Archives of the Turkish Society of Cardiology - Turk Kardiyol Dern Ars: 24 (4)
Volume: 24  Issue: 4 - May 1996
1.Summaries of Articles

Pages 196 - 199
Abstract | English Full Text

2.Contrast Echocardiography for Diagnosis of Pulmonary Arteriovenous Fistula Late After Glenn Anastomosis
Gül Sağın SAYLAM, Jane SOMERVİLLE
Pages 214 - 220
Süperiyor vena kava-pulmoner arter anastomozunun (Glenn Şantı) bilinen bir geç komplikasyonu olan pulmoner arteriovenöz fistüllerin (PAVF) sıklığının araştırılması ve tanıda kontrast ekokardiyografinin yerinin incelenmesi amacıyla, klasik veya iki-yönlü kavopulmoner anastomoz uygulanan, 21-38 (ort 28±4.8) yaşlarında 12 hasta operasyondan 4-33 (ort 24±9) yıl sonra prospektif olarak değerlendirilmiştir. 11 hastaya kalp kateterizasyonu ve anjiografi, 6 hastaya manyetik rezonans görüntülemesi uygulanmış, sonuçlar kontrast ekokardiyografi bulguları ile karşılaştırılmıştır. Kontrast ekokardiyografide 12 hastanın 8'inde bir üst ekstremite venine yapılan enjeksiyondan 1-8 saniye sonra sol atriyumda kontrast maddenin görülmesi ile PAVF tanısı konmuştur. Eko kontrastının sağ atriyumda belirlenmesi 2 hastada süperiyor vena kava ve sağ atriyum arasında rezidüel komünikasyon ve 1 hastada süperiyor vena kava ile inferiyor vena kava arası kollaterallerin varlığı ile açıklanmıştır. PAVF saptanan 8 hastada sistemik arteriyel oksijen satürasyonları istirahatte (% 51-94. ort 75±15.3) ve modifiye Bruce protokolü ile egzersiz sonrasında (% 23-91, ort. 53±24.2) PAVF olmayan hastalardan daha düşük bulunmuştur (p<0.005). Sağ akciğerinde PAVF saptanan hastalarda sağ pulmoner arter basıncı normal iken, karşı akciğerde pulmoner hipertansiyon daha sık (ort. sol pulmoner arter basıncı 22-110 mmHg, p=0.014) bulunmuştur. Kavopulmoner anastomoz uygulanan hastalarda özellikle geç dönemde sık görülen, siyanozda artma ve klinik deteriorasyon ile seyreden bir komplikasyon olan PAVF'lerin tanısında pratik ve hassas bir yöntem olduğu gösterilen kontrast ekokardiyografi, bu hastaların izleminde düzenli olarak uygulanmalıdır.
One of the undesirable long term complications of the superior vena cava-pulmonary artery anasıomosis (Glenn shunt) is the formatian of pulmonary arteriovenous fistulae (PA VF). To dernonsırate the use of contrast echocardiography for the detection of PA VF in patients w ith a previous classical or bidirectional Glenn shunt and examine the prevalence of PAVF in this special population, 12 patients aged 21-38 (mean 28±4.8) years were prospectively evaluated by contrast echocardiography 4-33 (mean 24±9) years after the operation. ll patients had cardiac catheterization and angiography, 6 patients had magnetic resonance imaging, the results were compareel with the echocardiographic findings. Contrast echocardiography showeel evielence of PA VF in 7 of the 12 patients, w ith ap pearan ce of echo contrast in the left atrium 1-8 seconds after an upper extremity peripheral venous injection. Simultaneous appearance of microbubbles in the right atrium was due to residual communication betwPen the superior vena cava and the right atrium in 2 patients and presence of C'() Ilaterals between the superior and inferior venae cavae in one. In patients with PAVF, arterial oxygen saturations at rest (51-94 °t , mean 75±15.3 %) and on exercise (23-91%, mean 53±24.2%) were significantly lower compareel to patients without PAVF (p<0.005). Pulmonary hypertension in the contralateral lung was more common in patients with PAVF (mean left pulmonary artery pressure 22-110 mmHg, p=0.014). In patients with cavopulmonary anastomoses, PA VF occur frequently in the long term and are associated with worsening systemic arterial desaturation. Contrast echocardiography should be included in the regular evaluation of these patients as a simple and sensitive technique for the detection of PA VF, particularly when inercasing cyanosis develops.

3.Assessment of Development of Atria, Ventricles and Gret Arteries During Intrauterine Period
Ali Rahmi BAKİLER, Nazmi NARİN, Ruhi ÖZYÜREK, Hakan KANIT, Soner ÖNER, Coşkun DORAK, Müfit ARCASOY, Aytül PARLAR
Pages 221 - 227
Fetal ekokardiyografi, 1970 yılından fetüs kalbinin izlenmesinde kullanılan bir yöntemdir. Cross-sectional ekokardiyografik yöntem ise 1980 yılından beri fetüs kalbinin değerlendirilmesinde kullanılmaktadır. Bu çalışma kal boşluklarının ve büyük arterlerin intrauterin dönemde fetal ekokardiyografik yöntemle incelenmesi amaçlandı. Gestasyon yaşları 16-40 hafta arasında değişen 240 hamile ve fetusları çalışmaya alındı. Hamileler ve fetusları herbiri ardarda gelen iki gestasyon haftasını içeren 12 grupta incelendi. Yalnızca son grup üç gestasyon haftasını kapsıyordu. Herbir grup 20 hamileyi ve fetusu içeriyordu. Kalp boşluklarının uzunlukları, genişlikleri, duvar kalınlıkları, alanları, volümleri, büyük damarların çapları ekokardiyografik olarak değerlendirildi. Sonuç olarak; kalp boşluklarının uzunluk ve genişliklerinin, duvar kalınlıklarının, volüm ve alanlarının gestasyonel period süresince lineer olarak arttığı, bu süre boyunca kalbin sağ yapılarının sol yapılara üstün oldukları belirlendi.
Fetal echocardiography has been used in demonstrating fetal heart since 1970. However, the crossectional view of the heart could only be studied since 1980. In this study, intrauterine development of the chambers of the heart and great arteries were analysed. Two hundred-fourty pregnant women whose gestational ages were verified as 16-40 weeks, were included in the study. The cases were divided in 12 groups, showing periods of two consecutive gestational weeks, each including 20 subjects. The length and width of the heart chambers, wall thickness, volumes and sizes of the heart chambers, diameter of the aorta and pulmonary artery of the fetus were evaluated by echocardiography. It was roted that the dimensions of the heart chambers, the wall thickness, the volume and size of heart chambers were increasing increasing linearly but not exponentially during the gestational period. The ratios of the diameters of the right ventricle to the left ventricle, the right atrium to the left atrium. The ratios of the pulmonary artery to aorta and relative wall thicknesses were consistent with the gestational weeks. Right ventricle, right atrium and pulmonary arterial structures were shown to be slightly more dominant than the left side.

4.Surgical Treatment in Infected Permanent Transvenous Pacemaker Systems: Ten Years' Experience
Kadir SAĞDIÇ, Mario LACHAT, Paul VOGT, Christoph WILLERS, Marietta SCHÖNBECK, Urs NEDERHAUSER, Ludwick von SEGESSER, Marko TURINA
Pages 228 - 233
Pacemaker sistem infeksiyonu uzun dönem takip sonuçlarında potensiel ciddi bir problem olarak karşımıza çıkar. 1985-1995 yılları arasında infekte pacemaker sistem enfeksiyonu olan 36 olgu sunulmuştur. Bu dönem içerisinde 1800'den fazla kalıcı pacemaker implantasyonu yapılmış ve 36 olgu pacemaker infeksiyonu nedeniyle tedavi edilmiştir. Bu olguların kalıcı pacemaker implantasyon endikasyonu: 24 (% 66) olguda total atrioventriküler blok, 6 (% 17) olguda hasta sinüs sendromu, 3 (% 8) olguda Wenckebach fenomeni, 2 (% 6) olguda karotis sinüs sendromu bir (% 3) olguda ise sinüs bradikardisi idi. Olguların 24'ünde (% 67) cep infeksiyonu karşı tarafa yeni pacemaker sisteminin aynı seansta takılması ile tedavi edildi (Grub A) (Olguların yedisinde (% 79) kesilerek kısaltıldı). İnfekte kalıcı pacemaker sistemi 8 olguda vücut dışı dolaşım ile, bir olguda ise endovasküler teknik kullanılarak uzaklaştırıldı (Grub B). Bu grupta yeni pacemaker sistemi eş zamanlı yedi (% 78) olguda değiştirildi. Altı olguda epikardial elektrot, bir olguda ise endojen elektrot kullanılarak impante edildi. Her iki grubta, olguların ikisinde infekte pacemaker çıkarılmasını takiben yeni pacemaker sistemi implante etme ihtiyacı duyulmadı. Olguların bakteriolojik sonuçları: 17 (% 47) olguda üreme saptanmadı; 11 (% 31) olguda Staphylococcus coagulase (-), 4 (% 11) olguda Staphylococcus aureus, diğer 4 olguda ise sırasıyla Streptococcus equisimilis, Pseduomonas, penisilin rezistan staphylococcus, miks patojen (Enterobacter, Citrobacter, Klebsiella) izole edildi. Son pacemaker implantasyon tarihi ile infeksiyon başlaması arasındaki geçen süre bir ay ile 11 yıl arasında olup ortalama 31±36 ay idi. İnfeksiyonun başlaması ile cerrahi tedavinin yapıldığı tarihler arasındaki süre ise 1 ay ile 7 yıl olup, ortalama 7±17 ay idi. Uzun dönem takipler, 36 olgunun 35'inde (% 97) elde edildi ve en az 1 ay, en fazla takip ise 10 yıl olup ortalama 76±50 aylık uzun dönem takibi değerlendirildi. Serimizde erken dönem hastane mortalitesi olmadı ve postoperatif dönemleri komplikasyonsuz seyretti. Hastanede kalış süresi 1 gün ile 49 gün arasında değişmekte, ortalama kalış süresi 10.9±10 gün idi. Olguların % 53'ü oral antibiotik ile taburcu edildi. İmplantasyon sonrası 5 hafta ile 7 yıl arasındaki dönemde 6 olgu pacemaker dışı nedenlerle kaybedildi. Aktüariyel sürivi zamanı 10 yılda % 81 olarak bulundu. Septisemi ya da endokardit gibi dirençli enfeksiyon bulguları olan infekte pacemaker tanısı olan olgularda eğer elektrodun çıkarılması kapalı metodlar ile başarılamıyorsa veya bu metodların kullanımı kontraendike ise cerrahi girişim vücut dışı dolaşım, inflov oklüzyonu, kese ağzı teknik gereklidir.
Pacemaker system infection is a potentially serious problem throughout long term follow-up after implantation. We report about thirtysix patients with infected pacemaker systems between 1985 and 1995. There were more than 1800 new pace makers implanted and 36 patients treated for a pacemaker infection in this period. Indications for initial implantation of a permanent pacemaker were: total AV block in 24 cases (66 %); sick sinus syndrome in 6 cases (17%); Wenckebach phenomenon in 3 cases (8 %); carotis sinus syndrome in 2 case (6 %); sinus bradycardia in one case (3%). Pocket infections were treated in 24 patients (67%) with immediate implantation of a contralateral new pacemaker (Group A) (lead was removed by simple traction in seven patients (29%) and shortened in all the others (71 %), in one patient with reimplantation an old one in the same pocket. Infected pacemaker systems were removed by cardiopulmonary bypass in eight patients and endovascular techniques in one patient (Group B). In this group, a simultaneous implantation of a new pacing system was performed in seven patients (78%) with a total of one endogenous and six epicardial electrodes. In each group, two patients have not required pacemaker reimplantation anymore. Bacteriological results of patients were: no growth in 17 cases (47 %), Staphylococcus coagulase (-) in 11 cases (31 %), Staphylococcus aureus in 4 cases (11 %), Streptococcus equisimillis in one (3%), Pseudomonas in one, penicillin resistance Staphylococcus in one (3%), mixed infection with Enterobacter, Citrobacter, Klebsiella in one (3%). The length of time from the last pacemaker procedure to onset of infection ranged from 1 month to 11 years (mean 31±36 months); the range from onset of infection to surgical therapy was 1 month to 7 years (mean 7±17 months). Longtime follow-up could be obtained from 35/36 patients (97%) and ranged from 1 month to 10 years (mean 76±50 months), there was no early hospital mortality and the postoperative period was free of complication. Hospital stay was ranged 1 to 49 days (mean 10.9±10 days). Antibiotic treatment was given to nineteen patients (53%) after discharge from the hospital. Six pati ents died due to unrelated causes between 5 weeks and 7 years after implantation. Actuarial survival at 10 years is 81 %. If explantation of leads by closed methods in unsuccessful or contraindicated, surgical intervention (cardiopulmonary bypass, inflow occlusion, purse string technique) is mandatory in patients with persistent infections (septicemia, endocarditis).

5.Early Surgical Treatment of Ventricular Septal Rupture in Acute Myocardial Infarction
Murat DEMİRTAŞ, Fikri YAPICI, Hacı AKAR, Mehmet KAPLAN, Cem ALHAN, Hüseyin TOKLU, Sabri DAĞSALI, Ergin EREN, Azmi ÖZLER
Pages 234 - 237
Nisan 1990, Haziran 1995 tarihleri arasında, 8 hasta, enfarktüse bağlı ventriküler septum rüptürü nedeniyle erken dönemde opere edildi. Ortalama yaş 65,4±4 (57-72 yaşları arası) idi. Olguların % 50'si erkekti. Bir hasta daha önce arterolateral ve inferiyor miyokard enfarktüsü geçirmişti ve apikal anevrizma oluşumu gösteriyordu. Tüm hastalara transtorasik ekokardiyografi, kardiyak kateterizasyon ve koroner anjiyografi yapıldı. Hastaların akut miyokard enfarktüsü tanısıyla hastaneye kabullerinden ameliyata alınmalarına dek geçen süre 36 ile 288 saat (ortalama 101.5±74.2 saat; 4.2±3 gün) arasında değişiyordu. İnterventriküler septum rüptürünün klinik olarak ilk kez tanınması ile cerrahi girişim arasında ise ortalama 39.5±17 saat (16 ile 72 saat arası) vardı. Rüptür 5 (% 62.5) olguda anteriyor, 3 (% 37.5) olguda posteriyor yerleşimliydi. Cerrahi öncesi 5 hastada, ameliyat sonrası tüm olgularda IABP kullanıldı. Operasyon öncesi 3 vakada kardiyojenik şok mevcuttu ve bunlardan ikisi kardiyopulmoner dolaşımdan ayrılamadı. Dört (% 50) olguya aynı zamanda aortokoroner bypass da yapıldı. Genel hastane mortalitesi % 37.5 oldu, 30±18,4 aylık (7 ile 60 ay arası) izleme döneminde de 1 (% 20) olgu rezidüel şant nedeniyle tekrar opere edildi. Geç dönemde kaybedilen hasta olmadı. İnfarktüse bağlı ventrikül septumu rüptürünün erken cerrahi tedavisi, hastane mortalitesi yüksek olmakla birlikte, uzun dönemde kabul edilebilir bir sürvi sağladığından, tercih edilecek tedavi yöntemi olmalıdır. Cerrahi tamirin geciktirilmesi erken mortaliteyi iyileştirebilir fakat bu yaklaşım mültiorgan yetersizliğinin gelişmesine ve acul cerrahi tedavi ile kurtarılabilecek olguların kaybedilmesine yol açabilir.
From April 1990 to June 1995, 8 patients underwent early surgical repair of infarct-related ventricular septal supture. Mean age was 65.4±5 (range 57-72) and 50 % of the cases were male. One patient had a previous anterolateral and inferior myocardial infarction and apical aneurysm formation. All patients underwent bedside transthoracic echocardiography, cardiac catheterization and coronary angiography. The time period between the admission to the hospital with the diagnosis of acute myocardial infaretion and the operation ranged from 36 to 288 hours, with an average of 101.5±74.2 hours (4.2±3 days). The time interval from the first elinical manifestation of interventricular septal rupture to surgery was 39.5±17 hours (range 16 to 72 hours). The site of rupture was anterior in 5 (62.5 %), and posterior in 3 (37.5 %) patients. IABP was used preoperatively in 5 and postoperatively in all patients. Cardiogenic shock was present in 3 patients an 2 of them could not be weaned from cardiopulmonary bypass. Cancomitant coronary artery bypass grafting was performed in 4 (50 %) patients. The overall hospital mortality was 37.5 %. In a follow-up period of 30±18.4 months (range 7 to 60 months) ı patient was reoperated for residual shunt (20 %). There was no lated death. Early surgical repair of infarct-related ventricular septal rupture, despite its high mortality, is the treatment of choice because it provides acceptable Iongterm survival.

6.Cardiac Rhabdomyoma in a Adult
M.Serdar KÜÇÜKOĞLU, Hüsniye YÜKSEL, Sinan ÜNER, Halil TÜRKOĞLU, Ç. BAYINDIR
Pages 238 - 239
Kardiyak rabdomiyoma bebeklik ve çocukluk çağında en sık görülen primer kalp tümörüdür. Selim hamartom olarak kabul edilmesine karşın miyokard kontraktilite bozukluğu, sağ veya sol ventrikül giriş veya çıkış yolu obstrüksiyonu veya ritm ve ileti bozuklukları oluşturabilir. Bu yazıda konjestif kalp yetersizliği klinik tablosu ile başvuran ekokardiografi ile perikard efüzyonu ve sol ventrikül içi kitle tespit edilip sağ atrium biopsisi ile rabdomiyoma tanısı konan 42 yaşında bir olguyu sunmaktayız.
Cardiac rhabdomyomas occur exclusively in infancy and childhood and result in myocardial depression, inflow or outwlow obstruction, rhythm and conduction disturbances. We report a case of cardiac rhabdomyoma in a 42-year-old woman. Her presenting symptom was heart failure. A diagnosis of heart tumor was suspected by two-dimensional echocardiography which showed a left ventricular mass and pericardial effusion. The diagnosis was confirmed by right atrial biopsy.

7.Intravenous Leiomyomatosis with Right Atrial Involvement
Ahmet T. YILMAZ, Mehmet ARSLAN, Ufuk DEMİRKILIÇ, Ertuğrul ÖZAL, Erkan ÖZAL, Erkan KURULAY, Cemal SAĞ, Ömer Y. ÖZTÜRK
Pages 240 - 242
Intravenöz lezyomiyomatoz genellikle uterus miyomundan kaynaklanan nadir bir neoplastik hastalık olarak kabul edilmektedir. Bu hastalıktan ölüm genellikle kalp tutulumu sonucudur. Bu yazıda uterus miyomu nedeni ile histerektomi geçirmiş 42 yaşında bir kadın hastada inferior vena kava ve sağ atriyuma yayılan intravenöz lezyomiyomatoz bildirilmektedir. Histolojik olarak selim olan tümör sağ atriyum ve inferior vena kavanın suprahepatik bölümünden çıkarılmıştı. Her ne kadar bunu izleyen laparatomide, infrarenal vena kava inferior ve sağa vena iliaka kommunisi tutan tümör yapışıklıklar nedeniyle tam olarak çıkarılmamış ise de, hasta 14 aylık izleme boyunca asemptomatik kalmıştır.
Intravenous Ieiomyomatosis is considered to be a rare neoplastic disease usually arising from uterine myomata. Mortality from this condition is usually the result of intracardiac involvement. The case of a 42-year-old woman is reported who had undergone hysterectomy for uterine myoma and in whom intravenous leiomyomatosis extended into the inferior vena cava and right atrium. The histologically benign tumor was excised from the right atrium and suprahepatic portion of the inferior vena cava. Though at the subsequent laparotomy the tumor invading the infrarenal inferior vena cava and the right common iliac vein could not be completely extirpated because of adhesions, the patient was asymptomatic at 14 months of follow-up.

8.Prevalence, Recent Trend and Risk for Coronary death of Smoking Among Turkish Men and Women: 5-year Follow-up Data of Cohort
Altan ONAT, Kenan DÖNMEZ, İbrahim KELEŞ, Barış ÖKÇÜN, Göksel KAHRAMAN, Dursun DURSUNOĞLU, Vedat SANSOY
Pages 243 - 250
Ülkemizin 7 coğrafi bölgesinde 1990 yılında yürütülmüş TEKHARF Çalışması kohortundan yaşayan 1102 kadın ile 1058 erkek 5 yıl sonra sigara içme alışkanlığı açısından izlendi. Sorgulamada her iki taramada aynı sınıflamaya uyuldu: hiç içmemişler ve içip bırakmışları saptamanın yanısıra, günde 1-10, 11-20 ve 20'den fazla sigara içme kademeleri belirlendi. Ortanca yaşın 1995 yılında kadında 44, erkekte 45 olduğu kohortta, beş yıl yaşlanmanın bin erişkinde 31 erkek veya 34 kadında sigarayı bir kademe azalttırması öngörüldü. Gerçek erkekler genelinde 1000 erkekten 73'ü sigara içmeyi 1.7'şer kademe azaltmıştı ki bu, yaşlanmadan soyutlanınca, 1000 Türk erkeğinden 36'sının beş yılda sigarayı ikişer kademe azalttığını (günde 1 pakete kadar içenin bıraktığını) ifade eder. Ancak bu eğilim 34 yaşını aşkın erkekler için geçerli olup 25-34 yaş grubunda 1000 erkekten 67'si bir kademe daha fazla içmekteydi. Bölgeler arasında da trend farklılığı gözlendi. Akdeniz, Ege, Marmara ve İç Anadolu erkekleri daha az sigara içme eğiliminde iken, Karadeniz bölgesi erkekleri aynı sigara düzeyini tutturdular; Güneydoğu ve Doğu Anadolu erkeklerinde tersine eğilime rastlandı. Kadınlar geneline gelince, bin kadından 43'ü 1.32'şer kademe sigara içmeğe yeni başlamıştı ki bundan, 5-yıl yaşlanmadan arındırılınca, bin Türk kadınından 64'ünün son beş yılda sigarayı 1.5 kademe arttırdığı anlaşılır. Bu eğilim 74 yaşına kadar tüm yaş grupları için geçerli olmakla birlikte, özellikle 25-24 yaş grubunda çok daha belirgindi. Artma trendi tüm coğrafi bölgelerde izlendiyse de, Akdeniz ve Ege bölgesi kadınlarında az iken, Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile özellikle Karadeniz bölgesi kadınlarında çok belirgindi. Sonuç olarak, 1990 ile 1995 yılları arasında Türk erişkinleri içinde sigara içen 8.8 milyon erkekten 660 bini sigara içmeyi iki kademe azaltırken, sigara tiryakisi 2.7 milyon kadına ilaveten, 900 binden fazla kadının günde 1.5 kademe (yarım paketten fazla) sigara içmeğe başladığı ve böylece erişkinlerde toplam sigara tüketiminin aynı kaldığı tahmin edilebilir. 1990'da taramaya katılırken hiç sigara içmemiş 40 yaş ve üzerindeki 575 erkek ve kadından 18'i (% 3.1'i) müteakip 5 yıl içinde koroner nedenle ölürken, sigara içen ve içip bırakmış aynı yaştaki erişkinlerde bu oran % 5.6 (34/603) ile iki kata yakındı (nisbi RR 1.8, p<0.04).
Among survivors of the nationwide cardiac survey conducted in the summer of 1990, 1102 women and 1058 men were followed up 5 years later in regard to the smoking habit. The same classification was adhered to during the interview with questionnaire in both surveys: never smoked, ex-smokers, current daily smokers of 1-10, 11-20 and over 20 cigarettes. In the cohort whose median age in 1995 was 44 in women and 45 in men, it was estimated that aging by 5 years would induce 31 men (or 34 women) per 1000 adults to reduce smoking by one category. In fact per I 000 men reduced smoking by a mean of 1.7 category which indicated that, after adjustment for agin, 36 per 1000 Turkish men reduced smoking in the preceding 5 years by 2 categories (equivalent to quitting for someone smoking close to a pack a day). By contrast, 43 per 1000 women started sm o king by a m ean of I .32 categories daily w hi ch, when age-adjusted, implies that 64 per 1000 Turkish 198 women increased smoking by an average of 1.5 categories. This trend was pronounced in the age group of average of I .5 categories. This trend w as pronounced in the age group of 25-34 years. Hence, it is estimated that between 1990 and I 995, total cigarette consumption by adults remained stable, smoking men currently numbering over 8 millions and women 3.6 millions. Among 575 nonsmokers aged 40 or over at baseline, 18 (3 .ı %) di ed from coronary heart disease over the subsequent 5 years, while 603 age-matched smokers and ex-smokers had 80 % excess risk (p<0.04), namely 5.6 percent The magnitude of the relative risk was in conformity with data obtained in industrialized populations.

9.The Effect of L-Carnitine on Left Ventricular Function in Patients with Acute Myocardial Infarction Treated with Streptokinase
Seçkin PEHLİVANOĞLU, Rasim ENAR, Haşim MUTLU, Ahmet SERT, Murat ERSANLI, Nuran YAZICIOĞLU
Pages 251 - 255
Çalışmamızda ilk kez akut anteriyör miyokard infarktüsü geçiren ve trombolitik tedavi uygulanan hastalarda l-carnitine (LC)'nin sol ventrikül fonksiyonlarına etkisini araştırdık. Çalışma nonrandomize olarak planladı. AMİ'nin ilk 6 saatinde gelen ve streptokinaz uygulanan hastalardan 12 olguya LC 9 gr/gün (IV) 5 gün, takiben 3 ay süreyle 3 gr/gün (oral) dozda verildi (grup A), 18 olguya ise LPC verilmedi (grup B). Ami'nin 5. ve 10. gün, 1. ve 3. aylarında hastaların ekokardiyografi ile duvar hareketi skoru (DHS) ve sol ventrikül diyastolik volüm indeksi (DVİ), radyonüklid ventrikülografi ile sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (EF)'na bakıldı. Her iki grup arasında yaş, cins, aterosklerotik risk faktörleri ile koroner arter hastalığı yaygınlığı ve infarkt arteri açıklığı yönünden anlamlı fark yoktu. DHS erken dönemde grup A'da 3.08±0.29, 10. günde 3.41±0.4, 1. ayda 3.75±0.51 ve 3. ayda 4.18±0.47 saptandı. Grup B'de sırasıyla 2.91±0.31, 3.26±0.43, 3.41±0.42 ve 3.75±0.51 idi. Her iki grupta da DHS başlangıca göre istatistiksel olarak anlamlı olarak artış gösterdi. Başlangıca göre 3. ayda, grup A'da % 36, B'de % 29 oranında bir artış olmasına rağmen, DHS dönemlere göre gruplar arasında anlamlı fark göstermedi. DVİ grup A'da başlangıçta 55.5±11.1, 10. günde 55.1±10.8, 1. ayda 56.5±14.4, 3. ayda 54.9±11 ml/m2; grup B'de sırasıyla 58.5±9.8, 58.7±10.1, 59.1±11.4 ve 60.7±14.7 ml/m2 bulundu. DVİ her iki grupta da başlangıca göre ve gruplar arasında dönemlere göre anlamlı fark göstermedi. RNV ile EF değerlendirmesinde, grup A'da başlangıçta % 39.8±7.94, 10. günde % 44.9±6.91, 1. ayda % 45.8±5.45 ve 3. ayda % 52±4.76 bulundu. Grup B'de sırasıyla % 37.8±8.11, % 42.5±7.79, % 45±9.23 ve % 46.8±9.36 idi. Her iki grupta da EF başlangıca göre her dönemde anlamlı artış gösterdi. EF'deki artış grup A'da başlangıca göre 3. ayda % 31, B'de % 24 idi. Ancak gruplar arasında dönemlere göre aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Sonuç olarak, LC'nin trombolitik tedavi uygulanan AMİ'li hastalarda sol ventrikül fonksiyonlarına etkisi olmadığı kanısına varıldı.
We examined the effect of l-carnitine (LC) on left ventricular (LV) function in patients (pts) with a first acute anterior myocardial infarction (AMI) treated with trombolytic agents. Twelve pts who were treated with streptokinase (SK) within 6 hours of MI were given L 9 g/day IV for 5 days followed by 3 g/day orally for 3 months (group A). Eighteen pts treated with SK received no LC (group B). Wall motion indices (WMI) and LV diastolic volume indices (DVI) were echocardiographically determined at 5th and 10th days, and 1st and 3rd months. LV ejection fraction (EF) was measured by radionuclide ventriculography at respective times. No significant difference was found between the groups with age, gender, risk factors, the extent of coronary artery disease and the patency rate of infarct-related artery. In group A; WMI was measured 3.08±0.29, 3.41±0.4, 3.75±0.51 and 4.18±0.47 at 5th and 10th days, and 1st and 3rd months respectively. In group B; it was 2.91 was 2.91±0.31, 3.26±0.43, 3.41±0.42 and 3.75±0.51 respectively. There was a significant improvement with WMI at 3 months in both groups (36% increase in group A and 31% in group B), but the difference between the groups at respective times was not significant. In group. A; DVI was 55.5±11.1, 55±10.8, 56.5±14.4 and 54.9±11 ml/m2 and in group B; 58.5±9.8, 58.7±10.1, 59.1±11.4 and 60.7±14.7 ml/mg at 5th and 10th days, and 1st and 3rd months. No difference was observed both in the follow-up period in the groups and between the groups in respective times. EF values in group a were; 39.8±7.97% (5th day), 44.9±6.91 % (10th) day), 45.8±5.45% (1st month) and 52±4.76% (3rd month). In group B, respective EF values were; 37.8±8.11%, 42.5±79%, 45±9.23% and 46.8±9.36% EF at 3 months increased by 31 % in group A and 24% in group B. The difference at each time points in each groups was significant, but no significant difference was found between the groups. In conclusion, LC treatment in pts with MI and treated with SK resulted in no significant improvement in LV function.

© Copyright 2020 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale