Archives of the Turkish Society of Cardiology - Turk Kardiyol Dern Ars: 35 (6)
Volume: 35  Issue: 6 - September 2007
EDITORIAL COMMENT
1.2007 European Hypertension Guidelines
Fatih Sinan Ertaş
Pages 343 - 346
Abstract | Full Text PDF

ORIGINAL ARTICLE
2.The I/D polymorphism of the angiotensin converting enzyme gene as a risk factor for ischemic stroke in patients with essential hypertension in Kyrgyz population
Andrey Polupanov, Abdimutalip Halmatov, Oleg Pak, Tatyana Romanova, Elena Kim, Natalia Cheskidova, Almaz Aldashev, Ainagul Dzhumagulova
Pages 347 - 353
Amaç: Bu çalışmada, Kırgızistan’lı erkek bireylerde anjiyotensin dönüştürücü enzim (ACE) genindeki I/D polimorfizminin esansiyel hipertansiyon (EH) ve iskemik inme ile ilişkisi araştırıldı.
Çalışma planı: Çalışmaya toplam 313 Kırgız erkeği alındı. Bunların 180’i EH nedeniyle komplikasyon gelişmemiş hasta, 69’u EH yanı sıra iskemik inme gelişen hasta ve 64’ü yaşça uyumlu sağlıklı kontrol idi. Tüm olgularda I/D genotiplemesi yapıldı ve serum ACE aktivitesi belirlendi. Ayrıca, EH’li hasta gruplarına ambulatuvar kan basıncı izlemi ve karotis ultrasonografisi (51 hasta) yapıldı.
Bulgular: Ortalama ACE konsantrasyonu II genotipinde 23.3±0.7 mU/ml/dk, ID genotipinde 32.2±0.9 mU/ml/dk, DD genotipinde 38.8±2.3 mU/ml/dk bulundu. ID ve DD genotipli olgularda ortalama ACE düzeyi, II genotipli olgulara göre anlamlı derecede yüksekti (sırasıyla p<0.01 ve p<0.0001). İskemik inme gelişen EH’li hastalarda DD genotipi sıklığı, komplikasyonsuz EH’li hastalardan iki kattan fazla (0.31 ve 0.13, p<0.02), kontrol grubundan ise yaklaşık dört kat fazlaydı (0.31 ve 0.09, p<0.02). Bu grupta D alleli sıklığı (0.56), komplikasyonsuz EH’li hastalara (0.36) ve kontrol grubuna (0.29) göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0.001). Ayrıca, DD genotipli hastalar, II ve ID genotipli hastalardan, sistolik ve diyastolik kan basınçlarında daha fazla değişkenlik, daha sık anormal gece kan basıncı profili ve karotis arterde daha fazla intima-media kalınlığı açısından anlamlı farklılık gösterdi.
Sonuç: Kırgız toplumunda DD genotipinin varlığı, daha yüksek ACE düzeyi ve EH’nin komplikasyonu olarak iskemik inme riskinde artışla sonuçlanmaktadır.
Objectives: We investigated the association of the I/D polymorphism of the angiotensin converting enzyme (ACE) gene with essential hypertension (EH) and ischemic stroke in Kyrgyz male subjects.
Study design: The study included a total of 313 Kyrgyz men, including 180 patients with uncomplicated EH, 69 patients with EH complicated by ischemic stroke, and 64 healthy age-matched controls. All the subjects underwent I/D genotyping and determination of serum ACE activity. Ambulatory blood pressure (BP) monitoring and carotid ultrasound (51 patients) were also performed in patients with EH.
Results: The mean ACE concentration was 23.3±0.7 mU/ml/min for II, 32.2±0.9 mU/ml/min for ID, and 38.8±2.3 mU/ml/min for DD genotypes. The ID and DD genotypes were associated with significantly higher ACE levels compared to the II genotype (p<0.01 and p<0.0001, respectively). The frequency of the DD genotype in EH patients with ischemic stroke was more than two-fold greater than those with uncomplicated EH (0.31 vs 0.13, p<0.02), and nearly four-fold greater than the control group (0.31 vs 0.09, p<0.02). Patients with ischemic stroke had the highest frequency of the D allele compared to EH patients without stroke and controls (0.56 vs 0.36 and 0.29 respectively, p<0.001). Patients with the DD genotype differed significantly from those with the II or ID genotypes with greater variability of systolic and diastolic BP, more common abnormal night BP profile, and increased carotid intima-media thickness.
Conclusion: In the Kirghiz population, the presence of the DD genotype is associated with higher ACE levels and increased risk for ischemic stroke as a complication of EH.

3.The relationship between endothelial dysfunction and serum aminotransferase levels in nonalcoholic fatty liver disease
Aydın Yıldırım, Özer Soylu, Alper Aydın, Hakan Güveli, Mehmet Ergelen, Seden Çelık, Baris Güngör, Ender Özgün Çakmak, Fatih Uzun, Tuna Tezel
Pages 354 - 359
Amaç: Alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanması olan hastalarda, ateroskleroz gelişiminin bir öngördürücüsü olan endotel disfonksiyonu değerlendirildi ve bu durumun aminotransferaz düzeyleriyle ilişkisi araştırıldı.
Çalışma planı: Kronik alkol alımı öyküsü olmayan 52 hastanın rutin abdominal ultrasonografik incelemesinde karaciğer yağlanması saptandı. Bu hastaların 26’sında (ort. yaş 47±10) aminotransferaz enzim düzeyi normal bulunurken, 26’sında (ort. yaş 48±12) yüksek bulundu. Tüm hastalarda reaktif hiperemiye yanıt olarak, brakiyal arterden endotele bağımlı damar genişlemesi Doppler ultrasonografi ile ölçüldü. Endotele bağımlı olmayan vazodilatasyon ise dilaltı nitrogliserin uygulaması sonrası değerlendirildi. Sonuçlar, yaş ve cinsiyet uyumlu ve karaciğer yağlanması olmayan 27 hastanın (ort. yaş 52±11) sonuçlarıyla karşılaştırıldı.
Bulgular: Karaciğer yağlanması olan hastalarda açlık plazma glukoz, HDL-kolesterol ve toplam kolesterol düzeyleri kontrol grubundan anlamlı derecede yüksek bulundu; ancak, enzim düzeyi normal ve yüksek olan hastalar arasında bu açıdan fark yoktu. Reaktif hiperemi sonrasında akıma bağımlı dilatasyon, kontrol grubuyla karşılaştırıldığında her iki hasta grubunda da anlamlı derecede düşük bulundu; bu düşüklük, aminotransferaz düzeyi yüksek olan grupta daha belirgindi (p=0.03). Nitrogliserin uygulaması sonrasında gruplar arasında anlamlı farklılık gözlenmedi (p>0.05). Çokdeğişkenli analizde, alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanmasının endotele bağımlı vasküler relaksasyondaki azalma için bağımsız belirleyici olduğu görüldü (beta= -0.574, p=0.000).
Sonuç: Bulgularımız, alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanmasında görülen aminotransferaz yüksekliğinin endotel disfonksiyonu ve kardiyovasküler olaylar için öngördürücü olabileceğini göstermektedir.
Objectives: We assessed endothelial dysfunction, a precursor finding of atherosclerosis, and its severity in relation with aminotransferase levels in patients with nonalcoholic fatty liver disease (NAFLD).
Study design: Fifty-two patients without chronic alcohol ingestion were found to have NAFLD on routine abdominal ultrasonographic examination. Aminotransferase enzyme levels were normal in 26 patients (mean age 47±10 years), and elevated in 26 patients (mean age 48±12 years). The brachial artery was examined with Doppler ultrasonography to determine endothelium-dependent flow-mediated dilation in response to reactive hyperemia. Nonendothelium-dependent vasodilation was assessed following sublingual nitroglycerine administration. The results were compared with those of a control group of 27 age- and sex-matched patients (mean age 52±11 years) without NAFLD.
Results: Patients with NAFLD had significantly higher fasting plasma glucose, HDL-cholesterol and total cholesterol levels, but the two patient groups did not differ in this respect. Baseline brachial diameters were similar in all the groups. Flow-mediated dilatation in response to reactive hyperemia significantly decreased in both patient groups compared to controls, but this decrease was more prominent in patients with an elevated aminotransferase level (p=0.03). No significant differences were found between the three groups following nitroglycerine administration (p>0.05). Multivariate analysis showed NAFLD as an independent determinant of reduced endothelium-dependent vascular relaxation (beta= -0.574, p=0.000).
Conclusion: Our data suggest that elevated aminotransferase enzyme levels in patients with NAFLD may predict endothelial dysfunction and the risk for cardiovascular events.

4.Left ventricular function in patients with coronary slow flow: a tissue Doppler study
Serdar Sevimli, Eyüp Büyükkaya, Fuat Gündoğdu, Şakir Arslan, Enbiya Aksakal, Yekta Gürlertop, Sebahattin Ateşal
Pages 360 - 365
Amaç: Bu çalışmada, koroner yavaş akım fenomeni olan hastalarda sol ventrikül sistolik ve diyastolik fonksiyonları konvansiyonel ve doku Doppler ekokardiyografi ile değerlendirildi.
Çalışma planı: Çalışmaya, anjiyografik olarak koroner yavaş akım tanısı konan ve epikardiyal koroner arterleri normal bulunan 22 hasta (12 erkek, 10 kadın; ort. yaş 48±12) alındı. Anjiyografik olarak koroner arterleri normal bulunan 22 hastadan (14 erkek, 8 kadın; ort. yaş 47±11) kontrol grubu oluşturuldu. Her iki grupta, anjiyografiden hemen önce, konvansiyonel ve doku Doppler ekokardiyografi ile sol ventrikül sistolik ve diyastolik fonksiyonları değerlendirildi. Koroner yavaş akım tanısı TIMI kare sayısı yöntemiyle kondu. Sol ön inen, sirkumfleks ve sağ koroner arterler için TIMI kare sayıları hesaplandı.
Bulgular: Koroner yavaş akım olan grupta sol ön inen arter için düzeltilmiş TIMI kare sayısı, sirkumfleks ve sağ koroner arterler için TIMI kare sayıları ve ortalama TIMI kare sayısı anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0.001). İki grup arasında ejeksiyon fraksiyonu ve mitral annular pik sistolik hız açısından farklılık yoktu. Konvansiyonel ekokardiyografide, koroner yavaş akım grubunda erken diyastolik doluş maksimum hızı (E), erken ve geç diyastolik doluş maksimum hızlarının oranı (E/A) anlamlı derecede düşük, izovolümetrik gevşeme zamanı (IVRT) anlamlı derecede uzun bulundu (sırasıyla p<0.01, p<0.001 ve p=0.001). Atriyal diyastolik doluş maksimum hızı (A) ve erken diyastolik doluş deselerasyon zamanı (DT) açısından farklılık yoktu. Doku Doppler parametreleri açısından, koroner yavaş akım grubunda Em ve Em/Am anlamlı derecede düşük (p<0.001); IVRTm (p=0.001) ve DTm (p=0.02) yüksek bulundu. TIMI kare sayıları E, E/A, Em ve Em/Am ile negatif; DT, IVRT, DTm, IVRTm ve E/Em ile pozitif ilişki gösterdi.
Sonuç: Koroner yavaş akım fenomeninde sol ventrikül sistolik ve diyastolik fonksiyonları bozulmaktadır; bu hastaların bu açıdan yakından izlenmesi gerekir.
Objectives: This study, was designed to assess left ventricular systolic and diastolic functions with conventional and tissue Doppler echocardiography in patients with the coronary slow flow phenomenon (CSFP).
Study design: The study included 22 patients (12 males, 10 females; mean age 48±12 years) with angiographically diagnosed CSFP but with otherwise normal epicardial coronary arteries. Twenty-two subjects (14 males, 8 females; mean age 47±11 years) with angiographically normal coronary arteries constituted the control group. Left ventricular systolic and diastolic functions were assessed by conventional and tissue-Doppler echocardiography before angiography. The diagnosis of CSFP was made using the TIMI frame count (TFC) method. TIMI frame counts were determined for the left anterior descending (LAD), circumflex (Cx), and right coronary (RCA) arteries.
Results: Patients with CSFP had significantly higher values of corrected TFC for the LAD, TFC for Cx and RCA, and the mean TFC (p<0.001). There were no significant differences in ejection fraction and mitral annular peak systolic velocity between the two groups. Conventional echocardiography showed significantly lower maximal velocity of early diastolic filling (E), ratio of maximal early to late diastolic filling (E/A), and longer isovolumetric relaxation time (IVRT) in the patient group (p<0.01, p<0.001, and p=0.001, respectively). Maximal velocity of atrial diastolic filling (A) and deceleration time of early diastolic filling (DT) were similar. Among tissue Doppler parameters, Em and Em/Am were significantly lower (p<0.001); IVRTm (p=0.001) and DTm (p=0.02) were significantly higher in the patient group. TIMI frame counts were negatively correlated with E, E/A, Em, and Em/Am, and positively correlated with DT, IVRT, DTm, IVRTm, and E/Em.
Conclusion: Coronary slow flow phenomenon is associated with left ventricular diastolic and systolic dysfunctions, requiring a close follow-up in this patient group.

5.The Incidance of Side Branch on Left Internal Mammary Artery (LIMA) and The Effect of Side Branch on Flow Rate
Serdar Biçeroğlu, Mustafa Karaca, Ahmet Yıldız, Müge Ildızlı-demirbaş, Hasan Yılmaz
Pages 366 - 369
Amaç: Koroner arter baypas cerrahisinde greft amacıyla sık kullanılan sol internal mamaryan arterde (LIMA) yan dalların anastomoz öncesi kapatılması, cerrahi sonrası çalmaya bağlı miyokard iskemisini engellemek için son derece önemlidir. Bu çalışmada, koroner baypas cerrahisi geçirmiş hastalarda LIMA’da yan dal varlığının ne kadar sıklıkta görüldüğü, yan dalı olan ve olmayan LİMA’lar arasında TIMI kare sayısı açısından fark olup olmadığı araştırıldı.
Çalışma planı: Çalışmaya koroner baypas cerrahisi geçirdikten sonra yakınmaları nedeniyle koroner anjiyografi ile incelenen 38 hasta (27 erkek, 11 kadın) alındı. Tüm hastalarda sol ön inen arter revaskülarizasyonu için LIMA grefti kullanılmıştı. Koroner anjiyografi cerrahiden sonra ortalama dördüncü yılda yapıldı. Bütün hastaların koroner anjiyografi görüntüleri incelenerek LIMA yan dal sıklığı saptandı ve LIMA akımları için TIMI kare sayıları hesaplandı.
Bulgular: Yedi hastada (%18.4) LIMA’da yan dal saptandı. LIMA’da yan dalı olan ve olmayan hastalarda TIMI kare sayısı ortalaması sırasıyla 27.3±3.4 ve 15.7±2.3 bulundu (p<0.0001). Bütün hastalarda açık olan yan dal 1/3 proksimal LIMA seviyesindeydi. Yan dal çapı LIMA gövde çapı ile aynı (3.1±0.2 mm) bulundu. Miyokard perfüzyon sintigrafisi ile incelenen 14 hastanın altısında anterior iskemi saptandı. Bu hastaların üçü (3/10, %30) yan dal olmayan, üçü de yan dalı açık olan (3/4, %75) gruptandı.
Sonuç: Sol internal mamaryan arter yan dal varlığında miyokard iskemisini değerlendirmede LIMA akım hızı yol gösterici olabilir ve bunun objektif değerlendirilmesi için TIMI kare sayısı kullanılabilir.
Objectives: The left internal mammarian artery (LIMA) is the most commonly used arterial graft for coronary artery bypass grafting (CABG) and occlusion of LIMA side branches during surgery is important for avoiding myocardial ischemia. In this study, we investigated the incidence of patent LIMA side branches in patients undergoing CABG and evaluated changes in LIMA flow with the use of TIMI frame count in patients with and without LIMA side branches.
Study design: The study included 38 patients (27 males, 11 females) who underwent coronary angiography due to symptoms and complaints that appeared after CABG. In all the patients, a LIMA graft was used for revascularization of the left anterior descending artery. Coronary angiographies were performed after a mean of four years following CABG. Angiograms were examined with respect to the presence of LIMA side branches and LIMI flow was assessed by the TIMI frame count method.
Results: Patent LIMA side branches were detected in seven patients (18.4%). The mean TIMI frame counts were 27.3±3.4 and 15.7±2.3 in patients with and without a LIMA side branch, respectively (p<0.0001). In all the patients, the side branch was at the level of the proximal third of the LIMA, having the same diameter (3.1±0.2 mm). Fourteen patients were evaluated by myocardial perfusion scintigraphy, six of whom had anterior ischemia. The incidence of anterior ischemia was 30% (3/10) for those without a side branch, and 75% (3/4) for those with a side branch.
Conclusion: We suggest that, in the presence of a LIMA side branch, LIMA flow may be used in assessing myocardial ischemia, and TIMI frame count is an objective means of measuring LIMA flow.

CASE REPORT
6.Spontaneous massive intraperitoneal hematoma accompanied by acute severe anemia after low-dose thrombolytic therapy
Kenan Yalta, Mehmet Birhan Yılmaz, Filiz Karadaş, Cesur Gümüş
Pages 370 - 372
Trombolitik tedavi sonrası kanama komplikasyonları gelişebilir. Seksen yaşında kadın hasta akut anteroseptal miyokard infarktüsü (Mİ) nedeniyle üçüncü saatte yatırılarak yarım doz streptokinaz (750,000 U) ve diğer Mİ ilaçlarıyla tedaviye başlandı. Yatışının 15. saatinde hasta karın ağrısından ve şiddeti giderek artan distansiyondan yakınmaya başladı. Batın bilgisayarlı tomografisinde mesanenin ön tarafında ve mesaneyi baskılayan, 15 x 14 x 12.5 cm boyutlarında dev bir intraperitoneal hematom görüldü. Hastanın hemoglobin düzeyi de trombolitik tedavi öncesine göre 12.5 gr/dl’den 6.6 gr/dl’ye keskin bir düşüş gösterdi. Hastanın anemisi dört ünite kan transfüzyonu ile düzeltildi. Hematom ise klinik izlem sırasında kendiliğinden gerileyerek cerrahi girişime gerek kalmadı.
Hemorrhagic complications may occur after thrombolytic therapy. An 80-year-old woman was admitted with acute anteroseptal myocardial infarction (MI) at three hours of onset. Half-dose streptokinase (750,000 U) along with conventional MI agents was initiated. At 15 hours of hospitalization, the patient began to complain of abdominal pain and distention of increasing intensity. Abdominal computed tomography demonstrated a huge intraperitoneal hematoma, 15 x 14 x 12.5 cm in size, located anterior to the bladder, compressing the bladder. There was a dramatic decrease in hemoglobin level from 12.5 gr/dl (before thrombolysis) to 6.6 gr/dl. The anemia was corrected urgently with four units of blood transfusion. During follow-up, the size of the hematoma diminished and surgical intervention was not considered.

7.Two-stage surgical treatment of infected pacemaker leads and tricuspid valve endocarditis occurring 20 years after implantation
Koray Ak, Ali Civelek, Selim İsbir, Sinan Arsan
Pages 373 - 377
İnfektif endokardit, kalıcı transvenöz kalp pili olan hastalarda görülen nadir fakat ciddi bir komplikasyondur. Altmış dört yaşında bir erkek hasta merkezimize nedeni bilinmeyen ateş nedeniyle gönderildi. Tekrarlayan antibiyotik tedavilerine rağmen hastanın ateşi bir yıldır geçmemişti; herhangi bir infeksiyon odağı bulunamamıştı ve kan kültürleri negatif idi. Hastaya 20 yıl önce kalıcı transvenöz kalp pili takılmış, sonrasında da lead bağlantısızlığı nedeniyle iki kez girişimde bulunulmuş ve sonuçta perkütan çıkarma işlemleri başarısız olunca tüm leadler ve teller yerinde bırakılmıştı. Yatırıldığında hasta sinus ritmindeydi ve tüm leadler fonksiyon dışıydı. Ateşi 38.5 °C’nin üzerindeydi. Transtorasik ekokardiyografi bulguları, hafif-orta derecede triküspid yetersizlik dışında normaldi. Transözafajiyal ekokardiyografide kalp pili leadlerine yapışmış, 19x13 mm boyutlarında bir vejetasyon ve anterior ve septal yaprakçıklarda çok sayıda küçük vejetasyon görüldü. Ayrıca, orta derecede triküspid yetersizliği vardı. Kardiyopulmoner baypas ve aortik kros-klemp altında infekte kalp pili leadleri çıkartıldı ve yaygın olarak infekte olan triküspid kapak anterior ve septal yaprakçıkları için valvulektomi uygulandı. Kalp pili tellerinden ve yaprakçıklardan elde edilen kültürlerde metisiline dirençli Staphylococcus epidermidis üredi. On günlük spesifik antibiyotik tedavisi sonrasında hastanın triküspid kapağı değiştirildi. On yedi aylık takip sırasında hastada herhangi bir kardiyak olay ya da ateş görülmedi.
Infective endocarditis associated with permanent transvenous pacing is a rare but serious complication. A 64-year-old man was referred to our hospital with fever of unknown origin. Despite repeated antibiotic therapies, he sustained fever for a year without any documented infectious foci, and all blood cultures were negative. He had a history of permanent transvenous pacemaker (PM) implantation 20 years before, followed by two subsequent reimplantation procedures due to lead detachment. After unsuccessful efforts of percutaneous removal, all PM leads and wires were left in place. On admission, he was in sinus rhythm and the PM leads were completely dysfunctional. His temperature was above 38.5 °C. Transthoracic echocardiography findings were normal except for mild to moderate tricuspid insufficiency. Transesophageal echocardiography revealed a large vegetation, 19x13 mm in size, attached to the pacemaker leads, and multiple tiny vegetations over the anterior and septal leaflets. There was also moderate tricuspid insufficiency. Under cardiopulmonary bypass and aortic cross-clamping, infected pacemaker wires were removed and infected anterior and septal leaflets of the tricuspid valve were excised. Cultures from the PM wires and leaflets revealed methicillin-resistant Staphylococcus epidermidis. After 10 days of specific antibiotic therapy, tricuspid valve replacement was performed. During a follow-up of 17 months, the patient remained free of any cardiac events or fever.

8.Fungal endocarditis of the aortic valve complicated by recurrent embolic events
Yelda Tayyareci, Zehra Buğra, Mehmet Meriç
Pages 378 - 381
Mantar endokarditleri nadir görülen fakat özellikle genç yaştaki hastaları etkileyen ölümcül bir hastalıktır. Kırk altı yaşındaki erkek hastaya, sağ femoral arter tromboembolisi tanısıyla acil tromboembolektomi ameliyatı yapıldı. Kardiyolojik nedenlere yönelik yapılan araştırmada, ateş 37.8 °C idi; aort odağında 2/6 şiddetinde sistolik ejeksiyon üfürümü vardı. Ekokardiyografide aort kapak nonkoroner küspis üzerinde 1.2 x 0.8 cm boyutlarında vejetasyon saptandı. Cerrahi tedaviyle vejetasyon çıkarıldı ve mekanik tipte aort kapak replasmanı yapıldı. Ameliyat sırasında alınan örneklerde Candida albicans üremesi üzerine mantar endokarditi tanısıyla parenteral flukanazol tedavisine başlandı. Ameliyattan sonra hastanın ateşi devam etti, kan kültürlerinde de C. albicans üremesi görüldü. Aniden başlayan karın ağrısı nedeniyle yapılan batın tomografisinde sağ iliyak arterde psödoanevrizma, sol iliyak arterde tromboze anevrizma saptandı. Periferik anjiyografide, sağ eksternal iliyak arterde anevrizma ve oklüzyon, sağ ana femoral arterde total oklüzyon, sol eksternal iliyak arterde diseksiyonun eşlik ettiği oklüzyon saptandı. Ayrıca, dalakta 4 cm çapında periferik yerleşimli infarkt alanı izlendi. Genel durumu hızla bozulan hasta, cerrahi girişim yapılamadan şok tablosuyla kaybedildi.
Fungal endocarditis is a rare but serious disease with a high mortality rate, affecting mainly young patients. A 46-year-old man underwent emergency thromboembolectomy with a diagnosis of thromboembolism of the right femoral artery. During investigation into cardiologic causes, his fever was 37.8 °C and he had a 2/6 systolic ejection murmur. Echocardiography revealed a vegetation, 1.2 x 0.8 cm in size, on the noncoronary cusp of the aortic valve. The vegetation was removed surgically and the aortic valve was replaced with a mechanical valve. Upon isolation of Candida albicans in the surgical specimens, a diagnosis of fungal endocarditis was made and parenteral fluconazole treatment was instituted. After surgery, the patient’s fever persisted and blood cultures were positive for C. albicans. Abdominal computed tomography performed for abdominal pain showed a pseudoaneurysm in the right iliac artery and a thrombosed aneurysm in the left iliac artery. Peripheral angiography revealed an aneurysm and occlusion in the right external iliac artery, total occlusion in the right common femoral artery, and an occlusion and dissection in the left external iliac artery. There was also an infarct area in the peripheral spleen, measuring 4 cm. The patient’s general condition showed a rapid deterioration and he died before any surgical intervention could be performed.

REVIEW
9.Obstructive sleep apnea syndrome
Tolga Aksu, Erdoğan İlkay
Pages 382 - 390
Obstructive sleep apnea syndrome (OSAS) is a frequent disorder, playing a significant role in the etiopathogenesis and progression of many cardiovascular diseases. Identification and treatment of this syndrome may enable improvement in the treatment of many cardiovascular diseases that are unresponsive to therapy, and may even help prevent development of many diseases that are still of unknown etiology. This review aims to revisit the relevant literature on the occasion of recent inclusion of OSAS among cardiovascular diseases by the Ministry of Health.
Obstrüktif uyku apne sendromu (OUAS) toplumda çok sık görülen, birçok kardiyovasküler hastalığın etyopatogenezi ve ilerlemesinde rol oynayan bir hastalıktır. Hastalığın tanınması ve tedavisi ile medikal tedaviye yanıtsız birçok kardiyovasküler hastalık tedavi edilebileceği gibi, nedenini henüz bilmediğimiz birçok hastalığın ortaya çıkması da engellenebilecektir. Bu derlemede, Sağlık Bakanlığı’nın OUAS’yi kardiyologları ilgilendiren hastalıklar arasına alması nedeniyle, konu hakkındaki yayınların gündeme getirilmesi amaçlandı.

CASE IMAGE
10.Multivesicular cardiac hydatid cyst
İbrahim Özdoğru, Ertuğrul Mavili, Ali Doğan, Mehmet Güngör Kaya
Page 391
İki boyutlu ekokardiyografi ve manyetik rezonans görüntüleme ile tanı konan, sağ kalp boşluklarına yerleşen, 54 x 66 mm boyutlarında multiveziküler kardiyak kist hidatik ile başvuran 76 yaşında bir erkek hastayı sunuyoruz. Bu vaka az miktarda sıvı ve bolca skoleks içeren katı kitle imajına sahip multiveziküler kardiyak kist hidatik ile kardiyak tümörlerin özellikle anjiyosarkomanın ayırıcı tanısında manyetik rezonans görüntülemenin önemini vurgulamaktadır.
We report a 76-year-old woman presented with a 54 x 66 mm multivesicular cardiac hydatid cystic mass located in right heart chambers demonstrated by two-dimensional echocardiography and magnetic resonance imaging. This case stresses the importance of MRI differentiating multivesicular cardiac hydatid cyst with a solid mass image which contains less liquid and more scolexes from cardiac tumours especially angiosarcoma.

11.Calcific constrictive pericarditis
Sema Yıldız, Ali Yıldız
Page 392
Sol yan telekardiyogramında belirgin kalsifik konstriktif perikarditi olan 53 yaşında bayan hasta görüntülü olgu olarak sunulmuştur.
A 53-year-old woman with prominent calcific constrictive pericarditis on left lateral telecardiogram was reported as an image.

OTHER ARTICLES
12.Answers of specialist
Tuğrul Okay, Serdar Payzin, Erdoğan İlkay
Pages 393 - 395
Abstract | Full Text PDF

13.Comment on cardiology publications
Ertan Ural
Page 396
Abstract | Full Text PDF

© Copyright 2020 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale