Archives of the Turkish Society of Cardiology - Turk Kardiyol Dern Ars: 20 (2)
Volume: 20  Issue: 2 - March 1992
1.Summaries of Articles

Pages 68 - 71
Abstract | Full Text PDF

2.Clinical Investigations AICD in the Treatment of Patients with Ventricular Tachycardia and Fibrilation
Belhan AKPINAR, Sinan GÜRSOY, Peter MARCX, Yves Van MOLHEM, Francis WELLENS, Pedro BRUGADA
Pages 72 - 74
Haziran-Aralık 1990 tarihleri arasında ventriküler takikardi (VT) ve ventriküler fibrilasyon tanısı alan 64 hastadan 21'ine yaşamı tehdit eden ventriküler aritmi nedeniyle AICD (otomatik yerleştirilebilen kardioverter defibrilatör) cihazı implante edildi. Hastalardan onaltısı erkek, beşi kadındı. Yaş ortalaması 63±3 olup en genç hasta 18 en yaşlı hasta 87 yaşındaydı. AICD implantasyonu için endikasyon, Brugada ve arkadaşları tarafından geliştirilen "karar ağacı" na göre kondu. Buna göre sadece antiaritmik medikal tedavi ile iki yıl içindeki ani ölüm riski % 10'dan düşük olarak saptanan hastalar medikal tedaviye alındı. Bu riskin % 10'dan fazla olduğu saptanan hastalara medikal tedaviye ek olarak AICD cihazı takıldı. Sadece medikal tedavi gören grupta (Grup I), altı aylık mortalite 0 idi. AICD grubunda (Grup II), operatif mortalite 0 olup geç dönemde iki hasta kaybedildi. AICD grubunda altı aylık kontrolda altı hastadan 22 şok detekte edildi.
Between June 1990 and December 1991, 21 out of 64 patients received AICD (automatic implantable cardioverter defibrilator) for sustained ventricular tachycardia and/or ventricular fibrillation. There were 16 male and 5 female patients. Ages ranged between 18 and 87, with a mean age of 63±3. The indication for AICD implantation was made according to the "decision tree" developed by Brugada et al. According to this, for patinets whose risk for sudden cardiac death in the next 2 years was calculated as less than 10 %, no additional therapy was added to the conventional medical therapy. The patients with a calculated risk of more than 10 % received AICD in addition to medical therapy. In the medical therapy group (Group I), no patients were lost at the end of 6 months. In the AICD group (Group II), the peroperative mortality was zero and two patients were lost in the Iate postoperative period. At the end of six moths, 22 shocks were detected in six patients in this group.

3.Distribution of Coronary Artery Lesions in Chronic Mitral Valve Regurgitation Due to Ischemic Papillary Muscle Dysfunction
Serdar AKSÖYEK, Tuğrul OKAY, Oktay SANCAKTAR, Ali Rıza KAZAZOĞLU, Mehmet ÖZDEMİR
Pages 75 - 78
Bu çalışmada iskemik papiller kas disfonksiyonuna bağlı mitral yetersizliği (MY) olan ve olmayan koroner arter hastaları retrospektif incelenerek koroner arter lezyonlarının dağılımı ile mitral yetersizliğinin ilişkisi araştırıldı. İskemik papiller kas disfonksiyonuna bağlı mitral yetersizliği dışındaki olası sebepler çalışma kapsamına alınmadı. Çalışmayı 4839 koroner arter hastalığı (koroner arterlerinde % 50 ve fazla darlık saptanan) olgu oluşturdu. Bunlardan 65 olguda koroner arter hastalığı (KAH) ile birlikte iskemik MY mevcuttu. KAH olup da MY olmayan 4774 olgu ise kontrol grubunu oluşturdu. Her iki grup, koroner arter lezyonlarının dağılımı yönünden araştırıldı. Papiller kas disfonksiyonuna bağlı mitral yetersizliği bir veya birden fazla damar tutulumunda seyrek olmayarak gözlendi. Bununla beraber üç damar tutulumunda daha sık görülme eğilimi vardı (p<0.10). Sağ koroner ile sol sirkumfleks arter tutulumunda ise tek, diğer kombinasyonlardaki çift ve üç damar tutulumuna göre görülme olasılığı belirgin olarak yüksekti (p<0.05).
Patients with coronary artery disease who had mitral regurgitation due to ischemic papillary muscle dysfunction were retrospectively evaluated in this study and a relation was sought between the distribution of coronary artery lesions and mitral regurgitation. Cases with other probable causes of mitral regurgitation were excluded. Among 4839 patients with coronary artery disease (stenosis of 50 % or more), 65 had both coronary disease and mitral regurgitation. The control group comprised the remaining 4774 patients who had coronary artery disease but no mitral regurgitation. In both groups the distribution of coronary artery lesions were examined. Mitral regurgitation consequent to papillary muscle dysfunction was not infrequently observed in single or multiple-vessel disease or in any combination of vessel involvement. However, triple-vessel disease tended to be more commonly associated (p> 0.05) and in cases with both right coronary artery and left circumflex artery lesions, the incidence of mitral regurgitation was significantly higher than in cases with single or triple vessel disease or another combination of two vessel disease (p< 0.05).

4.Follow-Up of Patients Having Had Replacement with Björk-Shiley and Medtronic-Hall Prostheses
Halim SONCUL, Levent GÖKGÖZ, Oğuz TATLICAN, Ali ERSÖZ, Sedat KALAYCIOĞLU, Melih KAPTANOĞLU, Ali YENER
Pages 79 - 82
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs ve Kalp-Damar Cerrahisi Kliniğinde Nisan 1987 ile Nisan 1991 tarihleri arasında ameliyat edilen 140 hastaya 153 Björk-Shiley, 130 hastaya da 168 Medtronic-Hall kapak protezi kullanılmıştır. Björk-Shiley kullanılan hastaların 21'ine aort kapak replasmanı, 106'sına mitral kapak replasmanı, 13'üne ise aort+mitral kapak replasmanı yapılmıştır. Bu hastalar ortalama 40.3 ay (16-54) süreyle takip edilmiş olup yaş ortalamaları 35.1'dir. Medtronic-Hall kullanılan hastaların ise 32'sine aort kapak replasmanı, 60'ına mitral kapak replasmanı, 38'ine de aort ve mitral kapak replasmanı yapılmıştır. Bu hastalar ortalama 19.6 ay (8-37) süreyle takip edilmiş olup yaş ortalamaları 33.5'dir. İki farklı tip yapay kapak kullanılan hastalarda erken ve geç dönemdeki mortalite ve morbidite ile takip edilen süre içerisindeki yaşam süresiyle komplikasyonsuz yaşam süresi bakımından grupların birbirlerine herhangi bir üstünlüğü gösterilememiştir.
This study comprises patients operated at the Gazi University, Thoracic and Cardiovascular Surgery Department, between April 1987 and April 1991. 153 Björk-Shiley prosthetic valves were used in 140 patients and 168 Medtronic-Hall prosthetic valves in 130 patients. Twenty-one valves were replaced in the aortic position, 106 valves in the mitral position, and 13 patients had mitral+aortic valve replacement with the Björk-Shiley prosthesis. The mean follow-up was 40.3 months (16-54) and the mean age was 35.1 in this group. Thirty-two valves were used in the aortic position, 60 valves in the mitral position, and 38 patients had mitral+aortic valve replacement with the MedtronicHall prosthesis. The mean follow-up was 19.6 months (8-37) and the mean age was 33.5 years. No significant differences existed in the early or Iate mortality, survival rates and complication-free survival rates between patients having had replacement of the two types of presthetic valves. Hospital mortality, postoperative annual mortality and complication rate during the first month were 4.2 %, 3.9 % and 9.3 %, respectively, for the B-S group, while these were 3.8 %, 4.4 % and 6.2 %, respectively, in the M-H group.

5.Effects of Warm Cardioplegic Induction on Postoperative Left Ventricular Performance
Alp ALAYUNT, Suat BÜKET, Mustafa ÖZBARAN, Faik OKUR, Berent DİŞÇİGİL, Yüksel ATAY, Kaya SÜZER, İsa DURMAZ
Pages 83 - 87
Miyokardın krosklemp süresince korunması için kardiyoplejinin sıcak indüksiyon metodu ile verilmesinin, soğuk indüksiyona göre daha üstün olup olmadığını araştırmak üzere 15'er kişilik iki hasta grubunda prospektif bir çalışma yapılmıştır. Kardiyoplejik solüsyon olarak kan kardiyoplejisi kullanılmıştır. 1. grupta sıcak indüksiyon, soğuk idame, terminal sıcak kan kardiyoplejisi (warm induction, cold maintanace, hot shot) verilmiştir. 2. grupta uygulanan kardiyoplejideki tek fark indüksiyonun soğuk olarak yapılmasıdır. Postoperatif 0. gün, 1. gün sabahı ve aynı gün sabahı sıvı yüklemesi sonrası her hastanın kardiyak indeksi, pulmoner arter basıncı, sol ventrikül stroke work indeksi, pulmoner kapiller wedge basınçları ölçülmüştür. Bulgular Student-t testi ile istatistiksel değerlendirmeye alınmıştır. Sıcak indüksiyon yapılan hastalarda hemen tüm aşamalarda kardiyak indeks ve stroke work indeksleri diğer gruba oranla yüksek bulunmuş (p<0.01), aynı zamanda pulmoner arter basınçlarının sıcak indüksiyon grubunda daha düşük olduğu görülmüştür (p<0.01). Her iki grup hastada da postoperatif dönemde infarktüs veya düşük debi problemi ile karşılaşılmamıştır. Çalışmamız sonucunda sıcak idüksiyon uygulanan grupta hastaların miyokard performanslarının soğuk indüksiyon uygulanan gruba oranla daha iyi olduğu, bu hastaların volüm yüklemesine daha iyi yanıt verdiği görülmüş, sıcak kardiyoplejik indüksiyonun miyokard soğuk indüksiyona oranla daha iyi koruduğu sonucuna varılmıştır.
A prospective study was performed in two groups of patients, to check the effectiveness of warm and cold cardioplegic induction in myocardial protection. Each group comprised 15 cases, and we used blood cardioplegia as a cardioplegic solution. In the first group warm induction, cold maintenance and terminal warm cardioplegia was used. In the second group, the only difference was cold cardioplegic induction. Cardiac index, pulmonary artery pressure, left ventricular stroke work index, pulmonary capillary wedge pressure measurements were done just after the operation, first postoperative day and the same day after volume loading. Findings were compared statistically by using Student t- test. Cardiac index and stroke work indices of patients in group 1 were found higher (p<0.01) than the patients in group 2. Furthermore, pulmonary artery pressures in group 1 were found lower (p<0.01). No patients in both groups had shown findings of postoperative myocardial infarction or low cardiac output. Thus in patients in whom warm induction was used, the myocardium appeared to be better protected and its response to volume loading was better. This confirms that cardioplegia with warm induction is superior to cardioplegia with cold induction in myocardial protection.

6.Hemodynamic Evaluation of Continuous Normothermic Aerobic Blood Cardioplegia
Murat DEMİRTAŞ, Sabri DAĞSALI, Sümer TARCAN, Ulu SUNGU, Hacı AKAR, Nihan BATURAY, Sevim CANİK
Pages 88 - 93
Günümüzde açık kalp cerrahisinde miyokard korunmasına standart yaklaşım, soğuk anaerobik arresti ilke edinmiştir. Devamlı normotermik kanlı kardiyopleji ise bu konuda yeni uygulamaya başlanan bir tekniktir. Böylece aerobik arrest sağlanmakta ve soğuk iskeminin hücre bütünlüğü ve enzimatik fonksiyonlar üzerine zararı etkilerini de içeren bir takım dezavantajlardan kaçınılmış olmaktadır. Kliniğimizde Eylül 1991-Kasım 1991 tarihleri arasında aorto-koroner bypass ameliyatı olan 10 hastada bu yöntem kullanılmıştır. Dokuzu erkek, bir kadın olan olguların yaş sınırları 34 ile 69 arasında değişmektedir (ort. yaş 53.4±10.36). Operasyonlarda 2 ile 4 arasında değişen sayıda distal anastomoz (ort. 2.7±82 anastomoz/hasta) yapılmıştır. Hiperkalemik kristalloid solüsyonla 1:4 oranında dilüe edilen oksijenlendirilmiş kan 37 dereceye ısıtılarak aort kökünden perfüze edilmiş ve kalp tüm kros klemp peryodu boyunca 37 derecede arrest halinde tutulmuştur. 1500 ml'lik yüksek potasyumlu, sıcak kanlı kardiyoplejiğin birinci aşama infüzyonunu takiben düşük potasyumlu dilüe kanlı kardiyoplejik perfüzyonuna devam edilmiştir. Tüm olgularda aortik kros-klempin alınmasını takiben spontan sinüs ritmi belirmiştir. Olguların hiçbirinde inotrop desteğe, İABP'ye gerek duyulmamış, hiçbirinde perioperatuvar miyokard enfarktüsüne rastlanmamıştır. Postoperatuvar 24. saatte ölçülen kardiyak indekste preoperatuvar değere göre anlamlı (2.61±0.49'dan 3.40±0.61 lt/dk/m2'ye 0.01 < p < 0.02) artış görülmüştür. Serimizde morbidite ve mortalite yoktur. Kanımızca bu yöntem de en az diğerleri kadar miyokard korunmasında güvenli ve uygulanabilir bir metoddur.
Continuous normothermic blood cardioplegia is a new technic of myocardial preservation during cardiac operations. This is stated to permit for aerobic arrest and to overcome many of the disadvantages of ischemic hypothermia including detrimental effects on enzymatic functions and cellular integrity. In the period between September 1991 and November 1991, 10 patients who underwent coronary artery bypass grafting were operated with this technic. Nine of them were male, 1 was female and their ages ranged from 34 to 69 (mean 53± 10). At the operation 2 to 4 distal anastomoses were performed (2.7±0.8 distal anastomoses per patient). The heart was maintained chemically arrested at 37° C throughout the operative procedure. Blood cardioplegia was administered at 37° C via a system which mixes and warms a hyperkalemic crystalloid solution with oxygenated blood in a 1:4 dilution. After the initial infusion of 1500 ml of high-potassium warm-blood cardioplegia, the low-potassium diluted blood was continuously perfused. All of the patients were converted to normal sinus rhythm spontaneously after removal of the aortic crossclamp. There was no perioperative myocardial infarction, no need for inotropic support or IABP. Cardiac index 24 hours after bypass was significantly higher (2.61±0.49 versus 3.40±0.61 lt/mn/m2, p<0.02) than before bypass and there was no morbidity or mortality. We can thus confirm that this is a safe alternative method for myocardial protection.

7.Intraoperative Applications of Transesophageal Echocardiography
Cahide SOYDAŞ, Y.Serdar PAYZIN, Hakan KÜLTÜRSAY, Mustafa AKIN, Cüneyt TÜRKOĞLU, UZ.Levent CAN
Pages 94 - 99
İntraoperatif olarak transözofajial ekokardiyografi (TEE), 12 adult olguya uygulandı. İzlenen operasyonlar; aortokoroner bypass, 3 olgu, kapak tamiri, 4 olgu ve protez kapak replasman operasyonu, 5 olgu idi. Görüntüler, Hewlett Packard (Sonos 1000) eko-Doppler aleti ile 5mHz frekanslı, tek plan transözofajial transdüser kullanılarak elde edildi. Transdüser, genel anestezi ve endotrakeal entübasyondan sonra özofagusa yerleştirildi ve kardiopulmoner bypass (CPB) öncesi, sonrası standart görüntüler kaydedildi. TEE, operasyondan hemen önce kapak morfolojisi ve hemodinamisi ile ilgili bilgiyi operasyon sonrası ile karşılaştırmada yardımcı oldu. Ayrıca sol atrium ve appendiksinde trombüs aranmasında, protez kapakların değerlendirilmesinde, rezidü havanın kontrolünde operatöre anında bilgi verilmesini sağladı. Yüksek rezolüsyonlu TEE ile elde edilen CPB öncesi görüntüler, kalp kapak ve boşluklarının değerlendirilmesi ile operasyonun planlanmasına katkıda bulundu. CPB sonrası görüntüler ise, operasyonun sonucu hakkında operatöre hemen bilgi verilmesini sağladı. İntraoperatif TEE'nin, operasyon seyri ve sonucuna olumlu katkısı nedeniyle rutin kullanılmasının önemli yeri olduğu gösterilmiştir.
Twelve patients consisting of 7 women and 5 men were studied by transeophageal echocardiography (TEE). Age of the patients ranged between 26 to 60. TEE was performed in 3 patients during coronary artery bypass grafting (CABG), in 4 patients during valve reconstruction and in 5 patients during valve replacement. The probe was placed in the esophagus approximately 30-40 cm down from the teeth, following induction of general anesthesia and endotracheal intubation. Images were obtained by using a Hewlett Packard (HP) 5mHz esophageal probe connected to HP sonos 1000 echocardiography system. Initial images were obtained during surgery and after the patient was removed from cardiopulmonary bypass (CPB). The prebypass findings were helpful for the interpretation of the subsequent postbypass study. TEE yielded more detailed information about native valve morphology and prosthetic valve, the presence of left atrial and appendage thrombi and residual problems following surgery. TEE with high resolution transducer provided confirmation of structural information preoperatively and was helpful for the surgeon in postoperative assessment of surgical results and ventricular function. It is concluded that routine application of TEE during operation is useful because of its contribution to the course and result of the surgical procedure.

8.Transarterial Retrograde Mitral Balloon Valvotomy
Gülşah TAYYARECİ, Ahmet NARİN, Fikret MAÇİN, Aydın ÇAĞIL, Mustafa DİKEN, Coşkun PINAR, Sami ÜNAL, Op.Remzi TOSUN
Pages 100 - 103
Septostomi yapmadan mitral balon valvotomi seyrek uygulanmaktadır. Kliniğimizde kritik mitral darlığı bulunan 6 hastaya, sol atrial kateterizasyon yoluyla transarteriel retrograd balon valvotomi uyguladık. Mitral kapak alanı ortalama 1.1 cm2'den 1.64 cm2'ye çıkarıldı. Mitral kapak üzerindeki basınç gradyenti ortalama 9.6 mmHg'den 3.3 mmHg'ye düşürüldü. Hastalardan birinde hemodinamik bozukluk yaratmayan hafif mitral yetersizliği oldu. İki olguda ise korda rüptürüne bağlı (+++) ve (++++) mitral yetersizliği oluştu. Bu hastalardan birine hemen, diğerine bir süre sonra kapak replasmanı yapıldı. Sonuç olarak, septostomiye ait riskleri ortadan kaldırması ve işlem süresini kısaltması önemli bir kazançsa da, kılavuz telin kordalar arasından geçebilme olasılığının fazla oluşu sonucu, ağır mitral yetersizliği komplikasyonuna yol açabilmesi nedeniyle, klasik transseptal yönteme alternatif olamayacağı kanaatine varıldı.
Since studies on mitral balloon valvotomy without septostomy have been rare, we are reporting our experience on 6 patients with valvotomy which was performed utilizing the way of left atrial catheterization. The mean mitral valve area was increased from 1.1 cm2 to 1.64 cm. The pressure gradient across the mitral valve was decreased from 9.3 mmHg to 3.3 mmHg. Minimal mitral insufficiency occurred in · one patient but in two cases there was ( +++) and ( ++++) mitral insufficiency because of rupture of the chordae. Valve replacement had to be performed in both cases, one immediately postoperatively and one later on. It is concluded that although the risks of septostomy is eliminated and the procedure shortened, transarterial retrograde valvotomy has a high possibility of causing severe mitral insufficiency by damaging the subvalvular apparatus and that this method should not constitute an alternative for the classical transseptal method.

9.Evaluation of Left-Right Shunting After Balloon Mitral Valvotomy: A Transoesophageal Echocardiographic Study
Ahmet NARİN, Atila EMRE, İlhan ÖZTEKİN, Gülşah TAYYARECİ
Pages 104 - 107
Bu çalışmanın amacı balon mitral valvotomi (BMV) sonucu oluşan sol-sağ atrial shuntların varlığını, derecesini ve zaman içerisindeki gelişimini değerlendirmektir. Bu maksatla 39 hasta transözofagial renkli Doppler ekokardiyografi (TÖE) ile tetkik edilmiştir. TÖE, 39 hastanın 9'una BMV'den sonra ilk 1-3 gün içerisinde (I. grup), 10'unda 1-1.5 ay sonra (II. grup), diğerlerine ise 4-32 (ortalama 18) ay sonra (son grup) uygulanmıştır. İlk grup hastaların tümünde, II. grup hastaların biri hariç diğerlerinde (% 90) fakat azalan oranlarda, son grup hastaların yalnız 2'sinde (% 10) atrial septal defekt (ASD) tespit edildi. Atrial septumu bütün olarak görülen 20 hastanın 5'inde ise (25) minimal derecede sol-sağ shunt akımı saptanmıştır. TÖE ile ASD bulunan hastaların % 35'inde ise transtorasik renkli Doppler ekokardiyografi (TTE) ile sol-sağ atrial shunt gözlenmiştir. Sonuç olarak TÖE ile sol-sağ shunt'ın daha güvenilir olarak saptandığı tesbit edilmiştir. BMV esnasında oluşan atrial sol-sağ shuntın, hastaların büyük bir kısmında 4-6 ay ve sonrasında kapandığı görülmüştür.
The aim of the present study was to assess the incidence and long-term evaluation of left-to-right atrial shunt after balloon mitral valvotomy (BMV). We examined 39 patients, by using transoesophageal echocardiopraphy (TEE). TEE examinaton was performed in 9 of the 39 patients after 1-3 days (I. group), in 10 of the 39 patients after 1-1.5 month (II. group) and the remainder after 4-32 (mean 18) months (last group) after BMV. All first group patients had atrial septal defects (ASD). In the second group, 9 of 10 patients (90 %) showed left-to-right shunts. ASD sizes in this group were smaller than in the first group of patients. In the last group, ASD was detected in 2 of 20 patients (10 %). We obtained minimal left-to-right shunt flow in 5 of 20 patients (25 %) despite an apparently intact atrial septum. By using transthracic echocardiography (TTE), we detected left-to-right shunting in 35 percent of patients showing ASD. Our study suggests that (1) TEE isa more reliable method to obtained left-to-right shunting; (2) ASD size decreases over time and disappears within generally 4-6 months after BMV in most patients.

10.Low Predictive Value of Early Exercise Testing for Restenosis Following Successful PTCA
Y.Vedat AYTEKİN, Muzaffer ÖZTÜRK, Servet ÖZTÜRK, Cem DEMİROĞLU
Pages 108 - 111
Çalışmamız, başarılı PTCA sonrası yapılan erken egzersiz testinin restenoz oluşumundaki prediktif değerini incelemek amacı ile yapıldı. PTCA sonrası 2.-15. günler arasında yapılan erken egzersiz testinde iskemi bulunmayan 30 hasta (A grubu) ile > 1 mm ST segment çökmesi bulunan 20 hastaya (B grubu) ait çeşitli klinik ve anjiyografik özellikler karşılatırıldı. A ve B grupları arasında yaş, cins, hipertansiyon, diabet, sigara, ailede koroner arterhastalığı anamnezi, total kolesterol, HDL, trigliserid değerleri, PTCA öncesi stable, unstable angina pektoris, atipik göğüs ağrısı, geçirilmiş miyokard infarktüsü anamnezi açısından yapılan karşılaştırmada anlamlı fark saptanmadı. Anjiyografik olarak, PTCA yapılan damarların dağılımı, lezyonun özellikleri açısından her iki grup arasında anlamlı fark bulunmadı. Anjiyografik restenoz A grubunda 7 (% 23), B grubunda 9 (% 45) hastada (p:ns), A grubunda 38 lezyondan 8'inde (% 24), B grubunda 27 lezyondan 13'ünde (% 48) (p<0.05) saptandı. Erken treadmill egzersiz testinin anjiyografik restenoz oluşumunu tahmin etmede duyarlığı % 56, özgüllüğü % 68, pozitif prediktif değeri % 45, negatif prediktif değeri % 76 bulundu. Erken treadmill egzersiz testinde iskemi tespit edilen hastalarda restenoz daha sıklıkla görülmektedir. Ancak bu test restenoz gelişimini tahmin etmede yüksek prediktif değere sahip değildir.
This study was designed to evaluate the predictive value of early exercise testing for the development of restenosis after successful PTCA. Thirty patients who had no ST segment changes (group A) and 20 patients who had ischemic ST segment depression more than 1 mm (group B) on treadmill exercise testing performed between the 2nd and 15 th days after PTCA were compared regarding some clinical and coronary angiographic findings. There were no significant difference with respect to age, sex, the history of stable, unstable angina, previous myocardial infarction, hypertension, diabetes, smoking, heredity, total cholesterol, HDL cholesterol and triglyceride levels between these two groups. Nor were there significant differences in the location and morphologic aspects of the stenotic lesions. Angiographic restenosis was detected in 7 (23 %) patients in group A and in 9 (45 %) patients in group B (p:ns), in 8 (24 %) of 38 lesions in group A and in 13 (48 %) of 27 lesions in group B (p<0.05). The sensitivity, specificity, positive and negative predictive value of early exercise testing for predicting angiographic restenosis were found to be 56 %, 67 %, 45 % and 76 %, respectively. Though restenosis is more common among patients who have a positive early exercise test, this finding's predictive value for restenosis is too low to have a practical value.

11.Review Non-progression or Regression of Coronary Atherosclerosis: A review of experimental studies and angiographic trials
Altan ONAT
Pages 112 - 118
Genelde progresif tabiatlı olan tedavi edilmemiş aterosklerozda, aterom plağının arteri iyice (yaklaşık > % 60) daraltması onyıllar sürerken, bu sürecin üzerine, bilindiği gibi, hızlı tromboz olayları süperpoze olabilir. Eldeki gözden geçiride yalnız ateromla daralma sürecinin ilerlemesi ile gerilemesi ele alınmaktadır. Gerilemenin varlığını göstermiş olan hayvan deneylerinden ve son onyılda geliştirilen bilgisayarlı kantitatif anjiyografi yöntemi uygulanan girişimli denemelerden alınan sonuçlar tartışılmaktadır.
It is known that in untreated atherosclerosis which generally has a progressive course, luminal narrowing by more than 60 % or more by atheromatous plaques is a slow process often lasting decades, whereas rapid thrombotic phenomena may superimpose on this. The present review focuses on the processes of progression and regression only of the atheromatous narrowing. Results obtained from animal experiments and from intervention trials during the past decade using computerized quantitative angiocardiography are discussed. The probable anatomic substrate underlying angiographic regression is dealt with. Furthermore, detection of new lesions by quantitative angiography as well as factors influencing new lesion formation were reviewed. Angiographic trials showed that regression of lesions occurred only in studies in which serum cholesterol levels were reduced, accompanied in some by a rise in HDL-cholesterol. The hypothesis that progression of atherosclerosis is best correIated with LDL-cholesterol, while regression is best related to a rise in HDL-cholesterol is considered.

12.Letter to The Editor

Page 119
Abstract | Full Text PDF

© Copyright 2020 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale