TÜRK KARDİYOLOJİ DERNEĞİ ARŞİVİ - Turk Kardiyol Dern Ars: 37 (5)
Cilt: 37  Sayı: 5 - Temmuz 2009
EDITÖRDEN
1.
Editöryal Yorum / EditorialAkut ve kronik kalp yetersizliği tanı ve tedavisi: Yeni 2008 Avrupa Kardiyoloji Derneği kılavuzunda neler değişti?
Diagnosis and treatment of acute and chronic heart failure: What has changed in the new European Society of Cardiology guideline 2008?
Mehmet Eren
PMID: 19875900  Sayfalar 295 - 300
Özet gerekmiyor
Özet gerekmiyor

ARAŞTIRMA
2.
İskemik olmayan dilate kardiyomiyopatili hastalarda sol ventrikül disenkroni parametrelerinin prognostik önemi
Prognostic significance of left ventricular systolic dyssynchrony in patients with nonischemic dilated cardiomyopathy
Tansu Karaahmet, Kursat Tigen, Bulent Mutlu, Emre Gurel, Cihan Cevik, Gokhan Kahveci, Ali Cevat Tanalp, Yelda Basaran
PMID: 19875901  Sayfalar 301 - 306
Amaç: Kalp yetersizliği tedavisinde sol ventrikül disenkroni parametrelerinin önemi araştırılmakta olan bir konudur. Çalışmamızda iskemik olmayan dilate kardiyomiyopatili hastalarda doku Doppler yöntemi ile saptanan sol ventrikül sistolik disenkroni varlığının prognostik önemi araştırıldı.
Ça­lış­ma pla­nı: Çalışmaya iskemik olmayan dilate kardiyomiyopatili 62 hasta (39 erkek, 23 kadın; ort. yaş 40; dağılım 9-77) alındı. Tüm hastalar elektrokardiyografi, doku Doppler görüntüleme de dahil ekokardiyografi ve anjiyografi ile değerlendirildi. İntraventriküler gecikme (İVG) süresine göre iki grup oluşturuldu: Grup 1’de İVG ≤65 msn olan 10 hasta, grup 2’de İVG >65 msn olan 52 hasta vardı. Primer sonlanım noktası tüm nedenlere bağlı mortalite olarak belirlendi. Hastalar ortalama 1,253±177 gün (dağılım 943-1583 gün) süreyle takip edildi.
Bul­gu­lar: Grup 2 hastalarında anlamlı derecede uzun ortalama İVG süresi (129±68 msn ve 57.5±8.7 msn; p=0.013), daha yüksek oranda sol dal bloku (%30.8 ve %10; p=0.05), daha uzun QRS (145±29 msn ve 129±23 msn; p=0.02) ve daha yüksek mortalite (%55.8 ve %10; p<0.0001) görüldü. Ani ölüm grup 1’de bir hastada, grup 2’de 12 hastada meydana geldi. Diğer ölümlerin tümü (n=17) grup 2 hastalarında görüldü. Klinik sonlanımı öngörmede ROC analiziyle hesaplanan İVG kesim değeri 65 msn bulundu (özgüllük %72, duyarlık %46). Kaplan-Meier analizinde sağkalım grup 2 hastalarında anlamlı derecede düşük bulundu (p=0.045). Çok değişkenli analiz, başvuru sırasındaki İVG’nin mortaliteyi öngörmede tek bağımsız etken olduğunu gösterdi (p<0.001).
So­nuç: İskemik olmayan dilate kardiyomiyopatili hastalarda artmış İVG süresi, ejeksiyon fraksiyonu ve QRS genişliğinden bağımsız olarak, daha yüksek ölüm riski ile ilişkilidir. Bu hastaların erken kardiyak resenkronizasyon tedavisi için değerlendirilmesi uygun olabilir.
Objectives: Left ventricular (LV) dyssynchrony parameters are still being investigated to guide and optimize treatment in heart failure. We investigated the prognostic importance of LV systolic dyssynchrony in nonischemic dilated cardiomyopathy (DCM) using tissue Doppler echocardiography.
Study design: The study included 62 patients (39 males, 23 females; mean age 40 years; range 9 to 77 years) with nonischemic DCM. All the patients were examined by electrocardiography, echocardiography including tissue Doppler imaging (TDI), and angiography. The patients were evaluated in two groups depending on the intraventricular delay (IVD) of ≤65 msec (group 1, 10 patients) and >65 msec (group 2, 52 patients). The primary endpoint was defined as overall mortality during a mean follow-up period of 1,253±177 days (range 943 to 1583 days).
Results: Group 2 patients had a significantly longer mean IVD (129±68 msec vs. 57.5±8.7 msec; p=0.013), higher rate of left bundle branch block (30.8% vs. 10%; p=0.05), longer QRS duration (145±29 msec vs. 129±23 msec; p=0.02), and higher mortality (55.8% vs. 10%; p<0.0001). Sudden cardiac death was seen in one patient in group 1, compared to 12 patients in group 2. All the remaining deaths (n=17) occurred in group 2. In ROC analysis, the cutoff level for IVD was 65 msec for predicting clinical endpoint (specificity 72%, sensitivity 46%). Kaplan-Meier survival analysis showed a significantly lower survival in group 2 (p=0.045). In multivariate analysis, admission IVD was the only significant independent predictor of mortality (p<0.001).
Conclusion: Our results showed that increased IVD was associated with increased risk for death in patients with nonischemic DCM, independent from the QRS width and LV ejection fraction. These patients might be considered earlier for cardiac resynchronization therapy.

3.
ST-Segment yükselmeli akut miyokart enfarktüslü hastalardabaşvuru sırasındaki ortalama trombosit hacminin fibrinolitik tedavi sonrası TIMI kare sayısı üzerine etkisi
The effect of admission mean platelet volume on TIMI frame count measured after fibrinolytic therapy in patients with acute ST-segment elevation myocardial infarction
Özlem Özcan Celebi, Alper Canbay, Savaş Çelebi, Deniz Şahin, Sinan Aydoğdu, Erdem Diker
PMID: 19875902  Sayfalar 307 - 311
Amaç: Ortalama trombosit hacmi ST-segment yükselmeli miyokart enfarktüslü (ME) hastalarda kötü prognozun bir göstergesi olarak bildirilmiştir. Bu çalışmada, ST-segment yükselmeli akut ME’li hastalarda başvuru sırasındaki ortalama trombosit hacmi ile fibrinolitik tedaviye yanıt arasındaki ilişki TIMI kare sayısı kullanılarak değerlendirildi.
Ça­lış­ma pla­nı: Çalışmaya, akut ST-segment yükselmeli ME nedeniyle semptomların ilk 12 saati içinde fibrinolitik tedavi uygulanan 87 hasta (58 erkek, 29 kadın; ort. yaş 55±11) alındı. Hastalardan başvurudan hemen sonra ortalama trombosit hacminin ölçülmesi için venöz kan örneği alındı ve fibrinolitik tedavi uygulandı. Hastalara ilk 72 saat içinde koroner anjiyografi yapıldı ve enfarktla ilişkili arter için TIMI kare sayısı hesaplandı. TIMI kare sayısının ≥40 olması yetersiz reperfüzyon, <40 olması ise tam reperfüzyon olarak tanımlandı.
Bul­gu­lar: Otuz beş hastada (%40.2) tam reperfüzyon, 52 hastada (%59.8) ise yetersiz reperfüzyon saptandı. Ortalama TIMI kare sayısı tam reperfüzyon grubunda 31.8±5.9, yetersiz reperfüzyon grubunda 61.2±15 bulundu (p<0.01). Ortalama trombosit hacmi tam reperfüzyon grubunda anlamlı derecede daha düşük idi (9.4±0.4 fl ve 9.7±0.3 fl; p=0.016). Ortalama trombosit hacmi ile yetersiz reperfüzyon yanıtı arasında ileri derecede anlamlı ilişki gözlendi (r=0.742, p<0.0001).
So­nuç: Fibrinolitik tedavi uygulanan akut ST-segment yükselmeli ME’li hastalarda başvuru sırasındaki ortalama trombosit hacminin yüksek olması fibrinolitik tedaviye yetersiz reperfüzyon yanıtıyla ilişkili olabilir.
Objectives: Mean platelet volume has been reported as a predictor of unfavorable prognosis in patients with ST-segment elevation myocardial infarction (MI). We evaluated the relationship between admission mean platelet volume and the response to fibrinolytic therapy using the TIMI frame count in patients with acute ST-segment elevation MI.
Study design: The study included 87 patients (58 males, 29 females; mean age 55±11 years) who received fibrinolytic therapy within the first 12 hours of symptom onset for acute ST-segment elevation MI. Venous blood samples were obtained to determine admission mean platelet volume and fibrinolytic therapy was administered. Coronary angiography was performed within the first 72 hours and the TIMI frame count was measured for infarct-related artery. TIMI frame counts of <40 and ≥40 were defined as complete and incomplete reperfusion, respectively.
Results: Reperfusion was complete in 35 patients (40.2%) and incomplete in 52 patients (59.8%). The mean TIMI frame counts were 31.8±5.9 and 61.2±15.3 in patients with complete and incomplete reperfusion, respectively (p<0.01). Patients with complete reperfusion had a significantly lower mean platelet volume (9.4±0.4 fl vs. 9.7±0.3 fl; p=0.016). There was a highly significant correlation between mean platelet volume and incomplete reperfusion (r=0.742, p<0.0001).
Conclusion: High levels of admission mean platelet volume might be associated with insufficient reperfusion response to fibrinolytic therapy in patients with acute ST-segment elevation MI.

OLGU BILDIRISI
4.
Erişkinlerdeki ventriküler septal defektlerin perkütan kapatılmasında ilk deneyimlerimiz
Percutaneous closure of ventricular septal defects in adult patients: our initial experience
Oktay Ergene, Nihan Kahya Eren, Zehra İlke Akyıldız, Cem Nazlı
PMID: 19875903  Sayfalar 312 - 316
Amaç: Erişkinlerdeki ventriküler septal defektlerin (VSD) perkütan kapatılmasında ilk deneyimlerimiz değerlendirildi.
Ça­lış­ma pla­nı: Merkezimizde 2007 yılından başlayarak, beş erişkin hastada (3 kadın, 2 erkek; ort. yaş 32.6; dağılım 17-44) VSD tamiri perkütan teknikle yapıldı. Dört hastada perimembranöz, bir hastada musküler VSD vardı. Hastalar işlem öncesinde transtorasik ekokardiyografi (TTE) ve gerekli görüldüğünde transözofageal ekokardiyografi (TEE), kalp kateterizasyonu ve ventrikülografi ile değerlendirildi. İşlemler floroskopi ve TEE veya TTE eşliğinde yapıldı. Transkateter kapatmada, perimembranöz VSD olan dört hastada asimetrik Amplatzer membranöz VSD oklüder, musküler VSD olan bir hastada ise Amplatzer musküler VSD oklüder cihazı kullanıldı.
Bul­gu­lar: Ventriküler septal defektlerin ortalama çapı ekokardiyografi ile 7.4 mm (dağılım 5-11 mm), ventrikülografi ile 8.2 mm (dağılım 6-11 mm) ölçüldü. Sol ventrikül diyastol sonu çapı ortalama 47.2 mm, defekt aort mesafesi 5.6 mm bulundu. Beş hastada da defekt başarıyla kapatıldı. İşlemden hemen sonra çekilen ventrikülografide üç olguda interventriküler septumdan hafif geçiş izlenirken, işlem sonrası birinci günde yapılan kontrol TTE’de hiçbir hastada geçiş saptanmadı. Aort, triküspit veya mitral kapaklarda fonksiyon bozukluğu gelişmedi. Hiçbir hastada işlem sırasında veya sonrasında ritim sorunu oluşmadı. Hastalar işlemden 1-2 gün sonra taburcu edildi.
So­nuç: Ventriküler septal defektlerin perkütan kapatma işlemi yüksek başarı oranı ve düşük morbiditesi ile son yıllarda cerrahiye değerli bir seçenek durumuna gelmiştir. Erişkinlerde görülen VSD’lerin perkütan kapatılmasında da sonuçlar başarılıdır.
Objectives: We evaluated our initial experience with percutaneous closure of ventricular septal defects (VSD) in adult patients.
Study design: Percutaneous closure of VSDs in adult patients was launched in 2007 in our center. This study included the first five patients (3 women, 2 men; mean age 32.6 years; range 17 to 44 years) with a perimembranous (n=4) or muscular (n=1) VSD. Before percutaneous intervention, all the patients were assessed by transthoracic (TTE) and, when necessary, transesophageal (TEE) echocardiography, heart catheterization, and ventriculography. Percutaneous closure was performed under fluoroscopy and TEE or TTE guidance using the Amplatzer device (perimembranous asymmetric VSD occluder in perimembranous VSDs and muscular VSD occluder in muscular VSD).
Results: The mean VSD diameter was 7.4 mm (range 5 to 11 mm) by echocardiography, and 8.2 mm (range 6 to 11 mm) by ventriculography. The mean left ventricular end-diastolic diameter was 47.2 mm, and the mean distance between the VSD and the aorta was 5.6 mm. Percutaneous closure was successful in all the patients. Ventriculography obtained immediately after the procedure showed minimal passage from the interventricular septum in three patients, but there was no passage on control TTE examination on the first day after the procedure. Aortic, tricuspid, and mitral valves showed normal function. No rhythm problems were seen. All the patients were discharged within one or two days after the procedure.
Conclusion: Percutaneous closure of VSDs has become a good alternative to surgical repair in recent years, with high success rates and low morbidity. The results of percutaneous closure of VSDs are also successful in adult patients.

ARAŞTIRMA
5.
Majör akciğer rezeksiyonunun kardiyak fonksiyonlar üzerine etkisinin doku Doppler ekokardiyografi ile değerlendirilmesi
Tissue Doppler evaluation of the effects of major lung resection on cardiac functions
Yücel Çölkesen, Tayfun Açıl, Alper Fındıkçıoğlu, Abdullah Tekin, Dalokay Kılıç, Bülent Özin, Haldun Müderrisoğlu
PMID: 19875904  Sayfalar 317 - 320
Amaç: Majör akciğer rezeksiyonlarının kardiyak fonksiyonlar üzerine etkisi doku Doppler ekokardiyografi ile değerlendirildi.
Çalışma planı: Çalışmada majör akciğer rezeksiyonu uygulanan 19 hasta (15 erkek, 4 kadın; ort. yaş 55±8) ileriye dönük olarak incelendi. On altı hastada lobektomi, üç hastada pnömonektomi uygulandı. Akciğer cerrahisinin en sık nedeni (n=15, %79) malign akciğer kanseriydi. Miyokart enfarktüsü, anjina, atriyal fibrilasyon, kalp kapak hastalığı, önemli aritmi, diyastolik disfonksiyon, kalp cerrahisi öyküsü olan veya FEV1/FVC oranı %60’ın altında olan hastalar çalışmaya alınmadı. Tüm hastalar ameliyattan 1-2 gün önce ve ameliyattan 4±2 hafta sonra ikiboyutlu Doppler ekokardiyografi ve doku Doppler görüntüleme ile değerlendirildi.
Bulgular: Ameliyat öncesi ile karşılaştırıldığında, cerrahi sonrasında sağ ve sol atriyum ve ventrikül boyutlarında anlamlı değişiklik görülmedi (p>0.05). Sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu, sol ventrikül sistol ve diyastol sonu hacimleri korunmuştu. Cerrahi sonrasında anlamlı değişim gösteren Doppler parametreleri şunlardı: mitral A dalgası (92±23 cm/sn ve 105±27 cm/sn, p=0.005), mitral E/A oranı (1.0±0.2 ve 0.8±0.2, p=0.001), triküspit A dalgası (65±19 cm/sn ve 80±30 cm/sn, p=0.006) ve triküspit E yavaşlama zamanı (327±68 msn ve 274±51 msn, p=0.01). Doku Doppler ölçümlerinde ise, mitral E´/A´ oranı (1.0±0.4 vs. 0.8±0.3, p=0.03) ve triküspit E´ dalgası (9±2 cm/sn ve 8±3 cm/sn, p=0.03) cerrahi öncesine göre anlamlı değişim gösterdi.
Sonuç: Bulgularımız, majör akciğer cerrahisinden sonra oldukça kısa bir zaman dilimi içinde sistolik fonksiyonlarda değişim olmazken, diyastolik fonksiyonların etkilendiğini göstermektedir.
Objectives: The aim of our study was to evaluate the influence of lung resection on cardiac functions by using tissue Doppler echocardiography.
Study design: Nineteen consecutive patients (15 males, 4 females; mean age 55±8 years) undergoing major lung surgery (16 lobectomy, 3 pneumonectomy) were evaluated in a prospective design. Malignant lung cancer (n=15, 79%) was the major cause for lung surgery. Exclusion criteria were a history of myocardial infarction, angina, atrial fibrillation, valvular heart disease, major arrhythmias, diastolic dysfunction, heart surgery, and FEV1/FVC ratio lower than 60%. Two-dimensional Doppler echocardiography and tissue Doppler imaging (TDI) were performed one or two days before surgery and 4±2 weeks postoperatively.
Results: Compared to the preoperative measurements, right and left atrial and ventricular dimensions did not differ after surgery (p>0.05). Left ventricular ejection fraction, left ventricular end-systolic and end-diastolic volumes were preserved postoperatively. The following Doppler parameters showed significant changes after surgery: mitral A wave (92±23 cm/sec vs. 105±27 cm/sec, p=0.005), mitral E/A ratio (1.0±0.2 vs. 0.8±0.2, p=0.001), tricuspid A wave (65±19 cm/sec vs. 80±30 cm/sec, p=0.006), and tricuspid E deceleration time (327±68 msec vs. 274±51 msec, p=0.01). Concerning TDI parameters, there were significant differences in mitral E´/A´ ratio (1.0±0.4 vs. 0.8±0.3, p=0.03) and tricuspid E´ wave (9±2 cm/sec vs. 8±3 cm/sec, p=0.03) after surgery.
Conclusion: Findings of our study suggest that systolic functions are preserved but diastolic functions are affected after major lung resection in a relatively short time period.

6.
Kalıcı atriyal fibrilasyonun cerrahi radyofrekans ablasyon ile tedavisi: Orta dönem sonuçlarımız
Mid-term results of surgical radiofrequency ablation for permanent atrial fibrillation
İlker Mataracı, Adil Polat, Bülent Mert, Mehmet Aksüt, Kaan Kırali
PMID: 19875905  Sayfalar 321 - 327
maç: Atriyal fibrilasyon (AF) açık kalp cerrahisi uygulanan hastalarda sık karşılaşılan bir sorundur. Bu çalışmada açık kalp ameliyatına alınarak radyofrekans ablasyon (RFA) uygulanan hastaların orta dönem sonuçları incelendi.
Çalışma planı: Çalışmaya açık kalp cerrahisiyle birlikte kalıcı AF nedeniyle eşzamanlı olarak RFA uygulanan 79 hasta (53 kadın, 26 erkek; ort. yaş 53±11; dağılım 32-76) alındı. Hastaların büyük çoğunluğu (68 hasta, %86.1) NYHA sınıf III idi; 67 hastada (%84.8) romatizmal kalp hastalığı vardı. Ameliyat öncesi ortalama AF süresi 47±41 ay idi. Tüm hastalar kardiyopulmoner bypass kullanılarak ameliyat edildi. En sık uygulanan işlem mitral kapak işlemleriydi (64 replasman 11 rekonstrüksiyon). Altmış hastada (%76) unipolar, 19 hastada (%24.1) bipolar prob kullanıldı. Ortalama takip süresi 20.8±14.7 ay (dağılım 1-59 ay) idi.
Bulgular: Ortalama perfüzyon ve kros-klemp süreleri sırasıyla 102.4±15.7 dk (dağılım 48-171 dk) ve 76.1±25.0 dk (dağılım 27-145 dk) bulundu. Hastane mortalitesi iki hastada (%2.5), geç dönem mortalite üç hastada (%3.8) görüldü. Ameliyat sonrası dönemde bir hastaya kalıcı yürek pili (%1.3) yerleştirildi. Taburculuk sırasında 58 hasta (%73.4) sinüs ritminde idi. Bu hastaların dokuzunda (%15.3) yeniden AF gelişti. Ortalama AF gelişme süresi 5.3±4.4 ay (dağılım 2-12 ay) idi. Üç hastada (%3.8) kısa süreli atriyal flutter görüldü. Lojistik regresyon analizinde erken ve geç dönemde AF gelişim riskini artıracak bir faktör saptanmadı. 2006 yılı öncesi ve sonrası yapılan ameliyatlarda 6. ve 12. aylarda sinüs ritminde seyir oranları ilk dönem için sırasıyla %94.3±3.9 ve %87.6±5.9, ikinci dönem için %95.2±3.3 ile %92.2±4.4 bulundu (p=0.0001). Atriyal fibrilasyon ve sinüs ritmi ile taburcu edilen hasta grupları arasında ortalama sağkalım açısından anlamlı fark bulunmadı (p>0.05).
Sonuç: Atriyal fibrilasyonun RFA ile tedavisi giderek artan sıklıkta kullanılmakta ve başarı oranları da gün geçtikçe artmaktadır.
Objectives: Atrial fibrillation (AF) is a common problem in cardiac surgery patients. We evaluated the mid-term results of patients who underwent open heart surgery and radiofrequency ablation (RFA).
Study design: The study included 79 patients (53 females, 26 males; mean age 53±11 years; range 32 to 76 years) who underwent concomitant RFA for AF during open heart surgery under cardiopulmonary bypass. The majority of patients were in NYHA class III (n=68, 86.1%) and had (n=67, 84.8%) rheumatic heart disease. The mean preoperative AF duration was 47±41 months. The most frequent procedure involved the mitral valve (64 replacements, 11 reconstructions). A unipolar probe was used in 60 patients (76%) and a bipolar probe in 19 patients (24.1%). The mean follow-up period was 20.8±14.7 months (range 1 to 59 months).
Results: The mean perfusion and cross-clamp times were 102.4±15.7 min (range 48 to 171 min) and 76.1±25.0 min (range 27 to 145 min), respectively. In-hospital mortality occurred in two patients (2.5%) and late mortality occurred in three patients (3.8%). One patient (1.3%) required implantation of a permanent pacemaker. During discharge, 58 patients (73.4%) were in sinus rhythm, of which nine (15.3%) developed recurrent AF within a mean of 5.3±4.4 months (range 2 to 12 months). Transient atrial flutter was seen in three patients (3.8%). Logistic regression analysis showed no risk factor to significantly affect early or late AF recurrence. Six- and 12-month rates of AF-free rhythm were 94.3±3.9% and 87.6±5.9% for operations performed by the year 2006 and 95.2±3.3% and 92.2±4.4% afterwards, respectively (p=0.0001). There was no significant difference with respect to survival between patients discharged with AF and in sinus rhythm (p>0.05).
Conclusion: Radiofrequency ablation is increasingly performed for the treatment of AF, yielding more successful results.

OLGU BILDIRISI
7.
Mitral-aortik intervalvüler fibroza yalancı anevrizmasının görüntülenmesinde üçboyutlu ekokardiyografinin kullanımı
The use of three-dimensional echocardiography in the visualization of pseudoaneurysm of the mitral-aortic intervalvular fibrosa
Hatice Selçuk, Mehmet Timur Selçuk, Omaç Tüfekçioğlu, Nurcan Arat
PMID: 19875906  Sayfalar 328 - 331
Mitral-aortik intervalvüler fibrosa (MAİF) yalancı anevrizması, aort kapak endokarditine bağlı gelişebilen, nadir fakat çok ciddi sonuçları olan bir komplikasyondur. Yirmi üç yaşında kadın hasta, aort kökü apsesi ile komplike olduğu düşünülen aort kapak endokarditi öntanısıyla kliniğimize sevk edildi. İkiboyutlu transtorasik ekokardiyografi ile, aort kapağının sol koroner kuspisine tutunmuş vejetasyon ve sol ventrikül çıkış yolunda yalancı anevrizma benzeri oluşum saptandı. Mitral-aortik intervalvüler fibrosaya ait yalancı anevrizma tanısı üçboyutlu ekokardiyografi ile doğrulandı. Ancak, hasta nörolojik durumunun kötüleşmesi nedeniyle yatışından birkaç saat sonra öldü. Aort kapak endokarditli bir hastada apse benzeri yapılar MAİF yalancı anevrizmasından ayırt edilmelidir.
Pseudoaneurysm of the mitral-aortic intervalvular fibrosa (MAIF) is an uncommon but serious complication of aortic valve endocarditis. A 23-year-old woman was referred to our institution with the diagnosis of aortic valve endocarditis thought to be complicated by an aortic root abscess. Two-dimensional transthoracic echocardiography revealed a vegetation attached to the left coronary cuspis of the aortic valve and a false aneurysm-like structure in the MAIF at the left ventricular outflow tract. The diagnosis of MAIF pseudoaneurysm was confirmed by three-dimensional echocardiography. The patient died a few hours after admission because of worsening of her neurological status. An abscess-like structure detected in a patient with aortic valve endocarditis should be differentiated from a pseudoaneurysm of the MAIF.

8.
Mitokondri hastalığına bağlı ciddi tıkayıcı hipertrofik kardiyomiyopati
Severe obstructive hypertrophic cardiomyopathy occurring secondary to mitochondrial disease
Cemil İzgi, Cihan Çevik, Ruken Bengi Bakal, Mehmet Özkan
PMID: 19875907  Sayfalar 332 - 336
Mitokondri bozuklukları ikincil kardiyomiyopatilerin önemli nedenlerindendir. Patogenez, eşlik eden sistemik belirtiler ve prognozun farklı olabilmesi nedeniyle, mitokondri bozukluğuna bağlı kardiyomiyopatilerin birincil kardiyomiyopatilerden ayrımı önemlidir. Mitokondri bozukluklarının tipik kardiyak belirtisi hipertrofik kadiyomiyopatidir. Bu yazıda, ciddi tıkayıcı hipertrofik kardiyomiyopati ve alt ekstremitelerde hafif miyopati saptanan 11 yaşında bir kız hasta sunuldu. Hastaya cerrahi olarak sol ventrikül septal miyektomisi uygulandı ve çıkarılan miyokart örneğinin histolojik incelenmesinde mitokondri bozukluğu için tipik olan kırmızı düzensiz fibriller gözlendi. Takiben, iskelet kası biyopsisinin elektron mikroskobisi ile değerlendirilmesinde ultrayapısal olarak anormal mitokondriler saptandı; respiratuvar zincir enzim analizi ise normal bulundu. Kardiyomiyopati, mitokondri bozukluklarının başvuru ve hatta tek belirtisi olabilir. Tıkayıcı olmayan hipertrofik kardiyomiyopati mitokondri bozukluklarının tipik kardiyak fenotipi olarak sayılagelmiştir; bu bozukluklarda sol ventrikül çıkım yolunda darlık olan olgular nadiren bildirilmiştir.
Mitochondrial disorders have been recognized as important secondary causes of cardiomyopathies. Differentiation of these cases from primary cardiomyopathies is important since the pathogenesis, accompanying systemic manifestations, and prognosis may be different. The typical cardiac manifestation of mitochondrial disorders is hypertrophic cardiomyopathy. We report on an 11-year-old girl with severe obstructive hypertrophic cardiomyopathy and mild myopathy of the lower extremities. Surgical left ventricular septal myectomy was performed and ragged red fibers typical of mitochondrial disorders were detected on histological examination of the resected myocardial sample. Subsequent electron microscopic examination revealed ultrastructurally abnormal mitochondria in the skeletal muscle biopsy, though respiratory chain enzyme analysis was normal. Cardiomyopathy may be the presenting or the sole manifestation of a mitochondrial disorder. Nonobstructive hypertrophic cardiomyopathy has been considered to be the typical cardiac phenotype of mitochondrial disorders, and cases with left ventricular outflow tract obstruction have only rarely been reported.

9.
Ventrikül taşikardisi ve atriyal fibrilasyon ile seyreden miyotonik distrofi: Olgu sunumu
A case of myotonic dystrophy presenting with ventricular tachycardia and atrial fibrillation
Serpil Eroğlu, Bülent Özin, Süleyman Özbiçer, Haldun Müderrisoğlu
PMID: 19875908  Sayfalar 337 - 340
Miyotonik distrofi tip 1 (MD1), miyotoni, ilerleyici kas güçsüzlüğü, katarakt ve kalp tutulumu ile seyreden otozomal dominant bir hastalıktır. Kardiyak tutulum sıktır ve daha çok ileti sistemi anormallikleri, supraventriküler ve ventriküler aritmiler şeklinde görülür. Daha az sıklıkta miyokart disfonksiyonu ve iskemik kalp hastalığı da görülebilir. Daha önce MD1 tanısı konmuş olan 54 yaşında kadın hasta, çarpıntı, 157/118 mmHg kan basıncı, 220 atım/dk kalp hızı ve elektrokardiyogramda ventrikül taşikardisi ile yatırıldı. Hastanın hemodinamik durumunun çok kısa sürede bozulması üzerine elektriksel kardiyoversiyon uygulandı. Kardiyoversiyonun hemen arkasından elektrokardiyogramda atriyal fibrilasyon, hafif uzamış QT intervali ve intraventriküler ileti gecikmesi gözlendi. İntravenöz amiodaron infüzyonundan sonra hasta sinüs ritmine döndü. Transtorasik ekokardiyografi incelemesinde sol ventrikül fonksiyonunun belirgin derecede zayıfladığı görüldü; ejeksiyon fraksiyonu %25 bulundu, koroner arterler ise normaldi. Yapılan elektrofizyolojik çalışmada, atriyum-His intervali ve His-ventrikül intervali sırasıyla 120 msn ve 54 msn ölçüldü ve uyarıyla monometrik ventriküler flutter oluşturuldu. Tedavi olarak kardiyak defibrilatör takılan hasta sinüs ritmiyle taburcu edildi.
Myotonic dystrophy type 1 (MD1) is an autosomal dominant disorder characterized by myotonia, progressive muscular weakness, cataract, and cardiac involvement. Cardiac involvement is common and includes conduction system abnormalities, supraventricular and ventricular arrhythmias, and less frequently, myocardial dysfunction and ischemic heart disease. A 54-year-old woman with a previous diagnosis of MD1 was admitted with palpitation, blood pressure of 157/118 mmHg, and a heart rate of 220 beat/min. Electrocardiography (ECG) showed ventricular tachycardia. Within minutes, hemodynamic collapse developed and electrical cardioversion was performed. Immediately following cardioversion, ECG showed atrial fibrillation, a slightly prolonged QT interval, and intraventricular conduction delay. After intravenous infusion of amiodarone, the rhythm converted to sinus. Transthoracic echocardiography showed significantly depressed left ventricular function, an ejection fraction of 25%, and normal coronary arteries. During electrophysiological study, atrium-His interval and His-ventricle interval were 120 msec was 54 msec, respectively, and monomorphic ventricular flutter was induced. An implantable cardioverter-defibrillator was placed. She was discharged in sinus rhythm.

10.
Kardiyak resenkronizasyon tedavisinde yerinden oynayan koroner sinüs elektrodunun stent ile sabitlenmesi
Stabilization of a dislocated coronary sinus electrode by coronary stenting during resynchronization therapy
Mehmet Bostan, Ahmet Duran Demir
PMID: 19875909  Sayfalar 341 - 344
Kardiyak resenkronizasyon tedavisi (KRT), ilaç tedavisine dirençli, intra ve/veya interventriküler iletim gecikmesi olan kalp yetersizliği (KY) olgularında yaşam kalitesini artıran ve mortaliteyi azaltan etkili bir tedavi yöntemidir. Bu işlemde sol ventrikül, koroner sinüs elektrodu tarafından uyarılır. Bu tekniğin en önemli sorunu, koroner sinüs elektrodunun tam yerleştirilmesi ve yer değiştirmesinin önlenmesidir. NYHA (New York Heart Association) sınıf 3-4 kronik KY ve sol dal bloku olan 66 yaşında erkek hastaya KRT takılmasına karar verildi. Posterolateral koroner sinüse yerleştirilen elektrodun iki kez yerinden çıkması nedeniyle, elektrot orta kardiyak vene yerleştirildi ve koroner stent ile sabitlendi. Hastanın altı aylık kontrolünde elektrodun yerinde olduğu, ölçüm parametrelerinde sorun olmadığı izlendi.
Cardiac resynchronization therapy (CRT) is an effective treatment in patients with severe refractory heart failure combined with intraventricular conduction disease, improving quality of life and decreasing mortality. In CRT, pacing of the left ventricle is accomplished by a coronary sinus (CS) electrode. The main challenge for this technique is to achieve and maintain an optimal lead position so that no dislocation occurs. Cardiac resynchronization therapy was planned in a 66-year-old male patient with NYHA (New York Heart Association) class 3-4 symptoms and left bundle branch block. After two dislocations of the pacing lead from the posterolateral CS, the lead was implanted in the middle cardiac vein and stabilized by coronary stenting. During a six-month follow-up, no further dislocation occurred and pacing parameters were normal.

11.
Tilt testi sırasında uzamış asistol: Olgu sunumu
A case of prolonged asystole during head-up tilt testing
Murat Sucu, İbrahim Sarı, Vedat Davutoğlu
PMID: 19875910  Sayfalar 345 - 347
Tilt testi vazovagal senkoplu hastalarda kullanılan bir yöntemdir. Kırk beş yaşında erkek hasta, son üç aydır bulantı ve terlemeyi takiben ortaya çıkan iki senkop ve üç presenkop atağı nedeniyle kardiyolojik açıdan incelendi. Hastanın elektrokardiyografi ve ekokardiyografi de dahil tüm sistem incelemeleri normal bulundu. Bunun üzerine, hastaya eğimi 75 dereceye ayarlanan tilt testi uygulandı. Testin yaklaşık 12. dakikasında hastada bradikardi ve asistolün eşlik ettiği senkop gelişti. Hipotansiyonla birlikte 18 saniye süren ventriküler asistol ve bilinç kaybı görülmesi üzerine hasta sırtüstü pozisyonda yatırıldı ve kalp mesajına başlandı. Yaklaşık 25 saniye sonra hasta yavaş yavaş sinüs ritmine döndü ve ardından bilinci yerine geldi. Tedavi olarak hastaya iki odacıklı kalp pili takıldı. Bir yıllık izlemi içinde hastanın semptomlarında herhangi bir tekrarlama olmadı.
Head-up tilt test is used for assessing patients with vasovagal syncope. A 45-year-old man was examined for two syncopal and three presyncopal episodes during the past three months, all of which preceded by nausea and sweating. Examinations including electrocardiography and echocardiography showed normal findings. A head-up tilt table testing was performed at an angle of 75 degrees. At about 12 minutes, syncope associated with bradycardia and asystole was observed. He became hypotensive, and there was a ventricular asystolic pause lasting 18 seconds, associated with loss of consciousness. He was placed in the supine position and cardiac massage was started. After 25 seconds, he slowly returned to sinus rhythm and regained consciousness. The patient was treated with dual-chamber pacemaker implantation. During one year of follow-up, no major events occurred.

12.
Akut miyokart enfarktüsü geçiren iki hastanın primer perkütan koroner girişim için helikopter ambulans ile nakli
Transportation of two patients with acute myocardial infarction for primary percutaneous coronary intervention by a helicopter ambulance
Ender Örnek, Sani Namık Murat, Harun Kılıç, Ramazan Akdemir
PMID: 19875911  Sayfalar 348 - 352
Ülkemizde Sağlık Bakanlığı tarafından helikopter hava ambulans sistemi kurulmuştur. Ülke genelinde merkez olarak belirlenen 15 ilden, birer saatlik uçuş mesafeleri ile tüm Türkiye bu sistemin kapsamına alınmıştır. Bu sisteme bağlı olarak hastanemizde Kasım 2008’den itibaren iki adet helikopter ambulans konuşlandırılmıştır. Akut miyokart enfarktüsü (AME) geçirmekte olan hastalarda reperfüzyon tedavisinin çabuk kullanımı ile yaşam kurtarılabilmektedir. Hastalığın başlangıcı ile reperfüzyon tedavisi arasındaki gecikmelerin nedenlerinden ikisi hastane öncesi ve hastaneler arası nakillerdir. Bu yazıda, AME geçiren ve hastanemize helikopter ambulans ile nakledilerek primer perkütanöz koroner girişim yapılan ilk iki olgu sunuldu. Olgulardan biri (58 yaşında erkek), göğüs ağrısı başladıktan yaklaşık bir saat sonra Ankara’ya 47 km uzaklıktaki bir devlet hastanesine başvurmuş, buradan 28 dakika sonra hava ambulansı ile alınarak 14 dakikada hastanemize getirilmiştir. Diğer olgu (76 yaşında erkek), göğüs ağrısından yaklaşık 15 dakika sonra Ankara’ya 58 km uzaklıktaki bir devlet hastanesine başvurmuş, buradan 30 dakika sonra hava ambulansı ile alınarak 16 dakikada hastanemize getirilmiştir. Hastanemizdeki kapı-balon süresi ilk olguda 16 dakika, ikinci olguda 18 dakika idi. Her iki hastada da enfarktla ilişkili arterde tam açıklık sağlandı.
Air ambulance system has been established throughout the country by the Ministry of Health of Turkey. Fifteen provinces are determined as centers of the system so that all the country is covered within at the most one-hour flight distance. As part of this nationwide system, two helicopter ambulances have been deployed in our hospital since November 2008. Prompt use of reperfusion therapy improves survival of patients sustaining acute myocardial infarction (AMI). Two components of delay from the onset of AMI to reperfusion therapy are prehospital and interhospital transportations. We presented the first two cases of AMI whose transfers were made by a helicopter ambulance for primary percutaneous coronary intervention. One patients (age 58 years, male) presented to a state hospital 47 km away from Ankara about an hour after the onset of chest pain. Time to reach the patients by a helicopter ambulance was 28 minutes and transfer to our center was 14 minutes. The other patient (age 76 years, male) was admitted within 15 minutes of the onset of chest pain to a state hospital 58 km away from Ankara. Reaching the patient by a helicopter ambulance and transferring him to our center took 30 minutes and 16 minutes, respectively. Door-to-balloon times were 16 minutes and 18 minutes, respectively. Infarct-related coronary artery patency was achieved in both cases.

DAVETLI DERLEME
13.
Yumurta tüketimi ve kardiyovasküler sağlık
Egg consumption and cardiovascular health
Meral Kayıkçıoğlu, İnan Soydan
PMID: 19875912  Sayfalar 353 - 357
Yumurta, yıllardır kolesterolü yüksek beslenmenin sembolü olarak kabul edilmiş ve tüketimi kardiyovasküler sağlık açısından tartışma konusu olmuştur. Özellikle de klinik araştırmalarda çelişkili sonuçlar bildirilmesi bu tartışmaları daha da artırmıştır. Bu derlemede yumurta ile ilgili güncel literatür gözden geçirilerek, bilimsel açıdan yumurtanın yarar ve zararları özetlenmiştir. Kardiyovasküler sağlığı korumaya yönelik bir diyette, güncel kılavuzların önerdiği şekilde kolesterol tüketiminin günde 200 mgr ile sınırlanması gerekmektedir. Bu nedenle de, başta kardiyovasküler hastalığı olanlar, diyabetik hastalar, hiperkolesterolemi ve ciddi risk faktörleri olanlar ile ailesel erken ateroskleroz öyküsü bulunan hastalara sağlıklı beslenme önerilerinde bulunurken, diğer kolesterol kaynaklarına göre kan lipit düzeylerine olumsuz etkisi daha az olsa da, bir yumurta sarısının >200 mgr kolesterol içerdiği unutulmamalıdır.
Egg has been accepted as a symbol of high cholesterol diet for years and its consumption has been a matter of debate for cardiovascular health. Clinical studies have yielded conflicting results, increasing the amplitude of arguments. This article reviews the current literature related to egg consumption and summarizes the merits and demerits of egg consumption on a scientific basis. Current guidelines recommend to restrict dietary cholesterol consumption to 200 mg daily for cardiovascular health. Therefore, when making dietary suggestions especially for patients with cardiovascular disease, diabetes, severe risk factors and hypercholesterolemia, or a family history of premature atherosclerosis, we should keep in mind that an average egg yolk contains >200 mg cholesterol even though its negative effect on serum lipid levels is less than that of other sources of dietary cholesterol.

OLGU GÖRÜNTÜSÜ
14.
İnferiyor vena kava tutulumu olmaksızın, renal hücre karsinomunun yaygın sağ atriyum metastazı
Massive right atrial metastasis from renal cell carcinoma without inferior vena cava involvement
Selçuk Pala, Ayhan Erkol, Gökhan Kahveci
PMID: 19875913  Sayfa 358
Makale Özeti | Tam Metin PDF

15.
Dev Sağ Atrium
Giant Right Atrium
Lütfü Bekar, Fatih Altunkas, Köksal Ceyhan, Orhan Onalan
PMID: 19875915  Sayfa 359
Makale Özeti

16.
Kist benzeri anteriyor mitral kapak anevrizması
Cyst-like anterior mitral valve aneurysm
Özcan Özeke, Erdoğan İlkay
PMID: 19875914  Sayfa 359
Makale Özeti | Tam Metin PDF

17.
Hipereozinofilik sendrom (Löffler endokarditi)
Hypereosinophilic syndrome (Loeffler endocarditis)
Çağlayan Kandemir, Tayfun Şahin, Hakan Çakmak, İbrahim Halil, Ulaş Bildirici
PMID: 19875916  Sayfa 360
Makale Özeti

EDITÖRE MEKTUP
18.
Editöre Mektup [Yüksek serum gama-glutamiltransferaz aktivitesi ile yavaş koroner akım arasındaki ilişki]
Editöre Mektup [Relationship between elevated serum gamma-glutamyltransferase activity and slow coronary flow]
Tuğrul Norgaz
PMID: 19875917  Sayfalar 361 - 365
editöre mektup
letter to the editor

19.
Methodological pitfalls in determination of coronary slow flow
İBRAHİM BAŞARICI
PMID: 19875918  Sayfalar 362 - 363
Coronary slow flow is a frequent phenomenon where TIMI frame count has been the standard of measure. Hovewer from a methodological point of view TIMI frame count method involves some limitations which have to be considered and standardized by design.

20.
Statinler yüksek serum transaminaz düzeyini azaltabilir mi? Bir çelişki!
Can statins decrease the level of elevated serum transaminases? A paradox!
Mehmet Uzun, Ömer Yiğiner, Ata Kırılmaz
Sayfa 364
Karaciğer yağlanmasına bağlı transaminaz yüksekliği olan hastalarda lipid düşürücü tedavi uygulaması konusunda tereddütler vardır. Bu yazıda bu konuda bilgi verilecektir.
There is a suspicion about the lipid-lowering treatment in a patient with elevated nonalcoholic fatty liver disease-induced transaminase. In this letter, we will cover on this topic.

21.
Uzman yanıtları: Kronik böbrek hastalığı olan hastalardan hangilerine statin veriyorsunuz?
Answers of specialist
Tevfik Ecder
Sayfa 366
Makale Özeti | Tam Metin PDF

22.
Kardiyoloji yayınlarında gündem ve yorumlar
Comment on cardiology publications
Ertan Ural
Sayfa 367
Makale Özeti | Tam Metin PDF

© copyright 2019 TKD Arşivi
LookUs & Online Makale