Archives of the Turkish Society of Cardiology - Turk Kardiyol Dern Ars: 34 (6)
Volume: 34  Issue: 6 - September 2006
ORIGINAL ARTICLE
1.Nutritional habits and nutritional patterns of participants of the Turkish Adult Risk Factor Survey 2003-2004
Perihan Arslan, Seyit Mercanlıgil, Hülya Gökmen Özel, Gamze Çıtak Akbulut, Nilay Dönmez, Hilal Çiftçi, İbrahim Keleş, Altan Onat
Pages 331 - 339
Amaç: Türk Erişkinlerinde Kalp Hastalığı ve Risk Faktörleri (TEKHARF) 2003-2004 örneklemindeki bireylerin genel beslenme örüntüsü ve alışkanlıkları incelendi ve son 10-20 yıl içindeki değişiklikler değerlendirildi.
Çalışma planı: Çalışma tüm coğrafi bölgelerimizden eşit oranda seçilen 787 katılımcı (394 erkek, 393 kadın; ort. yaş erkeklerde 53.0, kadınlarda 52.4) ile yüz yüze görüşmelerle yapıldı. Örneklemin %22’si kırsal kesimde, %78’i kentlerde yaşıyordu. Bireylerin günlük enerji ve besin öğeleri alımları soruşturuldu ve farklı besin gruplarından sağlanan günlük enerjide karbonhidrat, protein ve yağın dağılımı hesaplandı.
Bulgular: Günlük enerjinin %53.3’ü karbonhidrat, %13.7’si protein, %33’ü yağlardan sağlanmaktaydı. Günlük enerjinin karşılandığı besin gruplarının dağılımı şöyleydi: Tahıl ve tahıl ürünleri (%37), katı-sıvı yağlar (%15), süt ve süt ürünleri (%13), meyve (%10), sebze (%6), şeker, bal, reçel (%7), et ve tavuk (%6). Günlük karbonhidrat alımının %56’sını tahıllar, %24’ünü meyve ve sebzeler, %13’ünü şeker, bal-reçel oluşturmaktaydı. Protein alımında, ilk sıraları tahıllar (%37), et, tavuk (%20), süt ve süt ürünleri (%19), sebze ve meyve (%15) almaktaydı. Günlük yağ alımında görünür yağ (sıvı+katı) oranı %41, görünmeyen yağ oranı %59 idi. Önceki çalışmalarla karşılaştırıldığında, enerjinin karbonhidrat payının %9 azaldığı, tahılların payının %52’den %32’ye düştüğü, protein, toplam yağ ve görünmeyen yağ yüzdelerinin sırasıyla %2, %8 ve %14 oranında arttığı görüldü.
Sonuç: TEKHARF 2003-2004 örneklemindeki bireylerin beslenme alışkanlıklarının önceki yıllara göre değişmiş olduğu söylenebilir.
Objectives: Nutritional habits and nutritional patterns of the participants of the Turkish Adult Risk Factor Study 2003-2004 were evaluated together with changing trends within the past 20 years.
Study design: Face–to–face interviews were made with 787 participants (394 men, 393 women; mean age, 53.0 years in men, 52.4 years in women) to inquire into daily energy intake, nutritional constituents, and proportions of carbohydrates, proteins, and fats in daily energy intake. The participants equally represented all geographical regions of Turkey, with 22% living in rural, and 78% in urban settings.
Results: The proportions of carbohydrates, proteins, and fats in daily energy intake were 53.3%, 13.7%, and 33%, respectively. Nutrition components in daily energy intake were as follows: cereals and related products (37%), fat and oil (15%), milk and dairy products (13%), fruits (10%), vegetables (6%), sugar, honey, and jam (7%), and meat and poultry (6%). Carbohydrate was mainly supplied by cereals (56%), followed by fruits and vegetables (24%), and sugar, honey, and jam (13%). Protein intake was from cereals (37%), meat and poultry (20%), milk and dairy products (19%), and fruits and vegetables (15%). Visible fats (fat and oil) and invisible fat accounted for 41% and 59%, respectively. In comparison with previously reported proportions of daily energy, carbohydrates decreased by 9%, cereals decreased from 52% to 32%, whereas proteins, total fat, and invisible fat increased by 2%, 8%, and 14%, respectively.
Conclusion: Our data suggest that nutritional habits of participants of the Turkish Adult Risk Factor Survey 2003-2004 have undergone changes in the past years.

2.The effect of intracoronary stent implantation on left ventricular systolic functions and functional capacity in patients with chronic total or subtotal occlusions
Doğan Erdoğan, Mehmet Özaydın, Yılmaz Nişancı, Faruk Erzengin
Pages 340 - 345
Amaç: Kronik tam ve kısmi tıkanıklıklarda başarılı intrakoroner stent uygulamasının sol ventrikül genel ve bölgesel sistolik fonksiyonları ve fonksiyonel kapasite üzerine etkisi değerlendirildi.
Çalışma planı: Başarılı intrakoroner stent uygulanan 36 hasta (31 erkek, 5 kadın; ort. yaş 52.5; dağılım 40-65) herhangi bir koroner arterde kronik tam (n=24) veya kısmi tıkanıklık (n=12) bulunmasına göre iki gruba ayrıldı. Kontrol anjiyografileri işlem sonrası 3-9. aylarda yapıldı. İşlem sonrası sol ventrikül global ejeksiyon fraksiyonundaki ve sol ventrikül bölgesel duvar hareket bozukluğundaki değişiklikler ve fonksiyonel kapasitedeki düzelme değerlendirildi. Hastaların semptom durumu Kanada Kalp Derneği’ne göre sınıflandırıldı. Ortalama takip süresi tam tıkanıklık grubunda 6.0±3.1 ay, kısmi tıkanıklık grubunda 5.8±2.9 ay idi.
Bulgular: İşlem sonrasında her iki grupta koroner darlık ve yeniden tıkanma oranları benzer bulundu. Yeniden tıkanıklık veya darlık olan hastalarda fonksiyonel kapasite olmayanlara göre anlamlı derecede daha düşük idi (p<0.001). Tam tıkanıklık grubunda stent uygulaması sonrasında sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonunda anlamlı artış sağlanırken (p=0.01), kısmı tıkanıklık grubundaki artış anlamlı değildi (p=0.07). Bu açıdan işlem sonrasında iki grup arasındaki fark anlamlı idi (p=0.04). Her iki grupta da işlem öncesine göre bölgesel sistolik fonksiyonlarda (sırasıyla p=0.008 ve p=0.02) ve fonksiyonel kapasitede (sırasıyla p<0.0001 ve p=0.02) anlamlı etki gözlendi; ancak takipte her iki açıdan da iki grup arasında anlamlı farklılık yoktu (p>0.05).
Sonuç: Başarılı stent uygulamasından sonra sol ventrikülün bölgesel ve genel sistolik fonksiyonlarında ve fonksiyonel kapasitede görülen düzelme kronik tam koroner arter tıkanıklıklarında kısmi tıkanıklıklara göre daha belirgindir.
Objectives: We evaluated the effect of successful intracoronary stent implantation on regional and global left ventricular systolic functions and functional capacity in patients with chronic total or subtotal occlusions.
Study design: Thirty-six patients (31 males, 5 females; mean age 52.5 years; range 40 to 65 years) who underwent successful stent implantation were divided into two groups depending on the presence of chronic total (n=24) or subtotal (n=12) occlusion in coronary arteries. Control angiographies were obtained after three to nine months and changes in global ejection fraction and regional wall motion of the left ventricle and functional capacity were assessed. Symptoms were assessed according to the Canadian Cardiovascular Society classification system. The mean follow-up periods were 6.0±3.1 months and 5.8±2.9 months in total and subtotal occlusion groups, respectively.
Results: Following the procedure, coronary restenosis and reocclusion rates were similar in both groups. Patients with restenosis and reocclusion had significantly lower functional capacity than those without restenosis and reocclusion (p<0.001). Left ventricular ejection fraction significantly improved in the total occlusion group (p=0.01), whereas the increase was not significant in patients with subtotal occlusion (p=0.07). The two groups differed significantly in this respect (p=0.04). Although both groups had improved regional systolic functions (total, p=0.008; subtotal, p=0.02) and functional capacity (total, p<0.0001; subtotal, p=0.02) following the procedure, these improvements did not differ significantly between the two groups (p>0.05).
Conclusion: Successful stenting is associated with more pronounced improvements in regional and global left ventricular systolic functions and functional capacity in patients with chronic total occlusion than in those with subtotal occlusion.

3.The effect of beta-blocker therapy on left ventricular systolic functions and functional capacity in patients with heart failure: a comparison between metoprolol succinate and carvedilol
Şakir ARSLAN, Mustafa Kemal EROL, Engin BOZKURT, Fuat GÜNDOĞDU, Hanifi Yekta GÜRLERTOP, Hüseyin ŞENOCAK
Pages 346 - 351
Amaç: Kalp yetersizliği olan hastalarda konvansiyonel tedaviye ek olarak uygulanan metoprolol süksinat veya karvedilol tedavisinin sol ventrikül sistolik fonksiyonlarına ve efor kapasitesine etkisi değerlendirildi.
Çalışma planı: Çalışmaya hafif-orta dereceli kalp yetersizliği (NYHA sınıf II-III) olan 33 hasta (6 kadın, 27 erkek; ort. yaş 60±10) alındı. Altı hafta süreyle standart tedavi uygulandıktan sonra hastalar iki gruba (karvedilol ve metoprolol) ayrıldı. Karvedilol ve metoprololün başlangıç dozları sırasıyla günde iki kez 3.125 mg ve günde bir kez 25 mg idi ve haftalık artışlarla sırasıyla 50 mg/gün ve 100 mg/gün hedef doza ulaşılmaya çalışıldı. Tüm hastalara başlangıçta ve beta-bloker tedavisinin üçüncü ayında 6 dakika yürüme testi ve transtorasik ekokardiyografi uygulandı.
Bulgular: Tedavi öncesi değerlerle karşılaştırıldığında, istirahat kalp hızı ve sistolik kan basıncı tedavi sonrasında iki grupta da anlamlı düşüş gösterdi (karvedilol, p<0.001; metoprolol, p<0.05). Diyastolik kan basıncındaki düşüş ise sadece metoprolol grubunda anlamlıydı (p<0.01). Her iki grupta da sistolik çap ve sistol sonu volümü, diyastolik çap ve diyastol sonu volümünde belirgin azalma, ejeksiyon fraksiyonunda belirgin artış saptandı. Yürüme testinde iki grupta da yürüme mesafeleri belirgin derecede arttı (p<0.001). Test sonunda, kalp hızında ve kalp yetersizliği semptom skorunda karvedilol grubunda daha fazla olmak üzere anlamlı düşme görüldü. Bununla birlikte, beta-bloker tedavisiyle sağlanan iyileşmelerin hiçbiri iki grup arasında anlamlı farklılık oluşturmadı (p>0.05).
Sonuç: Bulgularımız, metoprolol süksinat ve karvedilolün sol ventrikül sistolik fonksiyonlarında ve hastaların efor kapasitelerinde benzer, ancak anlamlı iyileşme sağladığını göstermektedir.
Objectives: We evaluated the effect of metoprolol succinate or carvedilol given in addition to conventional treatment on left ventricular systolic functions and effort capacity in patients with heart failure.
Study design: The study included 33 patients (6 females, 27 males; mean age 60±10 years) with mild to moderate heart failure (NYHA functional class II-III). Following six weeks of standard treatment, the patients were randomized to receive carvedilol or metoprolol succinate, whose initial doses were 3.125 mg twice daily and 25 mg daily, with weekly increments to target doses of 50 mg/day and 100 mg/day, respectively. The patients were assessed by the six-minute walk test and transthoracic echocardiography prior to, and after three months of, beta-blocker treatment.
Results: Compared with pretreatment values, resting heart rate and systolic blood pressure showed significant decreases after beta-blocker treatment (carvedilol, p<0.001; metoprolol, p<0.05). Decrease in diastolic pressure was significant only in the metoprolol group (p<0.01). In both groups, systolic and diastolic diameters and end volumes showed significant decreases, and ejection fraction showed a significant increase. There was a dramatic increase in the walking distance in both groups (p<0.001) associated with significantly decreased heart rate and symptom scores which were more notable in the carvedilol group. However, none of the improvements obtained by beta-blocker treatment differed significantly between the two groups (p>0.05).
Conclusion: Our findings show that metoprolol succinate and carvedilol provide similar but significant improvements in left ventricular systolic functions and effort capacity of patients with mild to moderate heart failure.

4.Relationship between treadmill exercise test parameters and heart rate variability in patients with nonischemic diabetic autonomic neuropathy
Yusuf Tamam, Murat Mehmet Sucu, Ali Vahip Temamoğulları, Talantbek Batıraliyev
Pages 352 - 357
Amaç: İskemik olmayan nöropatili diyabetik hastalarda kalp hızı değişkenliği ile tredmil egzersiz testi parametreleri arasındaki ilişki incelendi.
Çalışma planı: Çalışmaya 38 hasta (20 kadın 18 erkek; ort. yaş 50±11) alındı. Hastalara standart kardiyovasküler otonomik nöropati (KON) testleri, Bruce maksimal tredmil testi, 24 saatlik Holter-EKG monitörizasyonu, zaman ve frekansa bağlı kalp hızı değişkenliği incelemesi yapıldı. Zamana bağlı parametreler olarak SDNN, SDANN, SD, RMSSD, PNN50 alındı. SDNN için 100 msn, RMSSD için 25 msn, SDANN için 92 msn, SD için 35 msn, PNN50 için 7500 kesim değerleri olarak kabul edildi.
Bulgular: Egzersiz testinde ulaşılan MET değerleri ve egzersiz zamanı, Holter-EKG kaydındaki en düşük ve ortalama kalp hızları, başta SD ve SDNN olmak üzere çeşitli KHD parametreleriyle çeşitli derecelerde ilişki gösterdi. MET değerleri ve egzersiz zamanı ile KON derecesi arasında ilişki bulunmadı. Egzersiz parametrelerinden en yüksek hız ve hedef hız yüzdesi (kronotropik parametereler) ile basınç hız ürünü KON derecesi arasında orta derecede ilişki görüldü. Tredmil testi yetersiz bulunan hastaların Holter-EKG kayıtlarında anlamlı olarak daha yüksek minimal hız görüldü (p=0.05). Ayrıca, SDNN, SD, RMSSD ve PNN50 değerleri anlamlı olarak daha düşüktü (p<0.05). 5 MET veya altında efor harcayan hastalarda SDANN değerleri anlamlı azalma gösterirken,10 MET’in üzerinde efor harcayanlarda SDANN değerleri normalin üzerine çıktı (p<0.05).
Sonuç: İskemik olmayan tip II diyabetli hastalarda otonomik nöropati KHD parametreleriyle yakından ilişkilidir ve bu hastalarda egzersiz yanıtı bozulmuştur.
Objectives: We investigated the relationship between heart rate variability (HRV) and treadmill variables in nonischemic neuropathic patients.
Study design: The study included 38 patients (20 men, 18 women; mean age 50±11 years). All the patients underwent standard tests for cardiovascular autonomic neuropathy (CAN), maximal exercise treadmill testing according to the Bruce protocol, 24-hour Holter ECG monitoring, and time- and frequency-domain analysis of HRV. Time-dependent parameters included SDNN, SDANN, SD, RMSSD, and PNN50, with cut-off values being 100 ms, 25 ms, 92 ms, 35 ms, and 7500, respectively.
Results: MET scores and exercise time reached in exercise test showed varying correlations with the lowest and mean heart rates recorded by Holter ECG monitoring and HRV parameters, in particular with SD and SDNN, whereas they were not correlated with CAN scores. Moderate correlations were found between chronotropic parameters of exercise test (maximal heart rate and percent maximal heart rate) and pressure-rate product associated with CAN severity. Patients with an insufficient treadmill test had significantly higher minimal rates on Holter monitoring (p=0.05) and significantly lower values for SDNN, SD, RMSSD, and PNN50 (p<0.05). Patients with an effort capacity of 5 METs or lower had significantly decreased SDANN values, while those reaching 10 METs or more had above-normal SDANN values (p<0.05).
Conclusion: Autonomic neuropathy is closely related with HRV parameters in patients with nonischemic type II diabetes and is associated with a disturbed exercise response.

5.Early detection of cardiac function by tissue Doppler imaging in patients with mitral stenosis and sinus rhythm
Mustafa Aydın, Sait Mesut Doğan, Metin Gürsürer, Aydın Dursun, Fatih Çam, Tolga Onuk
Pages 358 - 362
Amaç: Çalışmamızda, mitral darlığı olan hastalarda doku Doppler görüntüleme ile sol ventrikül fonksiyonları incelendi.
Çalışma planı: Şiddetli mitral darlığı olan [mitral kapağı alanı (MKA) <1.2 cm2] 26 hasta (18 kadın; ort. yaş 38±7), hafif-orta derecede mitral darlığı olan (MKA≥1.2 cm2) 32 hasta (24 kadın; ort. yaş 35±9) ve 25 sağlıklı gönüllü (17 kadın; ort. yaş 39±6) standart ekokardiyografi ve doku Doppler görüntüleme ile incelendi. Bütün hastalar sinus ritmindeydi ve hiçbirinde hipertansiyon veya koroner arter hastalığı yoktu. Apikal dört-boşluk görüntülerde, lateral segment ve interventriküler septum bazalinden miyokardiyal sistolik hız, erken ve geç diyastolik hızlar ölçüldü.
Bulgular: Sol ventrikül boyutları, ejeksiyon fraksiyonu, diyastol ve sistol sonunda oluşan çaplar ve sol ventrikül kısalması üç grupta benzer bulundu. Mitral darlığı olan hastalarda sol ventrikül lateral duvarında ve interventriküler septumda ölçülen miyokard sistolik hızları kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulundu. Ayrıca, erken diyastolik hız ve erken/geç diyastolik hızların oranı anlamlı derecede düşüktü. E-dalgası deselerasyon zamanı ve geç diyastolik miyokard hızları üç grupta benzer bulundu. Septum (r=0.57, p<0.01) ve lateral duvarda (r=0.48, p<0.01) ölçülen miyokardiyal sistolik tepe hızlarıyla mitral kapak alanları arasında anlamlı ilişki olduğu görüldü.
Sonuç: Mitral darlığı olan hastalarda standart ekokardiyografide nispeten normal bulgular saptansa bile, doku Doppler görüntüleme sol ventrikül sistolik disfonksiyonunu gösterir bulgu sağlamaktadır. Bunlar miyokard anormalliğini yansıtan erken bulgular olarak değerlendirilebilir.
Objectives: We evaluated the changes in left ventricular function by means of tissue Doppler imaging (TDI) in patients with mitral stenosis (MS).
Study design: Standard echocardiographic and TDI studies were performed in 26 patients (18 females, mean age 38±7 years) with severe MS [mitral valve area (MVA) <1.2 cm2], in 32 patients (24 females, mean age 35±9 years) with mild to moderate MS (MVA ≥1.2 cm2), and in 25 age-matched healthy volunteers (17 females, mean age 39±6 years). All the patients were in sinus rhythm and none had hypertension or coronary artery disease. Systolic myocardial velocity, early and late diastolic velocities were measured in the basal lateral segment and basal interventricular septum from the apical four-chamber views.
Results: Left ventricular dimensions, ejection fraction, end-diastolic and end-systolic diameters, and fractional shortening of the left ventricle were similar in all the groups. Patients with MS had significantly decreased peak systolic myocardial velocities in both the lateral wall and interventricular septum of the left ventricle. In addition, early diastolic velocity and the ratio of early/late diastolic velocities were significantly lower. E-wave deceleration time and late diastolic myocardial velocities were similar in three groups. Peak systolic myocardial velocities were significantly correlated with mitral valve areas measured at the septum (r=0.57, p<0.01) and the lateral wall (r=0.48, p<0.01) of the left ventricle.
Conclusion: Our results show that, despite the presence of seemingly normal findings on standard echocardiography, TDI may provide evidence for left ventricular systolic dysfunction in patients with MS, representing early signs of myocardial abnormality.

CASE REPORT
6.Constrictive pericarditis in a patient with Wilson’s cirrhosis: difficulties in differential diagnosis
Hülya Akhan Kaşıkcıoğlu, Hüseyin Uyarel, Zeynep Tartan, Neşe Çam
Pages 363 - 366
Konstriktif perikardit (KP) ve restriktif kardiyomiyopatinin hemodinamik görünümlerinin benzer olması nedeniyle KP’nin ayırıcı tanısı sıklıkla zordur. Bu yazıda, Wilson sirozu nedeniyle uzun süre takip edilen, geçirilmiş akciğer tüberkülozu öyküsü olan, son İki yıl içinde iki kez torakotomi ve dekortikasyon yapılan ve restriktif kardiyomiyopatiden ayırt etmekte zorlandığımız KP’li 22 yaşında erkek hasta sunuldu. Hasta bacaklarında şişme ve nefes darlığı yakınmasıyla başvurdu. Toraks bilgisayarlı tomografisinde perikard kalınlığı normal olmasına karşın, sağ ventrikül önünde perikard kalsifikasyonu saptandı. Manyetik rezonans görüntülemede perikard kalınlıgı 2 mm bulundu. Transtorasik ekokardiyografide sol ve sağ atriyum normalden genişti. Kardiyak kateterizasyonda diyastolik ventriküler basınç trasesinde karakteristik karekök işareti ve sağ atriyum basınç trasesinde dik “y” inişi gözlendi. Endomiyokardiyal biyopsi örneğinde miyokard dokusunda hafif hipertrofik değişiklikler görüldü; iltihabi infiltrasyon, granülom, amiloid birikimi veya fibrozis gibi patolojik bulgulara rastlanmadı. Perikard dokusundan alınan biyopside de spesifik iltihaba ait bulgu yoktu. Uygulanan perikardiyektomi sonrasında daha önce 30 mmHg olan sağ atriyum basıncı 15 mmHg’ye geriledi, hastanın egzersiz dispnesi kayboldu.
The clinical and diagnostic differentiation between constrictive pericarditis (CP) and restrictive cardiomyopathy is often difficult because of similar hemodynamic features. We present a 22-year-old male patient with CP, whose differential diagnosis was quite challenging. He had received treatment for Wilson’s disease, had a history of lung tuberculosis, and within the past two years, had undergone thoracotomy and decortication twice. He presented with complaints of dyspnea and swelling in the lower extremities. Computed tomography of the thorax showed pericardium of normal thickness, but pericardial calcification close to the right ventricle. On magnetic resonance imaging, pericardial thickness was 2 mm. Transthoracic echocardiography showed dilatation of the right and left atria. Cardiac catheterization revealed the square-root sign on ventricular diastolic pressure tracings, and a “y descent” on right atrial pressure tracings. Endomyocardial biopsy was performed which showed mild hypertrophic changes, without any signs of inflammatory infiltration, granuloma, amyloid deposition, or fibrosis. Biopsy sample from the pericardial tissue was not suggestive of a specific inflammatory process. He underwent pericardiectomy after which right atrium pressure decreased from 30 mmHg to 15 mmHg and his complaint of exertional dyspnea disappeared.

7.The electrocardiographic effect of successful accessory pathway ablation in a patient with minimal preexcitation
Fethi Kılıçaslan, Ata Kırılmaz, Rifat Eralp Ulusoy, Bekir Sıtkı Cebeci, Mehmet Dinçtürk
Pages 367 - 370
Aksesuvar yol bulunan hastalarda pre-eksitasyon derecesi atriyoventriküler düğüm, His-Purkinje sistemi, aksesuvar yol ve intra-atriyal ileti zamanı ile aksesuvar yolun yerleşimine bağlıdır. Bu yazıda sol lateral aksesuvar yol nedeniyle elektrokardiyografide (EKG) hafif pre-eksitasyon saptanan 20 yaşında bir erkek hasta sunuldu. Hasta çarpıntı yakınmasıyla başvurdu. Elektrokardiyogramında kısa PR mesafesi, V1 derivasyonunda sağ dal bloku örneği ve aVL’de negatif delta dalgası vardı. Elektrofizyolojik çalışmada sol lateral yerleşimli aksesuvar yol saptandı ve atriyoventriküler re-entran taşikardi oluşturuldu. Aksesuvar yolun radyofrekans ile ablasyonu sonrasında bazal EKG bulgularında belirgin değişiklik olmadığı gözlendi. Ancak, intrakardiyak ve yüzey EKG kayıtlarının ayrıntılı incelenmesi sonucunda ablasyon uygulamasının başarılı olduğu ve aVL derivasyonunda QRS morfolojisinde hafif değişiklik oluştuğu görüldü.
In patients with an accessory pathway (AP), the degree of preexcitation depends upon the intra-atrial conduction time through the AP, atrioventricular node, and the His-Purkinje system, and on the localization of the AP. We presented a 20-year-old male patient whose electrocardiogram exhibited minimal preexcitation due to a left lateral AP. He had tachycardia as the presenting complaint. Electrocardiography (ECG) showed a shortened PR interval, a pattern of right bundle branch block in V1, and a negative delta-wave activity in aVL. On electrophysiologic study, an AP was detected in the left lateral wall and atrioventricular re-entrant tachycardia was induced. After successful radiofrequency ablation of the AP, no apparent change from the baseline ECG findings was observed. However, detailed analysis of the intracardiac and surface ECG showed that the ablation was successful and there was a minimal change in the QRS morphology in aVL derivation.

8.Successful ablation in a case with atypical, double-loop right atrial flutter
Erdem Diker, Alper Canbay, Sinan Aydoğdu
Pages 371 - 375
Atipik atriyal flutterlerin bir kısmı çift halkalı re-entri olarak karşımıza çıkmaktadır. Genellikle sağ atriyumda, skar dokusuna yol açan bir kalp ameliyatı sonrası ortaya çıkan bu aritmide, re-entri halkalarından biri triküspid kapak etrafında, diğeri ise skar dokusu etrafında dönmektedir. Aynı istmusu kullanan bu iki halkanın varlığı ve yerleşiminin konvansiyonel elektrofizyolojik yöntemlerle tanınması çok zordur. Bu tip aritmilerin tanınması ancak üçboyutlu haritalama yöntemleriyle mümkün olabilmektedir. Mitral kapak ameliyatı geçiren 55 yaşındaki kadın hastada, ameliyat sonrasında tedaviye dirençli bir atriyal flutter gelişti. Yapılan elektrofizyolojik çalışmada makro-re-entrinin sağ atriyumda yerleştiği görülmesine rağmen ablasyon hedefi belirlenemedi. Üçboyutlu haritalama sistemi rehberliğinde taşikardinin bir çift halkalı re-entri olduğu saptandı ve ortak istmusda iletimin ablasyon ile ortadan kaldırılması ile taşikardi kayboldu.
Some atypical right atrial flutters present as a double-loop reentry. This kind of arrhythmia usually occurs after a cardiac operation leaving behind a right atrial scar tissue, with one reentry loop turning around the tricuspid valve, and the other around the scar tissue. It is extremely difficult to detect the presence and localization of these reentry loops by conventional electrophysiologic studies. Only three-dimensional mapping techniques provide identification of these reentry loops. Herein, we presented a 55-year-old woman who developed persistent atrial flutter after mitral valve surgery. Conventional electrophysiologic study showed macroreentry in the right atrium, but ablation target could not be determined. With the use of a three-dimensional mapping technique, a double-loop reentry was delineated in the right atrium and ablation of the common isthmus resulted in the disappearance of tachycardia.

REVIEW
9.Blood pressure response to treadmill exercise testing
Atila Bitigen, Erdem Türkyılmaz, Nihal Özdemir
Pages 376 - 381
Muayenehanede tansiyon ölçümü hipertansiyon tanısında en sık kullanılan yöntemdir. Ancak, beyaz önlük hipertansiyonu nedeniyle bu yöntem zaman zaman yanlış tedavi seçeneklerine yönlendirebilir. Egzersiz EKG testi, muayenehanede tansiyon ölçümü ile kıyaslandığında, özellikle hedef organ hasarı gelişimini göstermede daha değerli bulunmuştur. Efor testi, standart efor kapasitesi ve iskemi değerlendirmesine ek olarak, efora tansiyon yanıtı açısından da önemlidir. Hipertansif hastalarda olduğu gibi normotansif hastalarda da endotel disfonksiyonunun dolaylı olarak değerlendirilmesinde ve gelecekte hipertansiyon gelişimi ile kan basıncı yanıtı arasındaki ilişkinin belirlenmesinde egzersiz EKG testinin kullanılabilirliği araştırılmalıdır.
Measurement of blood pressure in the clinic is the most frequent method in the detection of hypertension. However, this method may at times lead to inappropriate treatment options due to the occurrence of white coat hypertension. Compared to the office blood pressure measurements, the effort test has been shown to be more valuable especially in showing the target organ damage. In addition to its value in evaluating effort capacity and ischemia, it is also important in delineating the blood pressure response. Further research is warranted to validate its value in the indirect evaluation of endothelial dysfunction in both normotensive and hypertensive individuals and to understand the relationship between the development of hypertension and blood pressure response.

CASE IMAGE
10.Asymptomatic incomplete cor triatriatum dexter detected in an elderly patient
Fuat Gündoğdu, Şakir Arslan, Yahya İslamoğlu
Page 382
Abstract | Full Text PDF

LETTER TO EDITOR
11.Letters to the Editor
Mehmet Uzun, Ata Kırılmaz
Pages 384 - 386
Elektrokardiyorafi her ne kadar 12 derivasyondan oluyor olsa da aVR çoğu kez dikkat edilmemekte ve değerlendirme 11 derivasyondan yapılmaktadır. Sayın Aygül ve arkadaşlarının çalışması aVR'nin öneminin anlaşılmasına iyi bir örnektir.
Although electrocardiography consists of 12 derivations, aVR is frequently neglected and evaluation is made from only 11 derivations. The study of Aygul et al is a good example of comprehending the importance of aVR.

OTHER ARTICLES
12.Answers of specialist
Tevfik Gürmen, Oktay Sancaktar
Pages 388 - 389
Abstract | Full Text PDF

13.Comment on cardiology publications
Ertan Ural
Page 391
Abstract | Full Text PDF

© Copyright 2020 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale