ISSN 1016-5169 | E-ISSN 1308-4488
Archives of the Turkish Society of Cardiology - Turk Kardiyol Dern Ars: 51 (5)
Volume: 51  Issue: 5 - July 2023
PERSPECTIVE
1.Market Distributions and Pricing/Reimbursement Policies of Antihypertensive Drugs in Turkey
Istemihan Tengiz, Dinçer Atila, Ertuğrul Ercan
PMID: 37450453  doi: 10.5543/tkda.2023.84039  Pages 299 - 303
Abstract |Full Text PDF

EDITORIAL
2.Focusing on Cardio-Hepatic Syndrome in Heart Failure and Cardiovascular Interventions: Time to Update the Prognostic Risk Scores?
Oğuz Karaca
PMID: 37450457  doi: 10.5543/tkda.2023.25425  Pages 304 - 305
Abstract |Full Text PDF

ORIGINAL ARTICLE
3.What Is the Impact of Liver Function to Predict Mortality in Patients with Severe Aortic Stenosis and Reduced Ejection Fraction?
Sevgi Özcan, Esra Dönmez, İrfan Şahin, Ertuğrul Okuyan
PMID: 37450455  doi: 10.5543/tkda.2023.38141  Pages 306 - 313
Amaç: Karaciğer, düşük ejeksiyon fraksiyonlu (EF) aort darlığı (AD) hastalarında hedef organlardan biridir. Bu çalışmada, transkateter aort kapağı implantasyonu (TAVİ) uygulanan düşük EF’li AD hastalarında, karaciğer fonksiyonlarının 30 günlük, 1 yıllık mortalite ve 1 yılda tekrar hastaneye yatış üzerine olan etkisini değerlendirmeyi amaçladık.

Yöntem: Bu tek merkezli, retrospektif çalışmaya 2013-2021 yılları arasında hastaneye yatırılan düşük EF’li ciddi AD tanısı ile TAVİ uygulanan hastalar dahil edildi. Karaciğer fonksiyonu albumin-bilirubin (ALBI) skoru ile değerlendirildi. ALBI hesaplaması için orijinal rapordaki gibi TAVİ öncesi bilirubin ve albümin seviyeleri kullanıldı. Birincil sonuçlar 30 günlük, 1 yıllık tüm nedenlere bağlı mortalite ve 1 yıl içinde dekompanze kalp yetersizliği nedeniyle hastaneye yatış olarak tanımlandı. ALBI puanlarına göre yüksek (> −2,25) ve düşük (≤ −2,25) olarak 2 grup oluşturuldu.

Bulgular: Toplam 77 hasta (49 erkek) dahil edildi, 1 yıllık izlem süresinde 17’si ilk 30 günde olmak üzere toplam 29 (%37,7) hasta öldü. Gruplar arasında hastanede kalış süresi, işlem son-rası komplikasyonlar ve 1-yıl içinde yeniden hastane yatışı açısından fark bulunmazken, 30 günlük mortalite (%50’ye karşı %4,3, P < 0,0001) ve 1 yıllık mortalite (%80,0’a karşı %10,6, P < 0,0001) yüksek ALBI grubunda anlamlı olarak daha yüksekti. Yüksek ALBI grubunda toplam birincil sonlanım noktaları (%86,7’ye karşı %44,7, P < 0,0001) anlamlı olarak yüksek saptandı.

Sonuç: Yüksek ALBI skoru (> -2,25), yeniden hastaneye yatış, 30 günlük ve 1 yıllık mortalite ve toplam birincil sonlanım noktaları ile ilişkili bağımsız bir risk faktörü olarak bulundu. Bu çalışmanın sonuçları, karaciğer fonksiyonlarının ALBI skoru aracılığı ile değerlendirilmesinin ve toplam birincil sonlanım noktaları, düşük EF’li ciddi semptomatik AD olan hastaların sınıflandırılması için ek bilgi verdiğini düşündürmektedir.
Background: Liver is one of the target organs in patients with symptomatic severe aortic stenosis and reduced ejection fraction. We aimed to evaluate the prognostic impact of liver function reserve as assessed by albumin-bilirubin score on 30-day and 1-year mortality and rehospitalization at 1 year in patients with severe symptomatic aortic stenosis and reduced ejection fraction undergoing transcatheter aortic valve implantation.

Methods: The patients with severe symptomatic aortic stenosis and reduced ejection fraction who were hospitalized between 2013 and 2021 were included in this single-center retrospective study. Preoperative bilirubin and albumin levels were used for albumin-bilirubin score calculation as in the original report. The total primary outcomes were defined as 30-day and 1-year all-cause mortality and hospitalization for decompensated heart failure within 1 year. Two groups were generated based on albumin-bilirubin score scores: high (>−2.25) and low (≤−2.25) albumin-bilirubin score groups.

Results: A total of 77 patients (49 male) were included in the study. and 29 (37.7%) patients died within 1 year of follow-up with 17 corresponding to 30-day mortality. There was no difference between high and low albumin-bilirubin score groups in terms of length of hospital stay, postprocedural complications, and re-hospitalization within 1 year, while 30-day mortality (50.0% vs. 4.3%, P < 0.0001) and 1-year mortality (80.0% vs. 10.6%, P < 0.0001) were significantly higher in the high albumin-bilirubin score group. Hence, total primary outcomes (86.7% vs. 44.7%, P < 0.0001) were significantly higher in the high albumin-bilirubin score group.

Conclusion: High albumin-bilirubin score (> -2.25) was found as an independent risk factor associated with 30-day and 1-year mortality and total primary outcomes. The results of this study suggest that preprocedural assessment of the albumin-bilirubin score gives additional information to stratify of patients with severe symptomatic aortic stenosis with reduced ejection fraction.

4.Long-Term Observational Study of the Isolated Ostial Diagonal Stenosis in Patients with Chronic Coronary Syndrome
Akın Torun, Burak Acar, Göksel Kahraman, Ertan Ural, Teoman Kılıç, Umut Çelikyurt, Aysen Ağır
PMID: 37450452  doi: 10.5543/tkda.2023.74422  Pages 314 - 321
Amaç: İzole osteal diyagonal lezyonları çeşitli komplikasyonlara neden olabilecek tedavi seçeneğinde ikileme yol açabilecek çok nadir lezyonlardır ve uzun vadeli sonuçları birkaç çalışmada bildirilmiştir. Bu çalışmada izole osteal diyagonal stenozu olan hastaların PKG ve anjina varlığı açısından özellikleri ve uzun dönem takibi araştırıldı.

Yöntem: Çalışma, Ocak 2014-Aralık 2020 tarihleri arasında yapılan gözlemsel retrospektif bir çalışmadır. Koroner anjiyografi yapılan toplam 9769 hasta incelendi ve seksen yedi hastada izole diyagonal stenoz saptandı. Hastalar uzun dönem takiplerinde tedavi şekli ve angina şiddetine göre değerlendirildi.

Bulgular: Ortanca takip süresi otuz altı aydı. Toplam 54 (%83,1) hasta sadece medikal tedavi ile izlendi ve 11 (%16,9) hastaya medikal tedaviye ek olarak revaskülarizasyon uygulandı. Diyagonal arter darlık derecesi PKG grubunda medikal gruba göre anlamlı derecede yüksekti (P = 0,002) ve diyagonal arter referans çapı daha geniş olan hastalarda daha fazla anjina şikayeti vardı (P = 0,007). PKG grubunda sınıf 1 anjina medikal tedavi grubuna göre daha yüksekti ve anjinası olmayan hastalar medikal tedavi grubunda belirgin şekilde daha yüksekti.

Sonuç: PKG esas olarak yüksek derecede darlığı olan diyagonal arterlere uygulandı; ancak PKG uygulanan hastalarda yüzde elliden fazla oranda anjina vardı. Ayrıca, devam eden anjinası olan hastalarda, tedavi türünden bağımsız olarak, diyagonal arterin çapı daha büyüktü.
Objective: Isolated ostial diagonal stenoses are very rare lesions in which percutaneous intervention could cause significant vessel compromise, and the long-term results have been reported in a few studies. This study sought the characteristics and long-term follow-up of the patients with isolated osteal diagonal stenosis regarding percutaneous coronary intervention and presence of angina.

Methods: The study was an observational retrospective study conducted between January 2014 and December 2020. A total of 9769 patients who underwent coronary angiography were analyzed, and 87 patients had isolated diagonal stenosis. The patients were evaluated according to treatment modality and angina severity in long-term pattern.

Results: Median follow-up time was 36 months. A total of 54 (83.1%) patients were followed up with only medical treatment, and 11 (16.9%) patients underwent revascularization in addition to medical treatment. The degree of stenosis of the diagonal artery was significantly
higher in the percutaneous coronary intervention group than medical group (P = 0.002) and the patients with wider reference diameter of diagonal artery complaint of more angina (P = 0.007). Class I angina was significantly higher in percutaneous coronary intervention group than medical and the patients with no angina were significantly higher in medical group than percutaneous coronary intervention group.

Conclusion: Percutaneous coronary intervention was mainly performed for diagonal arteries with a higher degree of stenosis; however, the patients who underwent percutaneous coronary intervention had angina more than 50% rates. Furthermore, the patients with ongoing angina had a larger diameter of the diagonal artery regardless of the type of treatment.

5.Serum Carcinoembryonic Antigen Level Is Associated with Aortic Stiffness
Abdulrahman Naser, Didar Elif Akgün, Ahmet Ekmekçi
PMID: 37450456  doi: 10.5543/tkda.2023.81082  Pages 322 - 327
Amaç: Karsinoembriyonik antijen (CEA), malign tümörlerin tanısında kullanılan serolojik bir belirteç olup enflamatuvar olaylarla da ilişkilidir. CEA’nın kardiyovasküler hastalıklarla ilişkisi bildirilmiştir. Ancak, aortik sertlik ile CEA arasındaki ilişki hakkında yeterli bilgi bulunmamaktadır. Bu çalışmada, CEA düzeylerinin aortik sertlik ile ilişkisinin araştırılması amaçlandı.

Yöntem: Çalışmada, kardiyovasküler hastalık öyküsü olmayan 371 (192’si kadın, 179’u erkek) bireyin verileri kesitsel olarak analiz edildi. Katılımcıların aortik sertlik indeksini (ASİ) değerlendirmek için ekokardiyografi kullanıldı.

Bulgular: Bu çalışmada, ASİ değeri ortanca = 8,98, IQR = 7,60 ve CEA değeri ortanca = 1,58 ng/mL, IQR = 1,52 olarak saptandı. ASİ ve CEA değerleri erkeklerde anlamlı olarak yüksekti. CEA ve ASİ arasında tüm örneklemde (r = 0,550, P < 0,001) ve ayrı ayrı olarak kadınlarda (r = 0,480, P < 0,001) ve erkeklerde (r = 0,602, P < 0,001) anlamlı korelasyon gözlendi. Çok değişkenli stepwise regresyon analizinde, kadın cinsiyet (r = -0,081, P < 0,001), yaş (r = 0,006, P < 0,001), beden kitle indeksi (r = 0,007, P = 0,002) ve CEA (r = 0,375, P < 0,001) aortik sertlik ile ilişkili en güçlü bağımsız değişkenlerdi. Model, kadın ve erkekler için ayrı ayrı uyarlandığında, yaş ve CEA her iki cinsiyette de aortik sertlik için anlamlı bağımsız değişkenler olarak belirlendi.

Sonuç: CEA seviyesi, sağlıklı bireylerde aortik sertlik ile ilişkilidir. Ancak bu ilişkinin klinik önemi olup olmadığı bilinmemektedir.
Objective: Carcinoembryonic antigen is a serological marker used in the diagnosis of malignancies and is also associated with inflammatory events. It has also been reported that carcinoembryonic antigen is associated with cardiovascular diseases. However, not much is known about the relationship between arterial stiffness and carcinoembryonic antigen. In this study, we investigated the relationship between serum carcinoembryonic antigen levels and arterial stiffness.

Methods: The data of 371 (female = 192, male = 179) individuals who applied for cardiac check-up without obvious cardiovascular diseases were analyzed cross-sectionally. Echocardiography was used to assess the participants’ aortic stiffness index.

Results: In our sample, aortic stiffness index and carcinoembryonic antigen were determined as median = 8.98, interquartile range 7.60 and median = 1.58 ng/mL, interquartile range 1.52, respectively. Aortic stiffness index and carcinoembryonic antigen levels were significantly higher in males than females. A significant correlation was observed between carcinoembryonic antigen and aortic stiffness index in the whole sample (r = 0.550, P < 0.001) and separately in females (r = 0.480, P < 0.001) and males (r = 0.602, P < 0.001). In multivariate stepwise regression analysis, female gender (r = -0.081, P < 0.001), age (r = 0.006, P < 0.001), BMI (r = 0.007, P = 0.002), and carcinoembryonic antigen (r = 0.375, P < 0.001) were determined as the strongest independent variables associated with aortic stiffness. When the model was adapted separately for females and males, age and carcinoembryonic antigen were determined as independent variables for aortic stiffness in both genders.

Conclusion: Carcinoembryonic antigen level is associated with aortic stiffness in healthy individuals. However, the clinical significance of this relationship is unknown.

6.The Effects of Vitamin D on Myocardial Function Demonstrated by Speckle-Tracking Echocardiography in Children with Beta Thalassemia
Ayça Koca Yozgat, Emine Azak, Dilek Kaçar, Melek Işık, Özlem Arman Bilir, Zeliha Güzelküçük, İbrahim İlker Çetin, Namık Yaşar Özbek, Neşe Yaralı
PMID: 37450454  doi: 10.5543/tkda.2023.85265  Pages 328 - 332
Amaç: β-talasemi major, kronik hemolitik anemi ile sonuçlanan kalıtsal bir hemoglobinopatidir. Kardiyak komplikasyonlar hastalarda başlıca ölüm nedenidir. Speckle-tracking ekokardiyografi, kalp döngüsü boyunca miyokardın longitudinal deformasyonunun değerlendirilmesi yoluyla kalp fonksiyonunun değerlendirilmesi için uygun bir yöntemdir. Çalışmamızın amacı talasemi major nedeni ile takipli çocuk hastalarda vitamin D eksikliğinin sol ventrikül fonksiyonlarına olan etkilerinin speckle-tracking ekokardiyografi yöntemi ile değerlendirilmesidir.

Yöntemler: Bu prospektif çalışmaya vitamin D eksikliği olan 33 talasemi major hastası dahil edildi. Hastaların kardiyak T2* manyetik rezonans görüntülemeleri, konvansiyonel ekokardiyografileri ve speckle-tracking ekokardiyografi ile sol ventrikül fonksiyonları analiz edildi. Vitamin D eksikliği veya yetersizliği olan hastaların miyokardiyal fonksiyonları, vitamin D replasmanı öncesi ve sonrasında speckle-tracking ekokardiyografi yöntemi ile değerlendirildi.

Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 15,4 ± 3,09 yıl idi. Vitamin D düzeyi; hastalarımızın 30'unda (%90) eksik, 3'ünde ise (%10) yetersizdi. Speckle tracking ekokardiyografide, sol ventrikül global longitüdinal strain değerinin vitamin D replasmanı öncesinde belirgin düşük olduğu görüldü. Vitamin D replasmanı sonrasında sol ventrikülün global longitüdinal strain
değerinde anlamlı iyileşme olduğu gözlendi (P < 0,05). Vitamin D replasmanı sonrasında, sol ventrikül sistolik ve diyastolik fonksiyonlarını gösteren parametrelerde istatistiksel olarak anlamlı artış görüldü.

Sonuç: Vitamin D eksikliği talasemi major nedeni ile takipli hastalarda sıklıkla görülmekte olup, kardiyak kontraktilitede azalmaya neden olabilmektedir. Çalışmamızda, vitamin D replasman tedavisi sonrası hastalarımızın kardiyak fonksiyonlarının düzeldiğini gözlemledik.
Objective: Beta thalassemia major is an inherited hemoglobin disorder resulting in chronic hemolytic anemia. Cardiac involvement is the main cause of death in patients. Speckle-tracking echocardiography is a feasible method for the evaluation of cardiac function via an assessment of the longitudinal deformation of the myocardium through the cardiac cycle. The aim of our study is to evaluate the association between vitamin D deficiency and deformation of the left ventricular myocardium measured by speckle-tracking echocardiography in children with thalassemia major.

Methods: In this prospective study, 33 thalassemic patients with vitamin D deficiency were enrolled. Cardiac magnetic resonance T2* value, conventional echocardiography, and speckle tracking, and also left ventricular longitudinal and circumferential strain values were measured. Myocardial functions of the patients with vitamin D deficiency or insufficiency were evaluated by speckle-tracking echocardiography before and after vitamin D replacement.

Results: The mean age of the patients was 15.4 ± 3.09 years. Vitamin D level was deficient in 30 (90%) and insufficient in 3 (10%) of them. Speckle-tracking analysis showed a significantly decreased absolute value of the left ventricular global longitudinal strain before vitamin D replacement. A significant improvement in the global longitudinal strain was detected after vitamin D replacement (P < 0.05). A statistically significant increase was observed in parameters showing left ventricular systolic and diastolic functions after vitamin D replacement.

Conclusion: Vitamin D deficiency is frequently observed and causes decreased contractility in thalassemic patients. In our study, we observed that our patients’ cardiac functions had improved after vitamin D replacement therapy.

7.Effects of Systolic Dysfunction on Clinical and Diagnostic Parameters in Pediatric Patients with Isolated Left Ventricular Non-compaction
Fatma Sevinç Şengül, Pelin Ayyıldız, Sezen Ugan Atik, Sinem Aydin, Alper Güzeltaş, Yakup Ergül
PMID: 37450446  doi: 10.5543/tkda.2023.09648  Pages 333 - 342
Amaç: Sol ventrikül nonkompaksiyonu (SVNC), endomiyokardiyal morfogenezin erken dönemde duraklaması sonucu görülen nadir bir kardiyomiyopatidir. Bu çalışmada, SVNC tanısı alan pediatrik hastaların klinik, elektrokardiyografik ve ekokardiyografik özelliklerini, tedavi stratejilerinin, sistolik disfonksiyonun klinik ve tanısal parametreler üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi ve izlemi amaçlandı.

Yöntemler: Ocak 2010 ile Haziran 2020 tarihleri arasında Mehmet Akif Ersoy Göğüs Kalp ve Damar Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne başvuran izole SVNC tanılı hastaları geriye dönük olarak inceledik.

Bulgular: Elli beş çocuğa sol ventrikül nonkompaksiyonu tanısı konuldu. Hastaların otuz ikisi (%58,2) erkekti ve ortanca başvuru yaşı 8,5 (1 ay-17,9 yıl) idi. Çalışmanın ortanca takip süresi
19 aydı (1-121 ay). Hastaların on dördü (%25,5) sistolik disfonksiyon (EF < %45) ve ikisi resüsite edilmiş kardiyak arrest ile başvurdu. EKG anormallikleri hastaların %78,2’de mevcuttu. Altı hastanın EKG’sinde fragmante QRS (fQRS) saptandı, 17 hastada (%30,9) QTc süresi 450 ms ve üzerinde idi. EF < %45 grubundaki hastalarda EKG anormallikleri, düşük QRS voltajı, fQRS ve trombüs daha sık olduğu görüldü. Atriyal ve ventriküler aritmiler (VF dahil) hem EF < %45 hem de ≥%45 gruplarında benzer sıklıkta bulundu. Tam AV bloğu olan bir hastaya ve Long QT sendromu ve şiddetli bradikardisi olan bir hastaya kalıcı kalp pili implantasyonu uygulandı. Beş (%9,1) hasta kaybedildi.

Sonuç: Sol ventrikül nonkompaksiyonu çocukluk çağında heterojen klinik bulgulara sahiptir. Hastalığın ilerleyici seyrine bağlı olarak ventrikül disfonksiyonu veya aritmi gelişimi açısından hastaların yakından takip edilmesi esastır. Korunmuş EF’li hastalarda da yaşamı tehdit eden ventriküler aritmiler görülebileceğinden bu konuda ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Objective: Left ventricular non-compaction is a rare cardiomyopathy following an early arrest in endomyocardial morphogenesis. This study aimed to present the clinical and electrocardiographic characteristics, diagnostic features, treatment strategies, effects of systolic dysfunction on clinical and diagnostic parameters, and follow-up of pediatric patients diagnosed with left ventricular non-compaction.

Methods: We retrospectively reviewed children with isolated left ventricular non-compaction at Mehmet Akif Ersoy Thoracic and Cardiovascular Surgery Training and Research Hospital from January 2010 to June 2020.

Results: Fifty-five children were diagnosed with left ventricular non-compaction. Thirty-two patients (58.2%) were male, and the median age of presentation was 8.5 years (1 month-17.9 years). The median follow-up of the study was 19 months (1-121 months). Fourteen (25.5%) presented with systolic dysfunction (ejection fraction < 45%), and 2 presented with resuscitated/aborted cardiac arrest. Electrocardiographic abnormalities were present in 78.2%. Fragmented QRS was observed in 6 patients, and QTc duration was 450 milliseconds and above in 17 patients (30.9%). Electrocardiographic abnormalities, low QRS voltage, fragmented QRS, and thrombus were common in patients with ejection fraction < 45% group. Atrial and ventricular arrhythmias (including ventricular fibrillation-VF) were found with similar frequency in both ejection fraction < 45% and ≥45% groups. One patient with a complete atrioventricular block and 1 with long QT syndrome and severe bradycardia underwent permanent pacemaker implantation. Five (9.1%) patients died.

Conclusions: Left ventricular non-compaction has heterogeneous clinical findings in childhood. It is essential to follow-up with the patients closely for the development of ventricular dysfunction or arrhythmias due to the progressive course of the disease. Further studies are needed since life-threatening ventricular arrhythmias can be seen, even in patients with preserved ejection fraction.

8.How Scientific Are We in the Field of Cardiology?
Kemal Göçer, Bayram Öztürk
PMID: 37450448  doi: 10.5543/tkda.2023.55591  Pages 343 - 348
Amaç: Bu çalışmada kardiyoloji alanında üretilen tezlerinin bilimsel literatüre katkısı ve yayın sürecini etkileyen faktörler araştırıldı.

Yöntemler: Çalışmaya Ulusal Tez Merkezi veritabanına kaydedilmiş 1049 kardiyoloji tezi (KT) dahil edildi. Ocak 2010 ile Aralık 2017 arasında tez merkezinin veri tabanı kullanılarak KT'lerin başlıkları (İngilizce ve Türkçe), özetleri ve yazar isimleri Google Akademik, TR Dizin ve PubMED Central veri tabanlarında tarandı. Yayınlanma oranlarının yanı sıra KT'lerin konusu, araştırma türü, üretildiği kurum türü, yazarların isim sıralamaları, tez danışmanlarının akademik ünvanı, yayın süresi, yayınlandığı derginin indeksi ve Science Citation Index (SCI), Science Citation Index Expanded (SCI-E) dergilerde yayınlananların kategori sıralaması değerlendirildi.

Bulgular: İncelenen 1049 KT’nin %42,7'si (n = 448) bir dergide yayınlanmıştır. Yayınlanan KT’lerin yayınlanma oranı erkek yazarlar arasında %43,5 ve kadın yazarlar arasında %40,1’idi. KT’ler en
yüksek oranda 60. aydan sonra yayınlanmıştı. Yayınlanan tezlerin %63,4’ü (n = 284), Science Citation Index ve Science Citation Index Expanded kapsamındaki dergilerde yer aldı. Tez danışmanlarının akademik unvanları ile Science Citation Index ve Science Citation Index Expanded dergilerin kategori sıralaması arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı (P = 0.072).

Sonuç: Kardiyoloji alanındaki tezlerin akademik bir kimlik kazanması için yayına dönüştürülmesinde zorluklar yaşanmaktadır. Uzmanlık öğrencilerinin istek ve motivasyonlarını artıracak teşvikler oluşturulmalıdır.
Objective: The current study investigated the contribution of the dissertations produced in the field of cardiology to the scientific literature and the factors affecting the publication process.

Methods: The study included 1049 cardiology dissertations archived in the national thesis center database between January 2010 and December 2017. The titles (English and Turkish), abstracts, and author names of cardiology dissertations were searched in Google Academic, TR Directory, and PubMed Central databases. In addition to their publication rates, the subject of the cardiology dissertations, the type of research, the type of institution, the academic title of the cardiology dissertation advisors, the duration of publication, the index of the published journals, and the quartile ranking of the Science Citation Index and Science Citation Index Expanded journals were examined.

Results: Among the reviewed 1049 cardiology dissertations 42.7% (n = 448) were published in a journal. The publication rate of cardiology dissertations among male authors was 43.5% and among female authors 40.1%. The cardiology dissertations were published at the highest rate after the 60th month. Among the published cardiology dissertations, 63.4% (n = 284) appeared in journals indexed by the Science Citation Index and Science Citation Index Expanded. There was no statistically significant relationship between the academic titles of cardiology dissertation advisors and the quartile ranking of Science Citation Index and Science Citation Index Expanded journals (P = 0.072).

Conclusions: There were difficulties in transforming into a publication of dissertations in the field of cardiology to gain an academic identity. Incentives should be created to increase the desire and motivation of the residents.

CASE REPORT
9.A Rare Case of Wolff–Parkinson–White Syndrome Associated with Right Atrial Aneurysm
Meryem Beyazal, Senem Özgür
PMID: 37450450  doi: 10.5543/tkda.2023.60196  Pages 349 - 352
Wolff-Parkinson-White sendromunun sağ atriyal anevrizma ile ilişkili olarak görülmesi nadirdir. Ancak bu birliktelik durumunda, anevrizma devam ettiği sürece pre-eksitasyon indükleneceğinden yönetimin zor olacağı bilinmelidir. 14 yaşında kız hasta düzensiz geniş QRS kompleksli taşikardi nedeniyle hastanemiz acil servisine başvurdu. Yüzey elektrokardiyogramında pre-eksitasyon paterni gözlenmesi üzerine tarafımıza danışılan hastanın ilk elektrofizyolojik çalışmasında, hem radyofrekans hem de irrigasyonlu radyofrekans ablasyonlarına dirençli, yüksek riskli bir sağ posterior aksesuar yol görüldü. Floroskopide, bu aksesuar yolun sağ atriyal anevrizmaya bağlı olduğunu görüldü. İkinci işlemde, irrige RF ile başarılı ablasyon yapılmasına rağmen, anevrizma birlikteliği nedeniyle prosedür yetersiz kabul edildi. Bu nedenle antitrombotik ve antiaritmik ilaç tedavisine başlandı. Hasta, cerrahi düşünülmeksizin, 2 yıldır medikal tedavi altında sorunsuz takip edilmektedir. Burada nadir görülen bu birlikteliği ve tedavi yaklaşımımızı detaylı olarak sunuyoruz.
Wolff–Parkinson–White syndrome is rarely associated with a right atrial aneurysm. However, when such a condition occurs, it will be hard to manage since pre-excitation will be induced as long as the aneurysm persists. A 14-year-old female patient received emergency treatment for irregular wide QRS complex tachycardia in our center, and a pre-excitation pattern was then observed on the surface electrocardiogram. An initial electrophysiological study revealed a high-risk right posterior accessory pathway that was resistant to both radiofrequency and irrigated radiofrequency ablations. Subsequently, fluoroscopy showed that this was due to a right atrial aneurysm. Although successful ablation with irrigated radiofrequency was performed in the second procedure, the procedure was considered suboptimal due to the association of aneurysm. Accordingly, we initiated anti-thrombotic and anti-arrhythmic drug therapy. We decided to omit surgery and followed the case under medical treatment for 2 years without complications. Here, we report this rare coexistence and our treatment approach in detail.

10.Endovascular Therapy of Aortic Rupture Secondary to a Psoas Abscess
Serkan Asil, Suat Görmel, Ozan Köksal, Selen Eşki, Barış Buğan, Uygar Çağdaş Yüksel
PMID: 37450451  doi: 10.5543/tkda.2023.63458  Pages 353 - 355
Aortun sekonder enfeksiyonu sporadik ve hayatı tehdit eden nadir bir durumdur. Genellikle komşu yapılardaki enfeksiyon ve apse nedeniyle oluşur. Sekonder aort enfeksiyonu için en yaygın neden psoas absesidir ve bu durum nadiren anevrizmal olmayan aort rüptürü ile sonuçlanabilmektedir. Primer tedavi cerrahi olarak aort rekonstrüksiyonudur, ancak acil cerrahi tedavi riski yüksektir. Endovasküler aortik stent-greft implantasyonu bu ortamda kanamayı durdurarak hayat kurtarıcı olabilir. Bununla birlikte, uzun dönem sonuçlar ve geç enfeksiyonlar ile ilişkin sorular yanıtsız kalmaktadır. Endovasküler tedavi uzun süreli antibiyotik tedavisi ve takibini gerektirmek gibi kısıtlılıklar içermektedir. Bu olgu sunumunda anevrizmal olmayan aort rüptürü ile sonuçlanan bir primer psoas apsesi ve endovasküler tedavisi anlatılmıştır.
Secondary infection of the aorta is a sporadic and life-threatening disease. It is usually caused by infection and abscess in an adjacent structure. The most common mechanism for secondary aortic infection is a psoas abscess eroding the aortic wall, which rarely results in non-aneurysmal aortic rupture. Primary treatment is surgical aortic reconstruction, but the risk of emergency surgical treatment is high. Endovascular aortic stent-graft implantation can be lifesaving in this setting by stopping the bleeding. However, the crucial question of durability and late infections remains unanswered and warrants long-term antibiotic treatment and follow-up. In this report, we present a case of primary psoas abscess, which resulted in non-aneurysmal aortic rupture and its endovascular treatment.

11.Impact of Plaque Components on Fractional Flow Reserve-Derived Computed Tomography in Severe Coronary Stenosis
Toshimitsu Tsugu, Kaoru Tanaka, Yuji Nagatomo, Michel De Maeseneer, Johan De Mey
PMID: 37450449  doi: 10.5543/tkda.2022.57522  Pages 356 - 360
Bilgisayarlı tomografi kaynaklı fraksiyonel akım rezervi (FFR-BT), ciddi koroner stenozlarda azalır. FFR-BT’nin tanısal doğruluğu ciddi koroner stenoz için yüksektir. Bu olgu bildirisinde, ciddi koroner stenozda bile anlamlı FFR-BT değişikliği olmayan bir hasta sunuldu. 75 yaşında erkek hastada, hem BT anjiyografi hem de invaziv koroner anjiyografide, sağ koroner arterin distal segmentinde ciddi stenoz (%85 çapında darlık) görüldü. Bununla birlikte, FFR-BT'de bu ciddi stenotik lezyonda bile proksimalden (0.97) distal segmentlere (0.95) önemli bir değişiklik görülmedi. Bu hastada, aynı segmentte ciddi darlığı olan başka bir hasta ile karşılaştırıldığında, geniş bir akut marjinal dalın varlığı ve stenotik lezyonda önemli oranda daha az plak içeriği gibi farklı özellikler mevcuttu. Geniş bir bifurkasyon dalı varlığı ve/veya plak içeriğinin oranı, FFR-BT hemodinamiğini etkileyebilir.
Fractional flow reserve derived from computed tomography decreases across severe coronary stenosis. The diagnostic accuracy of fractional flow reserve-derived computed tomography is high for severe coronary stenosis. In this report, we present a case of no significant fractional flow reserve-derived computed tomography changes even in severe coronary stenosis. A 75-year-old man showed severe stenosis (85% diameter stenosis) in the distal segment of the right coronary artery on both computed tomography angiography and invasive coronary angiography. However, fractional flow reserve-derived from computed tomography showed no significant changes from the proximal (0.97) to the distal (0.95) segments despite the presence of severe stenotic lesion. This patient had different features including the presence of a large acute marginal branch and significantly lower plaque components in the stenotic lesion compared with another patient who had coronary stenosis in the same segment. A large bifurcation branch and/or proportion of plaque components can affect fractional flow reserve-derived from computed tomography hemodynamics.

HOW TO?
12.How to Manage Implantable Cardiac Defibrillator Protection in an Implantable Cardiac Defibrillator-Dependent Patient Undergoing Palliative Radiotherapy?
Cihan Öztürk, Efe Yılmaz, Gökay Taylan, Murat Gök, Kenan Yalta
PMID: 37450447  doi: 10.5543/tkda.2022.45062  Pages 361 - 363
Abstract |Full Text PDF

CASE IMAGE
13.Para-Hisian Accessory Pathway: Mapping Using Open-Window and Ablation From the Aortic Cusp
Serkan Çay, Özcan Özeke, Fırat Özcan, Meryem Kara, Serkan Topaloğlu
PMID: 37450445  doi: 10.5543/tkda.2022.08791  Pages 364 - 366
Abstract |Full Text PDF

EDITORIAL
14.Comments on Cardiology
Ertan Ural
PMID: 37450458  Pages 367 - 368
Abstract |Full Text PDF



Journal Metrics

Journal Citation Indicator: 0.18
CiteScore: 1.1
Source Normalized Impact
per Paper:
0.22
SCImago Journal Rank: 0.348

Quick Search



Copyright © 2024 Archives of the Turkish Society of Cardiology



Kare Publishing is a subsidiary of Kare Media.