Archives of the Turkish Society of Cardiology - Turk Kardiyol Dern Ars: 19 (3)
Volume: 19  Issue: 3 - May 1991
1.Summaries of Articles

Pages 164 - 168
Abstract | Full Text PDF

ORIJINAL ARAŞTIRMA
2.Survey on Prevalence of Cardiac Disease and its Risk Factors in Adults in Turkey: 5. Hypertension and Smoking
Altan ONAT, Mustafa ŞENOCAK, Ender ÖRNEK, Yavuz GÖZÜKARA, Günsel ŞURDUMAVCI, Yaşar KARAASLAN, Ufuk ÖZIŞIK, Mehmet İŞLER, Veyis TAŞKIN, Fehmi TABAK, Özden ÖZ, Remzi ÖZCAN
Pages 169 - 177
Türkiye'nin 59 yerleşim biriminde temsili örnekleme yöntemine uyularak 20 yaş ve üzerindeki 3689 kişide yapılan taramada kan basıncı 3 dk. ara ile iki defa standart biçimde ölçüldü ve ortalama değeri alındı. 35 ila 64 yaşlarını dikkate alan yaş standardizasyonu ile ortalama kan basıncı erkekte 125/80 mmHg, kadında 133/82 mmHg bulundu. Kan basıncı sistolik ?160 mmHg ve/veya diastolik ?95 mmHg olan ve antihipertansif tedavi ile normal tansiyona sahip kişiler hipertansiyonlu olarak tanımlandı. Buna göre erkeklerin % 11'i, kadınların % 16.5'u hipertansiyonlu sayıldı. Elli yaş ve üzerinde bu oranlar erkekte % 26, kadında %40 idi. Uluslararası karşılaştırmada Türk erkeğinin tansiyon riski oldukça sınırlı iken, kadının riski orta yükseklikte göründü. Bunun da başlıca etkeni kadınlarımızın şişmanlığa eğilimi idi. Şehir ve kırsal kesimde oturanlar arasında kan basıncı bakımından anlamlı fark bulunmadı. Erişkin Türk erkeklerinin yarısı günde 10 adetten fazla, onda biri de 1-10 adet olmak üzere sigara tüketmekteydi. Kadınlarımızın % 7si günde 10'dan fazla, % 12'si de günde 1-10 sigara içmekteydi. Kadınlar kırsal kesimde anlamlı biçimde az sigara kullandığı halde, 20-49 yaşındaki her üç şehirli kadından biri sigara alışkanlığına sahipti. Uluslararası karşılaştırmada Türk erkeklerinin sigara kaynaklı riski yüksek sayıldı.
In a survey conducted on a representative random sample of the Turkish adult population comprising 3689 persons 20 years of age or older residing in 59 communities, the blood pressure was twice measured at an interval of 3 minutes, and the mean value was taken into account. Following mean values were obtained when standardized for age range 35-64 with WHO criteria: 125/80 mmHg in men, 133/82 in women. Hypertension was defined as a mean reading of ?160 mmHg systolic and/or?90 mmHg diastolic or a pressure controlled by drug treatment Eleven % of adult men and 16.5 % of women were hypertensive, this prevalence rose to 26 % and 40 %, respectively, in men and women aged 50 or older. In international comparison, whereas the risk arising from blood pressure appeared limited in Turkish men, it was moderately high in Turkish women, the latter being mainly due to a high prevalence of obesity. No significant difference was noted in the mean blood pressure between urban and rural residents. Half of adult Turkish men smoked daily more than 10 cigarettes, and one-tenth smoked up to 10 cigarettes. Seven % of women smoked over 10 cigarettes and 12 % up to 10 cigarettes daily. Though significantly less rural women consumed tobacco than their urban counterparts, one of every three urban women aged 20-49 was a habitual smoker. The overall risk of Turkish men arising from smoking was considered high.

3.Survey on Prevalence of Cardiac Disease and its Risk Factors in Adults in Turkey: 6. Diabetes and Obesity
Altan ONAT, Ender ÖRNEK, Mustafa ŞENOCAK, Yavuz GÖZÜKARA, Günsel ŞURDUMAVCI, Yaşar KARAASLAN, Veyis TAŞKIN, Fehmi TABAK, Mehmet İŞLER, Ufuk ÖZIŞIK, Özden ÖZ, Remzi ÖZCAN
Pages 178 - 185
Temsili örnekleme yöntemiyle Türkiye'nin 59 yerleşim biriminde 20 yaş ve üzerindeki 3687 kişide yapılan taramada, diyabet ve obesite prevalansı incelendi. Diabet tanısı kapsamına kendilerinde bu tanının konduğunu öne sürenler ile taramada açlık kan şekeri ?130 mg/dl veya 2 saat postprandiyal değeri 170 mg/dl'in üzerinde bulunan kişiler girdi. Seksenüç erişkin (% 2.25) anamnezinde diyabet varlığını bildirdi; geri kalanlarda % 1.6 oranında yeni diyabet keşfedildi. 35-64 yaşlarını ilgilendiren yaş standardizasyonu ile diyabet prevalansı kadınlarda % 6.3, erkeklerde % 4.6 bulundu. Anılan oranlar uluslararası kıyaslamada erkeklerde orta düzeyi, kadınlarda oldukça yüksek düzeyi temsil etti. Kırsal kesime göre şehirlerde tüm erişkinlerde anlamlı bir prevalans farkı yoktu, ancak erkeklerde diyabete şehirde daha sık (p<0.03) rastlandı. Türk erişkinlerinde standardizasyonlu 35-64 yaşlarında ortanca beden kitle indeksi'nin (BKİ) erkekte 25.4, kadında 27.7 kg/m² bulunması nedeniyle, erkek nisbi ağırlığının uygun, kadınlarımızınkinin ise kaygı verici olduğu ifade edilebilir. Obesite kapsamına BKİ erkeklerde 30, kadınlarda 29 kg/m² olan kişiler alındığında, Türk erişkin erkeklerinin %9'u, kadınların % 28.5'u şişmandı. 40-59 yaş diliminde obesite prevalansı erkeklerde %16, kadınlarda % 47 bulundu. Kanda kolesterol, trigliseridler ve kan basıncı üzerine yükseltici etkilerinin yanısıra, obesitenin diyabet prevalansını da kadınlarda arttırdığı bu taramada ortaya kondu.
The prevalences of diabetes and obesity were studied in a random sample of 3687 persons aged 20 years and over who resided in 59 communities and represented the Turkish adult population. Subjects who reported to be diabetic, who revealed a fasting blood glucose value of ?130 mg/dl or a 2-hourpostprandial value exceeding 170 mg/dl were classified as diabetic. Among all adults 2.3 % reported diabetes in history (83 participants), and in the remainder diabetes was discovered in 1.6 %. When age standardization was performed for subjects having 35-64 years, the prevalence of diabetes was 6.3 % in women and 4.6 % in men. These rates are intermediate for men but fairly high for women in international comparison. Though no significant difference existed in the prevalences between overall urban and rural residents, diabetes was encountered more frequently among urban men (p<0.03). The median body mass index (BMI) among agestandardized population 35 to 64 years of age was 25.4 kg/m² in men and 27.7 kg/m² in women which reflects an appropriate relative weight in men, but one to be concerned in women. Obesity (defined as 30 kg/m² BMI in men, 29 kg/m² in women) was observed in 16 % of men and 47 % of women between the ages 40 and 59 years. This survey confirmed that obesity raised the prevalence of both diabetes and hypertension, in addition to its similar effects on serum cholesterol and triglycerides dealt with in a previous paper.

4.Atrial Arrhythmias in Cases With Mitral Stenosis and Sinus Rhythm
İstemi NALBANTGİL, Remzi ÖNDER, Bülent KILIÇCIOĞLU, Cüneyt TÜRKOĞLU, Hakan KÜLTÜRSAY, Mustafa AKIN
Pages 186 - 189
Sinüs ritmiyle seyreden mitral stenozlu vakalarda atriyal aritmilerin tip ve sıklık oranını saptamak için 60 vakaya, 48 saatlik Halter tetkiki yapıldı. 36 vakada (% 60) aritmi saptandı. Aritmiler tiplerine göre şöyle sıra/andı: 28 vakada (% 47) paroksismal atriyal taşikardi, 15 vakada (% 25) atriyal fibrilasyon, 6 vakada (% 10) multifokal atriyal taşikardi ve 4 vakada (% 7) atriyal flatter. Aritmi episodlarının % 9J'i asemptomatikti. Sinüs ritmiyle seyreden mitral stenozlu vakalarda atriyal arifmilerin sık olduğu, büyük bir kısmının asemptomatik bulunduğu kabul edildi. Bu vakalarda saptanan embolik proçeslerin mekanizmasında bu tip aritmi/erin rolü tartışmaya açık bırakıldı.
To determine the type and frequency of atrial arrhythmias in patients with mitral stenosis and sinus rhythm we studied 60 such patients by 48-hour ambulatory ECG monitoring. Thirty-six patients (60 %) showed arrhythmia. Twenty-eight patients (47 %) had paroxysmal atrial tachycardia, 15 (25 %) atrial fibrillation, 6 (10 %) multifocal atrial tachycardia and 4 (7 %) atrial flutter. Ninety-one per cent of episodes were asymptomatic. It is concluded that atrial arrhythmias occur frequently in patients with mitral stenosis and sinus rhythm and that most are asymptomatic. In these cases, the role of such arrhythmias in the mechanism of embolic process is open to discussion.

5.Ventriular Ectopy Following Conversion of Supraventricular Tachycardia to Sinus Rhythm
Muzaffer ÖZTÜRK, İnci FIRATLI, Füsun DEĞİRMENCİOĞLU, Saide AYTEKİN, Cengizhan TÜRKOĞLU, Vedat AYTEKİN, Cem DEMİROĞLU
Pages 190 - 193
Bu çalışmada supraventriküler taşikardi (SVT) nöbetinde devamlı EKG kaydı altında verapamil IV, acebutolol IV veya karotis masajı ile sinüs ritmine dönen olgularda dönüş sırasında kaydedilen ventriküler artmiler (VA) incelendi. Verapamil IV verilen 89 olgunun 131 SVT nöbetinin 74'ünde (% 56), acebutolol IV verilen 12 olgunun 5'inde (% 41.6) ve karotis masajı uygulanan 9 olgunun 4'ünde (% 44) sinüs ritmine dönüş sırasında tek ventriküler erken atımdan (VEA), kısa ventriküler taşikardi atağına kadar değişen derecede ventriküler aritmiler görüldü. Bu aritmiler seyrek olarak SVT devam ederken fakat dönüşten hemen önce, sıklıkla dönüş anında ve/veya dönüşü takiben görüldü. Escape ritm aleyhine son SVT vurusu ile VEA arasındaki süre sıklıkla takibeden sinüs siklusundan kısa idi. Olguların çoğunda VA'lar dönüşü takiben ilk 15'sn. içinde görülürken bazı olgularda 150 sn. süre ile devam etti. Diğer taraftan verapamil IV, acebutol IV verilen ve karotis masajı uygulanan olgulara sinüs ritminde verapamil IV, acebutolol IV verildiğinde veya karotis masajı uygulandığıda hiçbirinde VA görülmedi. Bu bulgular bize görülen ventriküler aritmilerin SVT nöbetinin dönüş mekanizması ile yakından ilişkili olduğunu düşündürmüştür.
Conversion of episodes of supraventricular tachycardia (SVT) into sinus rhythm by intravenous (IV) verapamil, IV acebutolol or carotid sinus pressure (CSP) were studied under continuous ECG monitoring. Seventy-four of 131 SVT episodes (% 56) in 89 cases given IV verapamil, in which CSP was applied demonstrated ventricular arrhythmias during reversion, ranging from a single ventricular premature contraction (VPC) to a short run of ventricular tachycardia. These arrhythmias occurred occasionally after the administration of the drug just before the termination of the SVT, and frequently at and/or following its cessation. The time interval between the last SVT beat and the first VPC was frequently shorter than the following sinus cycle thus excluding a possible escape ventricular beat. These arrhythmias were frequently seen in the 15 seconds following termination (with a maximum of 150 seconds). On the other hand, patients who demonstrated VPCs with verapamil, acebutolol or CSP showed no VPCs with the same drugs or CSP during sinus rhythm. This observation suggests that these ventricular arrhythmias are closely related to the cessation mechanism of the SVT episodes.

6.The Value of the Combination of Two Different Calcium Antagonists in the Treatment of Hypertension
İstemi NALBANTGİL, Remzi ÖNDER, Bülent KILIÇCIOĞLU, Cüneyt TÜRKOĞLU
Pages 194 - 198
40 esansiyel hipertansiyon vakası yirmişer kişilik iki gruba ayrılmış ve altı hafta süreyle birinci gruba (A grubu) 240 mg Verapamil, ikinci gruba (B grubu) 20 mg Nitrendipine verilmiştir. Bilahare ikinci altı haftalık sürede tüm hastalara 120 mg Verapamil + 10 mg Nitrendipine verilmiştir. Son üçüncü altı haftalık sürede ise birinci gruba (A grubu) 20 mg Nitrendipine, ikinci gruba (B grubu) 240 mg Verapamil verilmiştir. Ilaçlar tek olarak verildiklerinde kan basıncı signifikan düşme göstermiştir. Maamafih kombinasyon tedavisine geçildiğinde kan basıncı daha fazla düşmüş, kombinasyon tedavisi terkedilip monoterapiye geçildiğinde kan basıncı hafifçe artmıştır. Diğer yandan kombinasyon tedavisi esnasında yan etkilerin üçte bir oranında azaldığı saptanmıştır. İki ayrı kalsiyum antagonistinin kombine olarak, hipertansiyon tedavisinde kullanılmasının, tedavide yeni ufuklar açacağı kabul edilmiştir.
40 patients with moderate hypertension were divided into two groups. 20 patients (A group) used 240 mg Verapamil and another 20 patients (B group) used 20 mg Nitrendipine during the first six weeks. Then 10 mg Nitrendipine plus 120 mg Verapamil were given to these 40 patients during the second six weeks. After the combination therapy 240 mg Verapamil to B group and 20 mg Nitrendipine to A group were given during the third six weeks. When Verapamil and Nitrendipine were used alone, blood pressure decreased significantly in each group. However, blood pressure decreased more when the combination therapy was used and increased when the treatment was changed to single drug therapy from two drugs combination. On the other hand side effects were three times less during the combination therapy. It is concluded that the combination of two different calcium antagonists in the treatment of hypertension will be a new dimension in the therapy.

7.Diagnostic Value of Exercise Testing in Women Suspected of Coronary Heart Disease
Vedat SANSOY, Afife BERKYÜREK, Mefküre PLATİN, İsmail EREN, Mustafa ÖZCAN, Deniz GÜZELSOY, Cem DEMİROĞLU
Pages 199 - 202
Kadınlarda egzersiz testinin (ET) koroner arter hastalığı (KAH) tanısındaki değerini araştırmak amacıyla 62 olguda 4 egzersiz parametresi koroner angiografi bulgularıyla karşılaştırıldı. Çalışmada 35-73 yaşları arasında (ortalama 51±8) 62 kadın yer aldı. Tümüne koroner anjiyografi yapılmış olan olgulardan 41'inde koroner arterler normal bulundu, 21'inde KAH saptandı. Egzersizle ağrı oluşumu, egzersizle 1mm ST segment çökmesi gelişmesi, "düzeltilmiş ST" ( ?ST/?KH), egzersiz sonunda R dalga yüksekliğinde artma veya değişmeme KAH tanısı için değerlendirilen egzersiz parametreleriydi. Normal koroner arterli 41 olgunun egzersiz sonunda 20'sinde ağrı, 10'unda 1mm ST segment çökmesi oluştu, 7'sinde ?ST/?KH iskemik sınırdaydı, 19'unda anormal R dalga yanıtı gözlendi. KAH'lı 21 olgunun ise egzersizle 15'inde ağrı, 15'inde 1 mm ST çökmesi oluştu, ?ST/?KH 15'inde iskemik sınırdaydı ve 15'inde anormal R dalga yanıtı gözlendi. Bu bulgularla göğüs ağrısı, 1mm ST segment çökmesi, ?ST/?KH, anormal R dalga yanıtının tümünün duyarlılığı % 71, özgüllükleri ise sırasıyla % 53, % 76, % 85 ve % 54 olarak bulundu. Sonuç olarak ?ST/?KH'nın kadınlarda ET'nin KAH tanısındaki değerini arttırdığı yargısına varıldı.
To determine the diagnostic value of exercise testing (ET) for detecting coronary artery disease (CAD) in women, exercise variables were compared with the findings of coronary arteriography in 62 cases. The study was carried out retrospectively in 62 women ranging in age from 35 to 73 (mean: 51±8). Of these, coronary arteries were found to be normal in 41 and CAD was diagnosed in21. Chest pain during exercise testing, 1 mm ST segment depression, "adjusted ST" (?ST/?HR) and an increase or no change in R wave with exercise were the analysed variables. Of the 41 cases with normal coronary arteries, 20 had chest pain, 10 had 1 mm ST depression, ?ST/?HR was-found to be ischemic in 7 and abnormal R wave response was observed in 19. Of the patients with CAD, 15 had chest pain, 15 had 1 mm ST depression, ?ST/?HR was ischemic in 15 and R wave response was abnormal in 15. Thus, the sensitivity of all variables was found to be 71 % and their specificities were 53 %, 76 %, 85 % and 54 % respectively. These results suggest that the use of ?ST/?HR increases the diagnostic yield of the ET for CAD in women.

8.Prevalence and Prognostic Significance of Late Potentials in Coronary Artery Disease
İrfan SABAH, M.Özcan UĞURLU, Murat SUHER, Hamit TAŞDEMİR, Musa BALİ, Mehmet SÖKMEN, Selçuk UYSAL
Pages 203 - 208
Koroner arter hastalığı bulunan 62 hasta ve kontrol grubunu oluşturan 14 olguda, yüksek rezolüsyon ve sinyal ortalanması tekniği kullanılarak, QRS kompleksi sonunda görülen ventriküler geç potansiyeller kaydedildi. Hastaların hepsinde eski miyokard infarktüsü vardı ve antiaritmik ilaç almıyorlardı. Kontrol olgularda geç potansiyeller kaydedilmedi. Hasta grubunda geç potansiyeller prevalansı % 34 idi. Ventriküler taşikardi/ventriküler fibrilasyon (VT/VF) atağı görülmeyen 43 hastanın 9'unda (% 21), VT/VF atağı görülen 19 hastanın 12'sinde (% 63) geç potansiyeller kaydedildi. Ventriküler anevrizma veya akinezisi bulunan hastalarda geç potansiyeller prevalansı % 77 (22 hastanın 17'sinde) idi. İzleme peryodu sırasında (ortalama 6.1 ay) geç potansiyelleri pozitif olan 7 hastada (% 33) VT/VF atağı görüldü ve bunların 4'ü (% 19) öldü. Geç potansiyelleri olmayan hastaların 2'sinde (% 5) VT atağı görüldü. Sonuç olarak, geç potansiyeller, bölgesel kontraksiyon anormalliği bulunan, VT/VF atağı olan veya olmayan hastalarda sık görülen bir bulgudur. Geç potansiyellerin varlığı VT/VF atağı ve aritmojenik ani ölüm riskini arttırır.
Ventricular late potantials (LP) occurring after the QRS complex were detected on the body surface using high-resolution ECG and signal-averaging techniques in 14 normal subjects and 62 patients with coronary artery disease (CAD). All patients had a previous myocardial infarction and were not taking antiarrhythmic drugs. In the control subjects no LP were recorded. The prevalence of LP was 34 % in patients with CAD. Among 43 patients without documented ventricular tachycardia and/or fibrillation (VT/VF), LP were present in 9 (21 %), of 19 patients with documented VT/VF 12 (63 %) had LP. The prevalence of LP increased to 77 % (17 of 22) in the presence of ventricular aneurysm or akinesia. During the follow-up period (mean 6.1 months) 7 patients with LP (33 %) presented an episode of sustained VT/VF and 4 of them (19 %) died from documented VT/VF. An episode of VT/VF appeared in only 2 patients (5 %) without LP. We conclude that LP are a frequent finding in patients with regional contraction abnormalities, both in patients with or without documented VT/VF, their presence increases the risk of VT/VF and sudden arrhythmic death.

9.Leukotriene C4 in Stable Angina Pectoris
Mehmet METİN, Hakan PAYDAK, Aydın AKSOY, Sami EREN, Atiye ÇENGEL, Sevim ERCAN, Övsev DÖRTLEMEZ, Halis DÖRTLEMEZ
Pages 209 - 212
Arakidonik asit metabolizmasının lipooksijenaz yolunun ürünü olan lökotrien (LTC4), kronik kararlı angina pektoris tanımlayıp koroner arter hastalığı saptanan 26 olguda perifer arter ve ven kanında ölçüldü. Koroner anjiyografisi normal olan 13 olgu ise kontrol grubunu oluşturdu. Koroner arter hastalarında arteriyel LTC4 düzeyi yüksek olup (99.2±20.0 ng/ml) kontrol grubuna göre (53.8±11.6 ng/ml) anlamlı yükseklik gösterdi (p<0.05 ). Koroner anjiyogramlarına göre ayırım yapılan hasta grubunda, tek damar hastalarında arteriyel LTC4 düzeyi (72.1±12.4 ng/ml)'nin yüksekliği anlamlı değildi. 2 damar hastalarında arteriyel LTC4 düzeyi 102±18.3 ng/ml, 3 damar hastalarında ise 123.9±21.1 ng/ml olup, kontrol grubuna göre anlamlı yükselme gösterdi (p<0.05 ve p<0.01). Hasta grubunun venöz LTC4 düzeyleri kontrol grubundan fazla bir farklılık göstermedi. Sonuçta, kronik kararlı angina pektorisde, koroner arter hastalığının yaygınlığı ile orantılı olarak arteriyel LTC4 düzeyi yükselmekte, venöz LTC4 düzeyi ise değişmemektedir.
The product of lipooxygenase pathway of arachidonic acid metabolism, leukotriene C4 (LTC4) levels are measured from peripheral artery and vein blood samples in 26 cases, all diagnosed as coronary artery disease and had chronic stable angina pectoris. 13 cases with normal coronary angiograms consitituted the control group. LTC4 level was found high in coronary artery disease (99.2±20.0 ng/ml) and this was significant comparing with the control group (p<0.05). When classified according to the number of diseased vessel, in single vessel disease arterial LTC4 level (72.1±12.9 ng/ml) was not significantly high; in two vessel disease (arterial LTC4 level 102.1±18.3 ng/ml) and in three vessel disease (123.9±21.1 ng/ml) there was significant difference compared with the control group (p<0.005 and p<0.01, respectively). The venous LTC4 levels of the patient group were not significantly different. We conclude that in chronic stable angina pectoris arterial LTC4 levels increase parallel to the extension of disease whereas venous LTC4 levels remain unchanged.

10.Doppler Echocardiographic Evaluation of the Correlation Between Left Ventricular Compliance Impairment and Left Atrial Systolic Time Intervals
Ali DEMİR, Cemal LÜLECİ, Emir DÖNDER, Nadi ARSLAN, Hüseyin ÇELİKER, Sedat DEMİR, Oğuz AYHAN
Pages 213 - 218
Bu çalışmaya fonokardiografik olarak dördüncü kalp sesi (S4) tespit edilen esansiyel hipertansiyonlu 18 hasta ile, S4 tespit edilemeyen esansiyel hipertansiyonlu 32 hasta ve kontrol grubunu (KG) oluşturan 25 kişi dahil edildi. Vakalarda continuous Doppler eko kullanılarak sol atrial sistolik zaman aralıkları (LASTI) olarak; atrial ejeksiyon zamanı (AET), atrial preejeksiyon zamanı (APET) ve düzeltilmiş atrial preejeksiyon zamanı (APETc) ile atrial akım volümünün transmitral akım volümüne oranı (AFV/TFV), atrial pik akım hızının erken diastolik pik akım hızına oranı (A/E) ölçüldü. M-Mode eko'da sol ventrikül duvar kalınlığı (LVWT) ile sol ventrikül duvar kalınlığının diastolik çapı oranı (LVWT/Dd) tayin edilerek bu parametreler ile LASTI arasındaki ilişkiler incelendi. LVWT/Dd, S4 (+) grupta hem S4 (-) gruba (p<0.005), hem de kontrol grubuna kıyasla (p<0.0005) daha yüksekti. AET S4 (+)grupta S4 (-) gruba oranla daha uzun, APETc ise daha kısa idi (her biri için p<0.0005). LVWT/Dd ile AET arasında (r:0.45, p<0.001), APETc arasında (r:-0.45, p<0.001), APET/ AET oranı arasında (r:-0.41, p<0.001) and APETc/AET oranı arasında (r:-0.52, p<0.001) anlamlı ilişki olduğu görüldü. Ayrıca LVWT ve A/E oranı da LASTI ile korelasyon gösteriyordu. LASTI'nın yaşa bağlı olarak değişmemesine rağmen, komplians bozukluğunu gösteren parametreler ile LASTI arasında anlamlı ilişki olduğu görüldü. Sonuçta, sol atrial sistolik zaman aralıklarının yaşa bağlı olarak değişmemesine rağmen sol ventrikül kompliansını gösteren parametrelerle korelasyon göstermesi nedeniyle, bu aralıkların sol ventrikül kompliansının yaştan bağımsız olarak tayin edilmesinde güvenli kullanılabileceği kanaatine varıldı .
The left atrial (LA) ejection (AET), preejection (APET) and corrected preejection (APETc) time as well as the early (E) peak and Iate (A) peak diastolic velocity, A to E ratio (A/E), the atrial flow volume to transmitral flow volume ratio (AFV/TFV) values were obtained using continuous Doppler echocardiography in 18 patients with essential hypertension (HT) and a phonocardiographically affirmed fourth heart sound (S4) who were compared to 32 hypertensive and 25 normotensive subjects (NT) without a S4. Left ventricular wall thickness (LVWT) and its ratio to end-diastolic diameter (LVWT/Dd) were determined with M-mode echocardiography. AET was longer in the S4 (+) group than the S4 (-) group (p<0.0005), but APETc was shorter in the S4 (+)group than S4 (-)group (p<0.0005). LVWT/Dd correlated with AET (r:0.45, p<0.001), APETc (r:- 0.45, p<0.001), APET/AET (r:-0.40, p<0.001) and APETc/AET (r:-0.52, p<0.001). In addition, LVWT and A to E ratio correlated with left atrial systolic time intervals (LASTI). There were no statistically significant correlations between age and the variables of LASTI. LASTI displayed important changes pointing to a reduced LV compliance in patients with essential hypertension, compared to normotensive controls.These changes become even more striking in the presence of a fourth heart sound which can therefore be accepted as an important sign of a decrease in compliance in a patient with hypertension. Since LASTI were not affected by age and showed significant correlation with the A to E ratio and LV dimensions, they can be regarded as reliable indicators of LV compliance.

11.Pulmonary Artery Banding and Surgical Results
Halil TÜRKOĞLU, Tufan PAKER, Atıf AKÇEVİN, Bülent POLAT, Yusuf YALÇINBAŞ, Ayşe SARIOĞLU, Tayyar SARIOĞLU, Rüstem OLGA, Aydın AYTAÇ
Pages 219 - 222
1985-1990 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Kardiyoloji Enstitüsü Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı'nda çeşitli doğumsal kardiak anomalileri nedeniyle 14 hastaya pulmoner arter bandingi yapıldı. Hastaların yaşları 2,5 ay - 3 yaş, ağırlıkları 3,5 - 11 kg. arasında değişiyordu. 2 hasta geniş ventriküler septal defekt ve pulmoner hipertansiyon (VSD+PH) nedeniyle ameliyat edildi. 5 hasta erken dönemde kaybedildi. Ameliyatta, pulmoner arter (PA) basınçları 30 mmHg'den daha aşağı indirilen 6 hastadan 4'ü (% 67), pulmoner arter basınçları 30 mmHg'den daha büyük bırakılan 8 hastadan sadece biri erken dönemde kaybedildi (p<0.0001).
Between the years 1985-1990, 14 pulmonary artery banding procedures were done on patients with various congenital cardiac malformations at the İstanbul University Institute of Cardiology. Patients' ages varied between 2.5 months and 3 years, and their weight between 3.5-11 kg. Two of them had large VSD and pulmonary hypertension, the remainder had complex postoperative period. Four of 6 patients died whose pulmonary artery pressure was reduced to a level below 30 mmHg, whereas only 1 in eight patients whose pressure was adjusted to over 30 mmHg after banding (p<0.001). Although pulmonary artery banding is a good palliative procedure in patients with congenital cardiac malformations associated with increased pulmoray blood flow, it has a high mortality in some complex cases and in truncus arteriosus, especially when the pulmonary artery pressure is reduced to a level below 30 mmHg.

12.Angiographic Morphology in Patients with Unstable Angina Pectoris
Oktay SANCAKTAR, Ali Rıza KAZAZOĞLU, Tuğrul OKAY, Nuri ÇAĞLAR, Mehmet ÖZDEMİR
Pages 223 - 229
Unstable angina pektorisli olgularda sıklıkla var olan intrakoroner trombus ve kompleks morfolojinin semptomlarının ortaya çıkış şekli, anjiyografinin yapılış zamanı ve hastane içi gelişen kardiyak olaylarla ilişkisi yeterince araştırılmamıştır. Bunlar gözönüne alınarak 112 unstable angina pektorusli olguya hastaneye başvuruşlarının ilk gününde (16±6 saat, s=44) veya daha sonraki günlerde (4.6±1.8 gün, s=68) koroner anjiyografi uygulandı. Koroner arterlerde % 50 ve üstündeki darlıklar ciddi koroner arter hastalığı, irregüler olan veya dudaklaşma yapan lezyonlar da kompleks morfoloji olarak değerlendirildi. İntrakoroner trombus, erken anjiyografi yapılan olguların % 57'sinde (25/44), geç anjiyografi yapılan olguların % 32'sinde (22/68) saptandı (p<0.001). Kompleks morfoloji sıklığı erken anjiyografi grubunda % 55 (24/44), geç anjiyografi grubunda ise % 47 (32/68) idi. Kardiyak olaylar (ölüm, miyokard infarktüsü, acil revaskülarizasyon) intrakoroner trombusü olanlarda % 78 (36/46), kompleks morfolojisi olanlarda %53 (29/55) (p<0.05), çok damar hastalığı olanlarda ise % 48 (42/87) (p<0.05) olarak bulundu. Buna karşın, trombusu olmayanlarda % 14 (9/66) (p <0.001); kompleks morfoloji içermeyenlerde % 26 (15/57) (p<0.01); çok damar hastalığı olmayanlarda ise % 12 (3/25) (p<0.001) oranında kardiyak olay gelişti. Bu çalışmada intrakoroner trombosun varlığı ile hastane içi kardiyak olayların gelişmesi arasında sıkı bir ilişki olduğu görüldü. Ayrıca intrakoroner trombusun saptanması istirahat ağrısının gelişmesi ile koroner anjiyografinin yapılması arasında geçen süreyle de ilişkilidir.
Complex morphology and intracoronary thrombus occur frequently in patients with unstable angina pectoris, but their relation to the time of symptomatic presentation, timing of angiography and inhospital cardiac events has not been investigated. Acoordingly, in 112 consecutive patients with unstable angina pectoris, we performed coronary angiography either in the first day of hospital admission (16±6 hours, n=44) or later in the post-admission days (4.6±1.8 days, n=68). Significant coronary artery disease was defined as any ?% 50 stenosis, and complex morphology as any stenosis with irregularity or overhang. Coronary thrombi were present in 57% (25/44) of early angiography patients (p<0.001). Complex coronary morphology occurred in 55% (22/44) of early angiography patients and 47% (32/68) of Iate angiography patients 47% (p<0.001). Cardiac events (death, myocardial infarction, and urgent revascularization) occurred in 78 % (36/46) of patients with coronary thrombus, in 53 % (29/55) of the patients with complex morphology, and in 48% (42/87) of the patients with multiplevessel disease. On the other hand, the occurrence rates of cardiac events in the patients without these angiographic features were 17% (9/66) (p<0.001), 26% (15/57) (p<0.01), 12% (3/25) (p<0.001), respectively. This study showed that the presence of intracoronary thrombus was associated with a higher incidence of in-hospital cardiac events. Also angiographic detection of intracoronary thrombi varies according to the temporal relation between angiography and chest pain at rest.

DERLEME
13.Reviews A Review of Current Dilatation Systems in Percutaneous Transluminal Coronary Angioplasty
Tuğrul OKAY
Pages 230 - 235
İnsanda ilk kez Eylül 1977'de Andreas Gruentzig tarafından uygulanan perkütan transluminal koroner anjiyoplasti (PTKA) kısa zamanda seçilmiş olgularda aterosklerotik koroner kalp hastalığının primer tedavisi halini almıştır. PTKA'de primer başarı oranı ilk uygulandığı yıllardan bu yana giderek artma göstermiştir. Bu artışta operatörün becerisi ve tecrübe kazanmasının yanısıra kullanılan guide wire, guiding kateter ve balon kateterlerdeki teknolojik gelişmenin rolü de büyük olmuştur. Bugün için interventional (girişimci) kardiyoloğun teknik tecrübesi ve becerisi başarılı anjiyoplastinin ana faktörüdür. Uygun olgu seçiminin yanısıra uygun malzeme seçimi ve yeterli radyografik projeksiyon (görüntüleme) teknik tecrübenin sağladığı ana unsurlardır (1). Ülkemizde de giderek artan oranda PTKA yapılmaktadır. Çeşitli dış kaynaklı raporlarda da (2,3) belirtildiği gibi girişimci kardiyoloğun primer olarak minimum 500 kardiak kateterizasyon ve koroner anjiyografi yapmış olması ve kamplikasyon oranının makul ölçülerde kalması gerekmektedir. Keza primer olarak PTKA yapacak bireyin, 75'inde primer operatör konumunda olmak üzere 125 PTKA işleminde bulunmuş olması gerekmektedir. Kazanılmış bulunan tecrübenin devamı içinde girişimci kardiyoloğun yıllık PTKA adedi 50'nin altına düşmemelidir. Ülkemizde daha henüz yılda beşyüzün üzerinde koroner anjiyografi yapılan merkezlerin azlığına rağmen PTKA yapan merkezlerin giderek artma göstermesi kanımızca komplikasyon oranının yükselmesine ve bu da toplumumuzda daha henüz yeni tanınmaya başlayan bu tedavi metodunun olumsuz propagandasına neden olacak ve kişileri (bireyleri) yurtdışı arayışlarına sevk edecektir. Yazımızda amacımız bir sistemi veya bir malzemeyi övmek değil, yirmisekiz aylık dönem içinde 350'nin üzerinde PTKA yapılan kliniğimizde kazandığımız tecrübelerin yanısıra çok sayıda yurtiçi ve yurtdışı toplantılar ve literatür taramasının ışığında özellikle yeni başlayanlara bu konuda bir ışık tutabilmektedir.
PTCA has gained worldwide acceptance as primary therapy in selected patients. Because of repid ad vances in technology, new devices are produced on the regular basis. This article summarises currently available angioplasty technology and attempts to provide guidelines for selection of catheters and guidewires, and this information may be useful especially for the beginner in the selection of appropriate equipment for PTCA procedures.

14.Syndrome X
Nurettin ÖZCAN, Ahmet ÖZET
Pages 236 - 240
Sendrom X terimi 1981'de çoğunluğu bayan olan bir grup hasta için kullanılmıştır. Bu hastalarda tipik angina pektoris, pozitif egzersiz testi cevabı olup angiografide koroner arterler normaldir ve koroner spasm bulguları yoktur. Bu hastalar muhtemelen heterojen gruptandır ve angina nedenleri tamamen bilinmemektedir; anginaların iskemiye bağlı olduğuna dair bulgular vardır. Iskemi küçük dirençli damarların yetersiz dilatasyonu nedeni ile perfüzyon yedeğinin anormal oluşuna bağlıdır. Tedavide sublingual glyceryl trinitrate, kalsiyum antagonistleri ve uzun etkili nitritterden hastalar semptomatik olarak faydalanırlar. Bu hastalığın genelde selim olduğuna ve akut infarktüs riski taşımadığına güvenmek uygun olur, fakat semptomlar hastaları huzursuz etmeye devam eder.
This label has been applied since 1981 to a group of patients (often middle-aged women) who have typical angina pectoris, positive exercise tests, no evidence of coronary spasm and angiographically normal coronary arteries. These patients probably represent a heterogeneous group and the cause of their angi na is unknown. Their angina may be ischemic and related to abnormal perfusion reserve due to inappropriate dilatation of small resistive vessels. Symptomatic benefit can usually be achieved from sublingual glyceryl trinitrate and from therapeutic trials of calcium antagonists and nitrovasodilators. Reassurance that the condition seems largely benign and carries no risk of acute infarction is obviously appropriate but symptoms can remain disturbing.

OLGU
15."Unroofed" Coronary Sinus Associated with Double Inlet Left Ventricle
Halil TÜRKOĞLU, Tufan PAKER, Bülent POLAT, Ayşe SARIOĞLU, Tayyar SARIOĞLU, Aydın AYTAÇ
Pages 241 - 243
Modifiye Fontan operasyonu uygulanan 14 hastadan birinde sol persistan superior vena kava (SPSVK) ile tavansız (unroofed) koroner sinüs (TKS) tesbit edildi. Bu hastaya, çift girişli sol ventrikül, büyük damarların transpozisyonu, pulmoner stenoz ve SPSVK anomalileri nedeniyle modifiye Fondan prosedürü uygulandı. Prosedür sonunda şiddetli arteryel hipoksi saptanarak tekrar kardiyopulmoner bypass'a geçildi ve koroner sinus (KS) içinden prob sokularak TKS teşhis edildi. SPSVK, KS'ye açılıyordu. KS orifisinin sol atriumda bırakılması ve SPSVK'nın bağlanması sonucu arteriyel hipoksi düzeldi. Hasta medikasyonsuz taburcu edildi. Tavansız KS, modifiye Fontan prosedürü uygulanan hastalarda kalıcı sağ-sol interatrial şanta sebep olabilir.
In our Institute, one of 14 patients who underwent modified Fontan procedure due to various complex congenital anomalies between October 1985 and May 1990 was noted to have unroofed coronary sinus associated with left persistent superior vena cava (LPSVC) at surgery. This patient's pathology was double inlet left ventricle, transposition of great arteries, pulmonary stenosis and left persistent superior vena cava. LPSVC was known to drain into the CS. After the modified Fontan procedure, severe arterial hypoxia was noted. Cardiopulmonary bypass immediately recommenced. Unroofed CS was identified by retrograde-probing through the CS orifice. Leaving the CS orifice in the left atrium and Iigation of the LPSVC resulted in resolution of cyanosis. Postoperative period was uneventful. Unroofed CS may permit significant persistent right to left interatrial shunting after a modified Fontan procedure.

16.Interrupted Arcus Aorta: Report of 4 Cases
Funda ÖZTUNÇ, Sema ÖZER, Muhsin SARAÇLAR, Süheyla ÖZKUTLU, Arman BİLGİÇ, Şencan ÖZME
Pages 244 - 248
Hacettepe Üniversitesi Pediatrik Kardiyoloji Ünitesinde "interrupted" (kesinti/i) arkusaorta tanısı alan 4 olgu sunulmuştur. Kesintinin yerine göre olguların ikisi tip A, biri tip B, diğeri ise tip C ile uyumludur. Hastaların hepsinde duktus arteriosus açıklığı, üçünde ventriküler septal defekt, birinde mitral kapak anomalisi, birinde hipoplazik sol ventrikül ve bir olgu da çift arkus aorta bu anomaliye eşlik etmekteydi. Iki hasta cerrahi tedavi uygulanmadan yenidoğan döneminde kaybedilmiş, diğer iki olgu ise tanı aldıklarında ağır pulmoner hipertansiyon ve pulmoner vasküler obstrüktif değişikliklerin varlığı nedeniyle inoperable kabul edilmiştir.
Four cases with interrupted aortic arch diagnosed at the Hacettepe University, Department of Pediatric Cardiology have been presented. Two cases were classified as type A, one type B, and the Iast one as type C with respect to Iocalisation of the interrupted portion. In all cases patent ductus aorteriosus was present as an associated Iesion. In addition following anomalies were detected: ventricular septal defect in three, mitral valve abnormality in one, hypoplasia of the left ventricle in one, and double aortic arch in one patient. Two patients died in the neonatal period prior to surgical intervention. The remaining two cases were evaluated as inoperable because of severe pulmonary hypertension and pulmonary vascular obstructive changes on admission.

© Copyright 2020 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale