Turk Kardiyol Dern Ars: 31 (8)

Cilt: 31  Sayı: 8 - Ağustos 2003

1.
Alkol İçiminin Prospektif İncelemede Risk Değişkenleri, Metabolik Sendrom ve Koroner Risk Üzerine Etkileri
Prospective Assessment of Influences of Alcohol Consumption on Risk Parameters, Metabolic Syndrome and Coronary Risk in Turkish Adults
Altan Onat, Gülay Hergenç, Mehmet Yazıcı, Hüseyin Uyarel, Bülent Uzunlar, Sadık Toprak, Vedat Sansoy
Sayfalar 417 - 425
Bu çalışma, TEKHARF orijinal kohortu verilerine göre, alkollü içki tüketiminin koroner risk ve tüm ölümler ile buna aracılık eden bellibaşlı risk faktörleri üzerine etkilerini prospektif biçimde incelemeyi amaçlamaktadır. Alkol içimi durumu hem içmeyen ve giderek artan miktarlarda 5 alkol içimi kategorileri halinde, hem de ılımlı ve aşırı içme kategorileri halinde değerlendirildi. Metabolik sendrom (MS) ve başlıca risk faktörleri olarak da sistolik ve diyastolik kan basıncı, HDL-kolesterol, bel çevresi, trigliserid, total kolesterol, CRP düzeyleri ve sigara ele alındı. Ölüm, koroner ölüm ve koroner kalp hastalığının (KKH) tanımı, önceki çalışmalarda açıklanan biçimdeydi. İncelemeye alınıp ortalama 10.0 yıl (5 ila 12 yıl) izlenen 2714 erkek ve kadının, başlangıçta ortalama yaşı erkeklerde 42.0 (±15), kadınlarda 41.5 (±15) idi. Erkeklerin %32.5'u, kadınların %3.6'sı olmak üzere, erişkinlerin %17.9'u arasıra alkollü içki kullanmaktaydı. Oniki yıl arayla elde edilen alkol içimi verilerinde ve 4 yıl arayla ölçülen HDL-kolesterol değerlerinde tutarlılık, 0.6 gibi yüksek bir korelasyon sergiledi. Yaşın ve sigara içiminin dahil olduğu lojistik regresyon analizinde, alkol içimi durumu fatal ve fatal olmayan KKH'nı erkeklerde yükseltici, kadınlarda azaltıcı biçimde öngördürme eğiliminde idiyse de, bu, anlamlılığa ulaşmadı. Tüm ölümler için, alkol içimi durumundan anlamlı bir öngörü elde edilmedi. Alkol içiminin 10 yıl sonraki metabolik sendromu -yaştan ve sigara içiminden bağımsız biçimde- erkeklerde artırıcı (p=0.002), kadınlarda azaltıcı (p=0.05) yönde belirleyiciliği bulundu. Lineer regresyon analizinde, alkol içimi durumunun 10 ve 12 yıl sonraki plazma HDL-kolesterol konsantrasyonlarını erkeklerde 4 mg/dl (2 ila 6) gibi anlamlı ölçüde, kadınlarda anlam düzeyine ulaşmayan bir trend halinde yükselttiği, 10 yıl sonraki sistolik (5.3 mmHg) ve diyastolik kan basıncını (3.7 mmHg) erkekte anlamlı olarak yükselttiği, kadında anlam düzeyine ulaşmayan bir trend halinde azalttığı kaydedildi. Yaşın ve sigara içiminin kontrol altında tutulduğu alkol içim durumu bel çevresi, sistolik ve diyastolik kan basıncı ile plazma total kolesterol (ve kısmen trigliseridler) ile erkeklerde anlamlı doğrusal ilişki içinde iken, kadınlarda ilişki yoktu veya sınırda anlamlı ters yöndeydi. Alkol içiminin Türk erkeklerinde metabolik sendromu, abdominal obezite ve kan basıncını artırdığı, kadınlarda MS'u azalttığı, HDL-kolesterol düzeyini her iki cinsiyette yükselttiği sonucuna varıldı. KKH riski ile kadınlarda azaltma yönündeki bir ilişkiye karşılık, erkeklerdeki alkol içme kalıbının koroner olayları ılımlı içenlerde bile yükseltme eğilimine yol açtığı izlenimi elde edildi.
Prospective Assessment of Influences of Alcohol Consumption on Risk Parameters, Metabolic Syndrome and Coronary Risk in Turkish Adults We evaluated in a prospective manner the effects of alcohol consumption on coronary heart disease (CHD) risk, overall mortality, metabolic syndrome (MS) and relevant risk variables based on the baseline data of the original cohort of the Turkish Adult Risk Factor Study. Alcohol status was assessed in two ways: a) abstinents and 5 increasing categories of alcohol intake, b) abstinents, moderate and severe alcohol intake brackets. In addition to smoking as a confounding factor, 4 components of the MS, as well as total cholesterol and C-reactive protein were evaluated. Criteria of ascertainment of cause of death and of CHD had been previously published. The 2714 men and women included in 1990 in the study and followed up for a mean of 10.0 (5 to 12) years had a mean age of 41.7 (±15) years. Consumers of alcoholic beverages were limited to 17.9% of adults (32.5% of men and 3.6% of women). Consistency of alcohol consumption data obtained 12 years apart and HDL-cholesterol values obtained 4 years apart showed a good correlation (r = 0.6) with each other. In logistic regression analysis adjusted for age and smoking status, alcohol status -despite failing to attain level of significance- showed a trend towards predicting fatal and nonfatal CHD: raising in men and lowering in women. Alcohol intake was not significantly associated with overall mortality but was an independent predictor of subsequent MS 10 years later, when adjusted for age and smoking status, raising this risk in men (p=0.002), lowering it among women (p=0.05). By linear regression, alcohol status was found to be a determinant, independent of age and smoking status, of plasma HDL-cholesterol concentrations 10 and 12 years later, significantly in men (by 4 mg/dl [2 to 6]), showing only a trend in women. It was also associated with a significantly elevated (5.3 mmHg) systolic and diastolic (by 3.7 mmHg) blood pressure in men, while being associated with a trend to diminution of levels in women. Again, when age and smoking status was controlled for, alcohol status was correlated significantly with waist circumference, systolic and diastolic blood pressures, total cholesterol (and triglycerides at borderline significance) among men, whereas women showed no correlation or a reverse trend. We concluded that alcohol intake raised the risk for MS, abdominal obesity and elevated blood pressure in Turkish men, diminished the risk for MS in women while raising HDL-cholesterol levels in both genders. In contrast to a trend to an inverse association with CHD risk in women, men disclosed a trend towards rising CHD events even with moderate consumption, presumably consequent to their alcohol drinking pattern.

2.
Ostiyum Sekundum Tipi Atriyal Septal Defektte Pulmoner Ven Akım Özellikleri
Pulmonary Venous Flow Characteristics in Ostium Secundum Type Atrial Septal Defect
Mustafa Yılmız, Yekta Gürlertop, Mahmut Açıkel, Engin Bozkurt, Kemal Erol, Fuat Gündoğdu, Şule Karakelleoğlu
Sayfalar 426 - 431
Ostiyum sekundum atrial septal defektte (ASD) pulmoner ven akım özellikleri önceden yeterince çalışılmamıştır. ASD kardiyak hemodinamiyi hem ventriküler sistolde ve hem de diyastolde çarpıcı bir şekilde değiştirir. Bu çalışma ostiyum sekundum atriyal septal defektli hastalarda pulmoner ven akım özelliklerini araştırmak amacıyla planlandı. Pulmoner akımın sistemik akıma oranı (Qp/Qs)<1.5 olan ondört hasta (grup I), şant oranı Qp/Qs >1.5 olan onyedi hasta (grup II) ve onbeş sağlıklı olgu (grup III) çalışmaya alındı. Tüm olguların sol üst pulmoner ven akımı transözofajiyal ekokardiyografi ile analiz edildi. Çalışmamızda şant oranı >1.5 olan hastaların % 88'inde sistolün başlangıcından atriyal kontraksiyona kadar tek devamlı öne doğru olan pulmoner venöz akım örneği gözlendi. Grup II?de yalnızca iki hastada (%12) pulmoner ven akımı sistolik ve diyastolik dalgalar olmak üzere iki fazlı idi. Atriyal geri akım dalgası grup II'de grup I'den (p<0.001) ve grup III'den (p<0.001) anlamlı derecede düşüktü. Şant oranı <1.5 olan hastalarda pulmoner ven akımı sistolik ve diyastolik dalgalar olmak üzere iki fazlı idi. Grup I ve grup III arasında pulmoner ven sistolik ve diyastolik dalgalar açısından fark yoktu. Grup I'de atriyal geri akım dalga hızı grup III'ten belirgin olarak düşüktü (p<0.001). Bu çalışmanın sonuçları şant oranı <1.5 olan hastalarda pulmoner ven akımının tek devamlı öne doğru olan dalga ve azalmış atriyal geri akımdan ibaret olduğunu göstermektedir. İlaveten şant oranı <1.5 olan hastalarda iki evreli pulmoner ven akımı ve azalmış atriyal geri akım mevcuttur. Atriyal septal defektli hastalarda pulmoner ven akımının incelenmesi atriyal septumdaki şantın büyüklüğü hakkında bilgi verebilir.
Pulmonary Venous Flow Characteristics in Ostium Secundum Type Atrial Septal Defect The pulmonary venous flow characteristics in ostium secundum atrial septal defect (ASD) have not been previously studied in detail. ASD dramatically alters cardiac hemodynamics during both ventricular systole and diastole. This study investigated the pulmonary venous flow pattern in patients with ostium secundum ASD. Fourteen patients who had a shunt ratio of pulmonary to systemic flow (Qp/Qs) <1.5 (group I), seventeen patients who had shunt ratio Qp/Qs <1.5 (grupII) and fifteen healthy subjects (grup III) were included in the study. The left upper pulmonary venous flow of all subjects was analysed by transesophageal echocardiography. We showed a single continuous antegrade wave extending from the beginning of systole to the onset of atrial contraction in 88% of patients who had a shunt ratio of Qp/Qs >1.5. The pulmonary venous flow was biphasic (systolic and diastolic waves) in only two patients (12%) in group II. The atrial reversal flow wave was significantly lower in group II than in group I (p<0.001) and in group III (p<0.001). In patients who had a shunt ratio <1.5, pulmonary venous flow was biphasic. There was no difference regarding pulmonary venous systolic and diastolic waves between group I and group III. Atrial reversal wave velocity was lower in group I than in group III (p<0.001). Pulmonary venous flow comprises a single continuous antegrade wave and a diminished atrial reversal wave in patients who have a shunt ratio < 1.5, whereas biphasic pulmonary venous flow and diminished atrial reversal wave are present in patients who have a shunt ratio <1.5. Investigating the pulmonary venous flow in patients with atrial septal defect may provide information on the size of the shunt in the atrial septum.

3.
Akut Anteriyor Miyokard İnfarktüsünde V1 Derivasyonundaki ST Elevasyonunun Önemi: Bir Pulsed Wave Doku Doppler Ekokardiyografi Çalışması
Significance of ST Elevation in Lead V1 in Acute Anterior Myocardial Infarction: A Pulsed Wave Tissue Doppler Echocardiography Study
Osman Akdemir, Mustafa Yıldız, Çetin Gül, Atilla Birsin, Armağan Altun, Gültaç Özbay
Sayfalar 432 - 439
Yakın zamanda yapılan çalışmalar akut anteriyor miyokard infarktüsünde (AAMi) V1 derivasyonundaki ST segment elevasyonunun (STE) önemi üzerinde odaklanmıştır. Bizim çalışmamızda V1'deki STE ile mitral anulus köşesinden doku Doppler (DD) yöntemi ile belirlenen sol ventrikül bölgesel ve global fonksiyonlarındaki değişimin ilişkisi araştırıldı. Kırk yedi ardışık AAMi'lü hastaya hastaneye kabulünden sonraki ilk 36 saat içinde standart ekokardiyografi ve mitral anulusun dört köşesinde DD görüntüleme uygulandı. V1derivasyonundaki maksimum STE amplütüdü ile DD hızları arasındaki korelasyon incelendi. V1'deki STE amplütüdünün septal (r=-0.49), anteriyor (r=-0.47) ve inferiyor (r=-0.51) mitral anulusun erken diyastolik DD hızları, inferiyor mitral anulusun (r=-0.48) erken diyastolik DD hızının geç diyastolik DD hızına oranı ve ortalama erken diyastolik DD hızı (r=-0.52) ile anlamlı olarak korelesyonu gösterildi. Alt grup analizinde V1'de 2 mm ST elevasyonu olan hastalarda (32%) septal anulusdaki zirve sistolik ve geç diyastolik DD hızları (sırasıyla 5.9 ±1.8 cm/s'ye karşın 6.8 ±1.3 cm/s; p=0.03 and 9.1 ±2.5 cm/s'ye karşın 10.6 ±1.8 cm/s; p=0.02), lateral mitral anulustaki erken diyastolik hız (6.1 ±1.7 cm/s'ye karşın 8.1 ±2.6 cm/s; p=0.02) ve ortalama sistolik DD hızı (6.2 ±1.2 cm/s'ye karşın 6.8 ±0.9 cm/s; p=0.04) anlamlı olarak düşük bulundu. Sonuç: Akut anteriyor miyokard infarktüslü hastalarda V1 derivasyonundaki belirgin STE, farklı mitral anulus köşelerinin DD analizi ile belirlenen ve sol ventrikülün infarktla ilişkili bölgesi ile birlikte en iyi fonksiyon gören bölgesini tutan yüksek derece fonksiyonel bozulma ile ilişkilidir.
Recent studies have focused upon the significance of ST segment elevation (STE) in lead V1 in acute anterior myocardial infarctions (AAMI). Our study investigated whether STE in V1 is associated with alterations in regional and global left ventricular functions determined by tissue Doppler (TD) imaging mitral annulus corners. Standard echocardiography and TD imaging of four sites of mitral annulus were performed to 47 consecutive patients with AAMI within 36 hours of hospital admission. Correlations between the maximum STE amplitude in V1 and TD velocities were analyzed. The amplitude of STE in V1 significantly correlates with early diastolic TD velocities of septal (r= -0.49), anterior (r= -0.47) and inferior mitral annulus (r= -0.51), early to late diastolic TD velocity ratio of inferior mitral annulus (r= -0.48), and mean early diastolic TD velocity (r= -0.52). A subgroup analysis revealed that patients with STE of 2 mm in V1 (32%) had significantly lower peak systolic and late diastolic TD velocity at septal annulus (5.9 ±1.8 cm/s vs. 6.8 ±1.3 cm/s; p=0.03 and 9.1 ±2.5 cm/s vs. 10.6 ±1.8 cm/s; p=0.02, respectively), early diastolic velocity at lateral mitral annulus (6.1 ±1.7 cm/s vs. 8.1 ±2.6 cm/s; p=0.02), and mean systolic TD velocity (6.2 ±1.2 cm/s vs. 6.8 ±0.9 cm/s; p=0.04). In patients with AAMI, a pronounced STE in V1 is associated with high degree of functional impairment involving both infarct-related and apparently best functioning portions of the left ventricle as determined by TD analysis of different mitral annulus corners.

4.
Türk Erişkinlerinde Apo CIII Düzeyleri: Koroner Risk ve Metabolik Sendrom ile İlişkileri
Apo CIII Levels in Turkish Adults: Association with coronary risk and metabolic syndrome
Altan Onat, Gülay Hergenç, Vedat Sansoy, Manfred Fobker, Köksal Ceyhan, Sadık Toprak, Gerd Assmann
Sayfalar 440 - 450
Çalışmanın amacı düşük kolesterol düzeyleri fakat yüksek metabolik sendrom (MS) prevalansına sahip olan Türk erişkinlerinde, total apolipoprotein CIII (apo CIII) ve alt fraksiyonlarının prevalan koroner kalp hastalığının (KKH) bağımsız belirteci olup olmadığını veya metabolik sendromla ilişkili değişkenleri yansıtıp yansıtmadığını kesitsel olarak incelemekti. 2001 TEKHARF taraması kohortunu temsil eden 857 katılımcıda, apo CIII ve diğer risk faktörleri değerlendirildi. KKH teşhisi, klinik bulgular ve istirahat elektrokardiyogramının Minnesota kodlamasına göre yapıldı. Çalışma grubu 33-82 yaşları arasındaki kadın ve erkeklerden oluştu. ATP III kriterine göre grubun %42'sinde metabolik sendrom saptandı. Ortalama bel çevresi erkeklerde 89.4 cm, kadınlarda 92.9 cm bulundu. Apo CIII türbidimetrik immunassay ile ölçüldü. Erkek ve kadınlarda ortalama HDLdışı-apo CIII sırasıyla 6.4 ve 6.2 mg/dl, HDL apo CIII ise 6.2 ve 6.3 mg/dl idi. HDLdışı-apoCIII düzeyleri Batılı toplumlardaki değerlere benzer, HDLapoCIII düzeyleri ise daha yüksek bulundu. İki cinste de apo CIII'ün her iki fraksiyonu da lipidler, lipoproteinler, apo B, antropometrik ölçümler, sistolik ve diyastolik kan basıncı ile anlamlı ilişki sergiledi. Her iki apo CIII fraksiyonunun serum trigliseridleri (rs = 0.70 ) ve apo B (rp = 0.37) ile ilişkisi oldukça kuvvetli idi. Toplam apo CIII ve her iki fraksiyonu, kadınlarda proinflamatuar C-reaktif protein ile zayıf bir ilişki (rs =0.20, p<0.001) gösterdi. HDLdışı-apoCIII'ün düşük düzeylerine karşı >7 mg/dL değerler, hipertrigliseridemik hiperapo B varlığını yaş ayarlı 13.8 Odds oranı (OO) ile belirledi. Total ve HDLdışı-apoCIII, yaş, LDL- ve HDL- kolesterol ayarlamaları yapıldıktan sonra dahi erkeklerde prevalan KKH ile anlamlı (p trend <0.05 ve 0.002) ve kuvvetli bir ilişki sergiledi: Üst ve alt dörtte birlik dilimleri arasındaki OO sırasıyla 3.88 (CI 1.3;11.4), ve 8.8-kat (CI 2.6;29.8) idi. Sonuç olarak, metabolik sendromun (MS) egemen olduğu Türk erişkinlerinde, total ve HDLdışı-apoCIII her iki cinste de metabolik sendrom ve hipertrigliseridemik hiperapo B'nin belirleyicisi olarak saptandı. Her ikisi de erkeklerde, LDL- ve HDL-kolesterol düzeylerinden bağımsız olarak, prevalan KKH'nın güçlü belirteci idi. Kadınlarda inflamatuar parametrelerle ilişkili olmalarına rağmen, yüksek apo CIII düzeylerinin KKH ile ilişkisi yaştan bağımsız bulunmadı.
Since apolipoprotein C-III (apoC-III) has been proposed to indicate coronary risk in healthy subjects, we studied cross-sectionally in a population sample representative of Turkish adults whether serum levels of total apoC-III or its components were independent markers of prevalent coronary heart disease (CHD) or were related to the metabolic syndrome (MS). In 857 unselected participants of the Turkish Adult Risk Factor Survey in 2001, apoC-III and other risk variables were evaluated. CHD was diagnosed on the basis of clinical findings and Minnesota coding of resting ECGs. The sample consisted of middle-aged and elderly adults, 42% of whom had MS identified by criteria of the ATP III. ApoC-III values were measured by turbidimetric immunoassay. Mean concentrations for nonHDL apoC-III in men and women were 6.4 and 6.2 mg/dl, respectively, and for apoC-III in HDL were 6.2 and 6.3 mg/dl, respectively. Both fractions of apoC-III were significantly correlated with lipids, lipoproteins, apo B, anthropometric measures and blood pressures in both sexes. Correlations of both were high with serum triglycerides (rs = around 0.70) and apo B (rp = around 0.37). Total apoC-III as well as both fractions were significantly correlated in women also with C-reactive protein (rs = around 0.20, p<0.001). High (>7.0 mg/dl) as opposed to lower levels of nonHDL apoC-III indicated the presence of hypertriglyceridemic hyperapo B with an age-adjusted OR of 13.8; it indicated the presence of metabolic syndrome with 4.66-fold likelihood. Total apoC-III and nonHDL apoC-III proved to be significantly (p trend <0.05 and 0.002) and strongly associated with prevalent CHD in men even when adjusted for age, LDL- and HDL-cholesterol; namely, the OR across upper and lower quartiles was 3.9 (CI 1.3;11.4), and 8.8-fold (CI 2.6;29.8), respectively. We concluded that total and nonHDL apoC-III are each a determinant in Turkish men and women of the metabolic syndrome and of hypertriglyceridemic hyperapoB. They are also significant markers of prevalent CHD in men independent of LDL- and HDL-cholesterol levels.

5.
Defibrilatör İmplantasyonu Sonrası Hasarlanabilir Üst Sınırı Kullanarak Defibrilasyon Eşiğinin Belirlenmesi
Detection of Defibrillation Threshold Using the Upper Limit of Vulnerability Following Defibrillator Implantation
Ata Kırılmaz, Barbaros Dokumacı, Kürşad Erinç, Fethi Kılıçaslan, Hakan Dinçkal, Özcan Yücel, Mustafa Karaca
Sayfalar 451 - 457
Hasarlanabilir üst sınır (HÜS) ile defibirlasyon eşiği (DFE) arasında iyi bir uyum olsa da, defibrilatör implantasyonu sonrası HÜS'ın avantajını kullanarak DFE'yi tesbit eden belirgin bir metod yoktur. Bu çalışma HÜS avantajını kullanarak en az fibrilasyon oluşturarak DFE'nin saptanmasını ve DFE saptanmasında en ideal defibrillator ayarlamasını saptamaktır. Yeni ICD implantasyonuna giden 13 hasta T dalga şoku taraması ile oluşturulan DFE'si saptanmıştır. 'Ventriküler fibrilasyon (VF) oluşturmak için gereken en yüksek T dalga şokundan 5 J fazla defibrilasyon şokunun veya VF oluşturacak T dalga şoku 5 J?den az ise 10 J defibrilasyon şokunun başarılı defibrilasyon sağlayacağı' hipotezi test edildi. Bu hipotezi sağlayamayan 5 hastanın ortak özellikleri VF oluşturmak için verilen T dalga şoklarının 5 J altında (n=4) veya çok üstünde (n=1) olmasıdır. İlk T dalga ve kurtarma şoklarının sırası ile 10 ve 15 J olarak programlanmasını öneriyoruz. Eğer 10 J T dalga şokları VF oluşturamadıysa ilk T dalga ve kurtarma şoklarının sırası ile 5 ve 10 J olarak programlanmalıdır. 5 J T dalga şoku ile VF indüklenmemiş ise yüksek DFE akla gelmelidir.
Although the correlation between upper limit of vulnerability (ULV) and defibrillation threshold (DFT) has been well described, there has been no uniform DFT testing protocol taking the advantage of ULV after defibrillator (ICD) implantation. This study was designed to test DFT with the least number of fibrillation inductions using the ULV and to describe the most practical set of ICD during DFT following implantation. A total of 13 patients undergoing a new ICD implantation had a DFT induced with scanned T wave shock. The hypothesis that VF could be defibrillated with 5 J higher than the highest T-wave shock needed to induce VF or with 10 J if the T wave shock needed to induce VF was less than 5 J, was tested. The common features of five patients who did not fulfill the hypothesis were that T wave shock needed to induce VF was either under 5 J (4 patients) or high (1 patient). We propose the first T wave and rescue shock set at 10 J and 15 J, respectively. If any of the scanned T wave shocks could not induce VF, then the T wave and the first rescue shock should be set at 5 J and 10 J, respectively. If the induction of VF has been unsuccessful with T wave shock at 5 J, then a high DFT should be expected.

6.
Kalp Yetersizliği Tanı, Tedavi ve Prognozunun Belirlenmesinde B-tipi Natriüretik Peptidin Yeri
Diagnostic, Prognostic and Therapeutic Role of B-type Natriuretic Peptide in Heart Failure
Neşe Çam, Mutlu Vural
Sayfalar 458 - 465
B-tipi natnüretik peptid (BNP) diyastol sonu basınç ve hacım artışına yanıt olarak ventriküllerden salgılanan bir kardiyak nörohormondur. Diüretik, natriüretik ve vazodilatör özellikleri ile nörohormonal aktivasyonun olumlu yanını temsil eder. Kronik kalp yetersizliğinde BNP konsantrasyonu artmıştır ve hastalık ciddiyeti ve hastanın fonksiyonel kapasitesi ile ilişkilidir. BNP ölçümü kalp kaynaklı veya kalp dışı nedenlere bağlı akut nefes darlığı ayrımında yararlı olabileceği gibi, koroner kalp hastalığı, hipertansiyon, diyabet veya diğer vasküler hastalığı bulunan, sol ventrikül sistolik disfonksiyonu yönünden yüksek riskli gruplarda tarama yöntemi olarak da kullanılabilir. Konjestif kalp yetersizliği olan hastalarda BNP uzun dönem morbidite ve mortalitenin bağımsız öngördürücüsüdür. Diğer taraftan tekrarlanan BNP ölçümleri kalp yetersizliği tedavisinin etkinliğini değerlendirmede kullanılabilir. Sentetik bir rekombinant insan BNP olan nesiritid kalp yetersizliği tedavisinde özellikle akut dekompanse kalp yetersizliği olan hastalarda büyük yarar sağlayabilir. Bu derlemede kalp yetersizliği olan hastalarda BNP'nin tanı, prognoz ve tedavideki yerini araştıran çalışmalar gözden geçirilmiştir.
B-type natriuretic peptide (BNP) is a cadiac neurohormone specifically synthesised in and secreted from the ventricles in response to elevations of end-diastolic pressure and volume. It represents a favorable side of neurohormonal activation with its diuretic, natriuretic and vasodilator properties. Concentrations of BNP are increased in chronic heart failure and correlate with the severity and functional capacity of the patient. Measurement of BNP may be useful in distinguishing between cardiac and noncardiac causes of acute dyspnea. It is also suggested as a screening method for left ventricular systolic dysfunction in groups at high risk such as those with coronary heart disease, hypertension, diabetes or other vascular diseases. In patients with congestive heart failure, BNP is an independent predictor of long-term morbidity and mortality. On the other hand, repeated measurements of BNP might be used to evaluate the efficacy of therapy for heart failure. Nesiritide, a recombinant human BNP, may have an important role in the management of heart failure, especially in patients with acute decompensated heart failure. In this article, we reviewed the studies evaluating the diagnostic, prognostic and thearapeutic role of BNP in patients with heart failure.

7.
Geçici AV Tam Bloka Yol Açan Lyme Karditli Bir Olgu
Transient Complete AV Block due to Lyme Carditis
Ahmet Akyol, Ayşen Burgun, Abdurrahman Eksik, Nazmiye Çakmak, Enis Oğuz, İzzet Erdinler, Kadir Gürkan
Sayfalar 466 - 470
Lyme hastalığı, Borrelia Burgdorferi'nin yol açtığı ve kenelerle ile taşınan sistemik infeksiyöz bir hastalıktır. Hastalık erken lokalize hastalık (safha 1), erken disemine hastalık (safha 2), geç veya persistan infeksiyon (safha 3) olmak üzere 3 safhadan oluşur. Kardit ise 2. safhada, genellikle hastalığın nörolojik ve musküloskeletal yakınmaları ile birlikte ortaya çıkar. Kardiyak tutulum, genellikle kendi kendini sınırlayan ve kalıcı kalp pili implantasyonuna gerek göstermeyen ileti sistemi bozuklukları ile kendini gösterir. Bu yazıda, geçici atrioventriküler ileti sistemi hastalığına yol açan Lyme karditli bir olgu sunulmuştur.
Lyme disease is a systemic disease, which is caused by a spirochete, called Borrelia burgdeorferi and transmitted by the Ixodes ticks. The disease has three stages; early localized disease (stage 1), early disseminated disease (stage 2) and late or persistent infection (stage 3). Lyme carditis is usually seen in the second stage together with the findings of other systemic involvement, for example neurological complications and musculoskeletal pain. The principal manifestation of cardiac involvement is usually self-limited conduction abnormalities. These conduction abnormalities rarely require permanent pacing. Here, we present a patient with temporary complete atrioventricular block caused by Lyme carditis.

8.
Akut Miyokard Enfarktüsü Nedeniyle Uygulanan Trombolitik Tedavi Sonrası Gelişen Hemobili
Hakan Ulupınar, Özcan Özdemir, Ayça Boyacı, Hasan Turhan, Orhan Maden, İbrahim Bıyıkoğlu, Hatice Şaşmaz
Sayfa 471
Makale Özeti | Tam Metin PDF

DIĞER YAZILAR
9.
Türk Kardiyoloji Derneği Yönetim Kurulu Alt Birimleri Çalışma Yönergesi
Henüz tamamlanmamış! (İngilizce)

Sayfa 472
Makale Özeti | Tam Metin PDF

© copyright 2019 TKD Arşivi
LookUs & Online Makale