Archives of the Turkish Society of Cardiology - Turk Kardiyol Dern Ars: 26 (2)
Volume: 26  Issue: 2 - March 1998
1.Summaries of Articles

Pages 68 - 71
Abstract | English Full Text

2.Risk Factor Trends in the Inhabitants of the Marmara Region: Smoking, obesity, physical activity and diabetes mellitus
Altan ONAT, M. Akif BÜYÜKBEŞE, Dilek URAL, İbrahim KELEŞ, Ertan URAL, Vedat SANSOY
Pages 72 - 78
Nüfusumuzun dörtte birini oluşturan Marmara bölgesinde TEKHARF çalışmasının 1997 yazında gerçekleştirilen üçüncü dalgasında 518'i eski kohort, 212'si yeni alınan kohort olmak üzere, 730 erişkinde sigara içimi, beden kitle indeksi ve fizik aktivitedeki son 7 yıl içerisindeki değişimler ve diyabet ile glukoz intolerans prevalansındaki eğilimler araştırıldı. Risk parametresinde 7 yıl yaşlanmaya bağlı değişimler, cinsiyet ve yaş gruplarına özgü ortalama değerlere ilişkin eğriden hesaplanarak öngörüldü ve toplumdaki gerçek değişimler, yaşlanmayla ilgili bu soyutlamadan sonra değerlendirildi. Marmara bölgesinde 1990 ile 1997 yılları arasında sigara içimi konusunda erkeklerde anlamlı olmayan cüz'i düşüşe karşılık, kadınlar sigara içimini net dörtte bir oranında arttırdılar. Beden kitle indeksi erkeklerde önemli ölçüde, yaklaşık 2.5 kiloya tekabül eden 0.86 kg/m2 kadar arttı, esasen şişman olan kadınlarda ise, anlamlı bir net değişiklik kaydedilmedi. Objektif sınıflaması daha güç olan fizik aktivite değerlendirilmesinde, erkek ve kadınlar aktivetelerini 1997 taramasında sırasıyle %20 ve %14 oranında arttırmış göründülerse de, bu bulgunun güvenilirliği düşük olabilir. Kendini diyabetik olarak bilenler, açlık kan şekeri ?140, ya da postprandiyal değeri ?200 mg/dl'lik kriterler uygulanınca, diyabetin toplam kohorttaki prevalansı erkek ve kadınlarda %5 ve %6.3, glukoz intoleransının prevalansına gelince, sırasiyle %1.2 ve %3.3 bulundu. Bu oranlar bölge halkında diyabetin sıklaşma eğilimini sürdürdüğünü düşündürmektedir.
A cohort of the Marmara region which consitutes 1/4 of the population of Turkey w as surveyed for the third time in June 1997. A total of 760 adults (comprising 518 subjects of the original cohort and 212 persons newly enrolled) were examined. This report deseribes the data pertaining to cigarette smoking, relative weight, physical activity and prevalence of glucose intolerance and analyzes relevant changes incurred over the past 7 years. Adjustment for aging by 7 years was carried out for each parameter and gender by taking into account the weighted differences of mean values in various agegroupsin the initial survey. In the Marmara region during 1990 and 1997, the proportion of smokers rose . by one-quarter in women, while in men a minimal decline was noted. Body mass index rose in men by 0.86 kgfm2 - corresponding to about 2.5 kg - as contrasted to women who had no significant change, yet were previously known to be obese in general. In the assessment of physical activity, much harder to approach objectively, men and women appeared to have increased their activity by 20% and 14% though the reliability of this finding may be low. Utilized criteria for identifying diabetes were: persons known to be diabetic, a fasting glucose concentration in venous plasma of > 140, or a postprandial value > 200 mg/dl. The prevalence of diabetes in the entire cohort was 5% and 6.3% in men and women, that of glucose intolerance 1.2% and 3.3%, respectively. Theserates imply the continuation of a rising trend.

3.The Role of Intraoperative Transesophageal Echocardiography Guidance in Closed Mitral Commissurotomy
Muzaffer DEĞERTEKİN, Yelda BAŞARAN, Esat AKINCI, Murat GENÇBAY, Hüseyin YILMAZ, İbrahim DURAN, Fikret TURAN, Cevat YAKUT
Pages 79 - 85
Transözofajiyal ekokardiyografi (TEE) mitral darlığı hastalarında preoperatif kapak ve trombüs değerlendirmesi yanında perkütan mitral balon valvotomi (PBMV), açık komissürotomi ve kapak replasmanı sırasında intraoperatif olarak da kullanılabilmektedir. Çalışmamızda kapalı mitral komissüromi (KMK) sırasında intraoperatif TEE kullanımını, etkinliğini ve cerrahi işleme katkısını araştırdık. Çalışmaya dahil edilen 27 (19 K, 8 E) hastadan 16'sında saf mitral darlığı, 9'unda mitral darlığı ve hafif aort yetersizliği vardı. Hastaların yaş ortalaması 36.2±7.4 yıldı. 17 hasta normal sinüs ritminde, 10 hasta ise atriyal fibrilasyondaydı. Mitral kapak alanı (MKA) basınç yarılanma zamanı (BYZ) ve planimetri (PLN) yöntemleriyle intraoperatif olarak ayrıca KMK öncesi ve sonrası yüzey ekokardiyografi ve TEE ile ölçüldü. TEE işlemi çok düzlemli prob ile gerçekleştirildi. KMK'nin başarısı mitral yaprak mobilite artışı, mitral kommissür ayrılması, MKA, spontan ekokontrastın ortadan kalkması, mitral kapak gradiyentinin azalması, mitral kapak yetersizliği ve korda rüptürü olarak belirlenen parametrelerin kontrolü ile değerlendirildi. Mitral kapak alanı, KMK öncesi 1.06±0.17 cm2-1.01±0.09 cm2, ve KMK sonrası 2.40±0.32 cm2,-2.21±0.19 cm2 (p<0.005) olarak sırasıyla BYZ ve PLN yöntemleri kullanılarak hesaplandı. TEE'nin intraoperatif olarak kullanımının, operasyon alanını görülebilir hale getirmesi, işlem sonuçlarını anında değerlendirilmesini sağlaması nedeniyle, KMK'nın başarısı ve etkinliğini arttıran yararlı bir yöntem olduğu görülmüştür.
patients with mitral stenosis, transesophageal echocardiography (TEE) can be used to preoperative evaluation of mitral valve morphology and left atrial thrombosis. In addition to preoperative applications, TEE can be utilized intraoperatively during percutaneous balloon mitral valvuloplasty (PBMV), open mitral commissurotomy and mitral valve replacement surgery. Percutaneous balloon mitral valvuloplasty is an effective but rather expensive method for the treatment of rheumatic mitral stenosis. Closed mitral commissurotomy (CMC) was a blind procedure before transesophageal echocardiography (TEE) era. We assesed the utility of TEE guidance during closed mitral commissurotomy to enhance the efficacy and reduce the complications of surgery. 27 patients (19F, 8 M), 16 of them pure mitral stenosis, 9 patients w ith mil d aortic insufficiency w ere included in the study. M ean age of study group w as 36.2±7 .4 years. ı 7 patients were in normal sinus rhythm and ı O were in atrial fibrillation. Mitral valve areas were (MV A) measured by pressure half time (PHT) and planimetic (PLN) methods before, during and after the CMC procedure by using transthoracic and transesophageal echocardiography. During surgery, insanı information was obtained by using Vingmed CFM 800 multiplane probe. The succes of the procedure was determined by following parameters: mitral valve excursion, mitral commissural leakage, MV A disappearence of spontaneous echocontrast and decrease of mitral valvular gradient, mitral regurgitation and rupture of the chordae. The MV As detected by PHT and PLN method s using TEE probe were significantly increased from 1.06±017 cm2 to 2.4±0.3 cmı and from 1.01±0.09 cm2 to 2.21±0.19 cmı, respectively after the CMC procedure (p<0.05 and p<0.05). Intraoperative TEE contributes to the surgeon's performance allowing to monitor the valve area and detect the potential complications, earlier.

4.Identification of Multivessel Disease by a New Exercise Testing Index: Stress-Recovery Index
Mehmet AKSOY, Metin GÜRSERER, Ayşe Emre PINARLI, Kadir GÜRKAN, Kemal YEŞİLÇİMEN, Tezer ULUSOY, Birsen ERSEK
Pages 86 - 92
Çalışmamızda, egzersiz ve toparlanma döneminde kalp hızına bağlı olarak ST-segment çökmesi kinetiği ve derecesindeki değişimleri gösteren yeni bir indeksin (Stres-Toparlanma İndeksi (STİ)) çok damar hastalığı (ÇDH) tanısındaki değerini araştırdık. Daha önce miyokard infarktüsü geçirmemiş 168 olguya semptomla sınırlı treadmill egzersiz testi ve koroner anjiyografi uygulandı. Her test sonunda, en fazla ST çökmesinin görüldüğü derivasyon STİ'nin hesaplanması amacıyla ileri analiz için seçildi. Kalp hızları ve bunlara karşılık gelen ST çökmesi değerleri bir koordinat sisteminde sırasıyla x ve y eksenlerine yerleştirildi. Bu değerlerden geçen doğruların kesişim noktalarının birleştirilmesiyle taban çizgisi altında kalan ve ST trendi tarafından sınırlandırılan egzersiz için A1, toparlanma dönemi için A2 alanları elde edildi. A1'den A2'nin çıkarılmasıyla bulunan fark da STİ olarak tanımlandı. Koroner anjiyografi bulgularına göre olgular ÇDH olanlar (grup I, n=79) ve olmayanlar (grup II, n=89) şeklinde ikiye ayrıldı. I. grupta ortalama STİ değeri II. gruptan belirgin şekilde daha düşük bulundu (-21.1±24, 11.0±28 mmxvuru/dk; p<0.0001). ÇDH riskinin arttığı STİ değeri alıcı-işlemci eğrisiyle -4 mmxvuru/dk olarak belirlendi. Buna göre STİ ?-4 mmxvuru/dk kriterinin ÇDH tanısında duyarlılığı %80, özgüllüğü %79 bulundu. Diğer egzersiz parametreleri ile kıyaslandığında STİ'nin benzer özgüllük seviyesinde daha yüksek duyarlılığı sahip olduğu görüldü. Özellikle 3-damar hastalığı tanısında diğer kriterlerden daha duyarlı (95%) bulundu. Sonuç olarak, STİ'nin standart egzersiz parametrelerinin yetersiz olduğu hastalarda ÇDH tanısında kullanılabilecek yeni bir kriter olduğu kanısına varıldı.
We examined the value of a new index (Stressrecovery Index (SRI)) combining information on the amount and kinetics of ST depression in the heart rate domain during exercise and recovery in identifying multivessel disease (MVD). 168 cases without previous myocardial infaretion underwent symptom-limited treadınili exercise testing and coronary angiography. At the end of each test, the lead exhibiting the greatest ST depression was selected for further analysis to calculate the SRI. The heart rate and corresponding ST segment values were plotted on a coordinate system, against x- and y-axes, respectively. The intersection points of the lines transversing each value at the axes were combined to form a line and the area subtended to baseline and limited by the ST trend against heart ra te during both exercise (A 1) and recovery (A2) w as calculated. The difference between A ı and A2 was defined as the SRI. Patients were divided into two groups according to the angiographic results: patients with MVD (group I, n=79) and patients without MVD (group II, n=89). The mean SRI of group I was significantly lower than that of group II (-21.1 ± 24, I I. O± 28 mm. beats.min-1.; p

5.Intracardiac Cardioversion for Atrial Fibrillation
Barbaros DOKUMACI, Sevda ATALAY, Y. Ahmet ÜNALIR, Necmi ATA, Bilgin TİMURALP
Pages 93 - 97
Atriyum fibrilasyonunun (AF) sinüs ritmine (SR) döndürülmesinde en etkili tedavi şekli olan kardiyoversiyon (KV), transtorasik uygulanabileceği gibi intrakardiyak olarak da uygulanabilmektedir. Bu çalışmada, 16 sı kadın 13 ü erkek 29 hastaya uyguladığımız intrakardiyak kardiyoversiyon (IKK) işleminin sonuçları sunulmuştur. Yaş ortalaması 60±2 yıl ve ortalama AF süresi 36.9±7.2 ay olan hastalarımızın ilk 15 ine Hewlett-Packard 43120A eksternal defibrilatör cihazından kendi geliştirdiğimiz yöntem ile, diğer 14 üne ise Ventak ECD kardiyoverter defibrilatör cihazı ile IKK uyguladık. Uygulanan ortalama enerji miktarı 23.9±3.1 joule idi. SR ne çevirme oranımız %72 idi. İşlemin başarılı (n=21) ve başarısız (n=8) olduğu olguların, AF süresi, sol ventrikül diyastol sonu çapı, sol ventrikül sistol sonu çapı, ejeksiyon fraksiyonu açısından yapılan karşılaştırmalarında anlamlı farklılık yoktu. Sol atriyum çapı, başarılı olan grupta anlamlı olarak düşüktü (p<0.01). Başarılı olan grupta işlem öncesi antiaritmik ilaç kullanımı %57 iken diğer grupta %12 idi. Hastaları kullandığımız iki farklı enerji kaynağı açısından karşılaştırdığımızda Ventak ECD cihazı ile başarı oranımız %93, HP eksternal defibrilatör ile ise %53 tü. Ortalama enerji miktarı (sırası ile 10.9±1.7 ve 36.0±3.6 joule) Ventak ECD cihazı ile diğer tekniğe göre anlamlı olarak düşüktü, p<0.001. İşlemlerimiz sırasında 3 hastada tedavi gerektirmeyen hematom, bir hastada da sık bigemine ventriküler erken vuruların senkronizasyonu bozmasına bağlı olarak gelişen ve transtorasik defibrilasyon ile düzeltilen ventrikül fibrilasyonu gelişti. Sonuç olarak, IKK nun AF unda SR nin sağlanmasında etkili bir yöntem olduğu sonucuna vardık.
Cardioversion (CV) is the most effective therapeutic approach for reversion of atrial fibrillation (AF) to sinus rythm (SR). In addition to its being performed transthoracically, it may be performed via the intracardiac route. In this study we present the results of intracardiac cardioversion (ICC) in 29 patients. Mean age of the study group was 60±2 years and the mean AF duration was 36.9±7.2 months. We used Hewlett-Packard 43120A extemal defibrillator as the energy source for the first 15 patients, by means of a technique w e developed. For the remainder I 4, Yentak ECD cardioverter defibrillator was used. Reversion to SR was achieved in 72% of patients. Comparison of the success (n=2 I) and failure groups in regard to AF duration, left ventricular dimensions and ejection fraction revealed no statistical difference. Left atrial dimensions were significanıly higher in the failure group (p

6.Comparing the Effects of Pulsatile and Nonpulsatile Perfusion on the Endocrine System in Open Heart Surgery
Erdem SİLİSTRELİ, Eyüp HAZAN, Hüdai ÇATALYÜREK, Baran UĞURLU, Nejat SARIOSMANOĞLU, Ünal AÇIKEL, Öztekin OTO
Pages 98 - 104
Bu çalışmamızda, açık kalp ameliyatlarının odak noktası olan kardiyopulmoner bypass'daki akım karakterinin endokrin sistem üzerindeki etkilerini araştırmayı amaçladık. Açık kalp ameliyatı uygulanan 22 hasta, nonpulsatil ve pulsatil akım uygulanan iki grup halinde çalışmaya dahil edildi. Olguların tümünde ameliyat öncesi (bazal değer), genel anestezi uygulandıktan sonra, perfüzyon başladıktan 30 ve 60 dakika sonra, ayrıca ameliyattan 24 saat sonra olmak üzere toplam 5'er kez kan örnekleri alındı. Bu örneklerde TSH, T3, T4, free T3, Free T4, ACTH, kortizol, aldosteron, insülin, GH ve glukoz düzeylerine bakıldı. Perfüzyon sırasında T3'ün pulsatil grupta diğer gruba göre yüksek seyrettiği, FT3'ün ise tersine, düştüğü belirlendi. T4 ve FT4 için istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı. ACTH için, yalnızca 24 saat ölçümleri pulsatil grupta anlamlı olarak yüksekti. Kortizolün ortalama değerleri, aynı periyod için (istatistiksel olarak anlamlı olmasa da) ACTH ile uyumlu olarak yüksekti. Aldosteron ölçümlerinde, her ne kadar aradaki fark istatistiksel yönden anlamlı çıkmasa da düzeyler pulsatil grupta belirgin olarak daha düşük seyretti. Pulsatil grupta insülinin 60. dakikada daha düşük düzeylerde kaldığı, glukozun da perfüzyon döneminde daha düşük olarak seyrettiği saptandı. Büyüme hormonunun ortalama düzeyi, perfüzyonun 60. dakikasında pulsatil grupta belirgin bir yükselme gösteriyordu. İnsülin değerlerinin pulsatil grupta düşük çıkması dikkat çekiciydi. Sözkonusu bulgu, glukoz ölçüm ortalamalarıyla ve anti-insüliner hormonların düzeylerinin yüksekliğiyle uyumlu olarak kabul edildi.
W e investigated the effects of flow characteristics in cardiopulmonary bypass on the endocrine system, and 22 patients were included in two groups according to the flow characteristics applied: pulsatile and nonpulsatile flow. The honnones studied were TSH, T3, T4, Free T3 free T4, ACTH, cortisol aldosterone, insuline and growth honnone; also glucose measurements were perfonned in the same periods. The honnon !eve! detections were made in all patients five times as in the preoperative period, after beginning of general anesthesia, at the 30th and 60th minutes of perfusion, and at 24th hour postoperatively. It was acertained that, in the perfusion period, T3 stayed at higher postoperatively. It was acertained that, in the perfusion period, T3 stayed at higher levels and FT3 diminished oppositely in the pulsatile group. There was not significant difference between the two groups in tenns of T4 and FT4. For ACTH, only in the 24th hour period, the mean !eve! of the pulsatile group was significantly high, and this was also true for cortisole in the same period; however, the difference was not statistically significant. For aldosterone, the mean levels were lower in the pulsatile group while the differences were not statistically significant. Mean !eve! of insulin was significantly lower in the pulsatile group by the 60th minutes of perfusion. The similar finding was also accurate for glucose in the perfusion period. The mean !eve! of growth honnone was significantly higher in the pulsatile group by the 60th minutes of perfusion. The lower level detections of insulin in the perfusion period of the pulsatile group was noticed and this could be related with the lower glucose levels and higher anti-insulinary bonnone levels.

7.Trends in Mortality, Coronary Morbidity and Mortality in the Inhabitants of the Marmara Region
Ertan URAL, Altan ONAT, Vedat SANSOY, Dilek URAL, Mehmet Akif BÜYÜKBEŞE, İbrahim KELEŞ
Pages 105 - 110
1997 yılı Haziran ayında TEKHARF çalışması Marmara kohortunun üçüncü takip taraması gerçekleştirildi. Orijinal kohorttan 518 kişi bizzat muayene edilerek, 132 kişi ise haklarındaki bilgi alınarak izlendi. Bunun dışında 13 kişinin de öldükleri tespit edildi. Böylece son 3 yılda 1963, toplamda ise 5200 kişi-yılı izleme süresine ulaşıldı. Ayrıca bu taramada 212 kişilik yeni bir kohort da Marmara kohortuna eklendi. Bu yazıda son 3 yılın ve toplamda 7 yılın takibinde meydana gelen ölümlerin, koroner kalp hastalığı (KKH) ölümlerinin ve yeni gelişen nonfatal koroner olaylarla birlikte, yeni kohortta kalp hastalıkları prevalansı incelendi. Toplam olarak yedi yıl içerisinde 35 ölüm, 21 KKH ölümü ve 26 nonfatal koroner olay gerçekleşti. Yedi yıllık izlemede toplam ölüm oranı yıllık binde 6.7 ve kadınlarda biraz daha yüksekti (binde 7.4'e karşılık 6.1). Benzer şekilde KKH ölümlerinde de kadınlarda baskınlık söz konusuydu (binde 4.5'a karşı 3.6). Son 3 yılda fatal koroner krize rastlanmazken, nonfatal koroner olayların oranı yıllık binde 7.2 ve erkekte daha sıktı (binde 9.2'ye karşı 5.2). Yedi yıllık takibe bakıldığında toplamda yıllık binde 6.5, ancak yine az da olsa kadında daha sok nonfatal koroner olay geliştiği saptandı (binde 7.1'e karşılık, erkekte binde 6). KKH ölümü ve koroner olay gelişimi açısından kadınlardaki sıklık bir yana bırakılırsa, Marmara kohortu, 1995 takibindeki Türkiye geneline benzerlik gösteriyordu. Kadınlarda yeni koroner olayların çoğu yeni angina pektoris ve/veya miyokard iskemisi (13/17) olmasına karşın, erkekte yeni olaylar kendini sıklıkla miyokard infarktüsü (8/15) olarak gösteriyordu. Yeni kohort kalp hastalıkları prevalansı açısından incelendiğinde, toplamda % 11.1 lik bir sıklık söz konusu idi ve 1990 verilerine göre kalp hastalıkları sıklığı artmış gibi görünce de, bu defa aldığımız kohortun ortalama yaşı daha yüksekti. KKH prevalansı ise %5.4 (erkekte %5.9, kadında %4.9) olarak tesbit edildi.
In the third survey of a cohort of the Marmara region of Turkey in J un e 1997, a total of 531 subjects of the original cohort were followed up and 212 new Iy enrolled persons were subjected to physical examination and an ECG recording at rest. Rates of death, coronary heart disease (CHD) death, and new nonfatal coronary events (NCE) were studied in the original cohort whose median age at time of survery was 46 years both in men and women. NCE were defined to ineJude nonfatal myocardial infarction, acute myocardial ischemia, and newly developed stable angina with or without associated myocardial ischemia. During a mean of 7 years since the initial survey, the follow-up amounted to 5200 personyears, anda total of 35 deaths, 21 CHD deaths and 26 NCE were registered. Overall annual death rate was 6.7 per 1000 adults which w as slightly higher in women (7 .4 vs. 6.1 per 1000). A similar slight preponderance of females (4.5 vs. 3.6 per 1000) was noted in CHD death as well. NCE were observed at a rate of 6.5 per 1000 adults (7.1 in women vs. 6 per 1000 in men). Coronary death and event rates in the Marmara region appeared to be similar to those of the entire Turkish cohort studied in 1995 though female preponderance was confined to this region . Though most (13/1 7) of new coronary events in women consisted of new angina and/or new myocardial ischemia, most (8/15) of new events in men manifested as myocardial infarction.

8.The Relationship Between Aortic Dissection and Aneurysm and Coronary Atherosclerosis: Its Effects On Prognosis
Levent CAN, Fatih İSLAMOĞLU, Op.Yüksel ATAY, Op.Uğur GÜRCÜN, Erkan KARA, Serdar PAYZIN, Ahmet ALTINTIĞ, Mustafa AKIN, Ahmet HAMULU, Alp ALAYUNT, Önol BİLKAY, Suat BÜKET
Pages 111 - 117
Ocak 1993 ve Ağustos 1997 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı'na değişik aort lezyonları nedeniyle 215 hasta başvurmuştur. 215 hastanın 70'inde (%32.6) aort diseksiyonu ve 145'inde (%67.4) aort anevrizması saptanmıştır. Yandaş koroner arter hastalığını araştırmak için 118 olguda (%54.8) koroner anjiografi uygulanmıştır. Aort diseksiyonlu 10 (%14.3) ve aort anevrizmalı 42 hastada (%28.9) yandaş koroner arter hastalığı saptanmıştır. Abdominal aort anevrizmalı olgularda anjiografi yapılan grupta 35 hastadan 29'unda (%82.8) koroner arter hastalığı bulunmuştur. Diseksiyonlu hastalardan 9'unda ve anevrizmalı olgulardan 21'ine anevrizma tamiri öncesi koroner by-pass uygulanmış, 5 hastaya da PTCA yapılmıştır. Diseksiyonlu 18 (%25.7) ve anevrizmalı 22 hasta (%15.2) ölmüştür. Sonuç olarak özellikle abdorimal aort lezyonlu hastalarda koroner arter hastalığı riski ve buna bağlı kardiak ölüm oranı yüksektir. Bu nedenle preoperatif olarak koroner arter hastalığının derecesinin saptanması ve gerekiyorsa aort cerrahisi öncesinde ya da sırasında koroner revaskülarizasyonun yapılmasının yararı açık olarak görülmektedir.
Between J anuary 1993 and August 1997, 215 patients had been treated in the Ege Unviversity Medical Faculty, Department of Cardiovascular Surgery because of various aortic lesions. Aortic dissection was detected in 70 (32.6%) and aneurysm in 145 (67.4%) patients. Coronary angiography was perfonned to search for concomitant coronary artery disease in 118 (54.8%) of them. Concoınitant coronary artery disease was detected in 10 (14.3%) patients with aortic dissection and in 42 (28.9%) patients with aortic aneurysm. In the group of abdominal aortic aneursyın, concoınitant coronary artery disease was detected in 29 (82.8%) among 35 patients to whom coronary angiography was perfonned. Coronary artery bypass surgery (CABG) was performed in 9 patients who had aotic dissection and in 21 patients who had aortic aneurysm. PTCA was perfonned in 5 patients also. Eighteen (25.7%) patients who had dissection and 22 (15.2%) patients who had an aneurysm died. As a conclusion, the concomitant ineidence of coronary disease and cardiac mortality are considerable among patients with aortic disease and especially in those with abdominal aortic aneurysm. The preoperative determination of the severity of coronary artery disease and eventual revascularization by CABG or PTCA before or during aortic surgery, is crucial.

9.Adverse Plasma Apolipoprotein AI and B Levels in Adults of Istanbul, Turkey
Altan ONAT, Vedat SANSOY, Ertan URAL, Dilek URAL
Pages 118 - 123
TEKHARF 1997 Marmara bölgesi taramasına ait kohortun İstanbul şehri sakinlerinde plazma apolipoprotein AI (apoAI) ve apo B konsantrasyonları, koroner kalp hastalığı riskinin birer göstergesi olabilmeleri açısından tayin edildi. Yirmiyedi yaş ve üzerindeki (ortalama 48±12 yaş) 160'ı erkek, 178'i de kadın olmak üzere, 338 erişkinde plazma apoAI ve apoB değerleri (Behring) immunodifüzyon levhaları kullanılarak, diğer lipid ve lipoprotein fraksiyonları Reflotron cihazıyla belirlendi. Elde edilen bulgular cinsiyet ve yaş grubu katmanlaması yapılarak değerlendirildi. Popülasyon örnekleminde genel ortalama değerleri apoAI için erkekte kadındakinden %13 daha düşük, sırasiyle 127.4±33 ve 145.5±38 mg/dl, bulundu. Oysa apoB düzeyi kadında aynı derece yüksekti (126.6±40 ve 128.8±46 mg/dl). Her iki cinsiyette apoAI hafif düşük sayıldı, apoB ise yüksek bulundu. 30-39 yaş grubundan itibaren 60-69 yaş grubuna kadar apoAI düzeyleri her iki cinsiyette toplam %13 oranında hafif ve sürekli bir artış sergiledi. ApoB ortalama değerlerinde anılan yaş gruplarında erkeklerde aynı oranda bir artış kaydedildiyse de, kadınlarda bu açıdan %37 gibi yüksek bir tırmanma göze çarptı. ApoB düzeyleri her iki cinsiyette orta yaşlarda (30-59) LDL-kolesterol değerlerine paralel seyretmekte, ancak kadında LDL-kolesterol konsantrasyonlarından bir dekad sonra düşmeğe başlamaktadır. Ülkemizde bir popülasyon örnekleminde ilk kez cinsiyet ve yaş grubu katmanlaması açıklanan apoAI ve B'nin içerdiği koroner risk bakımından, İstanbul erişkinlerinin elverişsiz bir durum sergilediği sonucuna varıldı.
During the Turkish Risk Factor Survey plasma concentrations of apolipoprotein AI (apoAI) and apo B were included in the monitoring of coronary risk assessment in a cohort of the İstanbul adult population representatively sampled. In 338 adults aged 27 years or over (mean age 48±12) comprising 160 men and 178 women plasma apolipoprotein AI and apo B values were determined by utilizing radial immunodiffusion plates (Behring) containing antisera of immunized sheep, and the remaining lipid and lipoprotein fractions by enzyınatic technique utilizing a Retlotran apparatus. Obtained findings were evaluated after stratification for sex and age groups. Mean values in the population sample for apoAI were 13% tower in men than in women (127±33 and 145.5±38 mg/di, respectively). By contrast, mean levels of apoBin women (129±46 mg/di) were as high as in men (127±40 mg/di). These implied slightly low levels of apoAI and conspicuously high levels of apoB in both genders. A mild (by 13%) and persistent rise of mean apoAI concentrations was displayed in both genders between the age groups 30-39 and 60-69 years. A rise of similar magnitude was noted across the same age groups in the mean apoB levels in men, whereas in women the escalation reached 37%. Mean apoB values closely paraHel ed levels of LDL-cholesterol in both sex es at middle-age (30-59 years) but started to fall in women one decade later than the latter. It was concluded in this study (which analyzed for the first time levels of apoAI and apoB in Turkish adults after stratifying for sex and age) that adult inhabitants of the megalopolis İstanbul exhibited an ad verse constellation of plasma apolipoproteins.

OLGU
10.A New Treatment Option for Hypertrophic Obstructive Cardiomyopathy: Alcohol-induced Septal Inrarction
Tuğrul OKAY, Murat MOĞOLKOÇ, Hazım DİNÇER, Sabahat İNANIR, Işık ERDOĞAN, Yavuz MAŞRAPACI
Pages 124 - 128
Hipertrofik obstrüktif kardiyomiyopatide sol ventrikül çıkış yolunda ileri derecede hipertrofiye olan septumum ve dolaylı olarak da mitral ön yaprağın neden olduğu bir obstrüksiyon söz konusudur. Son bir iki yıldır çeşitli ülkelerde bazal septumu besleyen septal arterin tıkanarak septumda oluşturulan infarktüs neticesi sol ventrikül çıkış yolundaki basınç farkının adele kitlesindeki azalma neticesi düştüğü ve olguların semptomlarında belirgin düzelme olduğu gösterilmeye başlanmıştır. Biz de medikal tedaviye yanıtsız Class II efor anginası olan 37 yaşındaki kadın hastada birinci septal arteri saf alkol ile tıkayarak sol ventrikül çıkış yolundaki basınç farkının ortalama 22 mmHg'dan 3 mmHg'ya düştüğünü gözledik. İşlem sonrası asemptomatik hale gelen olgunun efor kapasitesinde belirgin artış oldu ve oluşturulan bazal septum infarktüsü miyokard perfüzyon sintigrafisi ile de ortaya kondu. Olgunun Türkiye'de yayınlanan ilk septal infarktüs olmasının yanısıra, semptomlarında dramatik düzelme göstermiş olması ile de önemli olduğunu düşünüyoruz.
The systolic approximation of the anterior leaflet of the mitral valve and hypertrophied, basal portion of the interventricular septum cause obstruction to the left ventricular outflow in hypertrophic obstructive cardiomyopathy. A new strategy for the management of hypertrophic obstructive cardiomyopathy was used in a 37-year-old female patient, resisıant to drug treatment with a mcan resting gradient of 22 mmHg. The first septal branch of left anterior descending artery was occluded w ith an injection of absolute alcohol. After induced septal infaretion the mean gradient in the left ventricular outflow was reduced to 3 mmHg. The functional class was reduced from III to I, and the basa! septal infaretion was documented by myocardial perfusion scintigraphy. This is the first published case in Turkey, who showed a very promising function al improvement.

© Copyright 2020 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale