| DERLEME | |
| 1. | Türk Yetişkinlerinde Hiperkolesterolemi ve Hipertansiyon Birlikteliği: Sıklığına ve Kardiyovasküler Riski Öngördürmesine İlişkin TEKHARF Çalışması Verileri Combined Hypercholesterolemia and Hypertension Among Turkish Adults: Prevalence and Prediction of Cardiovascular Disease Risk Altan ONAT, Serdar TÜRKMEN, Ahmet KARABULUT, Mehmet YAZICI, Günay CAN, Vedat SANSOYSayfalar 533 - 541 Yetişkinlerimizde hiperkolesterolemi ile hipertansiyon birlikteliğinin prevalansı ve kardiyovasküler hastalık (KVH) riskine bindirdiği nisbi yük, TEKHARF çalışmasına dayanılarak araştırıldı. Prevalans ve bağıntılar, 2002/03 taraması tamamının kesitsel verilerine, nisbi risk 1997/98 taramasının 5 yıllık izlemesi sonucu prospektif analize dayandırıldı. Kesitsel tarama ortalama 51 (±12) yaşındaki 2750 kişiyi, prospektif tarama başlangıçta KVH tanısı konmuş olanlar dışlandıktan sonra kalan 2225 kişiyi (ortalama yaş 48.8 ± 12.8) temel alıyordu. Antihipertansif tedavi uygulayan, ya da sistolik kan basıncı (SKB) ≥140 mmHg veya diyastolik kan basıncı (DKB) ≥90 mmHg bulunan kişiler, hipertansiyonlu olarak tanımlandı. Hiperlipidemi için total kolesterol >200 mg/dl, ya da LDL-kolesterol >130 mg/dl düzeyi kabul edildi. KKH tanısı anamnezde angina varlığı ve 12-derivasyonlu istirahat EKG'ının Minnesota kodlamasına dayanılarak konuldu. Hiperkolesterolemi ile hipertansiyon birlikteliği erkeklerin %7.7'sinde, kadınların %13.4'ünde bulundu; bu bulgular 3.3 milyon Türk yetişkinine tekabül etmektedir. Buna karşılık hipertansiyonlu ve LDL-K düzeyleri >130 mg/dl olan bireyler, 2.9 milyon erişkinimize karşılık gelen %9.2 oranında tahmin edildi. Anılan fertlerde, geri kalan örnekleme göre, yaş anlamlı derecede ileri, bel çevresi ile beden kitle indeksi gibi, trigliserid konsantrasyonları da anlamlı biçimde yüksekti. KVH için prospektif incelemede, LDL-K yüksekliği ile birlikte kan basıncı yüksek (antihipertansif ilaç kullanan ya da ≥130 / ≥85 mmHg'lik kan basıncına sahip) kişiler lojistik regresyonla incelendi. Geri kalan büyük kitleye göre, yaş ve cinsiyet ayarlı nisbi risk 2.4 kat yüksekti (%95CI 1.7; 3.44). Hem kan basıncı bu sınırın altında, hem de LDL-K'ü normal kişilere göre, anılan bireylerin nisbi riski 4.4 kat idi (%95CI 2.5; 7.7). Risk profiline genel olarak yüksek kan basıncının katkısı, yüksek LDL-K düzeyinden daha büyük göründü. Sonuç olarak, 30 yaşını aşkın her 10 Türk yetişkininin birinde hipertansiyonla birlikte yüksek LDL-K düzeyleri bulunmakta olup, geri kalan bireylere göre iki kattan fazla KVH risk yükü ve yüksek mutlak risk altında yaşayan bu kişilerde, global riski azaltıcı önlemlerin uygulanması gerekir. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 533-541) |
| 2. | Koroner Arter Hastalığında Güncel Tedavi Yaklaşımlarını Ne Düzeyde Gerçekleştirebiliyoruz? To What Extent are We Applying Current Medical Treatment Approaches in Coronary Artery Disease? Müge ILDIZLI, Meral KAYIKÇIOĞLU, Oğuz YAVUZGİL, Can HASDEMİR, Cemil GÜRGÜN, Hakan KÜLTÜRSAYSayfalar 542 - 549 Kardiyovasküler alanda tedavinin başarısını artırmak için ilgili tedavi kılavuzlarını etkin bir şekilde uygulayıp, bu kılavuzlardaki hedeflere ulaşılması gerekmektedir. Bu çalışmada koroner arter hastalığında (KAH) bir tersiyer merkezdeki tedavi yaklaşımlarının düzeyi ve etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Hasta popülasyonu, bir üniversite hastanesi kardiyoloji kliniğine angina pektoris yakınması ile başvuran ve elektif koroner anjiyo-grafi amacı ile son 1 ay içinde yatırılarak KAH saptanan ardışık 100 olgudan oluşmuştur. Bu olguların hastane dosya kayıtlarından demografik ve klinik özellikleri, koroner risk faktörleri, yatmadan önce ve hastaneden çıkarılırken verilen tedavi, lipid düzeyleri, biyokimyasal tetkikleri, kan basınçları, anjiyografik bulguları, önerilen tedavi planı ve izlemi yapan asistan doktorlara ait faktörler elde edildi. Olguların yaş ortalaması 58±10 olup %21'i kadındı. Tüm olguların %66'sı hiperlipidemik, %59'u hipertansif ve %18'i diyabetikti. Tüm olguların %5'i hipertansif, %20'si hiperlipidemik olduğunu bilmiyordu. Olguların yatışta %46, taburcu olurken %66'sı beta bloker kullanmaktaydı. Taburcu olurken beta bloker verilmeyen 34 hastadan sadece 13'ünde gerçek veya nisbi beta-bloker kontrendikasyonu varken, 7'si kardiyoselektif kalsiyum kanal blokeri kullanıyordu. Onbir hastada ise kullanımı engelleyecek bir durum söz konusu değildi. Olguların yatışta %31'i taburcu olurken %65'i statin kullanmaktaydı. Statin kullanmayan 35 hastadan 11'inde kesin olarak statin endikasyonu vardı ve hiçbir hastada statin kullanımı açısından kontrendikasyon yoktu. Yatışta %32 ve taburcu olurken %66 hasta anjiyotensin dönüştürücü enzim (ACE) inhibitörü kullanmaktaydı. ACE inhibitörü verilmeyen 34 hastanın sadece 1 tanesinde ACE inhibitörü kontrendikasyonu varken 11 olguda tedavi kılavuzlarına göre ACE inhibitörü endikasyonu mevcuttu. Sonuç olarak, koroner arter hastalığında mortalite üzerine olumlu etkileri kanıtlanmış olan beta bloker, ACE inhibitörü ve statin grubu ilaçların kullanımları yabancı serilerde bildirilenlere yaklaşmakla birlikte hala yeterli düzeylere ulaşabilmiş değildir. Tedaviye hastanın uyumunu artırmada çok önemli olan hastane içi dönemde ilaç uygulamasının artırılması, hasta ve doktorların bu ajanlar konusunda bilinçlendirilmesi ve cesaretlendirilmesi gereklidir. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 542-549) |
| 3. | Persistan Atriyal Fibrilasyonlu Hastaların Eksternal Kardiyoversiyonunda Optimal Enerji Seçimi Determining the Optimal Energy for External Cardioversion of Patients with Persistent Atrial Fibrillation Y.Alparslan BİRDANE, Ömer GÖKTEKİN, Y.Mehmet MELEK, Sait Mesut DOĞAN, Bülent GÖRENEK, Yüksel ÇAVUŞOĞLU, Ahmet ÜNALIR, Necmi ATA, Bilgin TİMURALPSayfalar 550 - 555 Çalışmamızda persistan atriyal fibrilasyonlu (AF) olgularda direk akıma bağlı muhtemel miyokard hasarını en aza indirmek ve başarısız şok sayısını azaltarak işlem zamanını kısaltmak için optimal başlangıç enerji miktarını belirlemeyi amaçladık. Çalışmaya persistan AF'lu (ortalama süre 143±112 gün), transözofajiyal ekokardiyografiyle intrakardiyak trombusu olmayan 72 olgu (41 erkek, yaş ortalaması 59 ± 11) alındı. Tüm hastalara eksternal kardiyoversiyon (EKV) öncesi uzun dönem veya kısa dönem antikoagulasyon uygulandı. Tüm olgulara sinüs ritmi (SR) sağlanana kadar 100 J, 200 J, 360 J ve yine 360 J (şok kaşıklarının yeri değiştirilip tekrar) protokolüyle EKV yapılması planlandı. İlk 16 olgudan sadece 2 si, 100 J ile SR'ne döndürülebildiğinden (%12) sonraki hastalarda 100 J kullanılmadı. Geriye kalan 70 hastaya 200 J uygulandı ve 14 olguda (%20) SR sağlandı. Üç yüz altmış J uygulanan 56 olgudan 39'u SR'ne döndürüldü. Sinüs ritmine dönmeyen 17 hastaya şok kaşıklarının yeri değiştirilerek ve toraksa hafif basınç uygulayarak ikinci 360 J verildi. Hastaların 5'inde (%29) SR sağlandı. Sonuç olarak persistan AF'lu hastaların %83'ünde SR elde edildi. Persistan AF'lu olgularda 100 J ve 200 J ile yapılan EKV' da beklenenden daha az başarı sağlanmıştır (%22). Persistan AF'lu olgularda EKV'da 100 J veya 200 J ile başlanması şok sayısını artırarak işlem süresinin uzamasına, verilen toplam enerji miktarını yükselterek muhtemel miyokard hasar riskinin artmasına neden olabilir. Kronik AF'da EKV'a 360 J ile başlamak optimal seçenek gibi gözükmektedir. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 550-555) |
| 4. | Hipertiroidide P Dalga Süresi ve P Dalga Dispersiyonu: Antitiroid Tedavinin Etkisi P Wave Duration and P Wave Dispersion in Hyperthyroidism: Effect of Antithyroid Treatment Yeşim GÜRAY, Ümit GÜRAY, M.Birhan YILMAZ, Hakan ALTAY, Halil KISACIK, Serdar GÜLER, Şule KORKMAZSayfalar 556 - 563 Hipertiroidi hastalarında atriyal fibrilasyona (AF) normal popülasyona göre daha sık rastlanmaktadır. On iki derivasyonlu yüzey elektrokardiyogramından (EKG) hesaplanan maksimum P dalga süresi ve P dalga dispersiyonunun (PDD) uzamasının, paroksismal atriyal fibrilasyon (PAF) gelişimi ile yakından ilişkili olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada, hipertiroidi tanısı almış PAF'ı olan ve olmayan hastalarda bu P dalga parametreleri, ötiroid sağlıklı bireylerle karşılaştırılmıştır. Ayrıca antitiroid tedavi sonrası bahsedilen P dalga parametrelerindeki değişim incelenmiştir. Çalışmamıza 52 ardışık hipertiroidi tanısı alan hasta dahil edildi. Tüm hastaların 24 saatlik Holter kayıtları alındı ve PAF varlığına göre bu hastalar iki gruba ayrıldı (PAF+ 29 hasta, PAF- 23 hasta). Tüm hastaların maksimum P dalga süresi (P mak), minimum P dalga süresi (P min) 12-derivasyonlu yüzey EKG kayıtlarından ölçüldü. PDD, P mak'dan P min çıkarılarak hesaplandı. Bulgularımıza göre hem PAF+ hem de PAF- hipertiroidi grubunun P mak değerlerinin kontrol grubundan daha uzun olduğu saptandı (sırasıyla, 114.8±11.6 msn; 105.6±11msn; 91±7.6 msn, p<0.001). Aynı şekilde, PDD değerleri de daha uzundu (sırasıyla, 53.3±12 msn; 43.6±10 msn; 31.2±5 msn p<0.001). P min değerlerinde ise anlamlı fark saptanmadı. Aynı zamanda, PAF+ grubun P mak ve PDD değerleri PAF- gruba göre anlamlı şekilde daha uzundu (P mak için p=0.006, PDD için p=0.003). Her iki hasta grubu, antitiroid tedavi sonrasında ötiroid hale geldikten sonra, P mak değerleri PAF+ grupta 106±10 msn'ye gerilerken (p<0.001), PDD ise 42.2±8.7 msn'ye geriledi (p<0.001). PAF- grupta ise P mak 97±14msn'ye gerilerken (p=0.001), PDD değerleri 34.5 ±6.4 msn'ye geriledi (p<0.001). Her iki grupta da P min değerlerinde anlamlı değişiklik saptanmadı. Yaşla düzeltilmiş PWD PAF prevelansı ile anlamlı olarak birliktedir. Sonuç olarak, yüzey EKG'den hesaplanan P mak ve PDD değerlerindeki artışın hipertiroidi hastalarında yüksek AF gelişim riskini yansıttığı düşünülmüştür. Antitiroid tedavi sonrası her iki parametrede gözlenen azalmanın ise tiroid hormonlarının atriyal elektrofizyoloji üzerindeki olumsuz etkilerinin azalmasına bağlanmıştır. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 556-563) |
| 5. | Çalışmalar Kılavuzluğunda Üçüncü Kuşak Trombolitik Ajanlar Third Generation Thrombolytic Agents in the Guidance of Trials Ayşe Saatçi YAŞAR, Asuman BİÇER, Hasan TURHAN, Hatice ŞAŞMAZSayfalar 564 - 570 Üçüncü kuşak trombolitik ajanların geliştirilmesindeki amaç, yarılanma ömrünün uzatılması, enzimatik etkinliğin, plazma proteaz inhibitörlerine karşı rezistansın ve fibrine bağlanma selektivitesinin artırılmasıdır. Reteplaz, tenekteplaz, lanoteplaz, monteplaz, pamiteplaz ve stafilokinaz üçüncü kuşak trombolitik ajanlardandır. Bu ajanların ortak bir özelliği plazma yarılanma ömürlerinin uzun olmasıdır. Bu, onların tek veya tekrarlayan bolus enjeksiyonları şeklinde kullanımına imkan verir. Akut miyokard infarktüslü hastalarda üçüncü kuşak trombolitik ajanlar ile ikinci kuşak ajanlara göre daha yüksek anjiografik açıklık oranlarının elde edildiği bildirilmiştir. Mortalite oranları ise benzerdir. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 564-570) |
| 6. | Akut Koroner Sendrom Dışı Olaylarda Kardiyak Troponin Yüksekliğinin Klinik Önemi Clinical Significance of Increased Troponin Levels in Clinical Events Other than Acute Coronary Syndromes Egemen DUYGU, Nalan KAHRAMAN, Seçkin PEHLİVANOĞLU, Zeki ÖNGENSayfalar 571 - 580 Kardiyak troponinler miyokarddaki ince aktin filamanlarının düzenleyici proteinleridir. Troponin T ve troponin I miyokard hasarı için yüksek oranda özgül ve duyarlı belirteçlerdir. Yakın zamanda akut miyokard infarktüsünün tanısı ve ST segment elevasyonsuz akut koroner sendromların tanı ve risk değerlendirilmesinde standart belirteçler olarak kabul edilmiştir. Ancak kardiyak troponinler akut koroner sendrom dışı nedenle başvuran birçok hastada da yüksek bulunmaktadır. Bu durum yanlış tanılara ve gereksiz girişimlere yol açabilmektedir. Troponin değerlerinin yükselmesi akut koroner sendromlarda mortalite ve morbidite riskinde artışı gösterdiği gibi akut koroner olay bulunmamasına karşın kalp yetersizliği, sepsis, böbrek yetersizliği ve pulmoner emboli hastalarında da ölüm riskini arttırmaktadır. Miyokarddan troponin salınımı, geçici veya kalıcı miyokard hasarını göstermektedir. Bu hasar iskemi, inflamasyon, infeksiyon, toksinler, artmış ventrikül duvar gerilimi gibi birçok sebebe bağlı olabilir. Bu derlemede troponinlerin yapısı, salınma mekanizmaları ve biyokimyasal analizi özetlenmiş olup, troponin düzeylerinde artışa neden olan akut koroner olay dışı birçok durum ele alınarak, neden arttıkları ile artışın klinik önemi tartışılacak ve ayırıcı tanıda nasıl bir yol izlenmesi gerektiği irdelenecektir. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 571-580) |
| 7. | Kronik Perikardiyal Efüzyonda Tanı ve Tedavi Yaklaşımı Chronic Pericardial Effusion: Diagnostic and Therapeutic Methods İsmail BIYIK, Oktay ERGENESayfalar 581 - 590 Kronik perikardiyal efüzyonlar bazı klinik durumlarda önemli morbidite ve mortalite nedeni olabilmektedirler. Etyolojisinin çeşitliliği nedeniyle tanı ve tedavi yaklaşımlarında önemli farklılıklar vardır. Perikardiyal efüzyonlarda klinik görünüm, tanı yöntemleri ve farklı tedavi yaklaşımlarının iyi bilinmesi büyük önem arzetmektedir. Bu çalışmamızda yeni literatürler ışığında perikardiyal efüzyon tanı ve tedavisini gözden geçirmeyi amaçladık. Akut semptomatik efüzyonlarda seçilecek yöntem ekokardiyografi kılavuzluğunda perikardiyosentez olmalıdır. Kronik efüzyonlarda etiyolojik neden tedavi yaklaşımında belirleyici rol oynamaktadır. Malign efüzyonlarda perikardiyosentez ve sklerozan tedavi, radyasyon tedavisi tercih edilen yaklaşımlardır. Bunun yanında kronik tekrarlayan efüzyonlarda balon perikardiyotomi, pürülan ve tüberküloz etiyolojilerinde cerrahi yöntemler uygun yaklaşımlar olmaktadır. Son zamanlarda yapılan çalışmalar perikardı yeni tedavi yöntemlerinin uygulama alanı haline getirmektedir. Özellikle perkütan ve cerrahi revaskularizasyon şansı olmayan hastalarda kollateral damar gelişimini uyarmak için intraperikardiyal basic fibroblast growth faktör (b-FGF) uygulamaları ümit vericidir. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 581-590) |
| 8. | Sağlıklı Erkeklerde İlerleyen Yaşın Karotis-Femoral (Aortik) Nabız Dalga Hızı Üzerine Etkileri The Effects of Advancing Age in Healthy Men on the Carotid-Femoral (Aortic) Mustafa YILDIZ, Alparslan ŞAHİN, Turhan KÜRÜMSayfa 591 Makale Özeti | |
Copyright © 2026 Türk Kardiyoloji Derneği Arşivi
