Archives of the Turkish Society of Cardiology - Turk Kardiyol Dern Ars: 38 (7)
Volume: 38  Issue: 7 - October 2010
ORIGINAL ARTICLE
1.The frequency of silent myocardial ischemia associated with femoral sheath removal and hemostasis after percutaneous coronary intervention: evaluation with 12-lead ST-segment monitoring
Muhammet Bilgi, Aylin Yıldırır, Taner Ulus, Haldun Müderrisoğlu
PMID: 21206197  Pages 453 - 458
Amaç: Sessiz miyokart iskemisi (SMİ), angina veya angina eşdeğeri semptomlar yokken iskeminin nesnel olarak gösterilmesidir. Bu çalışmada, elektif perkütan koroner girişim (PKG) uygulanan hastalarda kılıf çekilmesi (KÇ) öncesi ve sonrasında SMİ sıklığı araştırıldı.
Çalışma planı: Elektif PKG uygulanan 66 hasta (51 erkek, 15 kadın; ort. yaş 59.5±10.3) işlem sonrasında ileriye dönük olarak 12 derivasyonlu ST-segment izlem aygıtıyla altı saat takip edildi. Geçici iskemik atak, herhangi bir derivasyonda en az 1 mm ve en az 1 dk süreli ST-segment değişikliği olması olarak tanımlandı. İzlem dönemi, KÇ öncesi ve sonrası iki saat ve son iki saat olarak üç bölüme ayrıldı. Her bir dönem için SMİ atağı sayısı ve en büyük ST-segment değişiklikleri hesaplandı.
Bulgular: İzlem süresince 32 hastada (%48.5) SMİ atağı saptandı. Kılıf çekilmesi öncesi ve sonrası iki saatlik dönemlerde ve son iki saatte sırasıyla 44, 121 ve 65 SMİ atağı kaydedilirken, aynı dönemlerde yeni SMİ atağı görülen hasta sayısı sırasıyla 11 (%16.7), 20 (%30.3), and 1 (%1.5) idi. Kılıf çekilmesi sonrası ilk iki saatte SMİ atağı saptanan hasta sayısı, KÇ öncesi (p<0.001) ve son iki saatlik (p=0.022) dönemlerden anlamlı olarak daha fazlaydı. Aynı dönemde hasta başına düşen SMİ atağı sayısı (1.8±3.8) da KÇ öncesi (0.7±2.4, p<0.001) ve son iki saatlik (1.0±3.0, p<0.001) dönemlerden fazla bulundu. Kılıf çekilmesi sonrası ilk iki ve son iki saatlerdeki en büyük ST-segment değişiklikleri de KÇ öncesi döneme göre anlamlı olarak daha fazlaydı (sırasıyla 0.82±0.30 mm, 0.77±0.36 mm ve 0.68±0.32 mm; p<0.001 ve p=0.008).
Sonuç: Bulgularımız, elektif PKG uygulanan hastalarda KÇ sonrası erken dönemde daha sık SMİ geliştiğini göstermektedir.
Objectives: Silent myocardial ischemia (SMI) is the objective documentation of ischemia in the absence of angina or anginal symptoms. We aimed to determine the frequency of SMI before and after sheath removal (SR) following elective percutaneous coronary interventions (PCI).
Study design: Sixty-six patients (51 men, 15 women; mean age 59.5±10.3 years) were prospectively monitored with 12-lead ST monitoring after elective PCI for six hours. Transient ischemic episode was defined as the detection of transient ST-segment shift of at least 1 mm and lasting for at least 1 min in any lead. The monitoring period was divided into three intervals: two hours before and after SR, and the last two hours. The number of SMI episodes and maximal ST-segment changes were calculated for each interval.
Results: Throughout monitoring, SMI was detected in 32 patients (48.5%), during which 44, 121, and 65 SMI episodes were recorded and 11 (16.7%), 20 (30.3%), and 1 (1.5%) patients exhibited de novo SMI episodes in two hours before and after SR, and the last two hours, respectively. The number of patients with SMI was significantly greater in the first two hours after SR compared to two hours before SR (p<0.001) and the last two hours (p=0.022). Moreover, the number of SMI episodes per patient was significantly greater in this period (1.8±3.8) compared to the period before SR (0.7±2.4, p<0.001) and the last period (1.0±3.0, p<0.001). Maximum ST-segment shifts were significantly greater in both the first and second two hours after SR compared to the period before SR (0.82±0.30 mm and 0.77±0.36 mm vs. 0.68±0.32 mm; p<0.001 and p=0.008, respectively).
Conclusion: Our data indicate that SMI occurs more frequently during the early hours after SR in patients undergoing elective PCI.

2.The relationship between serum sex steroid levels and heart rate variability parameters in males and the effect of age
M Tolga Doğru, M Murad Başar, Ercan Yuvanç, Vedat Şimşek, Ömer Şahin
PMID: 21206198  Pages 459 - 465
Amaç: Bu çalışmada cinsiyet steroidleri ile kalp hızı değişkenliği (KHD) verileri arasındaki ilişkiler araştırıldı.
Çalışma planı: Çalışmaya, kardiyolojik açıdan değerlendirme için başvuran 114 erkek hasta (ort. yaş 46.6±11.3) alındı. Hormon analizlerinde serumda luteinize edici hormon, prolaktin, total testosteron (TT), serbest testosteron, östradiol (E2) ve dehidroepiandrosteron sülfat (DHEA-S) düzeyleri ölçüldü. Yirmi dört saatlik Holter kayıtlarından KHD parametreleri hesaplandı. Serum cinsiyet steroidleri ile KHD değerleri arasındaki ilişkiler hastalar üç yaş grubuna (20-39 yaş; 40-59 yaş; >60 yaş) ayrılarak incelendi.
Bulgular: Biyokimyasal sonuçlar katılımcıların tümünde normal bulundu. Antropometrik ölçümler açısından üç yaş grubu benzerlik gösterdi. İncelenen cinsiyet steroidleri içinde sadece serum DHEA-S düzeyi üç yaş grubu arasında anlamlı farklılık göstererek (p=0.026) yaşla azalma eğilimi sergiledi. Kalp hızı değişkenliği değerlendirmesinde, parasempatik aktiviteyi gösteren tüm veriler yaşla anlamlı düşüş gösterirken (HFn, pNN50 ve rMSDD için sırasıyla p=0.001, p=0.000 ve p=0.000), sempatik aktivite göstergeleri arasında sadece LF/HF oranı yaşla artış gösterdi (p=0.000). Yaş ve bel çevresi ayarlı kısmi korelasyon analizinde, TT ve DHEA-S parasempatik aktivite göstergelerinden HFn ile pozitif ilişkili; sempatik aktivite göstergelerinden LF/HF24 saat ve global sempatik indeks (GSİ) ile negatif ilişkili bulundu. Serum E2 ise parasempatik parametre olan rMSDD ile negatif, LF/HF24 saat ve GSİ ile pozitif ilişki gösterdi. Cinsiyet steroidleri arasında otonomik fonksiyonlarla en ileri ilişkiyi gösteren DHEA-S idi.
Sonuç: Çalışmamızın bulguları, antropometrik faktörlerden bağımsız olarak, erkeklerde androjenlerin parasempatik aktivite ile, östradiolün ise sempatik aktivite ile ilişkili olduğunu göstermektedir.
Objectives: We evaluated the relationships between sex steroid levels and heart rate variability (HRV) parameters.
Study design: The study included 114 male subjects (mean age 46.6±11.3 years) presenting to our department for cardiologic evaluation. Hormonal analysis included serum levels of luteinizing hormone, prolactin, total testosterone (TT), free testosterone, estradiol (E2), and dehydroepiandrosterone sulfate (DHEA-S). Parameters of HRV were derived from 24-hour Holter monitoring. The associations between serum sex steroid levels and HRV parameters were investigated in three age groups (20-39 years; 40-59 years; >60 years).
Results: All the participants had normal biochemical results. The three age groups were similar in terms of anthropometric measurements. Among sex steroids analyzed, only serum DHEA-S level was significantly different among the groups (p=0.026), showing a decreasing trend with age. In the evaluation of HRV, all parasympathetic activities decreased (for HFn, pNN50, and rMSDD: p=0.001, p=0.000, and p=0.000, respectively), while only LF/HF among sympathetic activities increased (p=0.000) with age. Partial correlation analysis with control of age and waist circumference showed that TT and DHEA-S were positively correlated with HFn (parasympathetic parameter), and were in negative correlation with LF/HF24 hours and global sympathetic index (GSI) (sympathetic parameters). Serum E2 level was negatively correlated with the parasympathetic parameter of rMSSD, and positively correlated with LF/HF24 hours and GSI. Among serum sex steroids, DHEA-S was the most correlated parameter with autonomic functions.
Conclusion: Our results showed positive correlations between androgens and parasympathetic activity and between estradiol and sympathetic activity in men, independent from anthropometric factors.

3.Genetic background of left ventricular hypertrophy in Uzbek hypertensive men
Dilorom Kurbanova, Marietta Eliseyeva
PMID: 21206199  Pages 466 - 472
Amaç: Bu çalışmada hipertansif Özbek erkeklerinde ACE/ID, AGT/M235T, AT1R/A1166C ve CYP11B2/C344T genetik polimorfizmlerin sıklıkları ve bunların sol ventrikül hipertrofisiyle (SVH) ilişkisi araştırıldı.
Çalışma planı: Çalışmaya derece 1-2 esansiyel hipertansiyonu olan ve tedavi görmemiş 172 Özbek erkek (ort. yaş 47±10) ve normotansif 60 gönüllü (ort. yaş 41±10) alındı. Tüm olgular sol ventrikül (SV) kütlesi ve kütle indeksini belirlemek için M-mod ekokardiyografi ile değerlendirildi. Genomik DNA’nın elde edilmesi için periferik kan örnekleri alındı ve polimeraz zincir reaksiyonunda sınırlı parça uzunluk polimorfizm teknikleriyle analiz edildi.
Bulgular: Hipertansif hastaların 148’inde (%86.1) SVH saptandı. Kontrol grubuyla karşılaştırıldığında, hipertansif grupta ACE geninde D-aleli ve CYP11B2 geninde T-aleli sıklıkları anlamlı yükseklik gösterdi. Özbek hipertansif erkeklerinde AGT/M235T polimorfizmi ile SVH arasında anlamlı ilişki görüldü. AGT geninin 235T-aleli, ACE geninin D-aleli ve CYP11B2 geninin 344T-aleli hasarlı aleller olarak belirlendi ve tüm hipertansif hastalarda hasarlı alel görüldü. Bir hasarlı alel sadece yedi hastada (%4.1) görülürken, 52 hastada (%30.2) iki, 89 hastada (%51.7) üç hasarlı alel vardı. Sol ventrikül hipertrofisinin derecesi hasarlı alel sayısıyla artmaktaydı. İkili hasarlı alel birlikteliği açısından, SVH derecesini en olumsuz etkileyen ikili D+235T-alelleri olarak saptandı.
Sonuç: Özbek erkeklerinde esansiyel hipertansiyon ACE/ID ve CYP11B2/C344T gen polimorfizmleri ile ilişkili bulunurken, hipertansiyona ACE geninin D-aleli ve CYP11B2 geninin T-aleli sıklığı eşlik etmektedir. Bulgularımız Özbek erkeklerinde AGT/M235T polimorfizmi ile SVH arasındaki ilişkiye de kanıt sağlamakta, D+235T-alellerinin birlikteliğinin SVH’yi en olumsuz etkileyen ikili olduğunu göstermektedir.
Objectives: We evaluated the prevalences of ACE/ID, AGT/M235T, AT1R/A1166C, and CYP11B2/C344T genetic polymorphisms and their association with left ventricular hypertrophy (LVH) in Uzbek hypertensive men.
Study design: The study included 172 Uzbek men (mean age 47±10 years) with untreated essential hypertension (EH) of grade 1-2 and 60 normotensive subjects (mean age 41±10 years). All subjects underwent complete M-mode echocardiography to determine left ventricular mass (LVM) and LVM index (LVMI). Genomic DNA was extracted from peripheral blood and was analyzed using polymerase chain reaction-restriction fragment length polymorphism assays.
Results: Left ventricular hypertrophy was detected in 148 hypertensive patients (86.1%). The frequencies of the D-allele of the ACE gene and T-allele of the CYP11B2 gene were higher among hypertensive patients than in the controls. There was a significant association between the AGT/M235T polymorphism and LVH. The 235T-allele of the AGT gene, the D-allele of the ACE gene, and the 344T-allele of the CYP11B2 gene were identified as “damaging” alleles. All the patients had “damaging” alleles, the number being one in only seven patients (4.1%), two in 52 patients (30.2%), and three in 89 patients (51.7%). The severity of LVH significantly increased with the number of “damaging” alleles. Among paired carriage of “damaging” alleles, the combination of the D+235T-alleles was found as the most unfavorable pair associated with the degree of LVH.
Conclusion: There is an association between EH and ACE/ID and CYP11B2/C344T gene polymorphisms in Uzbek males, with higher frequencies of the D-allele of the ACE gene and T-allele of the CYP11B2 gene. Our findings provide evidence for the association of AGT/M235T polymorphism with LVH in Uzbek males, combination of the D+235T-alleles being the most unfavorable pair associated with LVH.

4.Clinical and laboratory features of patients with pericardial effusion
Hasan Ali Gümrükçüoğlu, Aytaç Akyol, Mustafa Tuncer, Yılmaz Güneş, Hüseyin Beğenik, Serkan Akdağ, Musa Şahin, Hakkı Şimşek, Mehmet Ağırbaşlı
PMID: 21206200  Pages 473 - 479
Amaç: Bu çalışmada dört yıllık sürede perikart efüzyonu (PE) tanısı ile takip ettiğimiz hastalarda PE nedenleri, klinik ve laboratuvar özellikler ve tedavi stratejileri geriye dönük olarak incelendi.
Çalışma planı: Çalışmada Ağustos 2005 ile Ağustos 2009 tarihleri arasında PE tanısı ile takip edilen 136 hastanın (81 kadın, 55 erkek; ort. yaş 55.8±18.7; dağılım 8-90) kayıtları geriye dönük olarak gözden geçirildi. Perikart efüzyonu tanısı transtorasik ekokardiyografi ile kondu. Hastaların özgeçmiş, fizik muayene, elektrokardiyografi, ekokardiyografi, laboratuvar bulguları ve uygulanan tedavi yöntemleri kaydedildi.
Bulgular: Perikart efüzyonu olan hastalarda en sık karşılaşılan yakınma nefes darlığı (%86.8), fizik muayenede en sık bulgu ise jügüler venöz dolgunluk (%47.1) idi. Elektrokardiyografide en sık taşikardi (%47.8), ekokardiyografide ise hafif düzeyde (<1 cm) PE (%63.2) saptandı. Kronik böbrek yetersizliği (%25) ve kanserler (%22.8) PE’nin en sık nedenleriydi, bunları idiyopatik PE (%14) takip etmekteydi. Otuz dört hastada (%25) perikart tamponadı saptandı. Perikart tamponadı gelişen hastaların büyük bölümü (%53) kanser hastalarıydı. Otuz sekiz hastaya (%27.9) girişimsel tedavi (27 perikardiyosentez, 11 cerrahi drenaj) uygulandı; 98 hasta (%72.1) ise medikal tedavi ile takip edildi. Perikart tamponadı gelişen üç hasta takipler sırasında yaşamını yitirdi.
Sonuç: Çalışma grubumuzda PE’nin en sık nedeni kronik böbrek yetersizliği ve kanserlerdi. Toplumun yaşlanması ile kanser hastalıklarına bağlı PE sıklığı da artmaktadır. Ekokardiyografi PE tanısı için öncelikle kullanılan tanı yöntemidir.
Objectives: We reviewed patients who were diagnosed to have pericardial effusion (PE) over a four-year period to determine the causes of PE, clinical and laboratory features, and treatment modalities.
Study design: Medical records of 136 patients (81 women, 55 men; mean age 55.8±18.7 years; range 8 to 90 years) admitted to our department with PE from August 2005 to August 2009 were reviewed. The diagnosis of PE was made by transthoracic echocardiography. Medical history, physical examination, electrocardiography, echocardiography, and laboratory findings and treatment methods were recorded.
Results: The most frequent complaint was dyspnea (86.8%) and the most common physical examination finding was jugular venous distension (47.1%). The most common electrocardiographic and echocardiographic findings were tachycardia (47.8%) and mild PE (<1 cm) (63.2%), respectively. Chronic renal failure and malignant diseases were the primary causes of PE (25% and 22.8% respectively), followed by idiopathic cases (14%). Pericardial tamponade was detected in 34 patients (25%), of which the majority had malignant diseases (53%). Thirty-eight patients (27.9%) underwent interventional treatment (pericardiocentesis in 27, surgical drainage in 11), while 98 patients (72.1%) were followed-up with medical treatment. Mortality occurred in three patients with pericardial tamponade.
Conclusion: The most common causes of PE in our cases were chronic renal failure and malignancies. The incidence of malignant PE is on the incline owing to increased life expectancy. Echocardiography is the primary imaging modality for the evaluation of PE.

5.Adaptation of the compliance and belief scales to Turkish for patients with chronic heart failure
Sıdıka Oğuz, Nuray Enç, Zerrin Yiğit
PMID: 21206201  Pages 480 - 485
Amaç: Kronik kalp yetersizliği (KKY) hastalarında İlaca Uyum Hakkındaki İnançlar Ölçeği (İUHİÖ), Diyete Uyum Hakkındaki İnançlar Ölçeği (DUHİÖ) ve Bireysel İzlem Hakkındaki İnançlar Ölçeği’nin (BİHİÖ) Türkçeye uyarlanmış şeklinin geçerlik ve güvenirliği araştırıldı.
Çalışma planı: Türkçeye çevrilen ölçekler, dil geçerliği çalışması yapıldıktan sonra KKY’li 80 hastaya (47 erkek, 33 kadın; ort. yaş 59.3±12.5; dağılım 24-79) 15 gün ara ile iki kez yüz yüze görüşme ile uygulandı. Her bir ölçeğin iç tutarlığı Cronbach alfa katsayısı ile değerlendirildi. Ölçeklerin güvenirliğinin hesaplanmasında test-yeniden test için sınıfiçi korelasyon katsayısı kullanıldı.
Bulgular: İki hafta ara ile uygulanan ölçeklerin her bir altboyutunun toplam puanları arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). İlk görüşmede üç ölçeğin yarar ve engel altboyutlarının Cronbach alfa değerleri sırasıyla İUHİÖ için 0.74 ve 0.59, DUHİÖ için 0.71 ve 0.58, BİHİÖ için 0.77 ve 0.68 bulundu. Test-yeniden test güvenirliğinde üç ölçeğin yarar ve engel altboyutlarının korelasyon katsayıları sırasıyla İUHİÖ için 0.90 ve 0.91, DUHİÖ için 0.86 ve 0.86, BİHİÖ için 0.90 ve 0.93 bulundu.
Sonuç: Her üç ölçeğin de geçerlik ve güvenirliğinin yüksek olduğu bulundu ve ülkemizdeki KKY’li hastalarda geçerli ve güvenilir araçlar olarak kullanılabileceği sonucuna varıldı.
Objectives: We evaluated the validity and reliability of the Turkish versions of the Beliefs about Medication Compliance Scale (BMCS), Beliefs about Dietary Compliance Scale (BDCS), and Beliefs about Self-Monitoring Scale (BSMS) for patients with chronic heart failure (CHF).
Study design: After language and content validity studies, the Turkish versions of the three scales were administered to 80 patients (47 men, 33 women; mean age 59.3±12.5 years; range 24 to 79 years) with CHF. Internal consistency of the scales was assessed using the Cronbach’s alpha coefficient. Test-retest reliability was assessed using the interclass correlation coefficient measured from two consecutive interviews interspersed by 15 days.
Results: There were no significant differences between the two interviews with respect to the total scores of the benefit and barrier subscales of each scale (p>0.05). Cronbach alpha coefficients of the benefit and barrier subscales at the first interview were 0.74 and 0.59 for the BMCS, 0.71 and 0.58 for the BDCS, and 0.77 and 0.68 for the BSMS, respectively. Interclass correlation coefficients for test-retest reliability for the benefit and barrier subscales were as follows: 0.90 and 0.91 for the BMCS, 0.86 and 0.86 for the BDCS, and 0.90 and 0.93 for the BSMS, respectively.
Conclusion: Our findings suggest that all three scales have high validity and reliability and can be used as valid and reliable instruments in Turkish patients with CHF.

CASE REPORT
6.Management of sinus node dysfunction with junctional escape rhythm in a case of anorexia nervosa
Antoine Kossaify
PMID: 21206202  Pages 486 - 488
Bu yazıda, sinüs durması ve kavşak kaçış ritmi gibi elektrokardiyografik anormallikler gelişen 17 yaşında, anoreksiya nervozalı bir kadın hasta sunuldu. Başvuru yakınmaları, son altı ayda 30 kilogramdan fazla istemli kilo kaybından kaynaklanan genel halsizlik, uyuşukluk, terleme ve kusma idi. Vücut ağırlığı 40 kg, kalp hızı 44 atım/dk, kan basıncı 90/50 mmHg ve su kaybı bulguları olan hastanın elektrokardiyogramında 44 atım/dk’da kavşak ritmi izlendi; P dalgası yoktu, QRS genişliği 60 msn, QT 440 msn, QTc 400 msn, ve QU 600 msn idi. Laboratuvar bulguları hipokalemi dışında normal sınırlardaydı. Hastanın tedavisine, multidisipliner ekip yaklaşımıyla psikiyatrik yardım ve diyet yardımını da içeren yeni bir beslenme programı oluşturularak başlandı. Atriyoventriküler düğüm ileti bozukluğu ve/veya yapısal kalp hastalığı olmadığından, geçici veya kalıcı kalp pili yerleştirilmesine gerek duyulmadı. Bu tedavi planı başarılı sonuç verdi ve yatıştan sonra 24 saat içinde hasta sinüs ritmine döndü.
We report on a 17-year-old female patient with anorexia nervosa (AN), who developed electrocardiographic abnormalities consisting of sinus arrest and junctional escape rhythm. She had complaints of general fatigue, lethargy, sweating, and nausea resulting from voluntary weight loss of more than 30 kg during the past six months. Her body weight was 40 kg, heart rate was 44 bpm, and blood pressure was 90/50 mmHg, and she had signs of dehydration. The electrocardiogram showed a junctional rhythm at 44 bpm, no P wave, QRS width of 60 msec, QT of 440 msec, QTc of 400 msec, and QU of 600 msec. Laboratory findings were normal except for hypokalemia. Management consisted of a multidisciplinary team approach with a re-feeding program together with psychiatric and dietary assistance. Due to the absence of atrioventricular node conduction disease and/or structural heart disease, pacemaker implantation was not considered. This management plan resulted in a successful outcome with return to sinus rhythm within 24 hours of admission.

7.Successful lysis of a mobile left ventricular thrombus by slow infusion of low-dose tissue plasminogen activator
Yılmaz Güneş, Yemlihan Ceylan, Mustafa Tuncer
PMID: 21206203  Pages 489 - 491
İntrakardiyak mural trombüslerin tedavisi konusunda görüş birliği bulunmamaktadır. Elli dokuz yaşındaki erkek hastada sağ ayak ağrısı yakınması ve sağ alt ekstremitesinde nabız alınamaması üzerine yapılan ekokardiyografik incelemede ağır sol ventrikül sistolik disfonksiyonu ve sol ventrikül apeksinde çan benzeri, hareketli bir trombüs saptandı. Cerrahinin yüksek riskli olması nedeniyle 50 mgr rekombinan doku plazminojen aktivatörü (rt-PA) sekiz saatte uygulandı. Seri ekokardiyografik takipte, rt-PA infüzyonuna başlanmasından sonraki ilk saatlerden itibaren trombüs büyüklüğünün giderek küçüldüğü ve 24 saat sonra tamamen kaybolduğu görüldü. Cerrahi tedavinin mümkün olmadığı durumlarda, yavaş infüzyonla düşük dozda trombolitik tedavi sol ventrikül trombüs tedavisinde etkili bir seçenek olabilir.
There is no consensus on the management of intracardiac mural thrombi. A 59-year-old man underwent echocardiographic examination for right leg pain and pulse deficits in the right lower extremity, which showed severe left ventricular systolic dysfunction and a bell-shaped protruding mobile thrombus in the left ventricular apex. Due to high risk of surgery, 50 mg recombinant tissue-type plasminogen activator (rt-PA) was slowly infused over eight hours. Serial echocardiographic examinations showed a progressive decrease in the size of the thrombus within the first hours of rt-PA infusion, resulting in complete lysis after 24 hours. Low-dose and slow-infusion thrombolytic therapy may be an alternative therapy for left ventricular thrombi when surgery is not feasible.

8.Myocardial noncompaction in a patient with kyphoscoliosis
Yalçın Velibey, Servet Altay, Mehmet Eren, Neşe Çam
PMID: 21206204  Pages 492 - 495
Süngerimsi miyokart (noncompaction) ventrikülün bir veya daha fazla segmentinde aşırı derecede çıkıntılı trabeküller ve derin intertrabeküler girintilerin görüldüğü nadir bir doğumsal kardiyomiyopatidir. Belirgin kifoskolyozu olan 37 yaşındaki erkek hasta nefes darlığı yakınması ile başvurdu. Transtorasik ekokardiyografide sol ventrikülün apikal ve posterolateral segmentlerinde trabeküller ve ventrikül boşluğu ile ilişkili derin intertrabeküler girintiler görüldü. Renkli Doppler ile bu girintilerin içlerinde kan akımı izlendi. Sol ventrikül ve sol atriyum çapları artmış bulunurken, sol ventrikül global olarak hipokinetik idi (ejeksiyon fraksiyonu %30). İleri derecede aort kapak darlığı vardı. Solunum fonksiyon testinde orta derecede sınırlayıcı tipte solunum fonksiyon bozukluğu saptanan hasta, ameliyat mortalitesi riskinin yüksek olması nedeniyle tıbbi tedavi programına alındı.
Myocardial noncompaction of the ventricular myocardium is a rare congenital cardiomyopathy characterized by excessively protrusive trabeculae and deep trabecular recesses in one or more segments of the ventricle. A 37-year-old male patient with prominent kyphoscoliosis presented with dyspnea. Transthoracic echocardiography showed trabeculations and deep intratrabecular recesses along the ventricular cavity in the apical and lateral segments of the left ventricle. Color Doppler imaging showed blood flow in these recesses. Diameters of the left ventricle and atrium were increased, with global hypokinesis of the left ventricle (ejection fraction 30%). Severe aortic valve stenosis was noted. Pulmonary function test showed moderate restriction. Due to high perioperative mortality, the patient was scheduled to medical treatment.

9.A case of twin circumflex arteries associated with acute myocardial infarction
Kanber Öcal Karabay, Ender Uysal, Bayram Bagırtan, Mutlu Vural
PMID: 21206205  Pages 496 - 498
Sağ koroner arterden çıkan sirkumfleks (Cx) arter en yaygın görülen doğuştan koroner arter anomalilerinden biridir ve genelde selim bir durum olarak kabul edilir. İkiz Cx arter ise son derece nadir bir anomalidir ve şimdiye kadar sadece üç olguda bildirilmiştir. Bu yazıda, sol ana koroner arter ve sağ koroner arterden köken alan ikiz Cx arter saptanan bir olgu sunuldu. Elli yaşında erkek hasta göğüs ağrısı ile yatırıldı. Elektrokardiyogramda D2, D3 ve AVF derivasyonlarında ST-segment yükselmesi, ön derivasyonlarda ise ST-segment çökmesi görüldü. Akut inferiyor miyokart enfarktüsü tanısıyla hastaya koroner anjiyografi yapıldı ve sol ana koroner arterden çıkan sol Cx arterin orta bölümünün bir trombüsle tamamen tıkalı olduğu görüldü. Sağ koroner arterin proksimal kısmından başka bir Cx arterin çıktığı ve bunun da proksimal segmentinde ciddi darlık bulunduğu izlendi. Sol Cx lezyonu balon anjiyoplasti ve stent ile başarılı bir şekilde tedavi edildi; sağ Cx lezyonuna ise bir ay sonra stent takıldı. İki Cx arteri kardiyak bilgisayarlı tomografi anjiyografi ile de değerlendirildi. Sağ Cx’in pulmoner arter ve aort arasından geçtiği ve sol ventrikül lateral duvarının sağ kısmını kanlandırdığı, sol Cx’in ise lateral duvarda bulunduğu ve sol ventrikül lateral duvarının sol kısmını kanlandırdığı izlendi.
A circumflex (Cx) artery originating from the right coronary artery is one of the most common congenital coronary anomalies and is usually thought to be benign. Twin Cx arteries represent a very rare congenital anomaly with only three reported cases. Herein, we present a case of twin Cx arteries originating from the left main and right coronary arteries, respectively. A 50-year old male patient was admitted with chest pain. The electrocardiogram showed ST-segment elevation in leads D2, D3, and AVF, and ST-segment depression in the anterior leads. With the diagnosis of acute inferior myocardial infarction, the patient underwent coronary angiography which showed that the left Cx originating from the left main coronary artery was totally occluded by a thrombus in the mid-portion. There was another Cx arising from the proximal part of the right coronary artery with a significant stenosis in the proximal segment. Balloon angioplasty and stenting were successfully performed for the left Cx lesion, followed by direct stenting of the right Cx lesion one month later. The two Cx arteries were also evaluated by cardiac computed tomography angiography. The right Cx coursed between the pulmonary artery and the aorta and supplied the right part of the lateral wall of the left ventricle. The left Cx was located in the lateral wall and supplied the left part of the lateral wall of the left ventricle.

10.Prominent mitral L wave in a patient with partial pericardiectomy: a possible new etiology
Mustafa Aparci, Ömer Yiginer, Ejder Kardesoglu, Ömer Uz
PMID: 21206206  Pages 499 - 501
Mitral L dalgasının middiyastolik akımı kalpte diyastolik fonksiyon bozukluğu yapan patolojiler sonucu oluşabilir. Üç yıl önce kısmi perikardiyektomi ameliyatı geçiren 48 yaşında bir kadın hastanın ekokardiyografik muayenesinde hafif sol ventrikül hipertrofisi, hafif mitral yetersizliği ve mitral halkada kalsifikasyon saptandı. Nabızlı Doppler ekokardiyografi ile incelemede mitral içe akımda belirgin mitral L dalgası izlendi. Eşzamanlı ekokardiyografik inceleme sırasında hastanın supraventriküler taşikardi atakları geçirdiği gözlendi. Bu ataklar sırasında L dalgası kaybolmakta ve yalnız E ve A dalgaları seçilmekteydi. Derin inspiryumda mitral içe akım hızlarında izlenen varyasyon %25’ten azdı. Doku Doppler incelemede mitral lateral halkadan elde edilen E’ ve A’ dalga hızları 0.06 m/sn ile eşit bulundu.
The middiastolic flow of mitral L wave may result from pathologies that impair the diastolic function of the heart. Echocardiographic examination of a 48-year-old female patient with a three-year history of partial pericardiectomy showed mild left ventricular hypertrophy, mild mitral regurgitation, and mitral annular calcification. During pulse-Doppler examination, a prominent forward transmitral flow (mitral L wave) was noted. The patient developed supraventricular tachycardia attacks on simultaneous electrocardiographic monitoring, during which the mitral L wave disappeared, but E and A waves sustained. Variations in the velocities of the forward transmitral flow were less than 25% during deep inspiration. Tissue Doppler imaging showed equal velocities (0.06 m/sec) of the E’ and A’ waves recorded at the lateral mitral annulus.

11.Percutaneous retrieval of an interatrial septal occluder device embolized into the aortic arch
Selçuk Pala, Göksel Açar, Kürşat Tigen, Cevat Kırma
PMID: 21206207  Pages 502 - 504
Sekundum tipi atriyal septal defektlerin (ASD) perkütan yolla kapatılması sırasında cihaz embolizasyonu meydana gelebilir. Bu yazıda, sekundum tipi ASD için perkütan kapama uygulanan 35 yaşında kadın hasta sunuldu. Defektin çapı ikiboyutlu transözofageal ekokardiyografi ile 4 mm olarak ölçüldükten sonra, balonla ölçüm yapmadan, 7 mm’lik Figulla ASD tıkayıcı cihazı hastaya yerleştirildi. Ancak, cihaz takılır takılmaz arkus aortaya embolizasyon meydana geldiği gözlendi. Cihaz parçalarını çember tuzak ile taşıyıcı içine alma girişimleri, taşıyıcı kılıfının daha büyüğü ile değiştirilmesine karşın başarılı olmadı. Sonuçta, vida mekanizmaları biyoptom kullanılarak yakalanıp taşıyıcı kılıf içine alındı ve embolize olan ASD tıkayıcı cihaz perkütan yolla çıkarıldı. Bu işlemden sonra yapılan balonla ölçümde defektin gerili çapı 12 mm ölçüldü ve 15 mm’lik bir cihaz başarıyla yerleştirildi.
Percutaneous closure of secundum atrial septal defects (ASD) may be complicated by immediate embolization. We report on a 35-year-old woman who underwent percutaneous device closure for a secundum ASD. The diameter of the defect was measured as 4 mm by two-dimensional transesophageal echocardiography and a 7-mm Figulla ASD occluder device was implanted without prior balloon sizing of the defect. Immediate embolization was noted into the aortic arch. Attempts to pull the devices into the sheath with a loop snare failed even after replacing the delivery sheath with a bigger one. Finally, a bioptome was used to grab and place the screw mechanisms in the sheath and percutaneous retrieval of the embolized ASD occluder was achieved. Balloon sizing was performed after removal, yielding a stretched diameter of 12 mm and a 15-mm device was deployed with success.

REVIEW
12.Coronary collateral circulation
Turgay Çelik, Murat Çelik, Atila İyisoy
PMID: 21206208  Pages 505 - 514
Kalpte koroner arterler arasında bulunan ve bunları birbirine bağlayan çok sayıda küçük çaplı vasküler yapıların oluşturduğu bir dolaşım ağı vardır. Koroner kolateral dolaşımın öncüsü durumundaki bu yapılar normal koroner damarları olan ya da hafif-orta derecede koroner darlığı olanlarda görülmez; çünkü, hem koroner anjiyografide görülemeyecek kadar çok küçük çaplıdırlar, hem de kan akımları çok zayıftır. Sadece otopsi incelemelerinde gözlenebilmişlerdir. Aterosklerozun yaygınlığı ve ciddiyeti kadar organların iskemiye karşı olan hassasiyetleri de önemlidir. Yeteri kadar zengin bir kolateral ağa sahip olan bir organ iskemiye karşı daha dayanıklıdır ve bu durumun görüldüğü hastalar daha az oranda semptomatiktir. İleri derece koroner darlığa bir yanıt olarak meydana gelen koroner kolateral dolaşımın gelişimi açısından aynı derecede koroner arter hastalığı varlığında bireyler arasında neden büyük farklılıklar olduğu ve hangi faktörlerin bu farklılığa yol açtığı tam olarak ortaya konamamıştır.
There is a circulatory network in the heart consisting of multiple small-diameter vascular structures between the coronary arteries, connecting the coronary arteries to each other. These vascular structures which are the precursor of coronary collateral circulation are not visible in those having normal coronary arteries or mild-to-moderate coronary artery occlusions because they are too small in diameter to be seen on coronary angiograms and also have minimal blood flow. They have been observed only in postmortem studies. The sensitivity of tissues to ischemia is important as well as the extent and severity of atherosclerosis. The presence of well-developed coronary collateral circulation renders the myocardial tissue more resistant to ischemia and the patients less symptomatic. Considering the fact that coronary collateral circulation develops in response to severe coronary artery disease, it remains unknown why there are major differences among patients with the same degree of coronary artery disease and which factors are responsible for these differences.

CASE IMAGE
13.Large right coronary artery aneurysm
Servet Altay, Yalçın Velibey, Sait Terzi, Murat Akçar
PMID: 21206209  Page 515
Abstract | Full Text PDF

CASE REPORT
14.Pacemaker lead fracture in a patient with tricuspid mechanic prosthetic valve
Murat Yüce, Murat Sucu, Vedat Davutoğlu
PMID: 21206210  Page 516
Abstract | Full Text PDF

CASE IMAGE
15.A rare complication of percutaneous coronary intervention: iatrogenic aortic dissection
Mehmet Ergelen, Uğur Filizcan, Özer Soylu, Hüseyin Uyarel
PMID: 21206211  Page 517
Abstract | Full Text PDF

16.Aorto-coronary fistula as a complication of coronary artery bypass graft operation
Murat Yüce, Vedat Davutoğlu, Süleyman Ercan
PMID: 21206212  Page 517
Abstract

17.Grapes in the heart: pacemaker lead endocarditis treated with surgery
Zekeriya Nurkalem, Cevdet Dönmez, Şebnem Çetemen, Sabri Dağsalı
PMID: 21206213  Page 518
Abstract | Full Text PDF

LETTER TO EDITOR
18.Letter to the Editor: Acute myocardial infarction in a young patient with bicuspid aortic valve
Andreas Yiangou Andreou
PMID: 21206214  Pages 519 - 520
Bicuspid aortic valve (BAV) disease is associated with a primary aortopathy with the histopathological phenotype of cystic medial degeneration that leads to complications such as aneurysm and dissection. Yet, dissections in other arterial beds may be a feature of this disease. Aortocervical and spontaneous coronary artery dissections have been reported in such a setting. The present report discusses aspects of the pathophysiology of the arterial complications of BAV disease as well as how this disease process could potentially involve the coronary arteries and lead to complications, specifically spontaneous dissection.

19.Letters to the Editor
Musa Çakıcı, Zuhal Arıtürk Atılgan, Vedat Davutoğlu
PMID: 21206215  Pages 521 - 522
sayın editör
letter to editör

OTHER ARTICLES
20.Notice of Retraction

Page 523
Abstract

21.Erratum

PMID: 21206216  Page 523
Abstract | Full Text PDF

22.Comment on cardiology publications
Ertan Ural
Page 524
Abstract | Full Text PDF

© Copyright 2020 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale