Archives of the Turkish Society of Cardiology - Turk Kardiyol Dern Ars: 25 (9)
Volume: 25  Issue: 9 - December 1997
1.Summaries of Articles

Pages 514 - 516
Abstract | English Full Text

2.Editorial

Pages 517 - 519
Abstract | Full Text PDF

3.Investigations HDL-Cholesterol and Fibrinogen Levels and Associations with Some Risk Factors in the Population of the Marmara Region
Altan ONAT, M.Akif BÜYÜKBEŞE, Ertan URAL, İbrahim KELEŞ, Dilek URAL, Erdal İNCE, Birol KURBAN, Vedat SANSOY
Pages 520 - 525
TEKHARF çalışmasının Marmara kohortu 1997 yılı yazında eskiden bakılmış bazı risk faktörleri ve kanda HDL-kolesterol, fibrinojen ve bel/kalça oranı açılarından incelendi. Takipten kaybolan bazı eski kohort bireylerinin yerine, 212 yeni katılımcının dahil edilmesiyle, toplam 730 kişi bu amaçla muayene edildi. HDL-kolesterol konsantrasyonu Reflotrom cihazı ile bir ticari kit aracılığıyla ölçüldü ve kohortun rastgele bir bölümünde referans laboratuvarında valide edilen değerlerde gerekli ayarlama yapıldı. Plazmada fibrinojen Clauss metodunun modifiye bir yöntemiyle ölçüldü. Yaş grubu ve cinsiyet katmanlaması uygulanınca, HDL-kolesterol ortalama düzeyleri yaşa bağımlı olmaksızın erkekte 38 mg/dl, kadında 45 mg/dl olarak saptandı. Düzeyler her iki cinsiyette de düşük olupdaha önce Türk Kalp Çalışmasında elde edilen değerlerle uyumlu idi. Erkeklerde bel/kalça oranı ve beden kitle indeksi ile HDL-kolesterol konsantrasyonu arasında anlamlı ilişki (r=0.37 ve 0.34) bulundu; kadınlarda HDL-kolesterol ile plazma trigliseridi ve sistolik kan basıncı arasında ters, diyastolik basınç ile doğrusal ilişki görüldü. Plazma fibrinojeni kadında yaşa bağımlı olmayıp ortalama 2.59 g/l düzeyinde ve 70 yaşına kadar erkektekinden yüksek bulundu. Erkekte yaşla artan fibrinojen değerleri, bel/kalça oranı ile anlamlı ilişki içinde idi (r=0.40), kadında ise kanda trigliserid ve sigara içimi ile doğrusal ilişki (r=0.45 ve 0.13) sergiledi. Ayrıca, her iki cinsiyette HDL-kolesterol ile fibrinojen konsantrasyonları arasında - beklenen ters ilişki olacağına - zayıfça da olsa, doğrusal bir ilişki kaydedildi.
The Marmara cohort of the Turkish Risk Factor Survey was followed up in 1997 in regard to previously studied risk parameters and -newly- plasma HDL-cholesterol, fibrinogen and waist/hip ratio. 730 subjects were examined including 212 ind individuals randomly selected to replace in part those lost to follow-up. HDL-cholesterol concentrations were measured by a Reflotron apparatus, validated in part in a reference laboratory and were accordingly adjusted. Fibrinogen was measured by a modified Clauss method. When stratified for sex and age, mean HDL-cholesterol levels were found to be 38 mg/dl in men and 45 mg/dl in women, irrespective of significant changes with age. Levels were low in both genders and were in agreement with those obtained at the Turkish Heart Study. Concentrations of HDL-cholesterol were significantly correlated in men to waist/hip ratio (r=0.37) and body mass index (r=0.34) and in women with diastolic pressure, in addition to being inversely associated with plasma triglycerides (r=0.43) and systolic blood pressure (r=0.50). Plasma fibrinogen appeared to be independent of age in women exhibiting a mean level of 2.59 g/l and was consistently higher than levels in men till age 70. These levels rose in men with age and were correlated (r=0.40) with waist/hip ratio while in women significant associations existed with diastolic pressure as well as inversely with systolic pressure (r=0. 13) and plasma triglycerides (r=0.45). Moreover, instead of an anticipated inverse relation, fibrinogen and HDL-cholesterol levels displayed a modest but direct correlation between each other (r=0.27 and 0.4 1, in men and women, respectively).

4.Effect of Platelet-rich Intraoperative Plasmapheresis on the Need for Homologous Blood Use in Coronary Bypass Surgery
Op.Hasan KARABULUT, Op.Ahmet KORUKÇU, Op.Hakan GERÇEKOĞLU, Op.Remzi TOSUN, Onur SOKULLU, Mehtap ŞİŞMAN, Mahmut AKYILDIZ, Hüseyin SOYDEMİR, Özkan KANTARCI, Op.Hüseyin TOKLU, Besim YİĞİTER
Pages 526 - 531
Trombositten zengin intraoperatif plazmaferez, operasyon bitiminde taze, hasarlanmamış trombositlerin ve pıhtılaşma faktörlerinin ototransfüzyonuna olanak sağlar. Bu teknolojiyi değerlendirmek için 1992-1994 yılları arasında Siyami Ersek Göğüs, Kalp ve Damar Cerrahisi Merkezi'nde normal kanama ve pıhtılaşma bulguları olan ve rastgele seçilmiş 300 koroner bypasslı hasta plazmaferez (n=150) ve kontrol grubuna (n=150) kaydedildi. Bu amaçla hastalara Swan-Ganz kateteri takıldıktan hemen sonra plazmaferez başlatılıp heparinizasyondan önce işleme son verildi. Her iki grubun preoperatif özellikleri benzerdi. 70 yaşından genç hastalarda hemoglobin düzeyinin 7 gr/100 ml'den az ve 70 yaşın üzerindeki hastalarda hemoglobin düzeyinin 8 gr/100 ml'den az olması transfüzyon için kesin endikasyon olarak alındı. İntraoperatif plazmaferez alan grupta mediastinal drenaj 552 ± 26 cc. olurken kontrol grubunda 760 ± 35 cc. (p<0,01) oldu ve belirgin bir azalma gösterdi. Ortalama homolog kan transfüzyonu ise çalışma grubunda 1,02 Ü, kontrol grubunda 1,9 Ü (p<0,02) olarak bulundu. Transfüzyona gerek görülmeyen hastalar arasında da çalışma grubunda % 54,6 (n=82), kontrol grubunda % 34,6 (n=52) (p<0,001) ile istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulundu. Bu teknik gerek postoperatif drenajı, gerekse homolog kan transfüzyonuna olan gereksinimi azaltması yönünde kullanışlıdır.
Platelet-rich intraoperative plasmapheresis ensures the autotransfusion of undamaged platelets and clotting factors by the end of the operation. To evaluate this technology, 300 randamly selected patients with normal bleeding and clotting tests, who underwent coronary bypass surgery in Siyami Ersek Cardiovascular Surgery Center between 1992 and 1994. were divided into plasmapheresis (n= 150) and control (n= 1 50) groups. Plasmapheresis was begun just after the insertion of Swan-Ganz catheter and ended before the heparinization. The preoperative properties of both groups were similar. The indication for transfusion was a hemoglobin level lower than 7gr/100 ml for the patients younger than 70 years and lower than 8 gr/100 ml for older patients. Mediastinal drainage in the plasmapheresis group was 552 ± 26 cc. and in the control group 760 ± 35 cc. (p<0.01). The mean amount of homologous blood transfusion in the study group was 1,02 units and in the control group 1,9 units (p<0.02). The ratio of patients who did not need transfusion was significantly higher in the study group than the control group with 54,6 % (n=82) and 34,6 % (n=52), respectively (p<0.001). Therefore, this method is useful by reducing the amount of postoperative drainage as well as the need for homologous blood transfusion.

5.Intracardiac Air Formed During Open Heart Surgery Evaluated by Intraoperative Transesophageal Echocardiography
Mete HIDIROĞLU, Mehmet BAYRAKTAROĞLU, Bio.Özlem CEMRİ, Bio.Melahat TOKER, Ergun SALMAN, Ertan YÜCEL
Pages 532 - 536
İki boyutlu intraoperatif transözofajiyal ekokardiyografi (İTEE) kullanılarak açık kalp ameliyatlarında intrakardiyak havanın görülme oranı, lokalizasyonu, İTEE'nin hava çıkarma işlemlerine rehberliği, kardiyopulmoner bypass ile oluşabilen mikrokabarcıklar incelendi. Bunun için elektif kalp ameliyatı planlanan 20 olgu iki gruba ayrıldı. Grup 1: Mitral ve/veya aort kapak ameliyatı olan 10 olgudan, grup 2: Kardiyopulmoner "bypass" ile koroner "bypass" ameliyatı olan 10 olgudan oluşturuldu. Aort kross klempi kaldırıldıktan sonra grup 1'deki olguların tümünde (% 100), grup 2'deki hastaların yarısında (% 50) intrakardiyak hava kabarcıkları tesbit edildi. Grup 1'deki hastaların büyük coğunluğunda (% 70) havanın pulmoner venlerden kaynaklandığı İTEE ile gösterildi. İTEE rehberliğinde yapılan hava çıkarma çalışmalarında çok yoğun hava kabarcıklarının tamamı yok edilemedi. Fakat hava kabarcıklarının yoğunluğunda azalma sağlandı. Dikkatlice yapılmış standart hava çıkarma yöntemleri, pulmoner venlerde tutulmuş hava kabarcıklarının tamamen tahliyesini sağlayamamıştır. Hastalarda postoperatif nörolojik komplikasyon gözlemlenmemiştir. Hava çıkarma prosedürleri boyunca İTEE kullanımı intrakardiyak hava sorunlarına karşı dikkati arttıracak ve hava embolizmini önlemeye katkıda bulunacaktır.
By using transesophageal intraoperative echocardiography (ITEE) we investigated, the location and occurrence ratio of intracardiac air during open heart surgery and formatian of microbubbles during cardiopulmonary bypass. For this purpose, we divided patients who were planned to have elective open heart surgery into two groups. Group one was formed by 10 patients with aortic and/or mitral valve surgery, group two by 10 patients with coronary bypass surgery by cardiopulmonary bypass. Intracardiac air bubbles were detected in all patients in group one and half of patients in group two. By ITEE it was demonstrated that in 70% of group one patients, intracardiac air originated from pulmonary veins. Deairing procedures in the guidence of ITEE was not always successful in removing all the air but the intensity of bubbles was diminished. Carefully performed standard dearing methods could not provide removal of air bubbles in the pulmonary veins. No neurologic complications were observed. Using ITEE during deairing procedures will raise the attention to intracardiac air problems and will aid in preventing air embolism.

6.Echocardiographic Findings in Nine Children and Three Grown-up Relatives with Marfan Syndrome
Ümit Bilge SAMANLI, Ayşe SARIOĞLU
Pages 537 - 544
Marfan sendromu, başlıca kardiovasküler sistem bulguları, kas-iskelet sistemi bulguları ve oküler bulgularla seyreden, otozomal dominant geçiş gösteren nadir bir bağ dokusu hastalığıdır. Bütün sistem bulguları arasında en endişe verici olanı kardiovasküler bulgulardır çünkü aort kökü anevrizması ve rüptürü, ve ayrıca ağır mitral yetersizliği, yüksek morbidite ve mortaliteye yol açmaktadır. Merkezimizde Marfan sendromu tanısı konan, beş aileye mensup oniki kişideki (9 çocuk ve 3 genç erişkin) ekokardiografiografik bulgular sunulmaktadır. Ayrıca, mitral kapak ve korda özelliklerinin incelendiği 12 kişilik sağlıklı kontrol grubu incelenmiştir. Bütün hastalarda değişik derecelerde mitral kapak prolapsusu (sekizinde kalın-gevşek mevcuttu. Ayrıca, mitralkapak kordalarında uzama ve kalınlaşma şeklinde değişiklikler dikkati çekici idi (mitral kord/sol ventrikül oranı hastalarda 0.58±0.15, normallerde 0,29±0.04, p<0.0001). Bildiğimiz kadarı ile literatürde daha önce Marfan sendromunda mitral kapak kordalarındaki patoloji böyle ayrıntılı incelememiştir. Sekiz vakada mitral kapak prolapsusuna ilave olarak aort kökü genişlemesi mevcuttu: hastaların üçünde bu genişlik sinüslere lokalize idi, dördünde ise sinotübüler bileşke silinmiş, aort kökü tümüyle genişlemişti. Literatürdeki, kardiak lezyonların yaşla ilerleme gösterdiği gözlemine uygun olarak bizim vakalarımızda erişkinlerdeki ekokardiografik bozukluklar çocuklardakinden daha belirgin idi. Ancak bahsettiğimiz bu üç kişideki aort kökü genişliği, henüz rüptür için risk sınırına girmemişti ve bu nedenle herhangi bir müdahalede bulunulmadı; Bunlardan ikisinde minimal aort yetersizliği belirlendi ve diğer vakalarımızla beraber yakın takibe alındı. Marfan sendromundaki kardiak bozukluklar korkutucu sınırlara doğru ilerlediği takdirde medikal (betablokerler) ve cerrahi tedavi ile yaşam kalitesi ve süresinin uzatılabildiği literatürde bildirilmektedir. Bu nedenle, bu hastalarda erken yaştan itibaren uzun süreli ve düzenli aralıklarla ayrıntılı ekokardiografik inceleme yapmanın yararına ve gerekliliğine dikkati çekmek istiyoruz.
Marfan syndrome is an autosomal dominant connective tissue disorder involving the cardiovascular, musculoskeletal and ocular systems. Of all the signs and symptoms involved in this syndrome, the cardiovascular are the most worrisome, since main cause of morbidity and mortality are aortic root aneurysm and rupture, as well as severe mitral regurgitation. Twelve cases in five families with Marfan syndrome (nine children and three young adults) have been discussed in terms of echocardiographic findings. All of the twelve cases had mitral valve involvement revealing as mitral valve prolapse (with "floppy" mitral valve in eight) and chordal elongation which proved statistically meaningful when compared with measurements from the mitral chordae and mitral leaflet tip taken from a control group comprising twelve healthy individuals. In eight of the twelve cases mitral valve pathology was associated with aortic root dilatation, "localized" to the aortic sinuses in three cases and "generalized" to involve the proximal ascending aorta in five. The three young adults, although the aortic root measurements were below 4 cm as yet, had the severest cardiac envolvement compared to the children, which was in agreement with the general cansensus in the literature that cardiac lesions in Marfan syndrome are progressive with age. After a review of literature on the Marfan syndrome, we would like to emphasize that early detection of cardiac lesions in this rare but important syndrome and regular follow-up to detect worsening may be life-saving since medical and surgical intervention have been shown to improve life quality survival rate.

7.Relation of Exercise-induced Ventricular Arrhythmias to Myocardial Viability in Recent Q-wave Myocardial Infarction
Ayşe Emre PINARLI, Metin GÜRSÜRER, Mehmet AKSOY, Dursun ÜNAL, Turgut SİBER, Birsen ERSEK
Pages 545 - 551
Egzersizle gelişen ventrikül aritmilerinin uzun dönemde kötü prognoza sahip koroner arter hastalığı ile ilişkili olduğunun ve bu aritmilerin intravenöz nitral veya başarılı revaskülarizasyon sonrası ortadan kalktığının gösterilmesi, egzersizle gelişen ventrikül aritmilerin infarkt alanında canlı miyokarda işaret ettiğini düşündürmektedir. Bu amaçla, yakın dönemde (<6 ay) miyokard infarktüsü geçirmiş 40 hastaya egzersiz stres testi, koroner anjiyografi ve egzersiz-redistribüsyon-reinjeksiyon TI-201 single photon emission kompüterize tomografi (SPECT) uygulandı. 20 segmentlik model kullanılarak her segmente ait talyum tutulumu 0-3 arası değerler alan skorlama ile değerlendirildi (0=normal; 3=ciddi defekti). Redistribüsyon göstermeyen segmentlerde sirkumferansiyel analiz yöntemi ile kantitatif değrlendirme yapıldı ve TI-201 tutulumunun % 50 veya üzeri olması canlılıkolarak değerlendirildi. Ventrikülografide bölgesel duvar hareketi 7 segmentlik model üzerinden 0-3 arası değerler alan skorlama ile belirlendi (0=normal; 3=diskinezi). Olgular, egzersizle ventrikül aritmisi tespit edilenler (>10 ventriküler ektopik olarak iki gruba ayrıldı. Canlılık, 1. grupta 20 hastada tespit edilirken, 2. grupta sadece 12 hastada a(%60) saptandı (p<0.01). Toplam perfüzyon defekti gösteren segment sayısı (8.0±2.9 ve 6.4±2.6) ve cansız sabit defekt izlenen segment sayısı (3.2±2.2 ve 3.7±1.5) açısından her iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı. 1. grupta canlı segment sayısı (redistribuüsyon gösteren veya ?%50 TI-201 tutulumu olan) ise 2. gruptan anlamlı olarak daha fazlaydı (4.8±1.5'a karşı 2.7±2.5, p<0.01). Ayrıca her iki grup arasında koroner arter hastalığı yaygınlığı açısından anlamlı fark bulunmazken, 1. grupta infarktüsle ilgili arteri tıkalı hastalarda distalden kollaterallerle doluşan 2. gruba göre daha iyi olduğu saptandı (p<0.05). Duvar hareketi bozukluğu ise her iki grupta benzer bulunurken (2.9±0.9 ve 3.1±1.0), her iki grupta da sol ventrikül anevrizmasına rastlanmadı. Bu bulgular, yakın dönemde miyokard infarktüsü geçirmiş olgularda egzersizle gelişen ventrikül aritmilerinin canlılık ile yakından ilişkisi olduğunu düşündürmektedir.
The association of exercise-induced ventricular arrhythmias with a form of coronary artery disease that carries a worse long-term prognosis and the suppression of these arrhythmias by intravenous nitrates and after successful revascularization suggest that they might be related to viable myocardium in the infarct area. To investigate this, 40 patients with a recent myocardial infaretion (<6 months). were studied by exercise stress testing, coronary angiography and exercise-redistribution-reinjection thallium single-photon emission computed tomography (SPECT). A 20-segment model and a four-point scoring system were used to express thallium uptake in each segment (normal=0 ;severe defect=3). Myocardial segments containing at least 50% of normal Tl-201 uptake on circumferential analysis were considered viable. Regional wall motion on ventriculography was graded semiquantitatively on a 7-segment model (normal=O; dyskinetic=3). Patients were divided into two groups according to the presence (group 1, n= 20) or absence (group 2, n= 20) of exercise-induced ventricular arrhythmias (>10 ventricular ectopic beats/min). Viability was detected in all 20 patients in group 1. but in only 12 patients in group 2 (p<0.01). There was no significant difference in the total number of segments with perfusion defects (8.0 ± 2.9 and 6.4 ± 2.6). The number of segments with nonviable fixed defects were also comparable between the two groups (3.2 ± 2.2 and 3.7 ± 1.5), whereas the number of viable segments (redistribution or ?50% Tl-201 uptake) were higher in group l compared to group 2 (4.8 ± 1.5 vs 2.5 ± 2.5, p<0.01). There was no significant difference in the extent of underlying coronary artery disease, but retrograde filling by collaterals to the infarct-related artery was significantly better in group 1 compared to group 2 (p<0.05). Wall motion abnormality score was also similar (2.9 ± 0.9 and 3.1 ± 1.0) and no patient had a left ventricular aneurysm. These results suggest that ventricular arrhythmias associated with treadmill exercise testing are closely related to viable myocardium in the infarct area in patients with recent myocardial infarction.

8.Assessment of Left Atrial Appendage Flows Before and After Percutaneous mitral Balloon Valvotomy in Patients With Mitral Stenosis
Ayşen HELVACI, Mehmet MERİÇ, Nevres KOYLAN, Faruk ERZENGİN, Taner GÖREN, Sabahattin UMMAN, Kemalettin BÜYÜKÖZTÜRK, Güngör ERTEM
Pages 552 - 557
Çalışmamızda sağlıklı şahıslarla mitral darlığı olan hastaların apendiks fonksiyonlarını incelemek, mitral darlığının perkütan mitral balon valvotomi (PBMV) ile tedavisinden sonra, apendiks fonksiyonlarında erken ve geç dönemde meydana gelen değişiklikleri karşılaştırmak amaçlanmıştır. Çalışmaya kontrol grubu olarak 6'sı kadın, 4'ü erkek, toplam 10 normal şahıs, 18'i kadın, 2'si erkek, toplam 20 mitral darlığı olan hasta alınmıştır. Kontrol grubu ve hastaların klinik, transtorasik ekokardiyografi (TTE) ve transözofajiyal ekokardiyografi (TEE) bulguları, mitral darlığı olan hastaların ise ayrıca kateterizasyon bulguları kaydedilmiştir. Daha sonra mitral darlığı olan 10 hastaya Inoue tekniği ile PMBV yapılmıştır. İşlemden önce, hemen sonra elde edilen tüm parametreler ve işlemden bir ay sonraki TTE ve TEE bulguları kaydedilmiştir. Bulunan tüm değerler istatistiki olarak değerlendirilmiştir. Kontrol grubu ile mitral darlığı olan hastaların sol atriyal apendiks diyastolik ve sistolik alanları (sırasıyla DLAA, SLAA), ve apendiksin öne, geriye akımlarının hızları (sırasıyla FFV, BFV) karşılaştırıldığında aralarında anlamlı ölçüde fark bulunmuştur (sırasıyla p<0.0001, p<0.0001, p<0.0001, p<0.0001). PMBV yapılan hastaların işlemden hemen sonra TTE ile LA çaplarının, E ve A dalgaları, ortalama ve zirve gradiyentlerinin işlem öncesine oranla anlamlı ölçüde azaldığı (sırasıyla p<0.001, p<0.008, p<0.0001), EF eğimi ve mitral kapak alanlarının (p=0.0031, p<0.0001) ise anlamlı olarak arttığı bulunmuştur. PMBV'den hemen sonra alınan TEE ölçümleri sonucunda işlem öncesine oranla DLAA'da ve SLAA'da azalma, apendiks ejeksiyon fraksiyonlarında ve apendiks öne ve geriye akım hızlarında ise ileri derecede artma olduğu gözlenmiştir (sırasıyla p<0.0001, p<0.0001, p<0.0001, p<0,0001, p<0,0001). PMBV'den hemen sonra TTE ve TEE ile elde edilen bulgular, bir ay sonraki bulgularla karşılaştırıldığında sol atriyum çapının küçüldüğü (p=0.003), sol ventrikül diyastol sonu çapının arttığı (p=0.001) A ve E dalga boylarının anlamlı olarak küçüldüğü sırasıyla (p=0.0007, p=0.016), mitral kapak alanı ve gradiyentlerdeki değişikliğin ise anlamsız olduğu izlenmiştir. Diyastolik ve sistolik apendiks alanlarının işlemden bir ay sonra azaldığı (p=0.004, p=0.001), apendiks ejeksiyon fraksiyonu, sol atriyal apendiks öne ve geriye akım hızlarının ise arttığı gözlenmiştir (p=0.001, p=0.003, p<0.0001). Sonuç olarak, mitral darlığı olan hastalarda, normallere oranla sol atriyal apendiks diyastolik ve sistolik alanlarının azaldığı, apendiks ejeksiyon fraksiyonu, apendiks öne ve geriye akım hızlarının azaldığı, ancak PMBV sonrası hemodinamik parametrelerin ve apendiks fonksiyonlarının hemen düzelmeye başladığı ve bu düzelmenin işlemden bir ay sonra artarak devam ettiği gözlenmiştir ve PMBV işleminin tromboemboli riskinin önemli ölçüde azalmasını sağlayacağı kanısına varılmıştır.
Formation of thrombus at the left atrial appendage is frequently seen in patients with mitral stenosis. The aim of this study was to assess the left atrial appendix (LAA) function before and after percutaneous mitral balloon valvotomy (PMV). We studied 10 healthy persons and 20 patients with mitral stenosis. We performed PMV by using the Inoue technique in 10 patients. We performed transthoracic (TTE) and transesophageal echocardiography (TEE) in the control group; TTE, TEE and cardiac catheterization in patients with mitral stenosis before and after valvotomy. Twelve patients had sinus rhythm and 8 patients were in atrial fibrillation. Spontaneous contrast was present in 14 patients and was absent in 6 patients. The left atrial appendix area (LAAA) max., LAAA min. and LAA ejection fraction (EF) were 1.67±0.53 cm2, 0.68±0.22 cm2 and %59±4 in control groups, respectively. Mean peak velocities of the filling and emptying waves were 28.5±2.17 cm/sec and 30.4±2.46 cm/sec in the control group, respectively. We found that appendix area was increased and appendix ejection fraction was reduced, and appendix flow velocity was reduced. LAAAmax., LAAAmin., LAA EF, mean peak velocities of the filling and emptying wave were 3.19±0.65 cm2, 2.67±0.5 cm2, 16.4%, 16.5±1.8 cm/sec and 16.3±1.53 cm/sec., respectively. The mitral valve area was increased from 1.12±0.21 cm2 to 2.17±0.24 cm2 (p=00001) after PMV (immediate) appendix area max., and min. were significantly reduced, appendix ejection fraction was improved from 17±5% to 35±5% (p=0.0001), mean peak velocities of filling and emptying waves were increased from 15.4±2.1 to 22.6±2.4 and 15.8±1.48 to 22.9±2.4, respectively, One month after PMV, appendix function was also showing a trend toward improvement (p < 0.001, p < 0.003, p < 0.001, respectively). Thus, immediate assessment of the LAA function after PMV shows global improvement of the appendix function and Doppler outflow. One month after PMV, this improvement trend continued.

9.Review Myocardial Viability and Perfusion Scintigraphy
A.Tayyar AKBUNAR, Eray ALPER
Pages 558 - 565
Sol ventrikül disfonksiyonu olan koroner arter hastalarında miyokard doku canlılığının doğru olarak değerlendirilmesi klinik açıdan önemlidir. Çünkü bu hastaların önemli bir kısmında, başarılı bir revaskülarizasyonu takiben ventriküler fonksiyonda belirgin düzelme meydana gelir. Miyokard canlılığının değerlendirilmesinde hem invaziv ve hem de noninvaziv pek çok yöntem mevcuttur. Bu yöntemler arasında miyokard perfüzyon sintigrafisi (MPS) ve iki boyutlu ekokardiyografi yaygın bir şekilde kabul görmüştür. Pozitron emisyon tomografisi (PET) miyokard canlılığının ortaya konulmasında çok değerli bir tanı yöntemi olmakla birlikte, çok yüksek kuruluş ve işletim maliyetleri ve dünyada sınırlı sayıda merkezde uygulanabilmesi nedeniyle klinik kullanımı oldukça sınırlıdır. Buna karşın. Talyum201 sintigrafisi daha ucuz ve yaygın kullanılan bir yöntem olup, özellikle son yıllarda görünteleme metodunda miyokard canlılığı tanısına yönelik olarak yapılan değişikliklerle değerini kanıtlamıştır. Teknisyum-99m ile işaretli yeni MPS radyofarmasötikleri arasında en çok kullanılan ajan olan Tc-99m metoksizobütilizonitril (MIBI) ile yapılan çalışmalar da canlılık tanısında umut verici sonuçlar ortaya koymaktadır. Bu derlemede, gerek Talyum201 ve gerekse MIBI ile yapılan MPS'nin miyokard canlılığı değerlendirmesindeki rolleri tartışılmıştır.
Accurate assessment of myocardial viability in patients with coronary artery disease and left ventricular dysfunction is of clinical importance because a substantial subset of the patients will show striking improvement in ventricular function after successful revascularization. There are a number of invasive and noninvasive techniques for the assessment of myocardial viability. Among these, two modalities, myocardial perfusion imaging (MPI) and two-dimensional (2-D) echocardiography, have met with wide acceptance. Although positron emission tomography (PET) is a very effective tool in detecting myocardial viability, its high costs and limited availability reduce its clinical use significantly. Thallium-201 MPI, which is cheaper and widely available, have had great acceptance, especially after recent modifications on imaging and interpretation methodologies, in viability assessment. The most commonly used technetium- labelled MPI radiopharmaceutical, Tc- 99m methoxyisobutyl isonitrile (MIBI), seems to be a promising viability agent. In this review, the role of MPI with thallium-201 or MIBI in the assessment of myocardial viability was discussed.

© Copyright 2021 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale