61'i Multilink stent, 66'sı Mikro stent, 17'si Palmaz-Schatz stent, 38'i Wiktor stent, 11'i Cordis stent, 4'ü NIR stent, 2'si Wall stent idi. Primer başarı %97,7 idi. 1 hastada Q dalgalı, 1 hastada Q dalgasız miyokard infarktüsü gelişti. 3 hasta stent sonrası multipl stentlerle kapatılamayan diseksiyonlar nedeniyle acil bypass operasyonuna verildi. Akut, subakut tromboz, ölüm olmadı. Hastalar stent sonrası 1. ay klinik, 6. ay ise hem klinik, hem anjiyografik olarak değerlendirildi. 177 hastanın 157'sine (%89) 6. ayda koroner anjiyografi yapıldı. 47 hastada stent restenozu görülerek hasta başına restenoz oranı %29,9, stent başına restenoz oranı %27,9 hesaplandı. 2 hasta Q dalgasız miyokard infarktüsü geçirdi, 25 hastaya tekrar anjiyoplasti yapıldı, 1 hasta kaybedildi ve olaysız hayatta kalma oranı % 82,9 bulundu. Çok değişkenli incelemede, stent restenozuna etki eden faktörler lezyon tipi ve stent çapı idi. Sonuç olarak; tüm endikasyonlarla çeşitli tipte stentlerin kullanıldığı, heterojen klinik ve anjiyografik özelliklere sahip bir hasta grubunda primer başarı ve 6 aylık hayatta kalma oranı yüksek; anjiyografik restenoz oranı tek damara elektif stent uygulanan çalışmalarla karşılaştırılabilecek düzeyde bulundu. Anjiyografik restenoza etki eden faktörler lezyon tipi ve stent çapı idi.
Coronary artery stents are known to reduce the rate of restenosis after coronary angioplasty and various types of stents have been used widely in the treatment of coronary artery disease. In this study we evaluated six months elinical and angiographic follow up results of a patient group in whom various types of stents were implanted in all indications in the Institute of Cardiology, University of Istanbul. Angiographic restenosis rate and predictors of stent restenosis were investigated in 180 consecutive patients. 199 stents were implanted in 190 lesi on s of 180 patients. Types of stents were as follows: 61 Multilink stents, 66 Microstents, 17 Palmaz-Schatz stents, 38 Wiktor stents, ll Cordis stents, 4 NIR stents and 2 Wallstents. Primary success rate was 97,7%. One patient had Q and anather one had non-Q wave myocardia1 infarction, and three other patients underwent emergency bypass surgery. Acute, subacute stent thrombosis and death did not occur. Patients were clinically and angiographically followed up at their sixth month of stent implantation. One hundred and fifty seven patients (89%) had coronary angiography at six month after stent implantation. Stent restenesis was documented in 47 patients and restenesis rates per patient and per stent were calculated as 29,9% and 27,9%, respectively. Two patients had non-Q wave myocardial infarction, 25 patients required repeat coronary angioplasty, one patient died and event free survival rate was found as 82,9%. In multivariate analysis, predictors of stent restenesis were the type of the lesi on and the diameter of the stent. In conclusion in a group of patient, which have heterogen elinical and angiographic characteristics, and in whom various stent types were used for all indications, primary success and six months event free survival rates were found to be high, angiographic restenesis rate were comparable to the single vessel elective stent implantation studies. Predictors of angiographic restenesis were the type of the lesi on and the diameter of the stent.

4.Endothelial Injury During the Preparation of the Saphenous Vein for Use as Coronary Bypass Graft: A Light and Electron Microscopic Study
Hasan KARABULUT, Oya KARABULUT, Onur SOKULLU, Ahmet KORUKÇU, Hüseyin GERÇEKOĞLU, Murat DEMİRTAŞ, Hakan TOKLU, S. ARBAK, T. ŞAN
Pages 416 - 424
İnsan safen venini greft olarak kullanmada en iyi hazırlama tekniğini tayin etmek ve tartışmak amacıyla solüsyon ve basınç değişkenlerinin ven morfolojisine olan etkisi taramalı elektron mikroskopisi ve ışık mikroskopisi ile karşılaştırıldı. Aortokoroner bypass operasyonu yapılacak olan 10 hastadan alınan safen ven örnekleri her bir parça 3-4 cm. uzunlukta olmak üzere 7 segmente bölündü ve 7 grup oluşturuldu. Grup 1 kontrol olarak alındı. Grup 2 ve 3'te salin ve heparin solüsyonu 28°C'de 100 mmHg ve 300 mmHg basınçla, Grup 4 ve 5'de kan-heparin solüsyonu 28°C ve 100 mmHg ve 300 mmHg basınçla, Grup 6 ve 7'de kan-salin-heparin solüsyonu 28°C'de 100 mmHg ve 300 mmHg basınçla venlerde gerginlik oluşturacak şekilde uygulanıp parçalar ilgili solüsyonlarda 1 saat bekletildi. Daha sonra her bir parça ikiye bölünerek birinci parçalar % 10'luk tamponlanmış formalin solüsyonuna alınıp rutin ışık mikroskopisi takibinden sonra Hematoxylin-Eosin ve Elastik Van Gieson (Verhoeff) ile boyanıp incelendi. İkinci parçalar soğuk tamponlanmış (pH 7,2) % 3'lük gluteraldehid ile in vivo arteriyal basınca karşılık gelen 100 mmHg ile perfüze edildi. Rutin elektronmikroskopik takipten sonra scaning elektron mikroskopide (SEM) değerlendirildi. Işık mikroskopik ve SEM düzeyindeki incelemelerde patolojik hasar endotelyal hücre separasyonu, endotelyal hücre kaybı, açığa çıkan bazal membran, intimal ve mediyal ödem şeklinde 0-4 arasında skorlandı. Her bir grup için ortalama skorlar elde edildi. Grup 1 (kontrol)de 0.6 ± 0.5, Grup 2'de (salin-heparin-100 mmHg-28°C) 6.6 ± 0.5, Grup 3'te (salin-heparin-300 mmHg-28°C) 17 ± 0.7, Grup 4'te (kan-heparin-100 mmHg-28°C) 5.6 ± 0.5, Grup 5'te (kan-heparin-300 mmHg-28°C) 12 ± 0.7, Grup 6'da (kan-salin-heparin-100 mmHg-28°C) 7.6 ± 0.5, Grup 7'de (kan-salin-heparin-300 mmHg-28°C) 17.5 ± 1.3 olarak bulundu. Grup 4'de veriler diğer grupların skorlarına kıyasla kontrol grubundaki skora en yakın olarak yorumlandı. Bu grupta da her ne kadar bölgesel endotelyal kayıp ve endotelyal ayrılma görülmüş olsa bile bu gruba ait (Grup 4) skor, Grup 5'e (p<0.0001), Grup 2'ye (p<0.02), Grup 3'e (p<0.0001), Grup 6'ya (p<0.0004) ve Grup 7'ye (p<0.0001) göre anlamlı düzeyde iyiydi. Sonuç olarak safen venlerinin, kan-heparin solüsyonunda ve 100 mmHg basınç altında hazırlanmasının, endotelyal yüzeyin korunması açısından en uygun koşul olduğu kanısına varıldı.
In order to determine and discuss the optimal preparation technique to use the human saphenous vein as a graft, the effects of solution and pressure variabtes on vein morphology was compared by scanning electron and light microscopy. Saphenous vein speciemens obtained from 10 patients who will undergo coronary artery bypass graft operation were divided into 7 segments, each one 3-4 cms long and 7 groups are formed. Group 1 was taken as control. In groups 2 and 3 salineheparİn solution, in groups 4 and 5 blood-heparin solution and in groups 6 and 7 blood-salineheparin solution were applied at 28°C, under 100 mmHg and 300 mmHg pressure producing a distention in the veins and the segments were kept in the related solutions for one hour. Then, each segment was divided into two pieces. First pieces were examined under a routine light microscope in % 10 buffered formalin solution and the second examination was performed after staining with Hematoxylin-Eosin and Elastic Van Gieson (Verhoeff). The second pieces were perfused with cold buffered (pH 7 .2) % 3 gluteraldehyde under 100 mmHg which is equivalent to in vivo arteria1 pressure. Following routine electron microscopic examination and - evaluation with scanning electron microscope (SEM) was made. In the examination performed with light microscopy and SEM, pathological damage was evaluated as endothelial cell separation, endothelial cell loss, exposure of the hasement membrane; intimal and medial edema. These pathological damages were scored between O and 4. Median scores were calculated for each group. The median scores were as follows: 0.6 ± 0.5 in Group 1 (control), 6.6 ± 0.5 in Group 2 (saline-heparin-1 00 mmHg-28°C), 17 ± 0.7 in Group 3 (saline-heparin-300 mmHg-28°C), 5.6 ± 0.5 in Group 4 (blood-heparin-100 mmHg- 280C), 12 ± 0.7 in Group 5 (blood-heparin 300 mmHg-28°C), 7.6 ± in Group 6 (blood-salineheparin- 100 mmHg-28°C), 17.5 ± 1.3 in Group 7 (blood-saline-heparin-300 mmHg-28°C). The scores in Group 4 was interpreted as the closest ones to the control group compared to the scores of other groups. Although local endothelial loss and separation was observed in Group 4, the score of this group was found to be statistically significant compared to Group 5 (p<0.02), Group 3 (p

5.Prevalence of Combined Hyperlipidemia in Turkish Adults: A Population-based Study Indicating Different Risk Factor Associations in the Two Genders
Altan ONAT
Pages 425 - 431
Bu popülasyona-dayalı çalışmada, Türk erişkin halkının rastgele bir örneklemini teşkil eden TEKHARF çalışmasının 1997 Marmara bölgesi ve 1995'te izlenen Türkiye kohortunda 1) yüksek trigliserid düzeyi ile birlikte yüksek LDL-kolesterol ya da total kolesterol düzeyi sergileyen bireylerin prevalansını saptamak, 2) bu kişilerde eşlik eden kan basıncı, antropometrik ölçümler, HDL-kolesterol, fibrinojen, diyabete eğilim, vb. risk faktörlerinin ne ölçüde birlikte gittiğini, 3) koroner nisbi riski incelemek amaçlanmıştır. Plazma trigliseridlerinin 200 mg/dl veya üzerinde oluşuna ilaveten, LDL-kolesterolün 130 (ya da total kolesterolün ?220 mg/dl) olması biçiminde tanımlanan kombine hiperlipidemili (Kh) toplam 78 birey idantifiye edildi. Kh prevalansının, Türk erişkin halkında erkeklerde %6.6, kadınlarda %5.2 olduğu, 1.1 milyon erkek ile 0.9 milyon kadın olmak üzere, yaklaşık 2 milyon Türk ferdinde bulunduğu anlaşılmaktadır. Grupların ortalama değerleri arasındaki farkların anlamlılığı istatistiksel olarak değerlendirildi. Kadınlarımızda 10 yıl kadar daha ileri yaşta erkektekine göre beşte bir kadar daha seyrek rastlanan Kh, iki cinsiyette, eşlik eden risk faktörleri bakımından önemli farklarla ortaya çıkmaktadır. Santral obezitenin ortak yan olduğu Kh'ye, kadınlarımızda yalnız düşük HDL-K düzeyi birlikte giderken, erkeklerimizde sistolik ve diyastolik hipertansiyon, diyabete eğilim, kanda fibrinojen yüksekliği gibi çok aterojen faktörler birarada eşlik etmekte, buna karşılık HDL-K düzeyi normal kalmaktadır. Koroner kalp hastalığına eğilim yaratma açısından incelendiğinde nisbi risk kadında artmış değilken, erkekte 3 dolayında (Türkiye kohortunda 2.5, Marmara kohortunda 3.5) idi. Kh'de Türk erkeği ile kadını arasında yukarıda anılan farklar yeni incelemelerle ileride doğrulanmaya ve nedenleri araştırılmaya çalışılmalıdır.
The cohort of the Marmara region in 1997 and of the rest of Turkey in 1995 were analyzed to identify in- dividuals with combined hyperlipidemia (CH) as defıned by the presence of hypertriglyceridemia >200 mg/dl associated with high levels of LDL-cholesterol (>130 mg/dl) and/or total cholesterol (>200 mg/dl). Furthennore, it was attempted to provide infomation on the risk factors accompanying the CH in these men and women. A total of 78 individuals with CH were identified which suggested a prevalence among Turkish adults of 6.6% in men and 5.2% in women, thus indicaling that an estimated 2 million Turks, comprising l.lm men and 0.9m women, harbor this metabolic abnonnality. Differences in the mean values between groups were evaluated for statistical significance. CH emerged in women at a more advanced age by about 10 years than the general population whereas it did so at a similar (marginally younger) age in men, and its prevalence in women was less common by one-fifth. CH appeared to manifest clinically with different patterns in the two genders in regard to the associated risk factors. While the association of central obesity was shared in both genders, low levels of HDLcholesterol were the only accompaniment among women. By contrast, men with CH exhibited significantly, and at times markedly, elevated levels of systolic and diastolic blood pressure, blood fibrinogen and a tendeney to diabetes, while their levels of HDL-cholesterol remained normal. The observation of the emergence with different elinical patterns in the genders in Turkish adults merits to be confırrned and the possible underlying reasons to be investigated in the future.

6.Evaluation of the Transit Time of Doppler Derived Transmitral A Wave to Left Ventricular Outflow Tract (A-Ar Interval) by Dobutamine Stress Test in Patients with Coronary Artery Disease
Bahadır DAĞDEVİREN, Osman BOLCA, Mehmet EREN, Suat ALTINMAKAS, Enis OĞUZ, Osman AKDEMİR, Yekta GÜRLERTOP, Tuna TEZEL
Pages 432 - 436
Diyastolde, sol atrium kasılmasının oluşturduğu basınç dalgası (A) sol ventrikül apeksini dolaşarak sol ventrikül çıkış yoluna yansır (Ar). Transmitral diyastolik Doppler A dalgasının sol ventrikül çıkış yoluna yansıma süresi (A-Ar süresi) sol ventrikül katılığı ile ilişkilidir. Bu çalışmada, yeni bir diyastolik fonksiyon parametresi olan A-Ar süresinin koroner arter hastalığı ile olan muhtemel ilişkisini araştırdık. Bu amaçla koroner arter hastalığı (KAH) teşhis edilmiş 20 hasta ile KAH ihtimali düşük olarak değerlendirilen 10 hastaya dobutamin stres Doppler ekokardiyografi (DSE) testi uygulandı. Tüm hastaların istirahat ve yüksek dozda dobutamin infüzyonu (40 µg/kg/dak.) esnasında iki boyutlu, M-mod ve Doppler ekokardiyografi kayıtları alındı. Pulsed Wave (PW) Doppler ile transmitral A dalgasının sol ventrikül çıkış yoluna yansımasını temsil eden Ar dalgası, transdüser sample volümü apikal beş boşluk penceresinde aort kapağının 1-1.5 cm altına yerleştirilerek elde edildi. Doppler trasesinin zaman ekseninde A ve Ar dalgası tepe noktaları arasında ölçülen süre "A-Ar süresi" olarak tanımlandı. İki grup başlangıç Doppler ölçümleri arasında, A-Ar süresi, izovolümetrik relaksasyon zamanı (ĞVRT) ve E dalgası iniş hızı (E-Dec) dışındaki parametrelerde anlamlı farklılık gözlenmedi. A-Ar süresi KAH grubunda kontrol grubuna oranla azalmış (49±12 msn. -61±9 msn., p=0.01), IVRT uzamış (107±25 msn. -86±10 msn., p=0.01) ve E-Dec yavaşlamış bulundu (37.2±3 - 33.2±5 p<0.05). Koroner arter hastalarında, dobutamin stres testi ile A-Ar süresinde gözlenen bu farklılık belirginleşirken (39±10 msn. - 61±12 msn., p=0.009); kontrol grubunda anlamlı değişim tespit edilmedi. Koroner arter hastalarında atriyal kasılma dalgasının sol ventrikül çıkış yoluna yansıma süresi (A-Ar süresi), sağlıklı olgulara göre kısa bulundu. Dobutamin ile tetiklenen iskeminin bu süreyi daha da kısalttığı belirlendi. A-Ar süresi, ölçümü kolay, koroner arter hastalığı tanısında dobutamin stres testine katkısı olabilecek bir yöntemdir.
Contraction of the left atrium in diastole generates a pressure wave (A) that is initially directed toward the left ventricular apex and is then reflect to the left ventricular outflow tract (Ar). The transit time of the atrial contraction wave to the left ventricular outflow tract (A-Ar interval) is correlated with left ventricular stiffness. We studied the probable relation of the A-Ar interval with coronary artery disease (CAD). To investigate this, 20 patients w ith CAD and 1 O patients with low likelihood of CAD underwent dobutamine Stress Doppler echocardiography. 2D-M mode and Doppler images of all subjects were acquired during peak dobutamine infusion and baseline. Transmitral A wave reflection (Ar) to L VOT was recorded by placing sample volume of 2.5MHz pulsed Doppler imaging transducer between anterior mitral leaflet and L VOT approximately 1- 1.5cm below the aortic cusps in apical five chamber view. The A-Ar interval was determined from the time axis of the spectral profile by measuring the peak-to-peak separation of the A and Ar velocity waves. Results: There was no significant difference between the baseline Doppler parameters of two groups except A-Ar interval, isovolumetric relaxation time (IVRT) and E wave deceleration rate (E-Dec). A-Ar interval was shorter (49±12 msec. - 61±9 msec., p

OLGU
7.Case Reports Hemoptysis Due To Thoracic Aortic Pathologies and Aortobronchial Fistulas
M. Murat DEMİRTAŞ, Mehmet KAPLAN, Yıldırım CÖMERTOĞLU, Sabri DAĞSALI, Azmi ÖZLER, Ulu SUNGU
Pages 437 - 442
Aortobronşiyal fistül (ABF), aort ile bronşiyal ağaç arasında oluşan fistülöz ilişkidir. Nadir ama fatal bir patolojidir. Ana semptomu epizodik ya da masif hemoptizidir. ABF, inen aort anevrizmalarının (İAA) akciğer parankimine açılmasıyla görülebildiği gibi anevrizma, koarktasyon, patent duktus arteriosus (PDA) tamirlerinden sonra gelişen psödoanevrizmalara da bağlı olabilir. Bu çalışmanın amacı, ABF'li hastaların akıbetini değerlendirmektir. Merkezimizde Ocak 1991, Aralık 1997 tarihleri arasında ortalama yaşı 39 ± 12 olan, dördü erkek, ikisi kadın 6 olguda ABF belirlendi. Dört olguda inen aort anevrizması vardı. Diğer iki olgudan birine 1975 yılında koarktasyon nedeniyle rezeksiyon - tüp greft interpozisyonu, ötekine de 1991 yılında asandan aort anevrizması sebebiyle Bentall girişimi uygulanmıştı. Bunlardan birincisinde proksimal, ikincisinde de distal anastomoz hatlarında gelişen psödoanevrizma ABF'ye yolaçmıştı. Altı olgudan dördü (3 İAA - I koarktasyon olgusu) opere edildi. Cerrahi girişim sol posterolateral torakotomi yoluyla yapıldı. Bir olguda sol atria - femoral baypas kullanıldı. Bir diğerinde ana pulmoner arter - sol femoral arter kanülasyonuyla kardiyopulmoner bypasa girildi. Diğer 2 olgu ise basit aortik klempaj altında opere edildi. Bir olguda dikişsiz aortik tüp greft, bir olguda woven velour vasküler greft yaması, diğerinde de tüp greft kullanıldı. Bentall operasyonlu olgu preoperatuvar dönemde multiorgan yetersizliği ile, bir diğer olgu da anevrizma rüptürü, şok tablosu ile operasyona alınamadan kaybedildiler. Cerrahi girişim uygulanan dört hastadan biri operasyon sırasında öldü. Diğer 3 olgu komplikasyonsuz taburcu edildi ve takiplerinde de sorun çıkmadı. Sonuç olarak, ABF torakal aort patolojilerinin ciddi bir komplikasyonudur ve tanı konur konmaz cerrahi tedavi yapılmalıdır. Hemoptiziye yönelik ayırıcı tanının yaşamsal önemi vardır.
Aortobronchial fistula (ABF) is a communicating tract between the aort and the bronchial tree. ABF is a rare but fatal complication of aortic pathologies. The major symptom is recurrent or massive hemoptysis. Although ABF may occur by opening of the aneurysmal sac into the lung parenchyma, it can also be encountered in pseudoaneurysms that develop after surgical repair of the aneurysms, coarctation of the aorta and patent ductus arteriosus. The aim of this study is to evaluate the outcome of the patients with ABF. Method: Between January 1991 and December 1997, ABF w as diagnosed in s ix patients in o ur center. Our cases consisted of four males and two females with an average age of 39±12 years. Descending aortic aneurysms were found in 4 of the cases. One of the other patients had been operated for coarctation of the aorta and had tube graft interposition in 1975. One patient had Bentali operation for the ascending aortic aneurysm in 1991. ABF was found secondary to pseudoaneurysms developed at the proximal anastomosis of the former, and at the distal anastomosis of the latter. Four of the patients were operated by us. Surgical approach was performed through the left posterolareral thoracotomy. In one patient left atrio femoral bypass was used. In another patient cardiopulmonary bypass was applied via main pulmonary artery and left femoral artery. Two cases were operated on with simple aortic damping. We used sutureless aortic tube graft in one patient, woven velour vascular graft patch in one, and a tube graft in one case. Results: The patient who had Bentali operation died due to multiorgan failure preoperatively. One patient was lost due to sudden rupture of the aneurysm before the operation. One of the four operated cases died during the operation. The other 3 cases were discharged succesfully and are doing fine. Conclusion: ABF is a serious complication of the pathologies of the thoracic aorta and, as soon as diagnosed, surgical treatment must be performed. Differential diagnosis of hemoptysis is vitally important.

8.Libman - Sacks Endocarditis and Aneurysmatic Dilatation of the Ascending Aorta in Systemic Lupus Erythematosus of Childhood: Case Report*
Ahmet ÇELEBİ, Özgür KASAPÇOPUR, Levent SALTIK, Gülhis BATMAZ, Gülay AHUNBAY, Nil ARISOY
Pages 443 - 445
Sistemik lupus eritematozusun (SLE) en spesifik kalp bulgusu noninfektif valvüler vejetasyonlarla karakterize Libman-Sacks endokarditidir. Pediatrik lupusda Libman-Sacks endokarditi nadir olarak bildirilmiştir. Ayrıca bu olguda saptadığımız asandan aortada anevrizmatik dilatasyon SLE'de bildiğimiz kadarıyla daha önceleri bildirilmemiştir. Semptom ve bulguları 4 yaşında başlayan, 6 yaşından beri Pediatrik Romatoloji bölümünde SLE tanısıyla izlenmekte olan, apeksde duyulan üfürüm nedeniyle kardiyolojik olarak değerlendirilen 14 yaşındaki kız hastanın ekokardiografisinde mitral kapak anterior yaprakçıkta kalınlaşma ve hiperekojen vejetasyon, hafif mitral yetersizliği; aort kapağında kalınlaşma, vejetasyon ve hafif derecede yetersizlik saptandı. Ayrıca aort kapağı stenotik olmadığı halde asandan aortada anevrizmatik genişleme belirlendi. Bu vasküler komplikasyonun hipertansiyon öncesi dönemde gelişmiş olması, SLE'a bağlı arteryel bağ dokusunun tutulması ile ilgili olabileceğini düşündürmektedir.
erythematosus (SLE) is Libman-Sacks endocarditis characterised with noninfective valvular vegetations. Libman-Sacks endocarditis has been reported ve:ry rarely in paediatric lupus and as well as we know it has not been reported aneurysmatic dilatation of ascending aorta in SLE of children. 14 year-old giirl, whose symptoms and signs had begun at 4 years and she has been followed by the Paediatıric Rheumatology unit since 6 years-old, was referred to the Paediatric Cardiology unit for cardiac murmur. Echocardiographic evaluation was revealed valvular thickening and echodense vegetation on anterior leaflet of mitral valve with mild regurgitation, and valvular thickening and vegetation on right coroner cusp of the aortic valve with mild regurgitation. Additionally there was aneurysmatic dilatation of the ascending aorta without aortic stenosis. It is suggested that this vascular complication may be caused by the involvement of connective tissue of the vessel since she had not been hypertensive at ıthe time discovered the aneurism of ascending aorta.

9.Heart and Lung Transplantation in Childhood: A Case Report
Öztekin OTO, Ünal AÇIKEL, Eyüp HAZAN, Hüdai ÇATALYÜREK, Nejat SARIOSMANOĞLU, Erdem SİLİSTRELİ, Fikret MALTEPE, Hasan HEPAĞUŞLAR, Adnan AKÇORAL, Aydanur KARGI, Kıvanç METİN, Özalp KARABAY, Murat ERTÜRK, Hüseyin OKUTAN, Akın TURAN, Cüneyt NARİN, Aylin ÖRER, Nilgün ÖZELSANCAK
Pages 446 - 448
Dokuz yaşında, d-tipi büyük damar transpozisyonu olan, çift çıkımlı sağ ventriküllü ve restriktif ventriküler septal defektli (VSD), patent duktus arteriyozus (PDA) operasyonu 17 ay önce kliniğimizce gerçekleştirilmiş olan, geri dönüşsüz pulmoner vasküler hastalıklı bir olgumuzda, ülkemizde ilk kez kalp ve akciğer transplantasyonu gerçekleştirildi. Doğumsal kalp hastalıklarında erken tanı ve tedavi mümkün olmakla birlikte, değişik nedenlerle düzeltme prosedürleri gecikmekte ve bu hastalar tam düzeltme şansını yitirmektedirler. Transplant adayı halini alan bu hastalarda, yaşam şansını ve kalitesini artırmak için gerekli olan koşullar ve organizasyon, ülkemizde ve bölgemizde de oluşmaktadır.
A 9-year-old child, who had patent ductus arteriosus that had been ligated in our clinic 17 months ago., dtype transposition of great arteries, double-outlet right ventricle, restrictive ventricular septal defect and irreversible pulmonary vascular disease underwent a heartlung transplanlation procedure, firstly done in Turkey. Though the early diagnosis and treatment is generally possible in congenital heart diseases, repairing procedures may delay reasoning from various factors and these patients 'can lose their chance of correction. Optimal conditions and organisation are being developed in Turkey and in our region, which are required for improving the survival and quality of life of these transplanı applicants.

© Copyright 2020 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale