ISSN 1016-5169 | E-ISSN 1308-4488
Archives of the Turkish Society of Cardiology - Turk Kardiyol Dern Ars: 44 (5)
Volume: 44  Issue: 5 - 2016
EDITORIAL
1.Editorial
Vedat Sansoy
Page VII
Değerli Meslektaşlarım,
On yıldır sürdürmekte olduğum Türk Kardiyoloji Derneği Arşivi editörlük görevim bu sayıda son buluyor, TKD Yönetim Kurulunun isteğine karşın görevimi daha fazla sürdürmeyi arzu etmedim. Gelecek sayıdan başlayarak editörlük görevini yayın kurulu üyelerimizden Prof. Dr. Dilek Ural üslenecek. Onun başkanlığındaki bir ekibin dergimizi yeni bir enerji, heyecan ve istekle çok daha iyi noktalara taşıyacağına eminim, bayrağı ona teslim etmenin mutluluğu içindeyim.
Değerli Meslektaşlarım,
On yıldır sürdürmekte olduğum Türk Kardiyoloji Derneği Arşivi editörlük görevim bu sayıda son buluyor, TKD Yönetim Kurulunun isteğine karşın görevimi daha fazla sürdürmeyi arzu etmedim. Gelecek sayıdan başlayarak editörlük görevini yayın kurulu üyelerimizden Prof. Dr. Dilek Ural üslenecek. Onun başkanlığındaki bir ekibin dergimizi yeni bir enerji, heyecan ve istekle çok daha iyi noktalara taşıyacağına eminim, bayrağı ona teslim etmenin mutluluğu içindeyim.

EDITORIAL COMMENT
2.Can ischemia modified albumin increase diagnostic power of myocardial perfusion scintigraphy?
Asife Şahinarslan
PMID: 27439919  doi: 10.5543/tkda.2016.16546  Pages 361 - 362
Abstract |Full Text PDF

3.Serum CD40 ligand levels and persistent lone atrial fibrillation
Timuçin Altın
PMID: 27439920  doi: 10.5543/tkda.2016.99577  Pages 363 - 364
Abstract |Full Text PDF

ORIGINAL ARTICLE
4.Twenty-five years of the TARF study: The 2015 survey, and temporal trends in mortality and loss to follow-up
Altan Onat, Adnan Kaya, Tuğba Akbaş-şimşek, Barış Şimşek, Eyyup Tusun, Yusuf Karadeniz, Günay Can
PMID: 27439921  doi: 10.5543/tkda.2016.87400  Pages 365 - 370
Amaç: Bu çalışmada, ilk olarak Türk Erişkinlerinde Kalp Hastalıkları ve Risk Faktörleri (TEKHARF) 2015 taramasındagenel mortalite ve ikinci olarak 25 yılı aşkın izlem süresince Türkiye’nin 7 coğrafik bölgesinde kümülatif mortalite ve zaman dilimlerine göre kayıpların dağılımı incelendi.
Yöntemler: Birinci derece akrabalar ve/veya sağlık merkezi personelinden ölüm şekli hakkında bilgi alındı. Sağkalanlara ait bilgiler hasta öyküsü, kardiyovasküler sistem muayenesi ve elektrokardiyogramların Minnesota kodlamasından elde edildi.
Bulgular: Taranacak 1304 katılımcının 58’i takip dışı kaldı, 787’si incelendi ve 39’u hayatını kaybetti. Dört yüz yirmi denekte sağlık durumunu belirlemek için yalnızca sözel bildirimler kullanıldı. Ölümler 16 denekte koroner kalp hastalığına, sekizer kişide de serebrovasküler olay ve kansere bağlanmıştı. Ancak kanıtlar olguların %85’inde altta yatan otoimmün aktivasyonu düşündürdü. Tüm kohortun 25 yıllık topluca değerlendirmesinde ortalama 20.5 yllık izlem süresince 863 ölüm olayı saptandı. 1000 kişi-yılda 11.4 kişiye karşıt geldi. Güneydoğu’da ölüm oranlarının anlamlı derecede düşük olduğu saptandı. Takip dışı kalan 1992 katılımcı 1000 kişi-yılda 22.5 kişiye karşıt geldi.
Sonuç: Güneydoğu Anadolu’da daha düşük olmakla birlikte genellikle Türkiye’de coğrafik bölgeler arasında benzer ve yüksek bir genel ölüm oranları saptanmıştır. Her yıl sağkalan her 45 katılımcının biri takip dışı kalmıştır.
Objective: The aims of the present study were to examine, first, overall mortality in the Turkish Adult Risk Factor (TARF) 2015 survey, and second, distribution of cumulative mortality and temporal losses to follow-up in the 7 geographic regions of Turkey over 25 years.
Methods: Information on mode of death was obtained from first-degree relatives and/or primary health center personnel. Information regarding survivors was based on history, examination of the cardiovascular system, and Minnesota coding of electrocardiograms.
Results: Of the 1304 participants to be screened, 58 were lost to follow-up, 787 were examined, and 39 participants had died. In 420 subjects, verbal reporting alone was used to determine health status. Deaths were attributed to coronary heart disease in 16 subjects, and cerebrovascular event and cancer in 8 cases each. However, evidence suggested underlying autoimmune activation in 85% of cases. Cumulative 25-year assessment of the entire cohort, comprising 863 deaths over a mean follow-up of 20.5 years, corresponded to a rate of 11.4 per 1000 person-years. A significantly lower mortality rate was found in the Southeast. The 1992 participants lost to follow-up represented a rate of 22.5 per 1000 person-years.
Conclusion: The generally high overall mortality in Turkey is similar among geographic regions, with the exception of a lower rate in Southeastern Anatolia. One of every 45 surviving participants is lost to follow-up each year.

5.Exercise heart rate recovery assessment of the cardiac autonomic nervous system in workers occupationally exposed to lead
Uğur Nadir Karakulak, Ömer Hınç Yılmaz, Engin Tutkun, Meşide Gündüzöz, Banu Evranos, Emine Ercan Onay, Mehmet Aytürk, Müjgan Tek Öztürk
PMID: 27439922  doi: 10.5543/tkda.2015.46926  Pages 371 - 379
Amaç: Bu yazıda, mesleki olarak kurşuna maruz kalan işçilerde kalp hızı toparlanma indeksi (KHTİ) ile kardiyak otonom işlevlerin değerlendirilmesi amaçlandı.
Yöntemler: Kurşuna maruz kalan 98 işçi ile 98 kişilik sağlıklı kontrol grubu çalışmaya alındı. Tüm bireylere egzersiz testi ve transtorasik ekokardiyografi incelemeleri yapıldı. Birinci, ikinci ve üçüncü dakika KHTİ değerleri maksimum kalp hızı değerinden çıkarılarak hesaplandı. Her iki grup özellikle KHTİ olmak üzere egzersiz test parametreleri açısından değerlendirildi ve bu parametreler ile kan ve 24 saatlik idrarda kurşun düzeylerinin korelasyon analizi yapıldı.
Bulgular: Her iki grup temel demografik ve klinik özellikleri açısında benzerdi. Ortalama birinci dakika KHTİ (26.2±3.6 ve 29.0±4.1 /dk, p<0.001), ikinci dakika KHTİ (42.6±3.9 ve 46.9±3.7 /dk, p<0.001) ve üçüncü dakika KHTİ (56.6±4.5 ve 61.8±4.3 /dk, p<0.001) değerleri kurşuna maruz kalan işçilerde sağlıklı kontrol grubuna gore anlamlı olarak daha düşüktü. Birinci dakika KHTİ, kan kurşun (r=-0.415, p<0.001) ve 24 saat idrarda kurşun (r=-0.446, p<0.001) düzeyleri ile anlamlı korelasyon gösterdi. İkinci ve üçüncü dakika KHTİ 24 saatlik idrarda kurşun düzeyi ile anlamlı korelasyon gösterdi (r=-0.396, p<0.001 ve r=-0.233, p=0.021).
Sonuç: Kurşuna maruz kalan işçiler normal bireylere kıyasla daha düşük KHTİ değerlerine sahiptir. Kan ve 24 saatlik idrarda kurşun düzeyleri KHTİ’leri ile anlamlı olarak koreledir. Kurşuna maruz kalma durumunda kardiyak otonom işlevler olumsuz etkilenebilmektedir ve maruz kalan işçiler olumsuz kardiyovasküler sonlanımlar açısından yakından izlenmelidirler.
Objective: The aim of the present study was to assess cardiac autonomic function via indices of exercise heart rate recovery (HRR) in workers occupationally exposed to lead.
Methods: A total of 98 lead-exposed workers and 98 healthy controls were enrolled. All underwent exercise testing and transthoracic echocardiography. HRR indices were calculated by subtracting 1st - (HRR1), 2nd- (HRR2), and 3rd-minute (HRR3) heart rates from maximal heart rate (HR). Exercisetest parameters– HRR in particular– were compared betweengroups, and correlation analysis of blood, 24-hour urine lead levels, and test parameters was performed.
Results: Baseline demographic and clinical characteristics were found to be similar between groups. Mean HRR1 (26.2±3.6 vs 29.0±4.1 bpm, p<0.001), HRR2 (42.6±3.9 vs 46.9±3.7 bpm, p<0.001), and HRR3 (56.6±4.5 vs 61.8±4.3 bpm, p<0.001) values were significantly lower in the leadexposed group than in the healthy controls. HRR1 was found to be significantly correlated with blood (r: -0.415;p<0.001) and 24-hour urine lead levels (r: -0.446; p<0.001). HRR2 and HRR3 were significantly correlated with 24-hour urine lead level (r: -0.396; p<0.001 and r: -0.233; p=0.021, respectively).
Conclusion: Lead-exposed workers had lower HRR indices than normal subjects. Blood and 24-hour urine lead levels were significantly associated with HRR indices. Cardiac autonomic functions may be affected by exposure to lead, and those occupationally exposed should be closely followed for adverse cardiovascular outcome.

6.Can ischemia-modified albumin help in differentiating myocardial perfusion scintigraphy results?
Hüseyin Ede, Barış Yaylak, Süleyman Akkaya, Seyhan Karaçavuş, Ayşe Yeşim Göçmen, Ali Rıza Erbay
PMID: 27439923  doi: 10.5543/tkda.2016.99148  Pages 380 - 388
Amaç: Miyokart perfüzyon sintigrafisi (MPS) önemli koroner lezyonları tespit etmek için sıklıkla kullanılan tanı aracıdır. Ancak kuşkulu, yanlış negatif ve pozitif sonuçlar verebilir. Miyokart perfüzyon sintigrafisi sonuçlarının değerlendirilmesinde iskemi modifiye albüminin (İMA) rolü ile ilgili çalışmalar çelişkili sonuçlara sahiptir. Bu yazıda, MPS sonuçlarının değerlendirilmesinde serum İMA’nın rolünü incelemeyi amaçladık.
Yöntemler: Miyokart perfüzyon sintigrafisi ile teknesyum (99mTc) sestamibi ve transtorasik ekokardiyografi uygulanan ardışık 62 hasta ileriye dönük olarak alındı. Koroner iskemisi oluşturmak için modifiye Bruce protokolü ile egzersiz tredmil testi (ETT) yapıldı. Miyokart perfüzyon sintigrafisi sırasında, serum İMA için egzersiz öncesi, egzersizin en yüksek düzeyinde ve ETT sonrası altıncı saatte kan örnekleri alındı. Hastalar MPS sonuçlarına göre üç grupta sınıflandırıldı (normal, kuşkulu ve iskemi).
Bulgular: Altmış iki hasta (23 normal, 20 kuşkulu, 19 iskemili) dahil edildi. Gruplar arasında egzersiz öncesi ve en yüksek düzeyinde İMA değerleri benzerdi (p=0.706 ve 0.904). Normal ve kuşkulu grubun egzersiz sonrası İMA değerleri benzerken (p=0.733), iskemi grubununki hem normal gruptan (p<0.001) hem de kuşkulu gruptan yüksekti (p<0.001). ΔİMA (post-egzersiz ile pik-egzersiz İMA farkı) belirgin biçimde hem normal (p<0.001) hem de kuşkulu gruptan yüksekti (p<0.001).
Sonuç: Serum İMA MPS’li olgularda iskemi olması durumunda anlamlı biçimde arttığı bulunmuştur. Normal ve kuşkulu MPS’si olan kişiler test sırasında benzer değişime sahiptirler. Bu, kuşkulu sonuçların yanlış pozitif sonuçlardan ayrımında kullanılabilir.
Objective: Myocardial perfusion scintigraphy (MPS) is a diagnostic tool commonly used to detect significant coronary lesion. However equivocal, false negative or positive results can be yielded. Controversial findings regarding the role of ischemia-modified albumin (IMA) in MPS evaluation persist. The aim of the present study was to examine the role of serum IMA in the assessment of MPS results.
Methods: MPS using technetium (99mTc) sestamibi and transthoracic echocardiography was performed on 62 consecutive subjects prospectively enrolled. Exercise treadmill test (ETT) with modified Bruce protocol was used to induce coronary ischemia. During MPS performance, blood samples for serum IMA were obtained at 3 times: at pre-exercise, at the peak of ETT, and 6 hours after ETT. Patients were classified into 3 groups according to MPS results (normal, equivocal, and ischemia).
Results: Sixty-two patients (23 normal, 20 equivocal, 19 with ischemia) were included. Pre- and peak-exercise IMA values were similar among the groups (p=0.706 and 0.904). Postexercise IMA values of the normal and equivocal groups were similar (p=0.733), while that of the ischemia group was significantly higher than the values of either the normal (p<0.001) or equivocal groups (p<0.001). ΔIMA (the difference between post-exercise and peak-exercise IMA) of the ischemia group was significantly higher than that of either the normal (p<0.001) or equivocal groups (p<0.001).
Conclusion: Serum IMA was found to be significantly increased in cases of ischemia on MPS. Subjects with normal and equivocal MPS had a similar pattern during the test. IMA may be used in differentiation of equivocal results from false positive results.

7.Relationship between serum level of CD40 ligand and persistent lone atrial fibrillation
Evin Bozçalı, Veli Polat, Gönül Kutlu, Selçuk Opan, Nurcan Paker, Turgut Uygun, Barış Ökçün, Osman Karakaya
PMID: 27439924  doi: 10.5543/tkda.2016.03061  Pages 389 - 396
Amaç: Enflamasyonun atriyum fibrilasyonu (AF) patogenezinde rol oynadığı düşünülmektedir. Protrombotik ve proenflamatuvar bir molekül olan CD40 ligand (CD40L) ile tek başına AF arasında ilişki daha önce araştırılmamıştır. Çalışmamızda bu ilişki yanında serum CD40L düzeyinin sağlıklı bireylerle tek başına AF’li hastaları ayırt etmedeki rolü de incelenmiştir.
Yöntemler: Çalışmaya tek başına ısrarcı AF’si olan 35 hasta ve kontrol grubu olarak 30 sağlıklı birey alındı. Çalışmaya alınan bütün olgularda serum CD40L ve yüksek duyarlıklı C-reaktif protein (hs-CRP) seviyeleri ölçüldü. Tüm katılımcılara transtorasik ekokardiyografi yapıldı.
Bulgular: Tek başına ısrarcı AF grubunda ortalama serum CD40L, hs-CRP, sol ventrikül diyastol sonu çap ve sol atriyum çap değerleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (sırasıyla, 7.4±3.5 ng/mL ve 4.3±1.2 ng/mL, p<0.0001; 3.7±1.6 mg/L ve 1.7±0.8 mg/L, p<0.0001; 53.0±4.2 mm ve 46.0±3.8, p<0.0001; 43.5±3.5 mm ve 33.7±3.5, p<0.0001). Spearman korelasyon analizi serum CD40L düzeyleri ile sol atriyum çapı (r=0.81, p<0.0001) ve hs-CRP düzeyleri (r=0.72, p<0.0001) arasında pozitif korelasyon olduğunu gösterdi. ROC (receiver operating curve) analizinde tek başına AF grubu ile sağlıklı kontrol grubunun ayrımında serum CD40L düzeyinin anlamlı etkinliği saptanarak uygun eşik değer >4.5 ng/mL olarak bulundu (eğri altında kalan alan: 0.847, %95 güven aralığında: 0.759–0.934; p<0.0001).
Sonuç: Çalışmamızın bulguları serum CD40 ligand seviyesinin tek başına AF gelişiminde önemli rol oynadığına işaret etmektedir. Tek başına AF’li hastalarda CD40L seviyelerinin yüksek tespit edilmesi bu hastaların kardiyovasküler hastalıklar açısından yakından takip edilmesi gerekliliğini düşündürmektedir.
Objective: Inflammation is thought to play a role in the pathogenesis of atrial fibrillation. The relationship between CD40 ligand (CD40L), a prothrombotic and proinflammatory molecule, and lone atrial fibrillation was presently investigated for the first time. Levels of serum CD40L were also tested, regarding potential to distinguish patients with lone atrial fibrillation from healthy individuals.
Methods: Presently included were 35 patients with lone persistent atrial fibrillation and a control group of 30 healthy individuals. Serum levels of CD40L and high-sensitive C-reactive protein (hs-CRP) were measured, and transthoracic echocardiography was performed.
Results: Mean serum CD40L, hs-CRP, left ventricular end-diastolic diameter, and left atrial diameter values were significantly higher in the group with lone persistent atrial fibrillation than in the control group (7.4±3.5 ng/mL vs 4.3±1.2 ng/mL, p<0.0001; 3.7±1.6 mg/L vs 1.7±0.8 mg/L, p<0.0001; 53.0±4.2 mm vs 46.0±3.8, p<0.0001; 43.5±3.5 mm vs 33.7±3.5, p<0.0001, respectively). Serum CD40L levels were positively correlated with left atrial diameter (r=0.81, p<0.0001) and hs-CRP (r=0.72, p<0.0001). Receiver operating characteristic curve analysis revealed that serum CD40L at the optimal cut-off level of >4.5 ng/mL successfully discriminated patients with lone atrial fibrillation from controls (area under the curve: 0.847; 95% confidence interval: 0.759–0.934; p<0.0001).
Conclusion: The present findings suggest that CD40L levels play a crucial role in the development of lone atrial fibrillation. In addition, results support that regular clinical follow-up of these patients is necessary, due to increased cardiovascular disease risk, determined by elevated CD40L levels.

8.Association of ABO blood group with incidence and outcome of acute pulmonary embolism
Reza Hajizadeh, Hadiseh Kavandi, Mehdi Nadiri, Samad Ghaffari
PMID: 27439925  doi: 10.5543/tkda.2016.43996  Pages 397 - 403
Amaç: Daha önceleri ABO kan grubuyla akciğer embolisinin (AE) ilişkisi gösterilmiştir. Son zamanlarda bazı makalelerde kan tipiyle hastalığın mortalite ve morbiditesi arasındaki ilişki rapor edilmiştir. Kan gruplarına göre hastaların mortalite ve morbiditesini araştıran geriye dönük bir çalışma yürüttük.
Yöntemler: Akciğer embolisi olduğu doğrulanmış 230 hastanın tıbbi kayıtlarından tıbbi verileri elde edildi. Veri analizi için iki kontrol grubu kullanıldı. Birinci grup kan bağışı yapanlar (kontrol 1) ve ikinci grup (kontrol 2) aynı bölgede doğmuş hastanemiz personelini içermekteydi.
Bulgular: Akciğer embolisi hastalarında A grubu kan en sık bulunan fenotip (%41.6) olup ardından O (%25.2), B (%20.4) ve AB (%8.2) grubu gelmekteydi. A grubu olan ve olmayanlar (%36.4 ve %36.6) veya O grubu olan ve olmayanlarla (%66.6 ve %66.4) kontrol grupları arasında fenotiplerin dağılımı açısından önemli bir farklılık yoktu. Her iki kontrol grubuyla karşılaştırıldığında AE’si olan hastalarda A kan grubu, diğer kan gruplarına göre anlamlı derecede daha yaygındı (sırasıyla, p=0.002 ve 0.03). O kan grubu ise diğer kan gruplarına göre daha az görüldü (sırasıyla, p=0.009 ve 0.04). Kan gruplarına dayanarak hastanede yatan ve izlemin 6–36. aylarında bulunan AE hastaları arasında mortalite açısından herhangi bir önemli farklılık yoktu (sırasıyla, p=0.36 ve 0.15).
Sonuç: Akciğer embolisi hastalarında A grubu kanın görülme sıklığı anlamlı derecede yüksek iken O kan grubu anlamlı derecede daha düşük sıklıktaydı. Kan tipiyle hastanedeki sonlanım veya orta vadede mortalite arasında herhangi bir ilişki yoktu.
Objective: Association of ABO blood type with occurrence of pulmonary embolism (PE) has been demonstrated, and association of blood type with disease mortality and morbidity has recently been reported. Presently described was a retrospective study of mortality and morbidity according to blood group.
Methods: Blood type and medical data of 230 patients with confirmed PE was abstracted from medical records. Two control groups were used for data analysis; the 1st included blood donors (Control 1), the 2nd included hospital staff born in the same region (Control 2).
Results: In PE patients, blood group A was the most common phenotype (46.1%), followed by blood groups O (25.2%), B (20.4%), and AB (8.2%). Among the control groups, no significant difference was found in distribution of A vs non-A (36.4% vs 36.6%, respectively) or O vs non-O (66.6% vs 66.4%, respectively) blood groups. Blood group A was significantly more prevalent than non-A in patients with PE, compared to both control groups (p=0.002 and 0.03, respectively), and blood group O was significantly less prevalent than non-O in patients with PE, compared with both control groups (p=0.009 and 0.04, respectively). No significant difference was found in PE patients regarding in-hospital and midterm (6–36 months follow-up) mortality (p=0.36 and 0.15, respectively) based on blood groups.
Conclusion: Blood group A was significantly more common, and blood group 0 significantly less common, in patients with PE. No association was found regarding blood type and in-hospital outcome or midterm mortality.

9.The effect of fixed-dose combination of valsartan and amlodipine on nighttime blood pressure in patients with non-dipper hypertension
Doğan Erdoğan, Atilla İçli, Fatih Aksoy, Salaheddin Akçay, Habil Yücel, İbrahim Ersoy, Mehmet Özaydın
PMID: 27439926  doi: 10.5543/tkda.2015.98250  Pages 404 - 413
Amaç: Gece saatlerinde kan basıncında (KB) beklenen düşmenin olmaması kardiyovasküler olay gelişimi ve sağ kalımla ilişkilidir. Antihipertansif ilaçların sabit doz kombinasyonlarının (SDK) ciddi yan etkiye yol açmaksızın hastanın tedaviye uyumunda belirgin bir düzelme sağladığı yönünde güçlü kanıtlar vardır. Bu çalışmada, SKD’lerin kan basıncı kontrolü sağlanmamış “non-dipper” hipertansiyonlu olgularda gece KB düşmesi üzerine olumlu etkilerinin olup olmadığı araştırıldı.
Yöntemler: Çalışma, yeni tanı konmuş evre 2–3 hipertansif olgular ya da tek antihipertansif ilaç kullanmakta olup KB kontrolü sağlanamamış olgulardan oluşturuldu. Olgular ardışık olarak dört gruba alındı: Valsartan/amlodipin SDK (160/5 mg); valsartan 160 mg + amlodipin 5 mg tekli ilaç kombinasyonu; amlodipin 10 mg; valsartan 320 mg. İlk değerlendirmede tüm hastalara ayaktan KB ölçümü yapıldı ve ölçümler tedavinin 4. ve 8. haftasında tekrarlandı.
Bulgular: Bazal değerlendirmede elde edilen 24 saatlik ortalama gece kan basınçları tüm gruplarda benzerdi ve 4 haftalık tedavi sonrası tüm gruplarda anlamlı düşüş sağlandı; 4–8 haftalık tedavi periyodunda her iki kombinasyon grubunda anlamlı düşüş devam ederken amlodipine ve valsartan grubunda hafif bir düşüş saptandı. İlk 4 haftalık tedavi sonrası gündüz-gece KB farkı ve gündüz-gece KB değişiklik oranı (%) her iki kombinasyon grubunda ve valsartan grubunda anlamlı olarak yükseldi. Artışlar SDK grubunda 4–8 haftalık periyotta da devam etti fakat tekli ilaç kombinasyonu ve valsartan grubunda bu farklar azaldı ve neredeyse bazal değerlendirmedeki değerlere döndü. Tekli ilaç kombinasyonu ile karşılaştırıldığında, SDK grubunda 2.2 mmHg’lik ek bir düşüş gözlendi.
Sonuç: Non-dipper hipertansiyonlularda valsartan/amlodipine SDK gündüz/gece KB oranını düzeltir ve 24-saat etkili KB düşüşü sağlar.
Objective: Failure to decrease blood pressure (BP) during the night is associated with higher cardiovascular (CV) morbidity and mortality. There is strong evidence that fixed-dose combinations (FDCs) of antihypertensive agents are associated with significant improvement and non-significant adverse effects. The aim of the present study was to evaluate whether FDC affected nocturnal BP favorably in patients with uncontrolled, non-dipper hypertension (HT).
Methods: All non-dipper hypertensives were either newly diagnosed with stage 2–3 HT or had HT uncontrolled with monotherapy. Patients (n=195) were consecutively assigned to 4 treatment groups: FDC of valsartan/amlodipine (160/5 mg), free-drug combination of valsartan 160 mg and amlodipine 5 mg, amlodipine 10 mg, and valsartan 320 mg. Ambulatory blood pressure monitoring (ABPM) was repeated at 4th and 8th week.
Results: Average 24-h (24-hour) and nocturnal BP were similar among the groups at baseline evaluation, and had significantly decreased by the fourth week of treatment. However, BP continued to decrease only slightly between the 4th and 8th weeks in the valsartan and amlodipine monotherapy groups, but continued to decrease significantly in both combination groups. After 4 weeks, day-night BP difference and day-night BP % change were significantly elevated in the combination and valsartan groups. Between the 4th and 8th weeks, however, day-night BP difference and day-night BP % change continued to rise only in the FDC group, nearly reducing to baseline levels in the free-drug combination and valsartan groups. An additional 2.2 mmHg decrease was observed in the FDC group, compared to the free-drug combination group.
Conclusion: In non-dipper HT, FDC of valsartan and amlodipine improved diurnal-nocturnal ratio of BP and provided 24-h coverage.

CASE REPORT
10.Recanalization of total aortoiliac occlusion via contralateral aortofemoral bypass graft
Mahmut Tuna Katırcıbaşı, Uğur Özkan
PMID: 27439927  doi: 10.5543/tkda.2015.77782  Pages 414 - 417
Özet– Ciddi aortoiliyak hastalıklar geleneksel olarak aortofemoral baypas (AFB) greft ile tedavi edilir. Bununla birlikte cerrahi sonrası tekrarlayan problemler gelişebilir ve bu problemler de sıklıkla tekrar cerrahi tedavi gerektirir. Bu yazıda, daha önce AFB ameliyatı geçirmiş olan iki hastada aorta ve iliyak arter tıkanmalarının endovasküler yolla tedavisi sunuldu. Birinci olgu; daha önce tek taraflı AFB greft ameliyatı geçiren ve aterosklerozun ilerlemesi sonucu distal abdominal aorta ve karşı taraf iliyak arterinde tıkanma gelişen hastaydı. Diğer olgu ise greftin sol bacağında tromboz gelişen, iki taraflı AFB grefti olan hastaydı. Bu hastalarda ikincil tedavi olarak endovasküler primer stent yerleştirilmesi işlemi kullanılarak aortoiliyak tıkanmalar rekanalize edildi. Bu sunum, bizim bilgilerimize göre bu şekilde tedavi edilen olguların ilk bildirimidir.
Summary– Severe aortoiliac disease is traditionally treated with aortofemoral bypass (AFB). However, certain recurrent problems typically follow this type of treatment, problems which often require surgical intervention. Presently described is the endovascular recanalization of the native aortoiliac arteries in 2 patients who had undergone AFB. One patient with a history of aortounifemoral bypass graft had a newly emerged distal abdominal aorta and contralateral iliac artery occlusion as a result of progressive atherosclerosis. Another patient had thrombosis of the left limb of aortobifemoral bypass graft. In these patients, primary stenting was used as secondary treatment to recanalize aortoiliac occlusion. To our knowledge, the present are the first reported cases of such treatment.

11.Sinus surgery complicated by ventricular fibrillation in a young patient: Inverted (reverse) Takotsubo cardiomyopathy
Gültekin Günhan Demir, Gamze Babur Güler, Ekrem Güler, Hacı Murat Güneş, Filiz Kızılırmak
PMID: 27439928  doi: 10.5543/tkda.2015.76128  Pages 418 - 422
Özet– Takotsubo kardiyomiyopatisi (TTK), apikal balonlaşma veya stres kardiyomiyopatisi olarak da bilinmektedir ve epikardiyal koroner arterlerde kritik darlığın eşlik etmediği geçici sol ventrikül fonksiyonu bozukluğu ile kendini gösterir. En sık başvuru şekli akut substernal göğüs ağrısı, bazen ani nefes darlığı ve senkop ve nadiren de şok şeklinde olup tabloya ST-segment yükselmesi ve kardiyak biyobelirteçlerin yükselmesi eşlik eder. Ters TTK ise çok daha nadir görülür ve bazal ve/veya midventriküler segmentlerin hipokinezisi ile karakterizedir. Bu yazıda, kronik sinüzit ve nazal polip nedeniyle nazal sinüs cerrahisi geçiren ve cerrahi sonrası ventrikül fibrilasyonu gelişen 27 yaşındaki bir kadın hasta sunuldu.
Summary– Takotsubo cardiomyopathy (TTC), also known as left ventricular apical ballooning syndrome or stress cardiomyopathy, is characterized by transient left ventricular systolic dysfunction and the absence of obstructive lesion in the epicardial coronary arteries. The most common presentation is acute substernal chest pain, although occasionally dyspnea and syncope, and rarely shock with ST-segment elevation and elevated cardiac biomarkers have been observed. Inverted (reverse) TTC is a rare pattern characterized hypokinesis of the basal and midventricular segments. Presently described was case of a 27-year-old woman with ventricular fibrillation following endoscopic nasal sinus surgery.

12.Successful ablation of coexistent Mahaim tachycardia and right posterior accessory pathway in a patient with Ebstein’s anomaly
Enes Elvin Gül, Celal Akdeniz, Volkan Tuzcu
PMID: 27439929  doi: 10.5543/tkda.2015.31624  Pages 423 - 426
Özet– Atriyofasiküler aksesuvar yolak (AY) diğer deyimle Mahaim yolakları preeksitasyonun nadir formu olup aksesuvar yolakların %3’den daha azını oluşturmaktadır. Mahaim aksesuvar yolak dekremental, sadece önedoğru iletisi olan ve sol dal bloklu antidromik taşikardi ile kendini gösterir. Mahaim aksesuvar yolağın Ebstein anomalisindeki prevalansı oldukça yüksektir. Ayrıca Wolf-Parkinson-White (WPW) sendromu ve Mahaim AY birlikteliği Ebstein anomalisinde gösterilmiştir. Bu yazıda, Ebstein anomalisi olan hastada WPW ve Mahaim AY birlikteliğinin floroskopisiz başarılı ablasyonunu sunuyoruz.
Summary– The atriofascicular accessory pathway (AP), known as the Mahaim pathway, is a rare form of pre-excitation, comprising less than 3% of all APs. Mahaim AP is characterized by decremental, anterograde-only conduction, and antidromic tachycardia with left bundle branch morphology. Prevalence of Mahaim AP in Ebstein’s anomaly is significantly high. In addition, combination of Wolff–Parkinson–White (WPW) syndrome and Mahaim AP in patients with Ebstein’s anomaly has been reported. Presently described is the coexistence of Mahaim AP and manifest WPW syndrome in a patient with Ebstein’s anomaly, who was successfully ablated without fluoroscopy.

13.Interventional challenges due to venous occlusion during cardiac resynchronization therapy in patients with prior cardioverter-defibrillator implantation: Case report
Veysel Kutay Vurgun, Ali Timuçin Altın, Başar Candemir, Özgür Ulaş Özcan, Ömer Akyürek
PMID: 27439930  doi: 10.5543/tkda.2015.38928  Pages 427 - 432
Özet– Kardiyak resenkronizasyon tedavisi (KRT) tıbbi tedaviye dirençli ileri sistolik kalp yetersizliğinde tedavinin temeli haline gelmiştir. Fakat bu yöntem aralarında %30’a varan yanıtsızlık oranı, geleneksel transvenöz yolla en uygun bölgeye elektrotun yerleştirilememesi, zor anatomi veya venöz kapakçıkların bulunuşu nedeniyle koroner sinüsün kanülasyonundaki başarısızlıkların da olduğu birçok sınırlılıklara sahiptir. Önceden implante edilebilir kardiyoverter defibrilatör (ICD) yerleştirilmiş hastalarda venöz tıkanıklıkların varlığı da KRT için engel oluşturabilir. Bu yazıda venöz tıkanıklığı olan iki hasta sunuldu.
Summary– Cardiac resynchronization therapy has become a mainstay of treatment for advanced systolic heart failure refractory to medical management. However, several limitations may affect this therapy, including a non-response rate of nearly 30%, failure to implant the leads via conventional transvenous route in an optimal location, and inability to cannulate the coronary sinus branches due to difficult anatomy or presence of venous valves. Venous occlusion may also present as a potential obstacle in patients with prior implantation of cardioverter-defibrillator. Presently described are cases of 2 patients with venous occlusion.

14.Crucial role of safety guidewire in transcatheter aortic valve implantation: Two cases with vascular complication
Hacı Ahmet Kasapkara, Abdullah Nabi Aslan, Hüseyin Ayhan, Zeynep Şeyma Turinay, Engin Bozkurt
PMID: 27439931  doi: 10.5543/tkda.2015.34763  Pages 433 - 436
Özet– Hastaların morbidite ve mortalite oranlarını arttıran damar komplikasyonları transkateter aort kapak implantasyonu (TAKİ) sırasında en sık görülen komplikasyonlar arasındadır. Endovasküler girişimler mümkün olup hayat kurtarıcı olmaktadır. Buna rağmen ilyiak rüptür ve diseksiyon esnasında zaman kısıtlı olduğundan işlem öncesi karşı femoral arterinden güvenlik kılavuz telinin konulması kritik öneme sahiptir. Burada, ciddi semptomatik aort darlığı olan ve TAKİ yapılan 85 yaşında bir kadın ve 84 yaşında bir erkek hasta sunuldu. Her iki hastaya başarılı olarak kapak yerleştirilebilmesine rağmen işlem sağ iliofemoral arterin rüptür ve diseksiyonu ile komplike oldu. İşlem öncesinde iliofemoral arterlere yerleştirilmiş olan güvenlik kılavuz teli sayesinde, acilen hem rüptüre hem diseksiyona ikişer adet kendiliğinden genişleyen stentler yerleştirilerek işlem başarı ile tedavi edildi.
Summary– Vascular complications increasing the rates of morbidity and mortality are among the most common complications observed during transcatheter aortic valve implantation (TAVI). Endovascular management is often life-saving. However, due to limitations of time in cases of iliac rupture and dissection, precautions taken prior to the procedure and the placement of safety guidewire in the contralateral femoral artery are crucial. Here, an 85-year-old woman and and 84-year-old man who had severe symptomatic aortic stenosis and underwent TAVI were presented. Although the valves were successfully implanted, the procedures were complicated by rupture and dissection of the right iliofemoral artery. With the use of safety guidewire, 2 self-expandable graft stents were inserted at the site of rupture and in the place of dissection in the iliofemoral artery, and the patients could be managed successfully.

LETTER TO EDITOR
15.Successful radiofrequency pulmonary vein isolation in a patient with pneumonectomy
Enes Elvin Gül, Cengiz Erol, Fethi Kılıçaslan
PMID: 27439932  doi: 10.5543/tkda.2015.14377  Pages 437 - 439
Özet– Atriyum fibrilasyonunun kateter ablasyonu invaziv elektrofizyoloji çalışmaları arasında zor bir işlemdir. Pulmoner venlerin izolasyonu tedavinin köşe taşını oluşturmaktadır. İşlem pulmoner ven stenozu gibi bazı ciddi komplikasyonlarla eşlik edebilir. Bu yazıda, akciğer kanseri nedeniyle sol taraflı pnömonektomi olan hastada teknik olarak zor olan pulmoner ven izolasyonu yapılan olgu sunuldu.
Summary– Among electrophysiologic procedures, catheter ablation of atrial fibrillation (AF) is challenging, requiring the isolation of all pulmonary veins (PVs). AF is associated with serious complications including PV stenosis. Presently described was a technically challenging case of PV isolation in a patient with left-sided pneumonectomy due to lung cancer.

HOW TO?
16.How to diagnose rheumatic heart disease with echocardiography?
Kumral Çaglı, Zehra Gölbaşı
PMID: 27439933  doi: 10.5543/tkda.2016.18055  Pages 440 - 444
Abstract |Full Text PDF | Video

CASE IMAGE
17.Extrinsic coronary squeeze in the left main coronary artery between left sinus of Valsalva aneurysm and left auricula
Ersin Sarıçam, Ömer Koçak, Arslan Öcal, Nadir Barındık
PMID: 27439934  doi: 10.5543/tkda.2016.90457  Page 445
Abstract |Full Text PDF

18.Catheter tip covered by mass in the right atrium: An unusual example of infective endocarditis
Çetin Geçmen, Gonca Gecmen, Muzaffer Kahyaoglu, Suzan Hatipoglu, Mehmet Aksut
PMID: 27439935  doi: 10.5543/tkda.2016.32966  Page 446
Abstract |Full Text PDF | Video

19.Giant aneurysm of ascending aorta in a child
Timur Meşe, Murat Muhtar Yılmazer, Mustafa Demirol, Şenay Çoban, Sinan Genç
PMID: 27439936  doi: 10.5543/tkda.2016.89280  Page 447
Abstract |Full Text PDF

20.Severe aortic regurgitation due to quadricuspid aortic valve in a septuagenarian
Semi Öztürk, Mazlum Şahin, Gündüz Durmuş, Mustafa Sarı, Mehmet Can
PMID: 27439937  doi: 10.5543/tkda.2016.84780  Page 448
Abstract |Full Text PDF | Video

21.Diagnosis of a rare combination of hypertrophic and left ventricular noncompaction cardiomyopathy using cardiac magnetic resonance imaging
Sinem Özyılmaz, Ozgur Akgul, Adem Kiris, Aydin Yildirim, Ihsan Bakir
PMID: 27439938  doi: 10.5543/tkda.2016.94324  Page 449
Abstract |Full Text PDF | Video

LETTER TO EDITOR
22.Cardiological and neurological implications in Fabry disease with noncompaction
Claudia Stöllberger, Josef Finsterer
PMID: 27439939  doi: 10.5543/tkda.2016.44349  Pages 450 - 451
Letter to the Editor

23.Authors’ reply
Ahmet Taha Alper, Adnan Kaya, Ahmet İlker Tekkesin, Ahmet Oz
PMID: 27439940  doi: 10.5543/tkda.2016.25594  Pages 451 - 453
Abstract |Full Text PDF | Video

24.What about the role of cryoablation for isolation of non-pulmonary vein triggers in long-standing persistent atrial fibrillation?
Uğur Canpolat, Kudret Aytemir
PMID: 27439941  doi: 10.5543/tkda.2016.34676  Pages 454 - 455
Abstract |Full Text PDF

25.Authors’ reply
Tolga Aksu, Kivanc Yalin
PMID: 27439942  Page 455
Abstract |Full Text PDF

OTHER ARTICLES
26.Kardiyoloji yayınlarında gündem ve yorumlar
Ertan Ural
Page 456
Abstract |Full Text PDF



Journal Metrics

Journal Citation Indicator: 0.18
CiteScore: 1.1
Source Normalized Impact
per Paper:
0.22
SCImago Journal Rank: 0.348

Quick Search



Copyright © 2024 Archives of the Turkish Society of Cardiology



Kare Publishing is a subsidiary of Kare Media.