ISSN 1016-5169 | E-ISSN 1308-4488
Archives of the Turkish Society of Cardiology - Turk Kardiyol Dern Ars: 20 (4)
Volume: 20  Issue: 4 - July 1992
1.Summaries of Articles

Pages 196 - 199
Abstract |Full Text PDF

2.Left Ventricular Hypertrophy, Diagnosis, Prognosis and Regression
İstemi NALBANTGİL
Pages 207 - 214
Sistemik hipertansiyonda kardiyovasküler sistemde bazı uyumsal yapı değişiklikleri oluşur; sol ventrikül hipertrofisi de bunların arasında en sık görülenlerinden biridir. Bununla beraber hipertansiyona bağlı sol ventrikül hipertrofisi, başta ani ölüm olmak üzere pek çok kardiyovasküler hastalığın morbidite ve mortalitesini arttırır. Pek çok klinik ve eksperimental çalışmada, kan basıncının azaltılması ile hipertrofide gerileme olabileceği açıkça gösterilmiştir. Mamafih kan basıncına hemen aynı etkiyi yapan antihipertansif ilaçlar, sol ventrikül hipertrofisinde aynı derecede regresyon yapamamaktadırlar. Regresyonun kalp performansına zarar vermediği, bilakis faydalı etkisi olduğu kabul edilmiştir.
Systemic hypertension is associated with a number of adaptive structural changes in the cardiovascular system, and left ventricular hypertrophy is a common consequence. However, left ventricular hypertrophy in hypertensiyon has been identified as a major risk factor for occurence of sudden death and other cardiovascular morbidity and mortality. Many clinical and experimental studies have clearly shown that left ventricular hypertrophy may regress with blood pressure lowering. Yet, all antihypertensive drugs which are equally effective on blood pressure do not have the same efficacy on the left ventricular regression. It is concluded that regression of myocardial hypertrophy appears to be beneficial and not detrimental to cardiac performance.

3.Obesity and Its Interrelation with Other Risk Factors in Turkish Adults
Altan ONAT
Pages 215 - 220
Nüfusa dayalı, kesitlemesine bir inceleme olan TEKHARF Çalışmasının 3689 kşi üzerindeki veriler kullanılarak, obesitenin başlıca diğer 6 risk faktörü ve koroner kalp hastalığı üzerine etkileri araştırıldı. Obesite bu değerlendirmede, beden kitle indeksinin (BKİ) kadında ve erkekte 30 kg/m2 ve üzerinde bir değer taşıması biçiminde tanımlandı. 40-59 yaşları arasındaki nüfusta kadınların % 42'sinde, erkeklerin % 16'sında bulunan obesite, birçok diğer risk faktörü ile etkileşim içinde idi. BKİ'nin plazma kolesterol düzeyiyle ilişkisi yalnız genç kişilerde, plazma trigliserid seviyesi ile bağıntısı genç ve orta yaşlı örneklemde anlamlıydı. Hem sistolik, hem diyastolik kan basıncı kadınlarda ve genç erkeklerde BKİ artışı ile bağıntılı biçimde yükseliyordu. Zayıf erkeklere göre, şişman erkeklerde sigara içme eğilimi daha az ve içme durumunda terketme olasılığı daha fazla iken, sigara içme alışkanlığına sahip obes kadınlar, bunu daha ileri bir yaşa kadar sürdürür görünmekteydi. Obes kadınlarda diyabet prelavansı diğerlerine kıyasla yaklaşık üç kat yüksekti. Nisbi ağırlık - 50-59 yaş grubundaki erkekler dışında - fizik aktiviteden anlamlı biçimde etkilenmiş görünmedi. Obesite erkeklerde kardiyovasküler risk faktörü olarak belirmezken, kadınlarda tüm erişkin yaşları için geçerli ve 1.76'lık bir ihtimal orantısına sahip anlamlı bir risk faktörü olarak ortaya çıktı. Kadınlarda obesite prevalansının aşırı yüksekliğinden ötürü, obesitenin toplum düzeyindeki etyoloik fraksiyonu hipertansiyonunkine eşdeğerdi.
lnterrelation between six other risk factors and obesity was investigated by the use of data obtained in a cross-sectional population-based study of 3689 subjects 20 years of age or over. Obesity was defined as a body mass index (BMI) of ? 30 kg/m2 in both genders. Prevailing in 42 % of Turkish women and 16 % of men 40-59 years of age, obesity interacted with avariety of risk factors. The relation between BMI and plasma total cholesterol level was significant in young subjects alone, and that of plasma triglyceride in young and middle-aged participants. Both the systolic and the diastolic blood pressure rose significantly with a rise in BMI in women and young men. As compared to other men, obese men tended less to smoke and more to quit when they smoked, whereas obese Turkish women appeared to keep their smoking habit to a more advanced age. The prevalance of diabetes among obese women was almost threefold of that of nonabese women. Except for men in age group 50-59 years, the relative weight did not seem to be affected by physical activity. Though obesity did not represent a coronary risk factor in Turkish men, it constituted in women a significant risk factor valid for all adult ages and having an etiologic fraction on the community level equivalent to that of hypertension.

4.Natural History in Isolated Ventricular Septal Defect
Teoman ONAT ve
Pages 222 - 232
İzole VSD'de hemodinamik sınıfın yaşa bağlı dağılım ve seyrini ortaya çıkarmak amacıyla Cerrahpaşa Çocuk Kliniği'nde izlenen 355 hastanın 1701 hasta yılında varılan sonuçlar, 288 izlenmeyen hastanın bulguları ile mukayese edilmiştir. Materyelin özelliği, geniş bir spektrum içermesine rağmen, opere edilenlerin % 2.8 ve mortalitenin % 1.7 gibi düşüklüğü yüzünden, tabii seyirdeki kayıpların % 3.1 gibi çok az bir oranla doğal seyrin iyi temsil edilmiş olmasıdır. Yaşa bağlı hemodinamik sınıf dağılımına göre 6 aydan küçüklerdeki çok yüksek pulmoner hipertansiyon (PH) oranı (% 75-80) yaş ilerledikçe % 5'e inmektedir; küçük defektlerin oranı % 5'ten % 67'ye çıkmaktadır; yaşla sol-sağ şantın miktarı azalmakta ve defekti kapananların oranı artmaktadır. PH'u olanları sol-sağ şantı bol (b) ve az (a) olan, klinik tabloları ve prognozları açısından farklı iki gruba ayırmakta fayda vardır. Her iki grupta da ilk yaşta rastlanan PH'un oranı yaşla giderek azalırken, az şantlı küçük defekte dönüşenlerin veya defekti kapananların oranı artmıştır. Sol-sağ şantı az olan II a grubunda PH'un devam etme oranı 5 yıldan fazla izlenenlerde % 0'a düşmüştür. Büyük çoğunluğunda (% 64) ise az miktarda şant devam etmiştir. Kapananların oranı % 33 civarındadır. Buna karşılık II b grubunda PH'u devam edenlerin oranı % 9, bol şantı devam edenlerin oranı % 20'dir. % 70 kadarında şant önemli derecede azalmıştır: % 51'inde II b'ler 1 a'ya dönüşmüş; % 18'inde ise kapanma gözlenmiştir. Değişik başlangıç yaşındakileri içeren bol şantlı ve pulmoner hipertansiyonsuz (I b) sınıftaki 81 vakada, < 2 yaşından itibaren izlenen 63 vakada ve > 1 yaştan itibaren izlenen 48 vakada elde edilen sonuçlara göre: 1) PH daha sonradan hiçbirinde gelişmemiştir; 2) I b'de kalanların oranı izleme süresine bağlı olarak % 12-20 arasındadır, defektin küçülüp şantın önemli derecede azalması % 65, defektin kapanması ise % 20 civarındadır. Az şantlı I a grubundakilerin; 1) Çoğunluğunda (% 50-62.5) defekt kapanmıştır; 2) % 30-35'inde defekt küçük olarak devam etmiştir; 3) PH'a dönüşenine hiç rastlanmamıştır.
Three-hundred-fifty-five children with isolated ventricular septal defect (VSD) from the Cerrahpaşa Pediatric Clinic were followed up for 1701 patient years in order to determine the natural course of specific hemodynamic classes. The results were compared with 288 patients who could not be followed up. The natural course was represented well, because the patient material disclosed a wide spectrum of the disease, and also losses due to operation (2.8 %) or to mortality (1.7 %) were very low. According to the distribution of the hemodynamic classes in relation to age, the high rate of pulmonary hypertension (PH) (75-80 %) observed under 6 months of age decreased to 5 %, and the rate of those with small defects increased from 5 % to 67 % with the increase of age. There was a decrease of left to right shunt and an increase of spontaneous closure with incerasing age. PH patients were divided into two left to right shunt groups: (a) those with mild and (b) those with moderate to severe shunts. In both groups while the rate of PH decreased, the rate of those with either small shunts or with spontaneous closure increased with age. In the group with mild shunt (II a), the persistence of PH decreased to 0 % in those who could be followed up more than 5 years. The mild degree of left to righ shunt persisted in the majorirty of patients (64 %), and the rate of spontaneous closure was 33 %. In group II b, however, the rate of persistence of PH was 9 %, abundant left to right shunt continued in anather 20 %. The shunt decreased significantly in 70 %: II b's were transformed to I a in 51 %, and defects closed spontaneously in 18 %. In the group of 81 patients with abundant shunt but no PH (I b), 63 were followed up since age ? 2 years, and 48 since age ? 1 year. The following results were obtained: 1) PH did not develop in any of them; 2) The incidence of those remaining in the same group varied between 12 to 20% according to the follow-up period. The shunt decreased significantly in 65 %, and sontaneous closure of the defects was observed in 20 %. In the group with small left to right shunt and no PH (I a): 1) defect closed spontaneously in the majority (50-62.5 %); 2) the VSD persisted with a small shunt in 30-35 %; none developed PH.

5.Cardiothoracic Ratio as an Index of Natural Course of Isolated Ventricular Septal Defect
Teoman ONAT, ve Gülhis BATMAZ
Pages 233 - 237
İzole VSD'de kardiyotorastik oran (CTR) aynı kişilerde devamlı olarak azalmaktadır. Bu azalış yaşın logaritması ile ikinci dereceden bir ilişki göstermektedir. Aradaki ters bağıntı çok anlamlıdır. Şöyle ki, VSD'de kalp büyüklüğündeki varyasyonun % 33'ünü sadece yaş faktörü tayin etmektedir. CTR yüzdesinin küçülmesi 2 yaşından önce yılda % 2.4 oranındayken, 2 yaşından sonra yılda % 0.39'dur. CTR'deki bu anlamlı küçülüş sol-sağ şantın azaldığının bir belirtisi olup bütün hemodinamik sınıflarda gözlenmiştir. Sunulan regresyon eğrileri VSD'li bir hastada şantın ne derecede azalmakta olduğunu ve daha ne kadarının beklendiğini göstermesi açısından operasyon endikasyonunda faydalı, basit bir metod olmaktadır.
The cardiothoracic ratio (CTR) in patients with isolated ventricular septal defect (VSD) decreases with increasing age. This relationship with age is of a second degree polynomial and goes best with logarithm of age, and is statistically very significant. Thirty-three % of the total variation of CTR in VSD is explained only by the age factor. The decrease of CTR before age 2 is 2.4 %per year, while it decreases to 0.39 % per year after age 2. This significant decrease in CTR is an index showing the decrease in left to right shunt, and was observed in all hemodynamic classes. The presented regressions of CTR with age give insight to the expected decrease of CTR as well as to the degree of left to right shunt, thereby serving as a practical method in the indication for surgical closure.

6.Spontaneous Closure of Isolated Ventricular Septal Defect
Teoman ONAT ve
Pages 238 - 244
1701 hasta yılı izlenen 355 izole VSD vakasının 64'ünde (% 18) defektin kapandığı gözlenebilmiştir. Bu oran izlemenin başlangıç yaşı ile süresi ve hemodinamik sınıfa göre değişmhektedir. 2 yaşından küçükten itibaren izlenenlerde kapanma oranı pulmoner hipertansiyonsuz (1) I a grubunda % 50, pulmoner hipertansiyonlu (II) II a grubunda % 29.6, I b grubunda % 15.9 ve 11 b grubunda % 7.1'dir. Az şantlı olan II a ve I a grupları birleştirilecek olursa kapanma oranı % 37.7 iken, bol şantlı II b+Ib birleşiminde aynı oran % 10.5'dir. Defektin kapanma yaşı 0.5 ile 16.7 arasında oynamıştır. Median yaş 4'tür. Defektin son açık olduğu yaş 1 ay ile 13.6 yıl arasında oynayıp, median değer 2.3 yıldır. Hemodinamik sınıflarda kapanma yaşını doğru saptayabilmek için ancak 1 yaşından küçüklerden itibaren izlenenler alınırsa median kapanma yaşı I a grubunda 0.96, II a'da 1.55, I b grubunda 2.17, II b grubunda 5.25'tir ve toplam bol şantlı b grubundakilerdeki 4.5 yıllık median değer, toplam az şantlı a grubundakilerin 1.48'lik kapanma yaşına göre çok anlamlı olarak daha fazladır. İzleme süresi arttıkça kapanma oranı yükselmektedir. 5 yıldan fazla ve az izlenenler arasındaki fark en çok II b grubundadır.
The defect closed spontaneously in 64 of 355 (18 %) patients' 1701 years. This rate varied in relation to the age of onset and duration of the foilow-up, as well as with hemodynamic class. The rate of spontaneous closure in those who were followed up since age< 2 years was 50% in the group with small defects (I a) without pulmonary hypertension (PH) in contrast to 29.6 % of those with small defect with PH (II a). On the other hand, in those with abundant left to right shunt, the rate was 15.9. % in those without (I b) and 7.1 % in those with PH (II b). Not considering the pulmonary arteriel pressure, the rate of closure was 37.7 % in those with smail shunt, in contrast to 10.5 % of those with abundant left to right shunt. The age at spontaneous closure of the defect varied between 0.5 to 16.7 years with a median value of 4 years. The range of age at which the defect was still open varied between one month and 13.6 years whose median value was 2.3 years. In order to estimate a more correct incidence of closure according to the hemodynamic classes, the results of only those who could be followed up since age < 1 year were considered. The median age at closure was 0.96 years in group I a, 1.55 years in group II a, 2.17 years in group I b, 5.25 years in group II b. The age at closure was 4.5 years in those with abundant left to right shunt, in contrast to 1.48 years observed in those with small shunts, and this was found to be significant. The rate of closure increased with increasing duration of the follow-up. The difference between those with less and more than 5 years of follow-up was most conspicuous in group II b.

7.Long-Term Results of Lovastatin Therapy in Hypercholesterolemic Patients
Saide AYTEKİN, Y.Vedat AYTEKİN, Billur ORBAY, Süheda YILDIRIM, İnci FIRATLI, Muzaffer ÖZTÜRK, Cem DEMİROĞLU
Pages 245 - 248
Bu çalışma hiperkolesterolemili hastalarda 1 yıllık lovastantin tedavisinin etkilerini incelemek amacıyla yapıldı. 3 ay süre ile diyet uyguladıktan sonra total kolesterol (TK) seviyesi % 240 mg/dl, düşük dansiteli lipoprotein kolesterol (LDL-K) seviyesi 160 mg/dl'nin üzerinde olan 44 hastaya gece 20 mg ve tek doz lovastatin verildi. Tedavi dozu 22 hastada 40, 2 hastada 60 mg'a yükseltildi. Hastaların diyet sonrası, 3., 6., 9. ve 12. aylarda TK, LDL-K yüksek dansiteli lipoprotein kolesterol (HDL-K), trigliserid (TG) değerleri ölçüldü, TK/HDL-K ve LDL-K/HDL-K oranları hesaplandı. Diyet sonrası ile 3., 6., 9. ve 12. aylardaki değerler karşılaştırıldı. Ortalama başlangıç değerine göre 1 yıl sonunda TK'de % 29 LDL-K'de % 40, LDL-K/HDL-K oranında % 46, TK/HDL-K oranında % 44 düşme görüldü. Bu 4 parametre açısından diyet sonrası ile kontrol değerleri arasındaki fark ileri derecede anlamlı bulundu. Bu değerlerdeki düşmenin en belirgin 3. ayda olduğu ve 1. yıl sonuna kadar devam ettiği görüldü. HDL-K ortalama değeri 1 yıl sonunda % 9 artış gösterdi (p<0.02). TG değerinin 1 yıl sonunda başlangıca göre % 26 düştüğü görüldü (p<0.02). SGOT ve SGPT seviyelerinde 1.5 kat artış olan 2 (% 5) hastada tedavi sonlandırıldı. Sonuç olarak hiperkolesterolemili kişilerde lovastatin'in TK ve LDL-K seviyelerini ve TK/HDL-K, LDL-K/HDL-K oranlarını 3. aydan itibaren önemli derecede düşürdüğü, 1 yıllık süre sonunda bu etkisinin sürdüğü, TG ve HDL-K seviyelerini ise daha hafif olmakla birlikte anlamlı ölçülerde etkilediğini saptadık.
The aim of this study is to evaluate the effects of lovastatin therapy continued for 1 year on hypercholesterolemic patients. 44 patients with total cholesterol (TC) levels over 240 mg/dl and low density lipoprotein cholesterol (LDL-C) levels over 160 mg/dl after 3 months of dietary restriction were studied. Lovastatin was given 20 mg as a single dose in the evening. The dose of the drug was increased up to 40 mg in 22 and to 60 mg in 2 patients. TC, LDL-C, high density lipoprotein cholesterol (LDL-C), trigliceride (TG) values were detected, TC/HDL-C and LDL-C/HDL-C values were determined at first after the diet, then in the 3rd, 6th, 9th and 12th months. The mean values from 3rd to 12th months were compared with the baseline values. The mean decrease was 29 % in TC, 40 % in LDL-C, 46 % in LDL-C/HDL-C and 44 % in TC/HDL-C values at the end of the 1st year when compared with the baseline values (all significant). The decline in these parameters were striking in the 3rd month and also continued up to 12th month. HDL-C mean level increased 9 % at the end of the 1st year (p<0.02). The decrease in TG mean level was 26 % at the end of the 1st year (P<0.02). SGOT and SGPT levels rose to 1.5 times the upper Iimits of normal in 2 (5 %) patients in whom the drug was discontinued. As a result we concluded that lovastatin decreased the mean values of TC, LDL-C, TC/HDL-C and LDL-C/HDL-C significantly after the 3rd month and it preserved its effect up to 12th month. It also effected TG and HDL-C mean Ievels, but Iess than the former values. The drug seems to be safe with respect to side effects.

8.Acute Myocardial Infarction in Young Subjects
Rasim ENAR, Metin SEZGİÇ, Cengiz ÇELİKER, Nuran YAZICIOĞLU, Cem DEMİROĞLU
Pages 249 - 252
Akut miyokard infarktüsü (AMİ) geçiren 35 yaş ve daha genç 56 hastanın (Grup A) aterosklerotik risk faktörleri, AMİ'nin erken komplikasyonları ve koroner anjiyografik özellikleri, 35 yaşından büyük 108 hastanınkilerle (Grup B) karşılaştırıldı. Risk faktörlerinden sigara (% 82'ye karşı % 55) ve heredite (% 46'ya karşı % 20) Grup A'da, hipertansiyon (% 52'ye karşı % 10.7) ve diabet (% 15.7'ye karşı % 1.8) Grup B'de anlamlı olarak daha sıktı. Grup A'da hasta başına düşen risk faktörü sayısı yüksekti (1.9±0.4'e karşı 1.6±0.09, p<0.05). Grup A'da anterior (% 59'a karşı % 44), Grup B'de ise inferior (% 41'e karşı % 21) lokalizasyonlu AMİ'ler diğer gruba göre anlamlı olarak fazla idi. AMİ komplikasyonları yönünden, tüm ileti bozuklukları, AV tam blok ve erken mortalite sıklığının Grup B'de anlamlı olarak yüksek olması dışında, iki grup arasında fark saptanmadı. Grup A'da 44 (% 78), Grup B'de 35 (% 32) hastaya AMİ'den 2-24 hafta sonra koroner anjiyografi uygulanmıştır. Grup A'da normal koroner arter oranı (% 18.2'ye karşı % 2.9) ve tek damar hastalığı (% 50'ye karşı % 22.9), Grup B'de ise iki (% 37.1'e karşı % 15.9) ve iki + üç damar hastalığı (% 74.2'ye karşı % 36.4) anlamlı olarak fazla idi. İnfarktüs arterinin tam tıkalı olduğu hasta sayısı Grup B'de (% 74'e karşı % 46, p<0.001) çoktu. Sonuç olarak, genç AMİ'li hastalarımız daha fazla risk faktörü taşıyor, yaşlı AMİ'lilerle benzer sıklıkta komplikasyon gösteriyor, ancak mortalite oranları düşük oluyordu. Bunlarda koroner arter hastalığının yaygınlığı az olup, AMİ oluşumunda spazm ve trombüs faktörü önemli gözükmektedir.
Risk factors of atherosclerosis, early complications of acute myocardial infarction (AMI), and coronary angiographic features of 56 patients 35 years. old or younger (Group A) were compared with 108 patients older than 35 years (Group B). Among risk factors, the frequency of cigarette smoking (82.1 % vs 54.6 %) and heredity (46% vs 20 %) was significantly high in Group A, hypertension (51% vs 10.7 %) and diabetes (15.7% vs 1.8 %) in Group B. The number of risk factors per patient was also high in Group A (1.9±0.4 vs 1.6±0.9, p<0.05). The greater proportion AMIs was anterior (59% vs 44 %) in Group A, and inferior (41% vs 20 %) in Group B. Total number of conduction disturbances, complete heart block and early mortality (one patient in Group A and 15 patients in Group B) was significantly high in Group B. Coronary angiography was performed in 44 (78 %) patients in Group A, and 35 (32 %) patients in Group B within 6 months. The ratio of normal coronary arteries (18.2 % vs 2.9 %) and one-vessel disease (50% vs 22.9 %) was significantly greater in Group A, and two-three vessel disease (74.2 % vs 36.4 %) in Group B. The proportion of patients with Iocal occluded infarct artery was significantly greater in Group B (74% vs 46 %, p<0.001) We conclude that young patients with AMI have more risk factors, almost similar ratios of complications as older patients, but lower mortality rates, and mostly suffering from one vessel disease.

9.Effect of Angiotensin Converting Enzym Inhibition on Chronic Congestive Heart Failure Due to Coronary Artery Disease
Oktay ERGENE, Ömer KOZAN, Tuğrul OKAY, İsmet DİNDAR, Mehmet ÖZDEMİR
Pages 253 - 259
Akut miyokard infarktüsü sonrası gelişen ve kronik konjestif kalp yetersizliği (NYHA class III-IV) olan 20 hasta çalışma kapsamına alındı. Hastaların onikisine almakta oldukları diüretik ve dijital tedavisi yanında anjiyotensin konverting enzim (ACE) inhibitörü olarak enalapril başlandı. Tedavi öncesi ve ortalama 5 aylık takip (4.7±0.8 ay) sonrası tüm hastaların ventrikülografileri yapılarak, ventrikül volümleri tayin edildi. Yine tedavi öncesi ve sonrası diyastol sonu basınçları ölçüldü ve efor kapasiteleri tayin edildi. ACE inhibitörü verilen grupta sistol sonu volüm indeksinde 588±25 ml/m2'den 81±28 ml/m2, p<0.05) ve diyastol basınçlarında (25±8 ml/Hg'den 18.2±6.7 ml/Hg, p<0.05) düşme olduğu belirlendi. Bu grupta efor kapasitesinin anlamlı derecede (p<0.05) arttığı gözlendi. Bu çalışma, daha önce bu konuda yapılan çalışmalar gibi konijestif kalp yetersizliğinde ACE inhibitörlerinin kardiyak dilatasyonun ilerlemesini durdurabildiği, hatta geriletebildiğini, efor kapasitesi üzerine olumlu etkileri nedeniyle yaşam kalitesine katkıda bulunabileceğini göstermiştir. Çalışmamızda, miyokard infarktüsü ile tedavinin başlangıcı arasında en az 4 aylık (ortalama 5.1±0.8 ay) bir sürenin oluşu, ventrikül dilatasyonunun ileri evrelerindeki olgulardan meydana gelen (SSVI 83.4±23.8 ml/m2, DSVI 123.7±29.9 ml/m2) bir hasta grubu oluşturmamıza olanak sağlamıştır. Sözü edilen olumlu etkilerin, enfarkt iyileşmesi uzun süre önce tamamlanmış ve belirgin ventrikül dilatasyonu gelişmiş hastalarda da sağlanabileceği gösterilmiştir.
Twenty patients with congestive heart failure caused by coronary heart disease (NYHA class III, IV) were studied. Study medication enalapril was administered randamly to twelve of them who had been already given digitalis and diuretics. Estimation of ventricular volumes were done before and five months after treatment. We measured also enddiastolic pressures and effort capacity of the patients before and after treatment. End systolic index was reduced significantly after treatment (88±25 ml/m2 to 81±28 ml/m2; p<0.05) for the enalapril group. We found lower enddiastolic pressure values for that group and their effort capacity was significantly higher after administration of enalapril (p<0.05). As with previous studies, this study showed that ACE inhibition can attenuate or even regress progressive dilation of the left ventricle after extensive transmural myocardial infarction and improve effort capacity and life quality. Enalapril was used at least 4 months after myocardial infarction (long after infarct healing) to a patient population with extremly dilated ventricles. We showed that desirable effects of ACE inhibition can be obtainable in such patients.

10.Effect of Allopurinol on Myocardial Recovery During Reperfusion
Y.Halim SONCUL, Levent GÖKGÖZ, Sedat KALAYCIOĞLU, Volkan SİNCİ, Melih KAPTANOĞLU, Ali YENER, Ali ERSÖZ
Pages 260 - 263
Bu çalışmada reperfüzyon solüsyonuna eklenen allopurinolün, global iskemi sonrası miyokard fonksiyonları üzerindeki etkisi araştırıldı. Çalışma karşılaştırılmalı olarak izole kobay kalplerinde yapıldı. 20 adet izole kalp rastgele iki gruba ayrıldı. 20 dakikalık normotermik iskemiyi takiben reperfüzyon için 2 tip solüsyon kullanıldı. 10 kalp içeren ilk gruba Krebs solüsyonu verildi; ikinci grupta ise bu solüsyona 1mmol/L allopurinol eklendi. Posiskemik dönemde kalp hızı, ventriküler kontraktilite ve kalp işi gibi miyokardiyal fonksiyonlar ve CK-MB ve LDH gibi doku enzimleri ölçülerek preiskemik değerlerle karşılaştırıldı. Sonuç olarak reperfüzyon sıvısına allopurinol eklenmesinin postiskemik miyokard fonksiyonları ve miyokard hasarı üzerinde olumlu etki yarattığı gözlendi.
A comparative study on isolated guinea pig hearts was carried out to determine the effect of allopurinolol-added reperfusion solution on myocardial recovery after global ischemia. After 20 minutes of normothermic ischemia two groups of solutions (1- Krebbs Solution 2- Krebsbs Solution + Allopurinol 1 mmol/L) were used for reperfusion (10 animals for each group). Postischemic myocardial functions (heart rate, ventricular contractility and heart work) and tissue enzymes (CK-MB, LDH) were compared with their preischemic values. Addition of allopurinol 1 mmol/L to reperfusion solution improved postischemic myocardial functions and decreased myocardial injury.

11.Risks and Treatment of Hypertriglyceridemias
Baki KOMSUOĞLU
Pages 264 - 272
Özellikle son yıllarda yapılan aterosklerotik plak çalışmaları, deneysel ateroskleroz geliştirme araştırmaları, genetik metabolik ve epidemiyolojik çalışmalardan elde edilen bilgiler ve gözlemler kan lipoproteinleri ile ateroskleroz arasında belirgin bir ilişkinin var olduğunu vurgulamaktadır. Bu yazıda trigliseridlerin ateroskleroz gelişmesinde risk faktörü olarak önemi ve tedavisi anlatılmaktadır.
lncreased triglyceride levels are frequently observed in patients with prior myocardial infarction and in those with cerebral or peripheral vascular disease. Current evidence suggests that triglycerides may not be independently associated with cardiovascular death. However, more recent studies carried out in western countries found that hypertriglyceridemia was a primary cardiovascular risk factor, independent of plasma cholesterol level. The present article reviews some of the current information relating triglyceride to the development of coronary artery disease, its role in lipid metaboIism and treatment.



Journal Metrics

Journal Citation Indicator: 0.18
CiteScore: 1.1
Source Normalized Impact
per Paper:
0.22
SCImago Journal Rank: 0.348

Quick Search



Copyright © 2024 Archives of the Turkish Society of Cardiology



Kare Publishing is a subsidiary of Kare Media.