Turk Kardiyol Dern Ars: 39 (7)

Cilt: 39  Sayı: 7 - Ekim 2011

ARAŞTIRMA
1.
Tedavi edilmemiş hipertansif hastalarda ve normotansif bireylerde serum ürik asit düzeyi, otonom disfonksiyon ve düşük dereceli enflamasyonun gece kan basıncı üzerine artırıcı etkileri
Incremental effects of serum uric acid levels, autonomic dysfunction, and low-grade inflammation on nocturnal blood pressure in untreated hypertensive patients and normotensive individuals
Murat Erden, Sinan Altan Kocaman, Fatih Poyraz, Salih Topal, Asife Sahinarslan, Bulent Boyaci, Atiye Cengel, Mehmet Ridvan Yalcin
PMID: 21983762  doi: 10.5543/tkda.2011.01545  Sayfalar 531 - 539
Amaç: Bu çalışmada tedavi edilmemiş dipper ve nondipper hipertansif hastalarda ve normotansif bireylerde gece kan basıncı (KB) ile serum ürik asit (UA) düzeyi, düşük dereceli enflamasyon ve kardiyak otonomik disfonksiyon arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlandı.
Çalışma planı: Çalışmada, hipertansiyon için ilk kez değerlendirilecek olan ardışık 92 hasta (44 erkek, 48 kadın; ort. yaş 51.6±9.7) incelendi. Tüm hastalarda kalp hızı değişkenliği (KHD) parametrelerinin değerlendirilmesi ve kan basıncı ölçümleri için 24 saatlik Holter izlemi yapıldı ve serumda yüksek duyarlıklı C-reaktif protein (hs-CRP) ve UA düzeyleri ölçüldü. Normal dağılım göstermeyen hs-CRP ve mikroalbüminüri (MAU) logaritmik dönüştürüm ile normalleştirildi.
Bulgular: Çalışmada 60 hasta (%65.2) hipertansif (%50’si nondipper) bulundu. Tekdeğişkenli korelasyon analizinde log(MAU) gece KB ölçümleri ile anlamlı ilişki gösterdi (r=0.560, p<0.001). Kalp hızı değişkenliği parametrelerinden SDNN, SDANN ve triangüler indeks log(hs-CRP) (sırasıyla, r=-0.356, p=0.001; r=-0.350, p=0.001; r=-0.314, p=0.002) ve gece ortalama KB (sırasıyla, r=-0.286, p=0.006; r=-0.251, p=0.02; r=-0.294, p=0.004) ile ters ilişkiliydi. Log(hs-CRP) gece ortalama KB ile doğrusal ilişki gösterdi (r=0.302, p=0.003). Serum UA düzeyi sadece gece KB ölçümleri ile ilişkiliydi (gece KB için, r=0.260, p=0.01; gece sistolik KB için, r=0.249, p=0.016; gece diyastolik KB için, r=0.249, p=0.017). Çokdeğişkenli lineer regresyon analizinde, log(hs-CRP) ve yaş kardiyak otonom disfonksiyonun, log(hs-CRP), serum UA ve KHD parametreleri gece KB ölçümlerinin bağımsız öngördürücüleri olarak bulundu.
Sonuç: Bulgularımız düşük dereceli enflamasyon, ürik asit düzeyi ve otonom disfonksiyonun hipertansiyonun erken aşamalarında bile rol oynadığını düşündürmektedir.
Objectives: We aimed to evaluate the associations between nocturnal blood pressure (BP) and serum uric acid (SUA) level, low-grade inflammation, and cardiac autonomic function in untreated dipper and nondipper hypertensive patients and normotensive individuals.
Study design: The study included 92 consecutive patients (44 men, 48 women; mean age 51.6±9.7 years) who presented for initial evaluation of hypertension. All patients underwent 24-hour Holter monitoring to assess heart rate variability (HRV) and ambulatory BP. Serum high-sensitivity C-reactive protein (hs-CRP) and SUA levels were measured. Due to the non-normal distribution of hs-CRP and microalbuminuria (MAU), they were normalized by logarithmic transformation.
Results: Of the study group, 60 patients (65.2%) were diagnosed as hypertensive (50% nondippers). In univariate correlation analysis, log(MAU) showed a significant correlation with nocturnal BP (r=0.560, p<0.001). Among HRV parameters, SDNN, SDANN, and triangular index were inversely correlated with log(hs-CRP) (r=-0.356, p=0.001; r=-0.350, p=0.001; r=-0.314, p=0.002, respectively) and nighttime BP (r=-0.286, p=0.006; r=-0.251, p=0.02; r=-0.294, p=0.004, respectively). Log(hs-CRP) was positively correlated with nighttime BP (r=0.302, p=0.003). Serum UA levels were correlated with only nocturnal BP; i.e., nocturnal mean (r=0.260, p=0.01), systolic (r=0.249, p=0.016), and diastolic BP (r=0.249, p=0.017). In multiple linear regression analysis, log(hs-CRP) and age were independent predictors of cardiac autonomic dysfunction, and log(hs-CRP), SUA, and HRV parameters were independent predictors of nocturnal BP measurements.
Conclusion: Our findings suggest the role of low-grade inflammation, uric acid levels, and autonomic dysfunction even in the early stages of hypertension.

2.
Akut ST yükselmeli miyokart enfarktüsü nedeniyle primer anjiyoplasti yapılan hastalarda yatıştaki plazma B-tipi natriüretik peptit düzeylerinin hastaneiçi prognostik değeri
In-hospital prognostic value of admission plasma B-type natriuretic peptide levels in patients undergoing primary angioplasty for acute ST-elevation myocardial infarction
Vecih Oduncu, Ayhan Erkol, Ali Cevat Tanalp, Cihan Dündar, İbrahim Halil Tanboga, Dicle Sırma, Ali Karagöz, Can Yücel Karabay, Akın İzgi, Selçuk Pala, Kürşat Tigen, Cevat Kırma
PMID: 21983763  doi: 10.5543/tkda.2011.01610  Sayfalar 540 - 548
Amaç: Akut ST yükselmeli miyokart enfarktüsü (STEMİ) nedeniyle primer anjiyoplasti uygulanan hastalarda yatıştaki B-tipi natriüretik peptit (BNP) düzeylerinin erken dönem hastaneiçi prognostik değeri araştırıldı.
Çalışma planı: Geriye dönük bir tasarımla çalışmaya, akut STEMİ tanısıyla primer anjiyoplasti uygulanan 992 hasta (801 erkek, 191 kadın; ort. yaş 56±12) alındı. Hastalar, yatıştaki BNP düzeylerine göre, kestirim değeri 100 pg/ml alınarak BNP ≥100 pg/ml (n=334, %33.7) ve <100 pg/ml (n=658, %66.3) olmak üzere iki gruba ayrıldı. İşlem sonrası anjiyografik ve hastaneiçi klinik sonuçlar kaydedildi.
Bulgular: Yüksek BNP düzeyi (≥100 pg/ml) olan hastalarda yeniden akım olmaması (%24 ve %9), kalp yetersizliği (%32.3 ve %5.5) ve ölüm (%15.6 ve %1.7) anlamlı derecede daha sık görüldü (tümü için, p<0.001). Çokdeğişkenli analizde, yatıştaki yüksek BNP düzeyi yeniden akım olmaması (OO=1.83; %95 GA 1.22-2.74, p=0.003), akut kalp yetersizliği gelişimi (OO=2.67; %95 GA 1.55-4.58, p<0.001) ve erken dönem hastaneiçi ölüm (OO=3.28; %95 GA 1.51-7.14, p=0.003) için bağımsız öngördürücü bulundu. Alıcı işletim karakteristiği analizinde, BNP için 100 pg/ml’lik kesim değerinin eğri altında kalan alanı ve duyarlık/özgüllük değerleri yeniden akım olmaması için sırasıyla 0.741 ve %58.6/%70.3, kalp yetersizliği için 0.822 ve %75/%73.3, ölüm için 0.833 ve %82.5/%69.4 olarak hesaplandı (tümü için, p<0.001).
Sonuç: Başvurudaki yüksek BNP düzeyi, STEMİ hastalarında anjiyografide yeniden akım olmaması, hastaneiçi dönemde akut kalp yetersizliği ve mortalite gelişimi için bağımsız öngördürücüdür. Bu hastaların erken dönem risk tabakalandırılmasında geleneksel risk skorlama sistemlerine eklenebilir.
Objectives: We assessed in-hospital prognostic value of admission plasma B-type natriuretic peptide (BNP) levels in patients undergoing primary percutaneous coronary intervention (p-PCI) for acute ST-elevation myocardial infarction (STEMI).
Study design: In a retrospective design, we evaluated 992 patients (801 males, 191 females; mean age 56±12 years) treated with p-PCI for STEMI. The patients were divided into two groups according to the admission BNP levels, taking the cut-off value of BNP as 100 pg/ml; i.e, ≥100 pg/ml (n=334, 33.7%) and <100 pg/ml (n=658, 66.3%). Postprocedural angiographic and clinical in-hospital results were recorded.
Results: No-reflow (24% vs. 9%), heart failure (32.3% vs. 5.5%) and death (15.6% vs. 1.7%) were significantly more common in patients with BNP ≥100 pg/ml (p<0.001). In multivariate analysis, elevated baseline BNP level was identified as an independent predictor of no-reflow (OR=1.83; 95% CI 1.22-2.74, p=0.003), acute heart failure (OR=2.67; 95% CI 1.55-4.58, p<0.001), and in-hospital mortality (OR=3.28; 95% CI 1.51-7.14, p=0.003). In receiver operating characteristic curve analysis, the area under the curve and sensitivity/specificity of the cut-off value of BNP (100 pg/ml) for prediction of clinical endpoints were 0.741 and 58.6%/70.3% for no-reflow, 0.822 and 75%/73.3% for heart failure, and 0.833 and 82.5%/69.4% for death, respectively (p<0.001 for all).
Conclusion: Elevated admission BNP level is an independent predictor of angiographic no-reflow, acute heart failure, and mortality in STEMI patients during in-hospital period, suggesting that it might be incorporated into traditional risk scoring systems to improve early risk stratification.

3.
Sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu korunmuş olan metabolik sendromlu hastalarda bozulmuş sağ ventrikül fonksiyonları
Impaired right ventricular functions in metabolic syndrome patients with preserved left ventricular ejection fraction
Özlem Karakurt, Sanem Öztekin, Nuray Yazıhan, Ramazan Akdemir
PMID: 21983764  doi: 10.5543/tkda.2011.01512  Sayfalar 549 - 556
Amaç: Metabolik sendromun (MetS) kalp yetersizliği ve koroner arter hastalığının bağımsız risk faktörlerinden biri olduğu ortaya konmuştur. Bu çalışmada, sol ventrikül fonksiyonları korunmuş MetS hastalarında sağ ventrikül fonksiyonlarında bozulma olup olmadığı ve bu durumun MetS bileşeni sayısıyla ilişkisi araştırıldı.
Çalışma planı: Çalışmaya NCEP-ATP III ölçütlerine göre MetS tanısı konan 192 hasta (148 kadın, 44 erkek; ort. yaş 54.3±8.5) ve kontrol grubu olarak 20 sağlıklı gönüllü (12 kadın, 8 erkek; ort. yaş 51.6±8.4) alındı. Tüm olgulara konvansiyonel ve doku Doppler ekokardiyografi yapılarak sol ve sağ ventrikül fonksiyonları incelendi ve sağ ventrikül miyokart performans indeksi (MPİ) ve triküspit halka düzleminde sistolik yer değiştirme (TAPSE) hesaplandı.
Bulgular: Hastaların %43.8’inde üç, %31.3’ünde dört, %25’inde beş adet MetS bileşeni vardı. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, sağ ventrikül doku Doppler MPİ MetS grubunda daha yüksek bulundu [ortanca 0.5 (dağılım 0.2-3.3) ve 0.3 (0.1-0.7), p=0.000]. Bu durumun MetS hastalarında sağ ventrikül doku Doppler ejeksiyon zamanındaki anlamlı azalmadan kaynaklandığı düşünüldü (p<0.05). Hasta grubunda TAPSE normal sınırlarda bulunmasına karşın, kontrol grubundan anlamlı derecede düşük idi (p=0.000); ayrıca, doku Doppler ile ölçülen S dalgası, E dalgası ve E/A oranı da anlamlı derecede düşük bulundu (p=0.000). Metabolik sendrom bileşenlerinin hiçbiri sağ ventrikül doku Doppler MPİ ile anlamlı ilişki göstermedi; MetS bileşenlerinin sayısı da ekokardiyografik bulgularla ilişkili değildi.
Sonuç: Bulgularımız, sol ventrikül fonksiyonları henüz korunmuş olsa da, MetS hastalarında sağ ventrikülün sistolik ve diyastolik fonksiyonlarında bozulma meydana geldiğini göstermektedir.
Objectives: Metabolic syndrome (MetS) has been shown to be independently associated with increased risk for incident heart failure and coronary artery disease. We investigated whether there is deterioration in right ventricular functions in MetS patients with preserved left ventricular functions and its association with the number of MetS components.
Study design: The study included 192 consecutive patients (148 women, 44 men; mean age 54.3±8.5 years) with the diagnosis of MetS based on the NCEP-ATP III criteria and 20 healthy controls (12 women, 8 men; mean age 51.6±8.4 years). All subjects underwent conventional and tissue Doppler (TDI) echocardiography to assess left and right ventricular functions, including right ventricular myocardial performance index (MPI) and tricuspid annular plane systolic excursion (TAPSE).
Results: The number of MetS components were three in 43.8%, four in 31.3%, and five in 25% of the patients. Right ventricular TDI-derived MPI was higher in patients with MetS compared to controls [median 0.5 (range 0.2-3.3) vs. 0.3 (0.1-0.7), p=0.000]. This was possibly due to significantly shortened right ventricular ejection time in MetS patients (p<0.05). Although TAPSE was within the normal range in MetS patients, it was significantly decreased compared to controls (p=0.000), accompanied by significantly lower TDI-derived S wave, E wave, and E/A ratio (p=0.000). None of the MetS components were significantly correlated with right ventricular TDI-derived MPI. There was no association between the number of MetS components and echocardiographic parameters.
Conclusion: Our findings show that, despite preserved left ventricular systolic functions, both systolic and diastolic functions of the right ventricle deteriorate in MetS patients.

4.
Obez çocuklarda artmış aortik nabız dalga hızı
Increased aortic pulse wave velocity in obese children
Ataç Çelik, Mustafa Özçetin, Yasemin Yerli, İbrahim Halil Damar, Hasan Kadı, Fatih Koç, Köksal Ceyhan
PMID: 21983765  doi: 10.5543/tkda.2011.01694  Sayfalar 557 - 562
Amaç: Obezite çocukluk çağında başlayabilir ve obez çocukların büyüdüklerinde de obez erişkin olmaları olasılığı fazladır. Ateroskleroz bu hastalığın önemli komplikasyonlarından biridir. Aort sertliğinin invaziv olmayan bir ölçüm yöntemi olan nabız dalga hızı (NDH) subklinik aterosklerozun bir göstergesi olarak kabul edilmektedir. Bu çalışmada, obez çocuklarda NDH değerlendirildi.
Çalışma planı: Çalışmaya 30 obez çocuk (12 erkek, 18 kız; ort. yaş 13±2) ve normal kilolu 30 çocuk (13 erkek, 17 kız; ort. yaş 12.5±1.7) alındı. Katılımcılarda ağırlık ve boy ölçüldü ve beden kütle indeksinin (BKİ) yaşa göre 95. persentilden büyük olması obezite olarak kabul edildi. Tüm çocuklar ekokardiyografi ile incelendi ve rutin kan tetkikleri için kan örnekleri alındı. Nabız dalga hızı şu formülle hesaplandı: NDH (m/sn)=boy temelli aort uzunluğu (cm)/(100xakım geçiş süresi [sn]). Akım geçis süresi, diyafram ve aort kapağındaki akımların başlangıç sürelerinin farkı olarak alındı.
Bulgular: Kontrol grubuyla karşılaştırıldığında, obez çocukların kan basınçları daha yüksek bulunurken (p<0.001), kan değerleri (açlık glukozu, hemoglobin, serum kreatinin ve lipit düzeyleri) anlamlı farklılık göstermedi. Ekokardiyografik parametreler içinde, sol ventrikül diyastol sonu çapı, interventriküler septum kalınlığı, arka duvar kalınlığı, sol ventrikül kütle indeksi, sol atriyum çapı ve aort kökü çapı obez grupta anlamlı derecede daha yüksek değerlerdeydi (p<0.01). Obez çocuklarda NDH değerleri normal kilolu çocuklara göre artmış bulundu (4.0±0.8 ve 3.3±0.7 m/sn, p<0.001). Nabız dalga hızı, BKİ ile anlamlı pozitif ilişki gösterdi (r=0.391, p=0.002).
Sonuç: Bulgularımız, aorttaki NDH’nin obez çocuklarda arttığını ve obezitenin erken yaşlarda bile subklinik ateroskleroza neden olabileceğini göstermektedir.
Objectives: Obesity may start in childhood and obese children are more likely to grow up to be obese adults. Atherosclerosis is one of the most important complications of obesity. Pulse wave velocity (PWV), a noninvasive measure of arterial stiffness, is accepted to be an indicator of subclinical atherosclerosis. The aim of the study was to determine PWV in obese children.
Study design: The study included 30 obese (12 boys, 18 girls; mean age 13±2 years) and 30 lean children (13 boys, 17 girls; mean age 12.5±1.7 years). Weight and height were measured and obesity was defined as body mass index (BMI) of greater than the 95th percentile for age. All the subjects underwent echocardiographic evaluation and blood samples were obtained. Pulse-wave velocity was calculated using the following equation: PWV (m/sec) = height-based aortic length (cm)/(100xtransit time [sec]). The latter was measured as the difference in the time of onset of two flows at the diaphragm and the aortic valve.
Results: Obese subjects had significantly higher blood pressure levels compared to the control group (p<0.001). The two groups were similar with respect to fasting glucose, hemoglobin, serum creatinine, and lipid levels. Among echocardiographic parameters, left ventricular end-diastolic dimension, interventricular septum thickness, posterior wall thickness, left ventricular mass index, left atrium dimension, and aortic root dimension were significantly increased in obese subjects compared to controls (p<0.01). Obese children had significantly higher PWV values than the controls (4.0±0.8 vs. 3.3±0.7 m/sec, p<0.001). A positive significant correlation was found between PWV and BMI (r=0.391, p=0.002).
Conclusion: Our findings show that aortic PWV is increased in obese children, suggesting that obesity may cause subclinical atherosclerosis even at early ages.

5.
Yeni tanı konmuş evre 1 hipertansif hastalarda nebivolol ve valsartanın atriyal ileti üzerine etkisinin karşılaştırılması
Comparative effects of nebivolol and valsartan on atrial electromechanical coupling in newly diagnosed stage 1 hypertensive patients
Burak Altun, Gürkan Acar, Ahmet Akçay, Abdullah Sökmen, Hakan Kaya, Sedat Köroğlu
PMID: 21983766  doi: 10.5543/tkda.2011.01585  Sayfalar 563 - 567
Amaç: Hipertansiyon, atriyal fibrilasyon (AF) gelişiminde önemli kardiyovasküler risk faktörlerindendir. Hipertansif hastalarda doku Doppler ile ölçülen atriyal ileti sürelerinde artış AF gelişmesini öngören önemli faktörlerden biri olarak kabul edilmektedir. Bu çalışmada, yeni tanı konmuş evre 1 hipertansiyon hastalarında bir anjiyotensin reseptör blokeri olan valsartan ile bir beta-bloker olan nebivololun atriyal elektromekanik ileti üzerine etkileri karşılaştırıldı.
Çalışma planı: Çalışmaya, ek sistemik hastalığı olmayan, evre 1 hipertansiyon tanısı yeni konmuş 60 hasta alındı. Rastgele seçimle 30 hastaya (21 kadın, 9 erkek; ort. yaş 48.4±11.4) nebivolol 5 mgr, 30 hastaya (21 kadın, 9 erkek; ort. yaş 49.8±11.3) valsartan 160 mgr tedavisine başlandı. Tüm hastalarda tedavi öncesinde ve üç aylık tedavi sonunda doku Doppler ekokardiyografik inceleme yapıldı. İki tedavinin atriyal ileti üzerine etkisi karşılaştırıldı.
Bulgular: İki grupta başlangıç kan basıncı, elektrokardiyografik ve ekokardiyografik bulgular ve atriyal elektromekanik ileti zamanları benzerdi (p>0.05). Üç aylık tedavi sonunda her iki grupta da benzer oranda ve yeterli kan basıncı düşüşü sağlandı (p>0.05). Tedavi ile atriyal elektromekanik ileti süreleri her iki grupta da anlamlı azalma gösterdi.
Sonuç: Hipertansif hastalarda uzayan atriyal elektromekanik ileti süreleri antihipertansif tedavi ile gerilemektedir.
Objectives: Hypertension is an important cardiovascular risk factor for the development of atrial fibrillation (AF). Increased atrial electromechanical coupling time interval measured by tissue Doppler is accepted as an important factor for prediction of AF development in hypertensive patients. The aim of this study was to compare the effects of valsartan, an angiotensin receptor blocker, and nebivolol, a beta-blocker, on atrial electromechanical coupling in newly diagnosed stage 1 hypertensive patients.
Study design: The study included 60 newly diagnosed stage 1 hypertensive patients with no other systemic disease. The patients were randomized to receive nebivolol 5 mg (30 patients; 21 women, 9 men; mean age 48.4±11.4 years) and valsartan 160 mg (30 patients; 21 women, 9 men; mean age 49.8±11.3 years). All the patients underwent tissue Doppler echocardiographic examination before and three months after treatment to compare the effects of the two drugs on atrial electromechanical coupling.
Results: Baseline blood pressures, electrocardiographic and echocardiographic findings, and atrial electromechanical coupling were similar in both groups (p>0.05). Both drugs significantly reduced blood pressure after treatment, with similar efficacy (p>0.05). Atrial electromechanical coupling time intervals showed significant decreases in both groups.
Conclusion: Prolonged interatrial electromechanical time intervals in hypertensives are improved with antihypertensive treatment.

6.
Kararlı koroner arter hastalarında günlük döngü içinde artış gösteren yüksek duyarlıklı CRP düzeyinin uzun dönem kardiyovasküler olayları öngörmede kullanılabilirliği
Usefulness of high-sensitivity CRP increases during circadian rhythm for prediction of long-term cardiovascular events in patients with stable coronary artery disease
Mevlüt Koç, Durmuş Yıldıray Şahin, Onur Kadir Uysal, Osman Karaarslan, Esra İşler, Gülcan Abalı, Mustafa Kemal Batur
PMID: 21983767  doi: 10.5543/tkda.2011.01649  Sayfalar 568 - 575
Amaç: Kararlı koroner arter hastalığı (KAH) olan kişilerde güniçi farklı zamanlarda ölçülen yüksek duyarlıklı C-reaktif protein (hs-CRP) düzeylerinin uzun dönem kardiyovasküler olay (KVO) gelişimini öngörmedeki değeri araştırıldı.
Çalışma planı: Çalışmaya kararlı KAH tanısı konan 94 hasta (70 erkek, 24 kadın; ort. yaş 58±9) alındı. Altı saatlik aralıklar ile sabah (06: 00), öğle (12: 00), akşam (18: 00) ve gece (24: 00) hs-CRP serum düzeyleri ölçüldü. Sabah ölçülen hs-CRP düzeyinden öğle ölçülen hs-CRP düzeyinin çıkarılması ile hs-CRP düzeyindeki mutlak değişim (mutlak ΔCRP) hesaplandı ve bu değerin öğlen hs-CRP’ye oranlanması ile hs-CRP’deki nispi değişim (nispi ΔCRP) hesaplandı. Hastalar ortalama 40.2±8.0 ay takip edilerek KVO açısından değerlendirildi.
Bulgular: Takip süresi boyunca 24 hastada (%25.5) KVO gelişti. Kardiyovasküler olay görülen hastalarda, görülmeyenlere göre serum kreatinin, B-tipi natriüretik peptit, sabah, akşam ve gece hs-CRP düzeyleri, mutlak ve nispi ΔCRP, sol atriyum diyastol sonu çapı anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0.05). Lojistik regresyon analizinde, sadece sol atriyum diyastol sonu çapı ve mutlak ΔCRP KVO gelişimi ile bağımsız ilişki gösterdi (sırasıyla OO=1.11, %95 GA 1.003-1.236, p=0.044 ve OO=1.58, %95 GA 1.195-2.090, p=0.001). Mutlak ΔCRP’deki her 1 mgr/l artış KVO gelişim riskini %58.1 artırmaktaydı. Alıcı işletim karakteristiği (ROC) eğrisi analizinde, mutlak ΔCRP için 2 mgr/l kesim değerinin KVO gelişimini öngörmede duyarlığı %89.5, özgüllüğü %84.2 bulundu.
Sonuç: Bulgularımız, hs-CRP düzeyinde gün içindeki mutlak artışın kararlı KAH hastalarında uzun dönem prognozun öngörülmesinde yardımcı olabileceğini göstermektedir.
Objectives: We investigated the value of circadian variations in high sensitivity C-reactive protein (hs-CRP) levels in prediction of long-term cardiovascular events (CVE) in patients with stable coronary artery disease (CAD).
Study design: The study included 94 patients (70 men, 24 women; mean age 58±9 years) with stable CAD. High sensitivity CRP levels were measured at six-hour intervals, namely, morning (06: 00), midday (12: 00), evening (18: 00), and midnight (24: 00). Absolute change in hs-CRP (absolute ΔCRP) was calculated by subtracting the midday hs-CRP level from that of the morning. Relative change in hs-CRP (relative ΔCRP) was calculated by dividing absolute ΔCRP by the midday hs-CRP level. The patients were followed-up for a mean of 40.2±8.0 months for monitoring of CVE.
Results: During the follow-up period, CVE occurred in 24 patients (25.5%). Patients who developed CVE exhibited significantly higher serum creatinine, B-type natriuretic peptide, morning, evening, and midnight hs-CRP levels, absolute and relative ΔCRP, and left atrial end-diastolic diameter compared to patients without CVE (p<0.05). In logistic regression analysis, only left atrial end-diastolic diameter and absolute ΔCRP were independent predictors of CVE (OR=1.11, 95% CI 1.003-1.236, p=0.044 and OR=1.58, 95% CI 1.195-2.090, p=0.001, respectively). Every 1 mg/l increase in absolute ΔCRP represented a 58.1% increase in CVE risk. In receiver operating characteristics curve analysis, the cut-off value of 2 mg/l for absolute ΔCRP predicted CVE with 89.5% sensitivity and 84.2% specificity.
Conclusion: Our findings suggest that absolute circadian increases in hs-CRP levels may be helpful in predicting long-term CVEs in patients with stable CAD.

OLGU BILDIRISI
7.
Sağ ve sirkumfleks koroner arterler arasında miyokart iskemisine neden olan koroner devamlılık
Intercoronary continuity between the right and circumflex coronary arteries causing myocardial ischemia
Taner Ulus, Bulent Gorenek, Huseyin Ugur Yazici, Hande Ozduman
PMID: 21983768  doi: 10.5543/tkda.2011.01575  Sayfalar 576 - 578
Koroner bağlantı, koroner arterleri normal olan hastalarda iki yönlü akım olarak tanımlanır. Bu bağlantıların, tıkayıcı koroner arter hastalığına karşı miyokardı koruyucu rol oynayabileceği ileri sürülmüşse de, bu durumun fonksiyonel önemi bilinmemektedir. Bu yazıda, tipik göğüs ağrısı ile başvuran 53 yaşında bir kadın hasta sunuldu. Egzersiz miyokart perfüzyon sintigrafisinde, inferiyor ve inferoseptal duvarların tabanlarını tutan perfüzyon defektleri saptandı. Koroner anjiyografide, sağ koroner arter ile sirkumfleks arter arasında koroner bağlantı görüldü. Medikal tedaviye başlanmasından sonra hastanın yakınması düzeldi ve bir yıllık takibi sırasında başka yakınma görülmedi. Koroner bağlantının miyokart iskemisine neden olduğu bir olgu literatürde ilk kez bildirilmektedir.
Intercoronary continuity refers to a bidirectional flow in patients with normal coronary arteries. Although such connections have been proposed to have a protective role against potential obstructive coronary artery disease, their functional significance is unclear. We report on a 53-year-old woman who presented with typical chest pain. Exercise myocardial perfusion imaging revealed perfusion defects involving the basal regions of the inferior and inferoseptal walls. Coronary angiography showed an intercoronary continuity between the right coronary artery and circumflex artery. Following institution of medical therapy, the patient’s complaint improved and she had no complaint during one-year follow-up. This is the first reported case in which an intercoronary continuity was associated with myocardial ischemia.

8.
Sağ atriyal apandis yerleşimli aksesuvar yolun başarılı perkütan epikardiyal ablasyonu
Successful percutaneous epicardial ablation of an accessory pathway located at the right atrial appendage
Sedat Köse, İbrahim Başarıcı, Kutsi Hasan Kabul, Cem Barçın
PMID: 21983769  doi: 10.5543/tkda.2011.01551  Sayfalar 579 - 583
Wolff-Parkinson-White sendromu olan hastalarda aksesuvar yolun ablasyonundaki zorluklar işlem başarısızlığı ve nükslerle sonuçlanır. Epikardiyal yerleşimli aksesuvar yollar, konvansiyonel ablasyon denemeleri başarısız kaldığında farklı tedavi stratejileri gerektiren önemli bir sorundur. Özellikle, sağ atriyal apandis ile sağ ventrikülü bağlayan epikardiyal yerleşimli aksesuvar yol varlığı ablasyonu zorlaştıran sıradışı durumlardan biridir. Bu yazıda, daha önceden başarısız endokardiyal ablasyon öyküsü olan Wolff-Parkinson-White sendromlu, 28 yaşında bir erkek hastada, sağ atriyal apandis yerleşimli epikardiyal aksesuvar yolun perkütan epikardiyal ablasyonu sunuldu. Perkütan epikardiyal ablasyon yöntemi, epikardiyal aksesuar yol ablasyonunun zor olduğu olgularda cerrahi ablasyon işlem gerekliliğini ortadan kaldırabilecek önemli bir tedavi seçeneği olabilir.
In patients with Wolff-Parkinson-White syndrome, difficulty in ablation of accessory pathways is associated with failures and recurrences. Epicardially located accessory pathways may require different management strategies when conventional ablation attempts fail. In particular, an epicardial accessory pathway communicating the right atrial appendage to the right ventricle is an extraordinary situation resulting in difficulties in ablation. Hereby, we report on a challenging case of percutaneous epicardial ablation of an epicardial accessory pathway located at right atrial appendage in a 28-year-old man with Wolff-Parkinson-White syndrome, who had a prior history of unsuccessful endocardial ablation. Percutaneous epicardial ablation may be a viable option obviating the necessity of surgical ablation procedures for difficult ablation cases with epicardial accessory pathways.

9.
Periferik pulmoner arter darlığı olan bir olguda kontrast ajite salin kullanımı
Agitated saline contrast use in a case with peripheral pulmonary artery stenosis
Zafer Işılak, Mehmet Uzun, Fethi Kılıçaslan, Ömer Uz
PMID: 21983770  doi: 10.5543/tkda.2011.01591  Sayfalar 584 - 586
Bu yazıda, ajite salin kontrast ekokardiyografi sırasında raslantısal olarak saptanan periferal pulmoner arter darlığı sunuldu. On dokuz yaşında erkek hasta, askerlik hizmetine uygun olup olmadığını belirlemek için kardiyolojik açıdan değerlendirildi. Hastada çocukluğundan beri egzersiz intoleransı vardı. Fizik muayenede tüm sağ hemitoraks üzerinde bir üfürüm duyuldu. Ekokardiyografik incelemede, sağ ventrikül, sağ atriyum ve ana pulmoner arter orta derecede genişlemiş izlendi. Renkli Doppler görüntülemede hafif triküspit yetersizliği vardı. Triküspit yetersizlik akımından ölçülen sağ ventrikül sistolik basıncı 55-60 mmHg idi. Sistolik üfürümün aydınlatılması için hastaya ajite salin kontrast ekokardiyografi yapıldı. Sürekli dalga Doppler incelemesi sırasında, sağ kalpte ve pulmoner vasküler yatakta henüz daha kabarcıklar varken, zirve farkı 30 mmHg olan sistolik ve diyastolik bir akım görüldü. Kabarcıklar kaybolduğunda sinyal de kayboldu. Tekrarlanan ajite salin kontrast enjeksiyonunda yeniden 35 mmHg’lik bir fark ortaya çıktı. Bu bulguyla, sağ pulmoner arterin distal dallarında darlıktan şüphelenildi. Bunun üzerine yapılan bilgisayarlı tomografide pulmoner vasküler yatakta darlıklar görüldü. Bildiğimiz kadarıyla, olgumuz, ajite salin kontrast incelemesi sayesinde periferal pulmoner arter darlığı tanısı konan ilk olgudur.
We present a case of peripheral pulmonary artery stenosis that was incidentally detected by agitated saline contrast study. A 19-year-old male patient underwent cardiologic examination to determine suitability for military service. He had exertional intolerance since early childhood. Physical examination showed a murmur over the entire right hemithorax. Echocardiography showed moderately enlarged right ventricle, right atrium, and main pulmonary artery, and color Doppler showed mild tricuspid regurgitation. Right ventricular systolic pressure was estimated as 55-60 mmHg from the tricuspid regurgitation jet. For further evaluation of the systolic murmur, agitated saline contrast echocardiography was performed. During continuous wave Doppler examination while there were remnants of bubbles in the right heart and pulmonary vascular bed, a systolodiastolic flow with a peak gradient of 30 mmHg was noted. After disappearance of the bubbles, the signal was not detectable. Repeat agitated saline contrast examination again showed a gradient of 35 mmHg. A stenosis in the distal branches of the right pulmonary artery was suspected. Finally, computed tomography revealed multiple stenoses in the pulmonary vascular bed. To our best knowledge, this is the first case in which agitated saline contrast examination enabled the diagnosis of peripheral pulmonary artery stenosis.

10.
Homozigot faktör V Leiden mutasyonu olan bir hastada transkateter atriyal septal defekt kapatılması sırasında Amplatzer cihazı üzerinde gelişen akut trombüs
Acute thrombus formation on an Amplatzer device during transcatheter closure of an atrial septal defect in a patient with homozygous factor V Leiden mutation
Vefik Yazıcıoğlu, Müslüm Şahin, Oğuz Karaca, Muhsin Turkmen
PMID: 21983771  doi: 10.5543/tkda.2011.01527  Sayfalar 587 - 590
Otuz iki yaşında kadın hasta, transkateter yolla Amplatzer cihazı ile sekundum tip atriyal septal defekt kapatma işlemine alındı. İşlem öncesinde aspirin ve klopidogrel verilen hastaya işlem sırasında heparin uygulandı. İşlem sırasında transözofageal ekokardiyografide (TEE), Amplatzer cihazının sol atriyal diski üzerine tutunmuş aşırı derecede hareketli bir pıhtı görüntüsü izlendi. Cihaz ve üzerinde tutunmuş olan pıhtı sistemden dışarı başarıyla alındı ve hastaya heparin ile birlikte tirofiban infüzyonu uygulandı. Daha sonra, işleme devam edilerek defekt başarıyla kapatıldı ve yeni pıhtı oluşumu veya şant görülmedi. İşlem sonrasında trombofili açısından yapılan araştırmada, hastada homozigot tipte faktör V Leiden mutasyonu saptandı ve ömür boyu varfarin tedavisine başlandı. Kontrol TEE incelemesinde cihazın uygun pozisyonda yerleştiği ve üzerinde pıhtı bulunmadığı görüldü. Hastanın izleminde de bir soruna rastlanmadı.
A 32-year-old woman underwent transcatheter closure of a secundum type atrial septal defect with the Amplatzer device. The procedure was started under premedication with aspirin, clopidogrel, and heparin. During the procedure, a highly mobile thrombus attached to the left atrial disc of the device was detected by transesophageal echocardiography (TEE). The device and the associated thrombus were successfully withdrawn and the patient was started on a combination of heparin and tirofiban infusion. The procedure was successfully completed without any recurrent thrombus formation or residual shunt. Further investigation for thrombophilia revealed homozygous factor V Leiden mutation and the patient was started on a life-long warfarin therapy. Follow-up TEE showed proper device position with no recurrent thrombus and the follow-up was uneventful.

11.
Doğum dönemi kardiyomiyopatisi olan genç bir hastada her iki ventrikülde geniş apikal trombüs ve serebral emboli gelişimi
Development of biventricular large apical thrombi and cerebral embolism in a young woman with peripartum cardiomyopathy
Mevlüt Koç, Durmuş Yıldıray Şahin, Kamuran Tekin, Murat Çaylı
PMID: 21983772  doi: 10.5543/tkda.2011.01534  Sayfalar 591 - 594
Doğum dönemi kardiyomiyopatisi nadir görülen bir kalp hastalığıdır. Bu hastalarda sol ventrikül apikal trombüsü sık görülmesine rağmen, iki ventrikülde de trombüs gelişimi çok nadirdir. Yirmi bir yaşında kadın hasta, doğumdan üç ay sonra başlayan solunum güçlüğü, ortopne, paroksismal gece dispnesi ve çarpıntı yakınmalarıyla başvurdu. Transtorasik ekokardiyografide ciddi global hipokinezi, sol ve sağ ventrikül ejeksiyon fraksiyonlarında azalma (sol %30, sağ %35), sol ventrikül diyastol sonu boyutlarında artma (60 mm), 2. derece mitral yetersizlik ve her iki ventrikülde apikal trombüs saptandı. Hastaneye yatışın ikinci gününde hastada global afazi ve sağ hemipleji gelişti. Hasta yeniden düzenlenmiş doku plazminojen aktivatörü ile başarılı bir şekilde tedavi edildi. Tedavi sonrası yapılan transtorasik ekokardiyografide her iki ventrikülde de trombüsün kaybolduğu gözlendi. Nörolojik muayenede anormal bulguya rastlanmadı. Sol ventrikülde genişleme ve global hipokinezi bulgularının sürmesi nedeniyle hastanın kalp yetersizliği tedavisi sürdürüldü.
Peripartum cardiomyopathy is a rare cardiac disorder. Although left ventricular apical thrombus formation is common in peripartum cardiomyopathy, biventricular apical thrombi formation is a very rare condition in these patients. A 21-year-old woman presented with complaints of dyspnea, orthopnea, paroxysmal nocturnal dyspnea, and palpitations that appeared three months after labor. Transthoracic echocardiography showed severe global hypokinesis, decreased left and right ventricular ejection fraction (left 30%, right 35%), increased left ventricular end-diastolic dimension (60 mm), grade 2 mitral regurgitation, and biventricular apical thrombi. On the second day of admission, she developed global aphasia and right hemiplegia. The patient was successfully treated with recombinant tissue plasminogen activator. Transthoracic echocardiography following treatment showed disappearance of biventricular apical thrombi. She had no neurologic deficit. Treatment for heart failure was continued due to persistence of global hypokinesis and left ventricular dilatation.

12.
Tekrarlayan hışıltı ve solunum sıkıntısında nadir bir neden: Scimitar sendromu
A rare cause of recurrent wheezing and respiratory distress: Scimitar syndrome
Yakup Ergül, Kemal Nişli, Nermin Güler, Ümrah Aydoğan
PMID: 21983773  doi: 10.5543/tkda.2011.01581  Sayfalar 595 - 598
Scimitar sendromu sıklıkla sağ akciğerde görülen kısmi veya tam pulmoner ven dönüş anomalisidir. Bu yazıda, tekrarlayan hışıltı ve solunum sıkıntısı nedeniyle yapılan incelemelerde Scimitar sendromu tanısı konan 15 aylık erkek hasta sunuldu. Göğüs röntgeninde sağ hemitoraks içinde, sağ atriyum sınırını örten pala benzeri görünüm izlendi. Ekokardiyografide sağ kalp boşluklarında genişleme ile birlikte inferiyor vena kavada artmış akım dışında belirgin yapısal kalp anomalisi görülmedi. Hastaya radyografik ve hemodinamik değerlendirme amacıyla yapılan kalp kateterizasyonu sırasında, sağ akciğer pulmoner venlerini inferiyor vena kavaya drene eden “scimitar veni” net olarak gösterildi ve infradiyafragmatik aorttan çıkan anormal beslenme arterine “coil” oklüzyonu uygulandı. Hasta pulmoner ven dönüş anomalisi tamiri ve sekestre pulmoner bölümün çıkarılması amacıyla cerrahiye yönlendirildi.
Scimitar syndrome is characterized by partial or total anomalous pulmonary venous return from the right lung. We present a 15-month-old boy who was diagnosed with Scimitar syndrome after examinations for recurrent wheezing and respiratory distress. The chest radiograph showed a scimitar sign in the right hemithorax, obscuring the contours of the right atrium. Echocardiography showed dilatation of the right heart cavities and increased flow in the inferior vena cava, without a cardiac abnormality. The patient underwent cardiac catheterization for radiographic and hemodynamic evaluations, during which a scimitar vein was detected, draining the right pulmonary veins to the inferior vena cava. Coil occlusion was performed on the abnormal artery arising from the infradiaphragmatic aorta. The patient was referred to surgery for repair of the anomalous pulmonary venous return and resection of the sequestered pulmonary segment.

DERLEME
13.
2011 Yıllığı: Kararlı koroner arter hastalığı. Ulusal derneklere bağlı dergiler klinik kardiyolojiyi yeni gelişmelere yönelten seçilmiş araştırmaları sunuyor
Almanac 2011: stable coronary artery disease. The national society journals present selected research that has driven recent advances in clinical cardiology
Robert A. Henderson, Adam D. Timmis
PMID: 21983774  Sayfalar 599 - 610
Makale Özeti | Tam Metin PDF

14.
2011 Yıllığı: Kalp yetersizliği. Ulusal derneklere bağlı dergiler klinik kardiyolojiyi yeni gelişmelere yönelten seçilmiş araştırmaları sunuyor
Almanac 2011: heart failure. The national society journals present selected research that has driven recent advances in clinical cardiology
Andrew L. Clark
PMID: 21983775  Sayfalar 611 - 620
Makale Özeti | Tam Metin PDF

NASIL YAPALIM?
15.
(Kalp pili) Kalıcı pil hastasının takibi
(Pacemaker) Follow-up of a patient with permanent pacemaker
Murat Özdemir
PMID: 21983776  doi: 10.5543/tkda.2011.01764  Sayfalar 621 - 624
Makale Özeti | Tam Metin PDF

OLGU GÖRÜNTÜSÜ
16.
Çift orifisli mitral kapak
Double-orifice mitral valve
Harun Evrengül, Emin Evren Özcan
PMID: 21983777  doi: 10.5543/tkda.2011.01604  Sayfa 625
Makale Özeti | Tam Metin PDF

17.
Kapak seviyesi altında pulmoner darlık, sağ ventrikül hipertrofisi ve foramen ovale açıklığı
Subvalvular pulmonary stenosis, right ventricular hypertrophy and patent foramen ovale
Orhan Doğdu, Oğuzhan Baran, Ömer Karaduman, Mikail Yarlıoğlueş
PMID: 21983778  doi: 10.5543/tkda.2011.01583  Sayfa 626
Makale Özeti | Tam Metin PDF

18.
Kesintili aort ve çıkan aort anevrizmasının cerrahi onarımı
Surgical repair of interrupted aorta and ascending aortic aneurysm
Ömer Naci Emiroğulları, Mehmet Güngör Kaya, Ertuğrul Mavili, Aydın Tunçay
PMID: 21983779  doi: 10.5543/tkda.2011.01579  Sayfa 627
Makale Özeti | Tam Metin PDF

19.
Ekokardiyografi ile tesadüfen saptanan pulmoner hamartom
Incidental detection of pulmonary hamartoma by echocardiography
İsa Döngel, Burak Turan, Mehmet Mustafa Can, Mehmet Bayram
PMID: 21983780  doi: 10.5543/tkda.2011.01643  Sayfa 628
Makale Özeti | Tam Metin PDF

20.
Noonan sendromlu iki olgu: İnen aortta büyük anevrizmaya neden olan aort daralması
Noonan’s syndrome and aortic coarctation patients presenting with a giant aneurysm of the descending aorta: Image report of two cases
Mustafa Paç, Ayşe Esin Kibar, Mehmet Burhan Oflaz, Feyza Ayşenur Paç
PMID: 21983781  doi: 10.5543/tkda.2011.01603  Sayfa 629
Makale Özeti | Tam Metin PDF

EDITÖRE MEKTUP
21.
Editöre Mektup
Letter to the Editor: An unusual microorganism, Aerococcus viridans, causing endocarditis and aortic valvular obstruction due to a huge vegetation
Magnus Rasmussen, Ali Nazmi Çalık
PMID: 21983782  Sayfalar 630 - 631
Dear Editor,

I read with interest the case report by Çalık and co-workers concerning a patient with endocarditis that did not respond to seemingly adequate antibiotic treatment. The authors typed the causative organism with an API test strip as Aerococcus viridans and discuss this organism.[1]

A. viridans was described in 1953[2] and additional aerococcal species including Aerococcus urinae[3] and Aerococcus sanguinicola[4] have been defined since then. A. viridans and A. sanguinicola have similar biochemical properties5 but A. sanguinicola seem to be more commonly isolated from infected patients than A. viridans.[6, Senneby et al. in preparation]. Importantly, the API system used by Çalık et al. fails to recognize A. sanguinicola and misclassifies this species as A. viridans.[6] Thus, it is possible that the organism causing the infection described by Çalık et al. is not A. viridans but instead A. sanguinicola. This potential misidentification may have occurred in many cases where A. viridans was identified only on the basis of the API or Vitek2 systems. Since biochemical typing of aerococci is difficult, 16S rRNA gene PCR and sequencing would be helpful to clarify the bacterial aetiology in this interesting case.

DIĞER YAZILAR
22.
Uzman yanıtları
Answers of specialist
Okan Erdoğan, İlyas Atar
Sayfalar 632 - 633
Makale Özeti | Tam Metin PDF

23.
Kardiyoloji Yayınlarında Gündem ve Yorumlar
Comment on cardiology publications
Ertan Ural
Sayfa 634
Makale Özeti | Tam Metin PDF

© copyright 2019 TKD Arşivi
LookUs & Online Makale