Turk Kardiyol Dern Ars: 47 (4)

Volume: 47  Issue: 4 - June 2019

EDITORIAL COMMENT
1.Cardiac biomarkers in coronary slow flow: Endocan and omentin-1
Kaan Okyay
PMID: 31219435  doi: 10.5543/tkda.2019.14701  Pages 249 - 250
Türk Kardiyoloji Derneği Arşivi Dergisi’nin bu sayısında Sığırcı ve arkadaşlarının yapmış olduğu çalışmada stabil angina pektoris nedeniyle koroner anjiyografi yapılarak koroner yavaş akım (KYA) fenomeni tespit edilen hastalarda, serum endokan ve omentin-1 düzeyleri incelenmiştir. Bu editöryal yorumda KYA konusu ele alınarak yazı ile ilgili görüşler bildirilmiştir.
In the current issue of Archives of Turkish Society of Cardiology Journal, Sigirci et al., have evaluated serum endocan and omentin-1 levels in patients diagnosed with stable angina pectoris who had coronary slow flow phenomenon on angiography. In this editorial comment, the comments on the article are provided.

ORIGINAL ARTICLE
2.Can biomarkers help us to understand the pathogenesis of coronary slow flow? Endocan and omentin-I in slow coronary flow phenomenon
Serhat Sığırcı, Remzi Sarıkaya, Kudret Keskin, Süleyman Sezai Yıldız, Saadet Pilten Güzel, Gökhan Çetinkal, İmran Önur, Kadriye Orta Kılıçkesmez
PMID: 31219439  doi: 10.5543/tkda.2018.27708  Pages 251 - 257
Amaç: Koroner yavaş akım fenomeninin (KYAF) patofizyolojisi net değildir. Yapılan çalışmalarda, üzerinde en çok durulan iki mekanizma endotel fonksiyon bozukluğu ve subklinik diffüz ateroskleroz olmuştur. Çalışmamızda endotel fonksiyon bozukluğu ile ilişkilendirilen serum endokan seviyeleri ve ateroskleroz ile ilişkilendirilen serum omentin-I seviyeleri ile KYAF arasındaki ilişkiyi araştırdık.
Yöntemler: Koroner anjiyogramlarına göre tanı alan 42 KYAF hastası ve normal koroner artere sahip 43 kontrol hastası çalışmaya dahil edildi. Hastalardan alınan serumlardan endokan ve omentin-I seviyeleri ölçüldü. KYAF varlığı ‘Thrombolysis in Myocardial Infarction’ (TIMI) kare sayısı (TFC) metodu ile hesaplandı.
Bulgular: Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, KYAF grubunda serum omentin-I seviyeleri anlamlı şekilde düşük ve endokan seviyeleri anlamlı olarak yüksek izlendi. ROC eğrisi analizde, endokanın KYAF hastalığına duyarlılığı %66, özgüllüğü %70 (eğri altında kalan alan - AUC: 0.760, %95 GA: 0.65–0.86; p<0.001) iken, omentin-I için bu değerler sırasıyla %66 ve %61 (AUC: 0.630, %95 GA: 0.51–0.75 p=0.049) saptandı. Çok değişkenli regresyon analizinde düşük serum omentin-I seviyeleri (Odds oranı - OO: 3.6, %95 GA: 1.057–12.893, p=0.041, sınır değeri: 4.63 ng/mL) ve yüksek serum endokan seviyeleri (OO: 6.8, %95 GA: 1.849–2.439, p=0.003, sınır değeri: 2.45 ng/mL), KYAF varlığı ile bağımsız olarak ilişkili bulundu. Ortalama TFC’nin endokan seviyesi ile pozitif, omentin-I seviyesi ile negatif bağıntısı olduğu saptandı (sırasıyla, r=0.44, p<0.001 ve r=-0.22, p=0.049).
Sonuç: Bu sonuçlar omentin-I ve endokanın KYAF varlığını ve şiddetini öngördürebilecek biyobelirteçler olduğunu göstermiştir.
Objective: The pathophysiology of the slow coronary flow (SCF) phenomenon is still unclear. The two most frequently cited mechanisms of SCF are endothelial dysfunction and subclinical diffuse atherosclerosis. The aim of this study was to investigate the relation of SCF to serum endocan levels which is associated with endothelial dysfunction and to serum omentin-I levels which is associated with atherosclerosis.
Methods: A total of 42 patients with SCF and 43 controls with normal coronary flow based on a coronary angiogram were enrolled. Serum endocan and omentin-I levels were measured and the presence of SCF was determined according to Thrombolysis in Myocardial Infarction frame count (TFC) calculations.
Results: The omentin-I level was significantly lower and the endocan level was significantly higher in patients with SCF than in the controls. Receiver operating characteristic curve analysis revealed that the sensitivity and specificity of endocan for SCF was 66% and 70%, respectively (area under the curve [AUC]: 0.760, 95% confidence interval [CI]: 0.65–0.86; p<0.001), and the comparable values for omentin were 66% and 61% (AUC: 0.630, 95% CI: 0.51–0.75; p=0.049). Multivariate logistic regression analysis revealed that a high endocan level (odds ratio [OR]: 6.8, 95% CI: 1.849–2.439, cutoff: 2.45 ng/mL; p=0.003) and a low omentin-I level (OR: 3.6, 95% CI: 1.057–12.893, cutoff: 4.63 ng/mL; p=0.041) were independently associated with the presence of SCF. In patients with SCF, the endocan level was positively correlated with the mean TFC, while the omentin-I level was negatively correlated (r=0.44; p<0.001 and r=-0.22; p=0.049, respectively).
Conclusion: These results revealed that endocan and omentin-I might be useful biomarkers for predicting the presence and severity of SCF.

3.Association of cardiac adaptations with NT-proBNP levels after percutaneous closure of atrial septal defect
Barış Kılıçaslan, Selim Ekinci, Mustafa Kurşun, Erdem Özel, Hatice Solmaz, Ali Kemal Çabuk, Nihan Kahya Eren, Hüseyin Dursun
PMID: 31219453  doi: 10.5543/tkda.2018.84408  Pages 258 - 264
Amaç: Bu çalışmada sekundum tip atriyal septal defektin transkateter kapatılmasının transtorasik ekokardiyografi ile değerlendirilen atriyal ve ventriküler genişlik ile fonksiyonlar üzerine erken etkisi ve N-terminal beyin natriüretik peptid (NT-pro BNP) düzeyi ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Yöntemler: Çalışmaya perkütan olarak kapatılmak üzere yönlendirilen sekundum tip ASD tanılı 22 hasta ve kontrol grubu olarak 22 sağlıklı birey alındı. Hastalara işlem öncesinde, 24 saat sonrası ve 30 gün sonrası TTE işlemi ve biyokimya incelemesi yapıldı.
Bulgular: Kapama işlemi sonrası 24. saat ve 30. günde sağ atriyum ve sağ ventrikül alanı, sağ ventrikül diyastol sonu hacmi (DSV), sağ ventrikül sistol sonu hacmi (SSV) azalmakta, diğer tarafta sol ventriküler diyastol sonu hacmi (SVDSV), sol ventriküler sistol sonu hacmi (SVSSV) ve SV atım hacmi artmakta idi. Global sağ ventriküler sistolik ve diyastolik fonksiyon parametreleri (triküspit halkası düzlemi sistolik yer değiştirmesi - TAPSE, triküspit E/A ve E/e’ oranı) işlemden hemen sonra azaldı. NT-proBNP düzeyi işlem sonrası 24. saatte yükseldi ve 30. günde işlem öncesi değere göre hala yüksek saptandı. Sol ventrikülün fonksiyonel ve yapısal parametreleri ile NT-Pro BNP seviyesi arasında anlamlı korelasyon saptandı (SVDSV: r=0.37, p=0.02; SVSSV: r=0.38, p=0.01; sol atriyum alanı: r=0.46, p=0.002; mitral E/e’: r=0.28, p=0.04).
Sonuç: Perkütan ASD kapatılması, kalbin iki tarafında da erken dönemde ve devamlılık gösteren anatomik ve fonksiyonel işlevlerde değişikliklere yol açabilir. NT-pro BNP seviyesi sol ventrikül çapının ve hacminin artmasına bağlı olarak, perkütan ASD kapatılmasından sonra 24. saatte ve 30. günde artmaktadır.
Objective: The aim of this study was to evaluate the early effects of transcatheter closure of secundum atrial septal defect (ASD) on atrial and ventricular diameters and functions evaluated by transthoracic echocardiography, and to assess the relation of morphological changes to N-terminal pro-brain natriuretic peptide (NT-proBNP) levels.
Methods: Twenty-two patients with secundum-type ASD referred for percutaneous closure were included in the study as well as 22 healthy individuals who served as a control group. TTE and concurrent blood sampling were performed prior to and 24 hours and 30 days after the closure procedure.
Results: At follow-up 24 hours and 30 days after the closure, the right atrial (RA) area, right ventricular (RV) area, RV end-diastolic volume (EDV), and RV end-systolic volume (ESV) decreased, while left ventricle (LV) EDV (LVEDV), LVESV, and LV stroke volume (LVSV) increased. Global RV systolic and diastolic function indices, such as the tricuspid annular plane systolic excursion, the tricuspid E/A and E/e’ ratio decreased immediately after the closure. The NT-proBNP value increased in the 24 hours following closure, and after 30 days, it was still higher than the measurement recorded before the transcatheter closure. The LV structural and functional parameters were significantly correlated with the NT-proBNP value (LVEDV: r=0.37, p=0.02; LVESV: r=0.38, p=0.01; left atrium area: r=0.46, p=0.002; mitral E/e’: r=0.28, p=0.04).
Conclusion: Percutaneous ASD closure can lead to both early and sustained changes in cardiac anatomy and function involving both sides of the heart. The NT-proBNP level had increased at 24 hours post procedure, and was also notably increased 30 days after the percutaneous ASD closure, which is associated with increased LV diameter and volume.

4.Transcatheter coil occlusion of patent ductus arteriosus and follow-up results
Sezen Ugan Atik, İrfan Levent Saltık
PMID: 31219441  doi: 10.5543/tkda.2019.35405  Pages 265 - 272
Amaç: Patent duktus arteriyozuslu hastalarda transkateter coil kapatmasıyla ilgili çok sayıda makale yayınlanmış olsa da, coil ile patent duktus arteriyozus kapatılmasının uzun dönem sonuçları ile ilgili az sayıda çalışma vardır. Bu yazıda, coil ile kapatılan hastaların izlemleri sunuldu.
Yöntemler: Mayıs 1996 ile Mayıs 2018 yılları arasında transkateter yolla ve salınım kontrollü Cook coil ile patent duktus arteriyozus kapatma işlemi uygulanan 243 hasta çalışmaya alındı. Duktal oklüderlerın kullanılmaya başlandığı dönemden önce ve sonra olmak üzere hastalar iki ayrı gruba ayrıldı. 2005 yılı sonuna kadar tüm patent duktus arteriyozuslar coil ile kapatıldı. 2006 yılında duktal oklüderlerin kullanılmaya başlamasından itibaren, oklüderler transkateter kapatmada tercih edilirken, coil’ler daha çok küçük, elonge ve bazı kompleks duktusların kapatılmasında kullanıldı.
Bulgular: Hastaların ortanca yaşı 4.33 yıl, ortanca ağırlıkları 15 kg, ortanca duktus çapları 2 mm idi. Hastaların 98’i (%40) erkek, 145’i kız (%60) idi. Duktusların anjiyografik görünümleri 126 hastada tip A, 15’inde tip B, 6’sında tip C, 9’unda tip D, 74’ünde tip E ve 13’ünde diğer tipler idi. Hastaların 238’inde patent duktus arteriyozus coil ile başarılı bir şekilde kapatıldı. Beş (%2.2) olguda ise işlem başarısızlıkla sonuçlandı. Hastalar ortalama 4.1±4.1 yıl (1 gün–19 yıl) boyunca ekokardiyografi ile takip edildi. Kırk iki hastada rezidüel şant izlendi. Rezidüel şant kalan 42 hastanın 29’unda, işlemden sonraki takiplerinde spontan oklüzyon görüldü.
Sonuç: Çalışmamızda coil ile patent duktus arteriyozus kapatılmasının güvenli ve etkili bir yöntem olduğu saptanmıştır.
Objective: Although many articles have been published about transcatheter coil occlusion, few studies have been conducted on the long-term outcomes of patent ductus arteriosus closure with a coil. This study is an examination of the follow-up data of patients who underwent transcatheter patent ductus arteriosus closure with a coil.
Methods: Between May 1996 and May 2018, 243 patients underwent transcatheter patent ductus arteriosus closure with a coil. The patients were divided into 2 groups based on the timing of the use of ductal occluders at the facility. Until the end of 2005, every ductus was closed with a coil. Since initiating the use of ductal occluders in 2006, coils are mostly used to close small, elongated ducts, and occasionally, some complex ducts.
Results: The median age of the patient was 4.33 years, the median weight was 15 kg, and the median duct diameter was 2 mm. In this study group, 98 (40%) patients were male and 145 were female (60%). The angiographic features of the ductus were classified as type A in 126 patients, type B in 15, type C in 6, type D in 9, type E in 74, and 13 were recorded as other types. In 238 of the patients, the patent ductus arteriosus was successfully closed with a coil. In 5 (2.2%) cases, the procedure was unsuccessful. Echocardiography follow-up continued for an average of 4.1±4.1 years (1 day-19 years). A residual shunt was observed in 42 patients, and spontaneous occlusion was seen in 29 of the 42 patients.
Conclusion: The results of this study indicated that closure of the patent ductus arteriosus with a coil was a safe and effective method.

5.Short-term mortality of patients with saddle pulmonary embolism: A single-center study
Reza Hajizadeh, Samad Ghaffari, Hamid Rajebi, Hadiseh Kavandi, Elnaz Javanshir, Golshan Fahimi, Sahar Ghodratizadeh
PMID: 31219452  doi: 10.5543/tkda.2019.77292  Pages 273 - 280
Objective: Although hemodynamic instability has been identified as the most established mortality predictor in acute pulmonary embolism (PE), the debate is still open about the prognostic significance of saddle pulmonary embolism (SPE). This study determined the in-hospital mortality rate of SPE patients diagnosed via computed tomographic pulmonary angiography (CTPA) and compared these cases with non-SPE patients.
Methods: The presence of SPE observed on CTPA was used to classify 492 consecutive patients into SPE and non-SPE groups. Different features were compared between the 2 groups, and independent predictors of in-hospital mortality in acute PE were identified.
Results: A total of 70 patients (14.2%) had SPE. In univariate analysis, the SPE group was seen to have a higher in-hospital mortality rate, as well as a lower oxygen saturation level and systolic and diastolic blood pressure in comparison with the non-SPE group (all p values <0.005). Multivariate analysis revealed that SPE was an independent predictor of in-hospital mortality in acute PE patients (Odds ratio: 9.21, 95% confidence interval: 3.40-24.89; p value <0.001).
Conclusion: The results of this study indicated that SPE had a statistically significant importance in predicting in-hospital mortality and adverse events in PE patients. These findings were not consistent with many prior studies.

6.Liver stiffness value obtained with ElastPQ ultrasound increases with NYHA class in chronic heart failure patients and reduced ejection fraction
Yahya Kemal İçen, Abdullah Orhan Demirtaş, Ayşe Selcan Koç, Hilmi Erdem Sümbül, Mevlut Koç
PMID: 31219449  doi: 10.5543/tkda.2018.62282  Pages 281 - 293
Amaç: Karaciğer sertliği (LS) değerlerinin kalp yetersizliği (HF) hastalarında artmış sağ kalp basıncı ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Çalışmamızda düşük ejeksiyon fraksiyonu HF (HFrEF) hastalarında NYHA (New York Heart Association) evresi ile LS değişimini ve artmış LS ile ilişkili parametrelerin tespit edilmesi amaçlandı.
Yöntemler: Bu çalışmaya HFrEF olan 181 hasta alındı. Rutine anamnez, fizik muayene ekokardiyografi ve laboratuvar incelemeleri yapıldı. Ek olarak ElastPQ tekniği ile LS ölçümü yapıldı. Hastalar NYHA evresine ayrılarak gruplandırıldı.
Bulgular: Tüm NYHA evreleri arasında LS değeri olarak anlamlı olarak farklıydı. LS değeri NYHA evre I’den evre IV’e doğru anlamlı olarak arttığı ve en yüksek LS değerinin evre IV hastalarında olduğu bulundu. Benzer şekilde LS >7 kPa ve >10.6 kPa olan hasta sayısı evre III-IV hastalarda anlamlı olarak yüksekti. Sağ ventrikül miyokart performans indeks, triküspit yetersizliği basınç gradiyenti, NT-proBNP ve AST düzeyinin bağımsız olarak LS ile ilişkili olduğu bulundu. LS değerinin evre III-IV varlığını bağımsız olarak belirlediği ve her 1 kPa artışı kişinin evre III-IV olma riskini %94.4 artırdığı tespit edildi. ROC analizinde LS için 7 kPa sınır değer olarak alındığında %82.8 duyarlılık ve %81.8 özgüllük ile evre III-IV olan hastaları belirlediği saptandı.
Sonuç: HFrEF de artan NYHA evresi ile LS değeri artar ve evre III-IV hastaları bağımsız olarak belirler. Artan LS değeri ile artmış RV basıncı ve sistolik fonksiyonlarını bağımsız olarak belirler.
Objective: Liver stiffness (LS) values are known to be associated with increased right ventricle (RV) pressure in patients with heart failure (HF). The aim of this study was to determine the changes in LS in patients of different New York Heart Association (NYHA) classes and the parameters related to increased LS in HF patients with reduced ejection fraction (HFrEF).
Methods: A total of 181 patients with HFrEF were included in the study. Routine anamnesis, physical examination, laboratory examinations and echocardiography were performed. The LS measurement was performed using the ElastPQ technique. The patients were grouped by NYHA class I-IV.
Results: The LS values were significantly different between NYHA class groups, increasing significantly from NYHA class I to IV. The number of patients with LS >7 kPa or >10.6 kPa was significantly greater among the class III-IV patients. The RV myocardial performance index, tricuspid regurgitation pressure gradient, N-terminal pro b-type natriuretic peptide, and aspartate aminotransferase levels were found to be independently associated with LS. It was also observed that LS independently determined III-IV classification and that an increase of 1 kPa increased the risk of being class III-IV by 94.4%. Receiver operating characteristic analysis with a cut-off value of 7 kPa for LS identified patients with class III-IV disease with 82.8% sensitivity and 81.8% specificity.
Conclusion: In HFrEF, the LS value increased with NYHA class and independently determined patients with class III-IV disease. A higher LS value independently determined increased RV pressure and systolic functions.

7.Investigation of popliteal artery branching patterns in magnetic resonance angiography examinations: Experience of Kayseri Education and Research Hospital
Aysel Özaşlamacı
PMID: 31219451  doi: 10.5543/tkda.2019.69027  Pages 294 - 300
Amaç: Bu çalışmanın amacı popliteal arter (PA) distal dallanmasında görülen varyasyonları değerlendirmede manyetik rezonans anjiyografi (MRA) incelemenin doğruluğunu ve kullanılabilirliğini araştırmaktır.
Yöntemler: 2008–2012 yılları arası hastanemizde ardışık olarak yapılan 576 alt ekstremite MRA incelemesi geriye dönük incelendi. Değerlendirme için uygun kalitede bulunmayan 151 inceleme çalışmaya alınmadı. Çalışmaya 425 olguya ait 767 alt ekstremite dahil edildi. Ekstremitelerin 342’si iki taraflı, 83’ü tek taraflı değerlendirildi. PA dallanma paternlerindeki anatomik varyasyonlar Kim ve ark.nın kullandığı sisteme göre sınıflandırıldı. Elde edilen sonuçlar, PA distal dallanma varyasyonlarının incelendiği dijital subtraksiyon anjiyografi (DSA) ve bilgisayarlı tomografi anjiyografi (BTA) ile yapılan çalışmalar ile birlikte değerlendirildi.
Bulgular: Tip IA (normal patern) en sık izlenen dallanma paterni idi, 613 (%80) ekstremitede tespit edildi. Ekstremitelerin 154’ünde (%20) PA dallanma varyasyonu görüldü. Olguların 733’ünde (%95.6) PA dallanması normal seviyesinde idi. Tip II, tibial plato düzeyi yüksek ayrımlı varyasyonlar 34 (%4.4) ekstremitede tespit edildi. Ekstremitelerin 87’sinde (%11.4) tip III varyasyon saptandı. İki taraflı değerlendirme yapılan 342 olgudan 251’inde (%73) simetrik patern mevcut idi. Simetri en sık tip IA paterninde görüldü.
Sonuç: Manyetik rezonans anjiyografi inceleme, PA distal dallanma paternlerini değerlendirmede DSA’ya alternatif inceleme olarak kullanılabilir.
Objective: This study was designed to evaluate variations in popliteal artery (PA) distal branching observed in lower extremity magnetic resonance angiography (MRA) images.
Methods: A total of 576 lower extremity MRA examinations that were performed consecutively between 2008 and 2012 in a single hospital were retrospectively evaluated. In all, 767 lower extremity images of 425 patients were included in the study and 151 examinations that were inappropriate were excluded. A bilateral evaluation was conducted of 342 lower extremities, and 83 lower extremities were evaluated unilaterally. The anatomical variations in the PA branching patterns were classified and assessed, and the results were evaluated with other studies that have examined PA distal branching variations with digital subtraction angiography and computed tomography angiography.
Results: The most frequently seen pattern was type IA (normal pattern), detected in 613 (80%) extremities. Variations in PA branching were depicted in 154 (20%) extremities and 733 (95.6%) limbs had a normal level of PA branching. Type II variations, with a high division of the PA (at or above the level of the tibial plateau), were seen in 34 (4.4%) extremities. Type III variations were observed in 87 (11.4%) extremities. Of the 342 bilaterally evaluated patients, 251 (73%) had a bilaterally symmetrical pattern. Type IA was the most frequently encountered bilaterally symmetrical pattern.
Conclusion: MRA examination can be used as an alternative to digital subtraction angiography for the evaluation of PA branching patterns.

8.Age should be considered in cut-off values for increased carotid intima-media thickness
Ayşe Selcan Koç, Hilmi Erdem Sümbül
PMID: 31219455  doi: 10.5543/tkda.2018.94770  Pages 301 - 311
Amaç: Yaş ve cinsiyetten bağımsız olarak kılavuzlarda artmış karotis intima-media kalınlığı (C-IMT) için sınır değer olarak >0.9 mm kabul edilmektedir. Çalışmamızda, yaş ve cinsiyetin C-IMT üzerine olan etkisini ve değişik yaş gruplarında C-IMT sınır değerlerini araştırmayı planladık.
Yöntemler: Bu geriye dönük çalışmaya 20–90 yaş aralığında en az bir kardiyovasküler risk faktörü olan C-IMT ölçümü yapılmış 644 hasta alındı. Karotid ultrasonografisinde (USG) ana ve internal C-IMT (CC-IMT ve IC-IMT) ölçümleri elde edildi. Hastaların klinik ve demografik parametreleri belirlendi. Çalışmaya dahil edilen hastalar; Grup I (20–40), Grup II (41–50), Grup III (51–60), Grup IV (61–70) ve Grup V (>70) olarak beş gruba ayrıldı.
Bulgular: CC-IMT ve IC-IMT değerleri Grup I’den Grup V’e anlamlı olarak artmaktaydı (p<0.05 her biri). Grup I-II-II-IV-V elde edilen ortanca CC-IMT değeri sırası ile 0.70 mm, 0.70 mm, 0.75 mm, 0.75 mm ve 0.85 mm olduğu bulundu. IC-IMT ortanca değeri ise sırası ile 0.60 mm, 0.65 mm, 0.70 mm, 0.70 mm ve 0.80 mm idi. Tüm yaş gruplarında, ortanca CC-IMT değerinin IC-IMT değerine göre 50 µm daha yüksek olduğu bulundu. Sadece, CC-IMT değerinin erkeklerde anlamlı olarak farklı olduğu saptandı (0.80±0.20 mm ve 0.76±0.19 mm ve p=0.020). Yaş ile birlikte, hipertansiyon (HT), sigara içiciliği ve hiperlipidemi varlığı, sistolik-diyastolik kan basıncı ve vücut kitle indeksi yüksekliği artmış C-IMT ile ilişkili olduğu bulundu. Regresyon analizinde, sadece yaş ve HT varlığı ile artmış C-IMT bağımsız olarak ilişkiliydi. Yaşın her 1-dekat artışı ve HT varlığının sırası ile %44 ve %53 oranında artmış C-IMT varlığını belirlediği tespit edildi.
Sonuç: C-IMT yaş ile beraber anlamlı olarak artar. Bu nedenle, C-IMT için yaşa uygun yeni sınır değerlere ihtiyaç vardır. Ayrıca CC-IMT değerleri tüm yaş gruplarında, IC-IMT ölçümüne göre yaklaşık 50 µm daha yüksektir ve USG raporlarında CC-IMT kullanılmalıdır.
Objective: The current guidelines use a cut-off value of 0.9 mm to define abnormally increased carotid intima-media thickness (C-IMT), regardless of age or gender. This study was conducted to examine the effects of age and gender on C-IMT and cut-off values for C-IMT in different age groups.
Methods: A total of 644 patients with a recorded C-IMT measurement, at least 1 cardiovascular risk factor, and aged between 20 and 90 years were included in the study. Common and internal C-IMT (CC-IMT and IC-IMT) measurements were obtained using carotid ultrasonography (USG). The patients were divided into 5 groups based on age: Group I (20–40 years), Group II (41–50 years), Group III (51–60 years), Group IV (61–70 years), and Group V (>70 years).
Results: The CC-IMT and IC-IMT values were significantly greater as the age of the group increased. Group I to Group V had a median CC-IMT value of 0.70 mm, 0.70 mm, 0.75 mm, 0.75 mm, and 0.85 mm, respectively. The median IC-IMT value for each group was 0.60 mm, 0.65 mm, 0.70 mm, 0.70 mm, and 0.80 mm, respectively. The median CC-IMT value was 50 μm greater than the median IC-IMT value in all groups. Only the CC-IMT value was significantly different in males (0.80±0.20 mm vs. 0.76±0.19 mm; p=0.020). Age, hypertension (HT), smoking, hyperlipidemia, systolic-diastolic blood pressure, and body mass index measures were associated with increased C-IMT. Regression analysis revealed that increased C-IMT was independently associated with age and HT presence. Each decade of life and the presence of HT revealed an incidence of increased C-IMT by 44% and 53%, respectively.
Conclusion: C-IMT significantly increased with age. New, age-appropriate cut-off values are needed for C-IMT assessment. In addition, it was observed that the CC-IMT value was approximately 50 μm greater than the IC-IMT measurement in all age groups. CC-IMT measurements should be included in USG reports.

CASE REPORT
9.A rare complication of transcatheter aortic valve replacement: Free-floating nose cone
Derya Tok, Kumral Cagli, Halil Lütfi Kısacık
PMID: 31219443  doi: 10.5543/tkda.2019.45808  Pages 312 - 314
Bu olguda, femoral yol ile yapılan transkateter aortik kapak replasmanı işleminde, kapak yerleştirilmesi sonrasında kateterin çekilmesi esnasında, taşıyıcı kateter sisteminin uç kısmı (nose cone) kopan bir hasta ve bu gelişen nadir komplikasyonun başarılı yönetimi sunuldu.
Presently described is a case in which the tip of the delivery catheter system (nose cone) has been broken during catheter removal after valve deployment in a femoral transcatheter aortic valve replacement procedure and the successful management of this rare complication.

10.Osborn wave and new-onset atrial fibrillation related to hypothermia after synthetic cannabis (bonsai) abuse
Hatice Topçu, Gökhan Aksan, Banu Karakuş Yılmaz, Mehmet Tezcan, Serhat Sığırcı
PMID: 31219440  doi: 10.5543/tkda.2018.30513  Pages 315 - 318
Osborn dalgası hipotermik insanlarda elektrokardiyografide (EKG) QRS kompleksinin sonunda geç bir delta dalgası olarak görülebilir. On sekiz yaşında sentetik kanabinoid (SK) kullanıcısı olarak bilinen bir erkek çocuk bilinçsiz ve hipotermik olarak bulundu. Hastanın vücüt ısısı 33ºC idi ve EKG’de Osborn dalgası ve atriyal fibrilasyon saptandı. Isıtma ve destek tedavisinden sonra EKG’deki bulgular ve bilinç düzeldi. Hipotermik hastada yeniden ısıtarak destek tedavinin olabildiğince çabuk başlanması hayat kurtarıcı olmaktadır.
An Osborn wave may be observed on an electrocardiogram (ECG) as a late delta wave at the end of the QRS complex in cases of hypothermia. An 18-year-old male known to be a synthetic cannabinoid user was found unconscious and hypothermic. The patient’s body temperature was 33ºC, and an Osborn wave and atrial fibrillation were detected in ECG readings. Following the application of heating and supportive therapy, consciousness returned and the ECG findings improved. Rewarming and supportive treatment can be life-saving in a hypothermic patient when initiated as soon as possible.

11.Mosaic trisomy 14 and aorta-pulmonary window association: A case report
Fatma Hilal Yilmaz, Mehmet Burhan Oflaz, Nuriye Tarakçı, Tamer Baysal, Hüseyin Altunhan
PMID: 31219438  doi: 10.5543/tkda.2018.25273  Pages 319 - 323
Mozaik trizomi 14, belirgin ve tanınabilir klinik özelliklere sahip nadir bir kromozom anomalisidir. Bu sendroma doğuştan kalp anomalileri eşlik edebilmektedir. Bu olguda literatürde daha önce yer almayan aorta-pulmoner ile pencere mozaik trizomi 14 birlikteliğini sunuyoruz.
Trisomy 14 mosaicism is a rare chromosomal abnormality with distinct and recognizable clinical features. Congenital heart anomalies can accompany in this syndrome. To the best of our knowledge, this is the first case of mosaic trisomy 14 with an aortopulmonary window to be described in the literature.

12.Isotretinoin-associated possible Kounis syndrome: A case report and a review of other cardiovascular side effects reported in the literature
Murat Akçay, Serkan Yüksel
PMID: 31219450  doi: 10.5543/tkda.2018.67055  Pages 324 - 328
İsotretinoin, akne ve diğer dermatolojik hastalıklarda yaygın olarak kullanılmaktadır ve literatürde birçok yan etki bildirilmektedir. Miyokardiyal köprüleşme, koroner arterin belli segmentinin intramiyokardiyal tünel biçimli seyir izlemesidir. Miyokardiyal köprünün oluştuğu koroner arter segmentinin proksimalinde sıklıkla aterosklerotik plak oluşumu izlenir. Genç hastalarda miyokart enfaktüsüne sıklıkla neden olan koroner arterde trombüs oluşumunu tetikleyen birçok faktör olabilmektedir. Kounis sendromu, alerjik ya da hipersensivite reaksiyonunun eşlik ettiği akut koroner olay olarak tanımlanmaktadır. Bu yazıda miyokardiyal köprüleşmenin zemin hazırladığı koroner trombüsün başarılı şekilde tedavi edildiği bir olgu isotretinoin ile ilişkili olası Kounis sendromu olarak tanımlanmış ve konu ile ilgili literatür eşliğinde sunulmuştur.
Isotretinoin is widely used in the treatment of acne vulgaris and other dermatological diseases. Numerous side effects have been reported in the literature. A myocardial bridge occurs when segments of the coronary artery create an intramyocardial tunnel. Atherosclerotic plaque formation frequently occurs in the segment proximal to a myocardial bridge. Coronary thrombus formation, which is often the cause of myocardial infarction in young patients, can be triggered by many factors. Kounis syndrome is described as acute coronary syndromes associated with allergic or hypersensitivity reactions. This article is a description of the case of a patient predisposed to the development of a thrombus by a myocardial bridge who was successfully treated for coronary thrombosis and which may represent a case of Kounis syndrome associated with isotretinoin use presented in the context of the relevant literature.

CASE IMAGE
13.Unexpected pacemaker complication: all implanted leads on the left heart
Çağlar Kaya, Burcu Çakır, Fatih Mehmet Uçar, Mustafa Adem Yılmaztepe
PMID: 31219444  doi: 10.5543/tkda.2019.47596  Page 329
Abstract | Full Text PDF

14.Cardiac lymphoma
Kumral Cagli, Ceren Yağmur Doğru, Mustafa Özdemir, Nesrin Turhan, Zehra Gölbaşı
PMID: 31219448  doi: 10.5543/tkda.2018.59487  Page 330
Abstract | Full Text PDF | Video

15.Tubular thrombus-in-transit detected initially on computed tomography scan
Ali Hosseinsabet, Negar Omidi, Shapour Shirani, Mojtaba Salarifar
PMID: 31219434  doi: 10.5543/tkda.2019.02067  Page 331
Abstract | Full Text PDF | Video

16.Three-dimensional echocardiographic imaging of a double-barrel interatrial communication
Konstantinos C. Theodoropoulos, Fulya Avci Demir, Spyridon Zidros, Alexandros Papachristidis, Mark Monaghan
PMID: 31219436  doi: 10.5543/tkda.2019.14992  Page 332
Abstract | Full Text PDF | Video

LETTER TO EDITOR
17.The relationship between visible thrombus aspiration material with no-reflow and in-hospital mortality ratio in patients with acute anterior ST-elevation myocardial infarction
Murat Akçay
PMID: 31219446  doi: 10.5543/tkda.2019.54058  Pages 333 - 334
Abstract | English Full Text

18.Reply to Entitled -The relationship between visible thrombus aspiration material with no-reflow and in-hospital mortality ratio in patients with anterior ST-elevation myocardial infarction treated with primary percutaneous coronary intervention
Taner Şeker, Caner Türkoğlu, Oğuz Akkuş
PMID: 31219447  doi: 10.5543/tkda.2019.58492  Page 334
Abstract | English Full Text

19.Positive T Wave in aVR: Is It just a mirror reflection or the virtual?
Elif Hande Özcan Çetin, Mehmet Serkan Çetin
PMID: 31219437  doi: 10.5543/tkda.2019.24539  Pages 335 - 336
Abstract | English Full Text

20.Authors reply - Positive T Wave in aVR: Is it just a mirror reflection or real?
Yahya Kemal İçen, Abdullah Orhan Demirtaş, Hasan Koca, Mevlüt Koç
PMID: 31219442  doi: 10.5543/tkda.2019.44903  Page 336
Abstract | English Full Text

CONSENSUS REPORT
21.Authorship: from credit to accountability reflections from the editors’ network
Fernando Alfonso, Parounak Zelveian, Ean Jacques Monsuez, Michael Aschermann, Michael Boehm, Alfonso Buendia Hernandez, Tzung Dau Wang, Ariel Cohen, Sebija Izetbegovic, Anton Doubell, Dario Echeverri, Nuray Enç, Ignacio Ferreira- González, Anetta Undas, Ulrike Fortmüller, Plamen Gatzov, Carmen Ginghina, Lino Goncalves, Addad Faouzi, Mahmoud Hassanein
PMID: 31219445  doi: 10.5543/tkda.2019.53897  Pages 337 - 344
Abstract | English Full Text

OTHER ARTICLES
22.Comment on cardiology publications
Ertan Ural
PMID: 31219454  Page 345
Abstract | Full Text PDF

© Copyright 2019 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale