Archives of the Turkish Society of Cardiology - Turk Kardiyol Dern Ars: 48 (1)
Volume: 48  Issue: 1 - 2020
1.Editorial
Dilek Ural
Page I

ORIGINAL ARTICLE
2.Effect of acute kidney injury on long-term mortality in patients with ST-segment elevation myocardial infarction complicated by cardiogenic shock who underwent primary percutaneous coronary intervention in a high-volume tertiary center
Mert İlker Hayıroğlu, Emrah Bozbeyoglu, Özlem Yıldırımtürk, Ahmet İlker Tekkeşin, Seçkin Pehlivanoğlu
PMID: 31974325  doi: 10.5543/tkda.2019.84401  Pages 1 - 9
Amaç: Akut böbrek hasarı (ABH) ST segment yükselmeli miyokart enfarktüsü (STYME) hastalarında renal ve kardiyak rezervi yansıtır, ama STYME hastalarında ABH’nın uzun dönem mortaliteye olan etkisi konusunda kanıt azdır. Bu çalışmada, STYME ile primer perkütan koroner girişim (PPKG) uygulanan ve kardiyojenik şok (KŞ) gelişen hastalarda ABH’nın uzun dönem mortaliteye olan etkisini araştırdık.
Yöntemler: Bu geriye dönük çalışmada, ABH’nın STYME nedeniyle primer perkütan koroner girişim uygulanan ve KŞ gelişen 492 hastadaki uzun dönem prognoza etkisi değerlendirildi. Serum kreatininde 0.3 mg/dL veya fazla artış, serum kreatininde %50 veya fazla artış veya idrar çıkışında azalma (6 saatten uzun süredir idrar çıkışı 0.5 mL/kg’dan az olan dökümente oligüri) ABH olarak tanımlandı. Hastalar ABH görülmesine göre iki gruba ayrıldı ve bu gruplar arasında uzun dönem mortalite karşılaştırıldı. Cox regresyon analizi uzun dönem mortalitenin bağımsız prognostik faktörlerini belirlemek için kullanıldı.
Bulgular: Cox regresyon analizindeki yaş ve cinsiyet düzeltilmiş risk oranları (HR) ABH gelişen hastalarda tüm nedenli ölümler için anlamlı olarak yüksekti (HR 4.55; %95 güven aralığı [GA] 2.370–8.759). Karışıklığa neden olan faktörler düzeltildiğinde, ABH gelişen hastalar ABH gelişmeyen hastalar ile karşılaştırıldığında HR anlamlı olarak yüksekti. (HR 2.207; %95 GA 1.150–4.739) yaş (p<0.001, HR 1.060, %95 GA 1.027–1.094), ejeksiyon fraksiyonu (p=0.012, HR 0.952, %95 GA 0.916–0.989), BUN (p=0.010, HR 1.019, %95 GA 1.005–1.034) and ABH (p=0.031, HR 2.244, %95 GA 1.077–4.676) uzun dönem mortaliteyi belirleyen bağımsız faktörler olarak bulundu.
Sonuç: Çalışmamız ABH’nın, STYME nedeniyle PPKG uygulanan ve KŞ gelişen hastalarda uzun dönem mortalite için bağımsız prognostik faktör olduğunu göstermiştir.
Objective: Acute kidney injury (AKI) is a reflection of both renal and cardiac reserve in patients with ST-segment elevation myocardial infarction (STEMI), but there is a lack of evidence related to the effect of AKI on long-term mortality in patients with STEMI. This study was an investigation of the prognostic value of AKI for long-term mortality in patients with STEMI complicated by cardiogenic shock (CS) and primary percutaneous coronary intervention (PPCI).
Methods: This retrospective analysis evaluated the long-term prognostic impact of AKI on 492 patients with STEMI complicated by CS who were treated with PPCI. AKI was defined as ≥0.3mg/dL increase in serum creatinine within 48 hours or a ≥50% increase in serum creatinine in 7 days, or a reduction in urine output (documented oliguria of less than 0.5mL/kg per hour >6 hours. Patients were grouped according to the incidence of AKI and long-term mortality was compared. Cox regression analysis was used to determine independent prognostic factors of long-term mortality.
Results: In Cox regression analysis, the age- and sex- adjusted hazard ratios (HRs) were higher for all-cause mortality in patients with AKI. [HR: 4.556; 95% confidence interval: (CI) 2.370–8.759]. After adjustment for confounding variables, the relative risk was greater for patients with AKI in comparison with patients without AKI (HR: 2.207; 95% CI: 1.150–4.739). Age (HR: 1.060, 95% CI: 1.027–1.094; p<0.001), left ventricular ejection fraction (HR: 0.952, 95% CI: 0.916–0.989; p=0.012), blood urea nitrogen level (HR: 1.019, 95% CI: 1.005–1.034; p=0.010), and AKI (HR: 2.244, 95% CI: 1.077–4.676; p=0.031) were found to be independent factors to determine long-term mortality.
Conclusion: The results of this study demonstrated that AKI was an independent prognostic factor for long-term mortality among patients with STEMI complicated by CS and treated with PPCI.

3.The relationship between a combination of vitamin D deficiency and hyperuricemia and the severity of coronary artery disease in myocardial infarction patients
Mustafa Umut Somuncu, Nail Güven Serbest, Ferit Akgül, Mustafa Ozan Çakır, Tunahan Akgün, Fatih Pasa Tatar, Murat Can, Abdulkadir Tekin
PMID: 31974328  doi: 10.5543/tkda.2019.89743  Pages 10 - 19
Amaç: Vitamin D eksikliğinin koroner arter hastalığıyla ilişkisi gösterilmiştir. Ayrıca, hiperüriseminin de aterosklerozun bağımsız prediktörü olduğuna dair çalışmalar mevcuttur. Bununla birlikte, bu iki parametrenin birlikteliğinin koroner arter hastalığının ciddiyeti ile ilişkisi net değildir. Çalışmamızda, Vitamin D eksikliği ve hiperürisemi varlığının koroner arter hastalığının ciddiyeti ile ilişkisi olup olmadığını araştırmayı amaçladık.
Yöntemler: Bu kesitsel çalışmaya miyokart enfarktüs tanılı 502 hasta alındı. 25-hidroksivitamin D (25OHD) ve serum ürik asit (SUA) seviyesi hastane başvurusu sırasında alınan kandan ölçüldü. Hiperürisemi (>7 mg/dL) ve vitamin D eksikliği (<20 ng/mL) varlığına göre 2x2 faktöryel dizayn kullanılarak gruplar oluşturuldu. Tüm hastalara koroner anjiografi uygulandı ve koroner arter hastalığı ciddiyeti; Gensini skoru, SYNTAX skoru ve lezyonlu damar sayısına göre belirlendi.
Bulgular: Vitamin D eksikliği ve hiperürisemi birlikteliği 83 hastada mevcuttu (%16.5). Hem Vitamin D eksikliği hem de hiperürisemisi olan hastalarda daha fazla çoklu-damar hastalığı, daha yüksek SYNTAX skoru ve Gensini skoru mevcuttu (sırasıyla, %24.1 ve %8.5, 13.9±8.0 ve 9.5±6.3, 54.8±24.0 ve 40.5±19.9). Yaş, erkek cinsiyet, diyabet mellitus, aile öyküsü, SUA ve 25OHD koroner arter hastalığının ciddiyetinin bağımsız prediktörleriydi. Ayrıca, hiperürisemi/vitamin D eksikliği grubu kontrol grubuna göre dört kat daha fazla ciddi koroner arter hastalığına sahiptir.
Sonuç: Hiperürisemi ve vitamin D eksikliği birlikteliği, miyokart enfarktüs hastalarında koroner arter hastalığının ciddiyetinin bağımsız prediktörlerinden biridir.
Objective: Vitamin D deficiency has been shown to be associated with coronary artery disease (CAD). In addition, there are studies suggesting that hyperuricemia is an independent risk factor for atherosclerosis, whereas the relationship between the combination of these 2 parameters and severity of CAD remains unclear. The aim of this study was to investigate the association between the combination of vitamin D deficiency and hyperuricemia and the extent of CAD.
Methods: A total of 502 patients who had experienced
myocardial infarction (MI) were included in this cross-sectional study. The 25-hydroxyvitamin D (25OHD) and serum uric acid (SUA) levels were measured in blood samples taken at the time of admission. A 2x2 factorial design was used to create groups according to the presence of hyperuricemia (>7 mg/dL) and vitamin D deficiency (<20 ng/mL). All of the patients underwent coronary angiography and the severity of CAD was determined using the Gensini score, SYNTAX score, and the number of diseased vessels.
Results: Both vitamin D deficiency and hyperuricemia were present in 83 patients (16.5%). Patients with hyperuricemia/vitamin D deficiency had more multivessel disease (24.1% vs 8.5%), and a higher SYNTAX score and Gensini score compared with the control group (13.9±8.0 vs. 9.5±6.3, 54.8±24.0 vs. 40.5±19.9, respectively). Age, male sex, presence of diabetes mellitus, family history of CAD, and levels of SUA and 25OHD were independent predictors of the severity of CAD. Moreover, the hyperuricemia/vitamin D deficiency group had 4 times greater odds of severe CAD than the control group.
Conclusion: The combination of hyperuricemia and vitamin D deficiency appears to be an independent predictor of severe CAD in MI patients.

4.The prognostic value of vitamin D level for in-hospital mortality in patients with acute pulmonary embolism
Veysel Ozan Tanık, Tufan Çınar, Barış Şimşek
PMID: 31974323  doi: 10.5543/tkda.2019.69256  Pages 20 - 25
Amaç: Biz bu çalışmada, akut pulmoner embolisi (APE) olan hastalarda başvuru sırasındaki serum D vitamini (Vit-D) düzeylerinin hastane içi mortalitedeki öngörme değerini araştırmayı amaçladık.
Yöntemler: Ocak 2015’ten Ocak 2018’e kadar, APE tanısı konulan ve başvuru esnasında serum Vit-D değerleri bulunan toplam 99 hasta çalışmaya dahil edildi. Serum Vit-D değerleri tüm hastalarda immün temelli tahlil kullanılarak ölçüldü. Çalışmanın primer sonlanım noktası tüm nedenlere bağlı hastane içi ölümlerdi.
Bulgular: Çalışmaya alınan hastalar serum Vit-D ortanca değerine göre iki gruba ayrıldı (Vit-D değeri ≤7.36 ng/mL olan 49 hasta hasta ve Vit-D değeri >7.36 ng/mL olan 50 hasta). Serum Vit-D düzeyi ≤7.36 ng/mL olan hastalar, serum Vit-D değeri >7.36 ng/mL olanlara göre daha yüksek ölüm oranına sahipti [6 (%12.2) ve 1 (%2), p=0.048]. Cox regresyon analizinde; serum Vit-D düzeyi (Hazard oranı: 0.82, %95 Güven Aralığı [GA]: 0.68–0.98, p=0.043) hastane içi mortalite ile bağımsız olarak ilişkili bulundu. Hastane içi mortaliteyi ön geren en uygun Vit-D düzeyi %71.4 duyarlılık ve %86.9 özgüllük ile ≤6.47 ng/mL saptanmıştır (eğri altında kalan alan: 0.81, GA %95: 0.72–0.88; p=0.004).
Sonuç: Bu çalışma, başvuru sırasındaki serum Vit-D düzeylerinin APE hastalarında hastane içi mortalite için bağımsız bir belirleyici olabileceğini göstermiştir.
Objective: The aim of this study was to investigate the prognostic value of the serum vitamin D (Vit-D) level on admission in patients with acute pulmonary embolism (APE) to determine in-hospital mortality.
Methods: Ninety-nine patients who were diagnosed with APE between January 2015 and January 2018 and had a record of an admission serum Vit-D level were enrolled in the study. The serum Vit-D level was measured using an immune-based assay in all cases. The primary outcome of the study was in-hospital all-cause mortality.
Results: The study population was divided into 2 groups according to the median value of serum Vit-D level: Vit-D level ≤7.36 ng/mL in 49 patients and Vit-D level >7.36 ng/mL in 50 patients. The patients with a serum Vit-D level ≤7.36 ng/mL had a higher of incidence of in-hospital death compared with those whose serum Vit-D level was >7.36 ng/mL (6 [12.2%] vs. 1 [2%]; p=0.048). In Cox regression analysis, the serum Vit-D level (Hazard ratio: 0.82, 95% confidence interval: 0.68-0.98; p=0.043) was found to be independently associated with in-hospital mortality. The optimal value of serum Vit-D level for the prediction of in-hospital mortality was ≤6.47 ng/mL, with a sensitivity of 71.4% and a specificity 86.9% (area under the curve: 0.81, 95% CI: 0.72–0.88; p=0.004).
Conclusion: The findings demonstrated that the serum Vit-D level on admission may be an independent predictor for in-hospital mortality in patients with APE.

5.Implications of continuous positive airway pressure on heart rate variability in patients with obstructive sleep apnea: Does gender matter?
Bülent Özlek, EDA Özlek, Volkan Doğan, Özcan Başaran, Cem Çil, Oğuzhan Çelik, Murat Biteker, Ali Rıza Bilge
PMID: 31974322  doi: 10.5543/tkda.2019.66247  Pages 26 - 35
Amaç: Bu çalışmada, orta ve ciddi obstrüktif uyku apne sendromlu (OUAS) hastalarda sürekli pozitif hava yolu basıncı (SPHB) tedavisinin kalp hızı değişkenliğini (KHD) iyileştirmedeki etkinliğini ve bu etkinlikte cinsiyetin rol oynayıp oynamadığını araştırmayı amaçladık.
Yöntemler: Orta ve ciddi OUAS tanısı olan ve dışlama kriterleri dışında kalan ardışık hastalar çalışmaya ileriye yönelik olarak dahil edilerek, sürekli senkronize elektrokardiyografik inceleme yapıldı. SPHB tedavisine başlanmadan önce ve tedavi başlangıcından bir yıl sonraki sürede KHD analizi yapıldı. SPHB’nin, KHD üzerine olan etkilerinde cinsiyet farklılığı olup olmadığını incelemek ve SPHB yanıtının kadın ve erkeklerde farklı olup olmadığını analiz etmek için erkek ve kadınlarda ayrı ayrı değerlendirme yapıldı.
Bulgular: Çalışmaya 18 hasta (10 erkek, ortanca yaş 56) dahil edildi. Erkek ve kadın hastalar arasında bazal klinik özellikler açısından anlamlı farklılık yoktu. Bir yıllık SPHB tedavisi sonrasında hem erkek hem kadınlarda; ortalama kalp hızının azaldığı (p<0.05), zaman temelli KHD parametrelerinin arttığı (p<0.05) gözlendi. Bir yıllık tedavi sonrası kadınlarda frekans temelli KHD parametrelerinde bir değişiklik görülmezken (p>0.05); erkeklerde HF’de yükselme (p<0.05), LF/HF oranında düşme (p<0.05) saptandı. Ayrıca, bir yıllık SPHB tedavisinden sonra KHD’deki artış, erkeklerde kadınlardan anlamlı olarak daha yüksekti (p<0.05).
Sonuç: SPHB tedavisi OUAS hastalarında kardiyak sempatik aktiviteyi azaltmakta ve KHD’yi arttırmaktadır. Uzun süreli SPHB tedavisinin bu faydalı etkileri erkeklerde daha belirgin olarak ortaya çıkmaktadır.
Objective: This study was designed to determine the effectiveness of continuous positive airway pressure (CPAP) treatment on the improvement of heart rate variability (HRV) and whether gender plays a role in HRV in patients with mode-rate to severe obstructive sleep apnea syndrome (OSAS).
Methods: Consecutive patients with recently diagnosed moderate to severe OSAS underwent continuous synchronized electrocardiographic monitoring and were prospectively considered for inclusion in the study. HRV was analyzed before starting CPAP therapy and 1 year thereafter. The effects of CPAP on HRV were evaluated in men and women separately to ascertain whether there are gender differences in the clinical manifestations of OSAS and whether female HRV responses to CPAP are similar to those of men.
Results: A total of 18 patients (10 men, median age: 56 years) were included in the study. There were no significant differences in the baseline clinical characteristics of the male and female patients. After 1 year of CPAP treatment, heart rate decreased (p<0.05) and time domain parameters increased (p<0.05) in both men and women. None of the frequency domain parameters changed in women (p>0.05), whereas the high frequency power measured increased (p<0.05) and the ratio of low frequency to high frequency decreased (p<0.05) in men after 1 year of CPAP treatment. The increase in HRV after 1 year of CPAP therapy was significantly higher in men than in women (p<0.05).
Conclusion: CPAP therapy reduced enhanced cardiac sympathetic nerve activity in patients with OSAS assessed according to HRV. The beneficial effect of long-term CPAP therapy on HRV was more pronounced in men.

6.Comparison of relative safety and efficacy of handmade S-shaped catheter and conventional catheters in concomitant carotid and coronary angiography
Yakup Balaban, Murat Güçlü Elevli
PMID: 31974327  doi: 10.5543/tkda.2019.85720  Pages 36 - 43
Amaç: Bu çalışmada koroner anjiyografi yapılan hastanın ikinci bir işleme girmeksizin koroner anjiyografiyi takiben elle şekillendirilen kateterle karotis anjiyografi yapılabilirliğini ve konvansiyonel katetere göre pratiklik, güvenirlik ve görüntüleme başarısını karşılaştırdık.
Yöntemler: 2010 ile 2017 yılları arasında koroner anjiyografi esnasında karotis anjiyografi yapılmış olan 248 hasta çalışmaya alındı. Bu hastalardan 117’sine sağ diyagnostik kateter, 131’inde de elle şekillendirilen yeni kateter ile karotis görüntüleme yapıldı.
Bulgular: Temel özellikler iki grupta da benzer bulundu. Toplam işlem süresi (7.34±1.10 dk ve 9.56±3.59 dk p<0.001), floroskopi zamanı (6.08±1.72 dk ve 5.23±1.00 dk p<0.001), kullanılan opak madde miktarı (50.2±15.6 mL ve 62.3±17.9 mL, p<0.001) yeni kateter grubunda daha düşük bulundu.
Sonuç: Karotis arterlerin eş zamanlı görüntülenmesi, karotis ve koroner arter hastalığı arasındaki güçlü korelasyon göz önüne alındığında, koroner anjiyografi yapılırken ciddi koroner arter hastalığı olan hastalar için avantajlıdır. Koroner görüntüleme için özel bir kateter kullanmak yerine, karotis görüntüleme için kullanılan kateter elle yeniden şekillendirilebilir. Bu yöntemin hem etkili hem de güvenli olduğu kanıtlanmıştır.
Background: We have evaluated the feasibility of concomitant carotid angiography after coronary angiography with the same catheter, and the practicality, safety and success of image acquisition with respect to conventional catheters.
Method: 248 patients have been enrolled in the study, who have been evaluated with both carotid and coronary angiography in a time period between 2010 and 2017. 117 of them were evaluated with right diagnostic catheters and 131 of them were evaluated with handmade S shaped (HMS) catheters.
Basic parameters were similar in both of the groups. Total procedural time (7.34 ± 1.10 vs 9.56 ± 3.59 minutes, p < 0.001), fluoroscopy use time (6.08 ± 1.72 vs 5.23 ± 1.00 minutes, p < 0.001), used contrast media volume (50.2 ± 15.6 mL vs 62.3 ± 17.9 mL, p < 0.001) were all lower in the HMS catheter group.
Conclusion: There is strong correlation between coronary and carotid artery disease (62%). Many Cardiologists perform concomitant carotid angiography when performing coronary angiography using right diagnostic catheters (JR). The JR catheters tip can be reshaped like to S to enhance its safety and efficacy during carotid imaging. Our experience supports this.
Imaging of the carotid arteries is advantageous for the patients with severe coronary artery disease, when performing coronary angiography. For this purpose, the same catheter used for coronary imaging can be used after it is reshaped at hand, in place of a special catheter. This method is both efficient and safe.

7.Pacemaker pocket infection rate and suture technique
Goutam Datta
PMID: 31974324  doi: 10.5543/tkda.2019.82598  Pages 44 - 48
Amaç: Kardiyak implante edilebilir elektronik cihaz (KİEC) enfeksiyonunu %2’den düşük insidansta görülmektedir. Kalp pili cep enfeksiyonunu önlemede tek tek atılan dikişlerin devamlı dikişten daha iyi olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı, dikiş teknikleriyle kalp pili enfeksiyon oranı arasında bir ilişki olup olmadığını belirlemektir.
Yöntemler: 2011-2016 yılları arası 5 yıllık dönemde 2200 hastanın verileri incelendi. Çalışma grubunda 1096 ve kontrol grubunda 1104 hasta bulunuyordu. Çalışma grubunda sürekli dikiş ve kontrol grubunda tek tek dikiş atma kullanıldı.
Bulgular: Kalp pili cep enfeksiyonu 33 (%1.5) hastada oluşmuştu. Çalışma grubunda 17 ve kontrol grubunda 16 hastada kalp pili cep enfeksiyonu gelişmişti. Çalışma grubunda 54 (%4.9) ve kontrol grubunda 50 (%4.5) hastada hematom görüldü.
Sonuç: Yara kapanmasında devamlı veya tek tek dikiş atma tekniğinin kalp pili cep enfeksiyonunu önlemede herhangi bir anlamlı rolü olmamıştır.
Objective: The incidence of cardiac implantable electronic device (CIED) infection is usually <2%. The interrupted suture technique is thought to be better than a continuous suture in order to prevent pacemaker pocket infection. The aim of this study was to determine if there was a correlation between the suture techniques and the pacemaker wound infection rate.
Methods: The data of 2200 patients from the 5-year period of 2011 to 2016 were studied. There were 1096 patients in the study group and 1104 patients in the control group. Continuous sutures were used in the study group and interrupted sutures were used in the control group.
Results: Pacemaker pocket infection occurred in 33 patients (1.5%). Seventeen patients in the study group and 16 patients in the control group developed a pacemaker pocket infection. A pacemaker pocket hematoma was seen in 54 patients in the study group (4.9%) and 50 patients in the control group (4.5%).
Conclusion: Use of the continuous or interrupted suture technique for wound closure had no significant role in the prevention of pacemaker pocket infection.

8.Admission Tpe interval predicts reperfusion success in STEMI patients treated with fibrinolytic agents
Ali Çoner, Sinan Akıncı, Mehmet Hüsamettin Akküçük, Cihan Altın, Haldun Müderrisoğlu
PMID: 31974326  doi: 10.5543/tkda.2019.84789  Pages 49 - 57
Amaç: Miyokart enfarktüsü günümüzde morbidite ve mortalitenin en sık rastlanan sebebidir. Fibrinolitik uygulanması ST-segment yükselmeli miyokart enfarktüsünde (STYME) hayat kurtarıcı bir seçenek olmaya devam etmektedir, öte yandan başarılı reperfüzyon oranları net değildir. Başarısız reperfüzyon takiben uygulanacak kurtarıcı perkütan koroner girişim (PKG) esnasında STYME hastaları için ek klinik risk durumu oluşturmaktadır. Tpe aralığı ve Tpe/QTc oranı yeni tanımlanan elektrokardiyografi (EKG) parametreleridir ve
fibrinolitik ajanlar ile tedavi edilen STYME hastalarında daha önce araştırılmamıştır.
Yöntemler: Çalışmaya 177 STYME hastası (ortalama yaş 60.5±11.1 yıl: 138 erkek ve 39 kadın) dahil edildi ve EKG parametreleri geriye dönük olarak incelendi. Tpe aralığı ve Tpe/QTc oranı başvuru anı ve fibrinolitik uygulanmasını takiben 90. dakikada ölçüldü. Klinik özellikler ve EKG bulguları başarılı ve başarısız reperfüzyon gruplarında karşılaştırıldı.
Bulgular: Başarılı reperfüzyon 119 hastada izlendi (%67.2). Başvuru anındaki ortalama Tpe aralığı başarılı reperfüzyon sağlananlarda daha kısa idi (91.7 ve 100.9 ms) (p<0.001) ve fibrinoliz sonrası başarısız reperfüzyon grubuna göre daha çok kısaldığı izlendi (9.3 ve 4.5 ms) (p<0.001). Başvuru EKG’sinde izlenen Tpe aralığı için belirlenen 89.0 ms değerinde başarılı reperfüzyon duyarlılığı %90.9 olarak bulundu.
Sonuç: Tpe aralığı fibrinolitik ajanlar ile tedavi edilen STYME hastalarında başarılı reperfüzyonun öngördürücüsüdür.
Objective: Myocardial infarction is a leading cause of morbidity and mortality. Fibrinolytic administration is still a life-saving choice in ST-segment elevated myocardial infarction (STEMI), but the rate of successful reperfusion can be inconsistent. Failed reperfusion adds additional clinical risks to rescue percutaneous coronary intervention for STEMI patients. The interval between the peak of the T wave and the end of the T wave (Tpe) and the ratio of Tpe and a corrected measurement of the time from the start of the Q wave to the end of the T wave (Tpe/QTc ratio) are relatively new electrocardiogram (ECG) indices and have not yet been tested in STEMI patients treated with fibrinolytic agents.
Methods: A total of 177 STEMI patients (mean age: 60.5±11.1 years; 138 men and 39 women) were enrolled in this retrospective study to evaluate ECG parameters. The Tpe interval and the Tpe/QTc ratio at baseline and at the 90th minute following the administration of fibrinolytic therapy were analyzed. The clinical and ECG findings of successful and failed reperfusion groups were compared.
Results: Successful reperfusion was achieved in 119 patients (67.2%). The average Tpe interval on the admission ECG was shorter (91.7 vs. 100.9 milliseconds [ms]) (p<0.001) and shortened more in the successful reperfusion group (9.3 vs. 4.5 ms) (p<0.001). A cut-off value of 89.0 ms for the Tpe interval on the admission ECG was found to be related to reperfusion success with a sensitivity of 90.9%.
Conclusion: The Tpe interval was a predictor for reperfusion success in STEMI patients treated with fibrinolytic agents.

CASE REPORT
9.Ablation of ventricular tachycardia in a patient with a left ventricular assist device
Evrim Şimşek, Emin Evren Özcan, Emre Demir, Pelin Öztürk, Sanem Nalbatgil
PMID: 31974318  doi: 10.5543/tkda.2019.06624  Pages 58 - 63
Kalp nakline köprü ya da naklin kontrendike olduğu hastalarda hedef tedavi olarak sol ventrikül destek cihazlarının (SVDC) kullanımı giderek artmaktadır. SVDC desteği altında ilk bir yıl içinde hastaların yarıya yakını ventriküler aritmi (VA) atağı yaşamaktadır. SVDC öncesi VA olması işlem sonrası süreçteki aritminin en önemli öngördürücüsüdür. SVDC hastalarında VA ablasyonu konusunda klinik tecrübe ve bilgi kısıtlıdır. SVDC hastalarında diğer VA ablasyon hastalarından farklı olarak işlem öncesi ve sırasında dikkat edilmesi gereken basamaklar vardır. Bu yazıda SVDC olan bir hastada inatçı ventriküler taşikardi ataklarının ablasyonu tartışılacaktır.
The use of a left ventricular assist device (LVAD) as a bridge to heart transplantation (HTx) or as a destination therapy in patients with a contraindication for HTx is increasing. However, nearly half of the patients with LVAD support experience a ventricular arrhythmia (VA) in the first year. The history of a pre-LVAD VA is one of the most powerful predictors of VA after LVAD implantation. The clinical experience and data about ablation of a VA in patients with an LVAD are limited. There are important issues to be considered before and during the procedure in LVAD patients compared to other VA ablation patients. This is a report of ablation of intractable ventricular tachycardia in a patient with a LVAD.

10.A broken, O-shaped catheter during coronary angiography: Percutaneous retrieval via femoral approach using a wire-balloon technique
Kerim Esenboğa, Demet Menekşe Gerede Uludağ, Mustafa Kılıçkap, Ali Timuçin Altın
PMID: 31974329  doi: 10.5543/tkda.2019.92068  Pages 64 - 66
Koroner anjiyografi esnasında kullanılan malzemelerin hapsolması invaziv koroner işlemlerin nadir görülen fakat ciddi komplikasyonlarından biridir. Perkütan yolla sıkışmış malzemelerin çıkarılması kabul görmüş tedavi yöntemidir. Biz de burada koroner anjiyografi esnasında sağ koroner artere selektif olarak oturmaya çalışırken sağ arteria iliaca comminis’te “O” şeklinde kıvrılarak hapsolan diyagnostik kateterin çıkarılması işlemini sunuyoruz. Rasyonel ve özgün olan ve spesifik her hangi bir malzeme gerektirmeyen bu tel-balon metodu benzer olgularda basit ve güvenilir şekilde uygulanabilir.
Entrapment of equipment during coronary angiography is an uncommon but serious complication of invasive coronary procedures. Percutaneous extraction of trapped material is the accepted method of treatment. This case report is a description of the extraction of a diagnostic catheter retained as a result of collapsing into an O-shape in the right common iliac artery while trying to engage the tip of the catheter with the right coronary ostium. This rationale and unique wire-balloon method, requiring no specifically designed device, can be simply and safely performed in similar cases.

11.Different surgical approaches to Scimitar syndrome
Onur Işık, Muhammet Akyüz, Meltem Çakmak, Tülay Demircan, Ali Rahmi Bakiler
PMID: 31974320  doi: 10.5543/tkda.2019.57510  Pages 67 - 71
Scimitar sendromu, sağ akciğerin vasküler, bronşiyal ve parankimal malformasyonların birlikteliği ile kendini gösteren, nadir görülen bir anomalidir. Bu sendrom, inferiyor vena kavaya anormal sağ pulmoner venöz drenajı, hipoplastik sağ pulmoner arter, hipoplazik sağ akciğer ve sağ akciğere aortopulmoner kollaterallerin varlığı ile kendini göstermektedir. Bu yazıda, başarılı bir şekilde düzeltilen Scimitar sendromlu üç olguda farklı cerrahi yaklaşımları değerlendirdik.
Scimitar syndrome is a rare congenital heart defect characterized by the combination of vascular, bronchial, and parenchymal malformations. This syndrome includes anomalous right pulmonary venous drainage to the inferior caval vein, hypoplastic right pulmonary artery, right lung hypoplasia and the presence of aortopulmonary collaterals to the right lung. In this study, we evaluate the different surgical approaches of 3 cases with Scimitar syndrome who was corrected successfully.

12.Q fever endocarditis: is it always subacute or chronic?
Mehmet Rasih Sonsöz, Elif Agüloğlu Bali, Mehmet Aydoğan, Fehmi Mercanoğlu, Serap Şimşek Yavuz
PMID: 31974321  doi: 10.5543/tkda.2019.59153  Pages 72 - 76
Q ateşi, zorunlu bir hücre-içi bakterisi olan ve normal kan kültürü şişelerinde üretilemeyen Coxiella burnetii’nin neden olduğu zoonotik bir hastalıktır. C. burnetii, gelişmiş ülkelerde kan kültürü negatif enfektif endokardit olgularının yaklaşık %50’sinde etken olarak tanımlanırken, ülkemizde bu enfeksiyonlardaki rolü konusunda çok veri yoktur. Q ateşi endokarditi genellikle subakut veya kronik bir seyir gösterir, hastalık çok hafif semptomlarla yıllarca sürebilir, bakteri yavaş yavaş kalp kapağına hasar verirken ekokardiyografide vejetasyon görülmeyebilir. Bu olguda, sadece bir aylık konstitusyonel semptomlardan sonra gelişen NYHA sınıf IV kalp yetersizliği ile prezente olan genç bir erkek hastanın ekokardiyografisinde 3 cm’lik dev bir vejetasyon saptanan akut seyirli bir Q ateşi endokarditi sunulmuştur.
Q fever is a zoonotic disease caused by Coxiella burnetii, an obligate intracellular bacterium, which cannot be grown using routine blood culture methods. Although C. burnetii is reported to be the causative agent in approximately 50% of blood culture-negative infective endocarditis cases in developed countries, the incidence in Turkey is yet to be defined. The clinical course of Q fever endocarditis is generally subacute and chronic; the disease may be present for years with only subtle symptoms and no vegetation visible on echocardiography while the bacteria gradually destroy the heart valves. This is the case of the successful treatment of a young man with Q fever endocarditis that had an acute clinical course. In 1 month, he developed New York Heart Association class IV heart failure and a large, 3-cm vegetation was observed on an echocardiogram.

CASE IMAGE
13.Transesophageal echocardiography evaluation of severe pulmonary valve stenosis and regurgitation due to ring-like calcification
Ismail Balaban, Ahmet Karaduman, Berhan Keskin, Cemalettin Yılmaz, Münevver Sarı
PMID: 31974330  doi: 10.5543/tkda.2019.84426  Page 77
Abstract | English Full Text | Video

14.Ischemic stroke as the presentation of pseudoaneurysm in the left main coronary artery graft site in a patient with history of the Bentall operation
Ali Hosseinsabet, Shahram Momtahen
PMID: 31974319  doi: 10.5543/tkda.2019.33412  Page 78
Abstract | English Full Text | Video

PERSPECTIVE
15.Comment on cardiology publications
Ertan Ural
Page 79
Abstract | Full Text PDF

© Copyright 2020 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale