Turk Kardiyol Dern Ars: 30 (5)

Cilt: 30  Sayı: 5 - Mayıs 2002

1.
İngilizce Özetler
Summaries of Articles

Sayfalar 278 - 280
Makale Özeti | Tam Metin PDF

2.
Anjiyografik Olarak Koroner Arter Hastalığı Tanısı Almış Hastalarda Koroner Arter Hastalığının Klinik Şekilleri Arasında Plazma Homosistein Seviyesi Farklı Mıdır?
Is There any Difference in Plasma Homocysteine Levels Among Various Clinical Types of Angiographically Determined Coronary Artery Disease
Engin BOZKURT, M. Kemal EROL, Mahmut AÇIKEL, Mustafa YILMAZ, Sait KELEŞ, Şule KARAKELLEOĞLU
Sayfalar 281 - 285
Son zamanlarda yapılan çalışmalar; orta derecede artmış plazma homosistein konsantrasyonunun, koroner arter hastalığı (KAH) için bağımsız bir risk faktörü olduğunu göstermiştir. Ayrıca bazı akut koroner sendromlu (AKS) olgularda artmış plazma homosistein seviyesinin mortaliteyi de arttırdığı gösterilmiştir. Fakat KAH'ın klinik şekilleri arasında plazma homosistein seviyesi bakımından farklılık olup olmadığı araştırılmamıştır. Bu çalışma KAH'ın farklı klinik şekilleri arasında plazma homosistein seviyesinde farklılık olup olmadığını araştırmak amacı ile yapıldı. Çalışmaya kliniğimizde koroner anjiyografi yapılan ve koroner arterlerinde önemli darlık (?%50) bulunan ardışık 123 KAH olgusu (94 erkek, 29 kadın; ortalama yaş: 54.39±9,64 yıl) ile aynı yaşlarda koroner anjiyografisi normal olan 30 kontrol vakası (24 erkek, 6 kadın; ortalama yaş: 53.56±9.87 yıl) alındı. KAH olguları KAH'ın klinik şekillerine göre dört gruba ayrıldı. Grup 1: efor anginası olanlar (n: 27), grup 2: class III anstabil anjina pektoris ya da ST yüksekliği olmayan akut miyokard infarktüsü olanlar (n: 43), grup 3: ST yüksekliği olan akut miyokard infarktüsü olanlar (n: 33) ve grup 4: daha önceden (>2 ay) miyokard infarktüsü geçirmiş, PTCA yapılmış yada by-pass operasyonu olmuş fakat anginası olmayan olgular (20). Olgulardan hastaneye kabulde venöz kan örnekleri alınarak plazmaları ayrıldı. Bundan homosistein seviyesi ''high performance liquid chromatrography (HPLC)'' yöntemi ile çalışıldı. Plazma homosistein seviyesi KAH'lı olgularda kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu (sırasıyla 14.92±4.25 µmol/L; 8.64±1.52 µmol/L, p<0.001). KAH'ın alt grupları arasında ise homosistein seviyeleri arasında anlamlı farklılık tespit edilmedi (sırasıyla 14.52±3.99 µmol/L; 15.18±4.51 µmol/L; 15.37±4.68 µmol/L; 14.33±3.35 µmol/L; tüm alt gruplar arasında p>0.05). Bu sonuçlar anjiyografik olarak KAH tanısı konulmuş hastalarda KAH'ın klinik şekilleri arasında plazma homosistein seviyesinin değişmediğini göstermektedir.
Recent studies have shown that moderately elevated plasma homocysteine concentrations are an independent risk factor for coronary artery disease (CAD). In addition, it has been demonstrated that elevated plasma homocysteine level increases mortality in patients with acute coronary syndrome. But, there is no study that has demonstrated whether there is any difference between clinical varieties of CAD with respect to plasma homocysteine levels. The aim of the present study was to examine the plasma homocysteine levels in various clinical presentations of CAD. In this study, consecutive 123 patients (94 male, mean age: 54.4 ± 9,6 years) with significant (?%50) coronary artery disease were recruited together with age-matched 30 healthy subjects as control group (24 male, mean age: 53.6 ± 9.9 years) whose coronary angiograms were normal. Patients with CAD were divided into four different groups according to their clinical types of CAD. Group 1: patients with exercise angina (n: 27); group 2: patients with class III unstable angina pectoris or non-ST elevation acute myocardial infarction (n: 43). Group 3: patients with ST elevation acute myocardial infarction (n: 33). Group 4: patients with old (>2 month) myocardial infarction or those subjected to percutan enous transluminal coronary angioplasty or coronary artery by-pass graft operation, with no angina pectoris (n: 20). Venous blood samples were collected from all groups on admission to the hospital. Plasma homocysteine concentrations were measured by high-performance liquid chromatography with fluorescence detection. Plasma homocysteine levels were significantly higher than the control group in patients with CAD (8.64 ± 1.52 µmol/L, 14.92 ± 4.25 µmol/L; p<0.001, respectively). But, there were no significant differences of homocysteine concentrations among patients with CAD sub-groups (14.52 ± 3.99 µmol/L; 15.18 ± 4.51 µmol/L; 15.37 ± 4.68 µmol/L; 14.33 ± 3.35 µmol/L). This result shows that a significant difference for plasma homocysteine levels does not exist among clinical types of CAD in patients with angiographically determined CAD.

3.
Değişik Manevralarla Sağ ve Sol Atriyum Basınçlarındaki Değişimlerin Saptanması
Effects of Various Maneuvers on the Right and Left Atrial Pressures
Şevket GÖRGÜLÜ, Abdurrahman EKSİK, Mehmet EREN, Seden ÇELİK, Bahadır DAĞDEVİREN, Tayfun GÜROL, Bülent UZUNLAR, Hüseyin UYAREL, Tuna TEZEL
Sayfalar 286 - 290
Amaç: Patent foramen ovale (PFO) tanısında kullanılan manevraların sağ ve sol atriyum basınçlarında yaptıkları değişiklikleri gözlemleyerek en etkin manevrayı saptamak. Materyel ve Metot: Akut sol ventrikül yetersizliği, tedaviye cevap vermeyen hipotansiyon, izah edilemeyen sinüs taşikardisi, gibi değişik endikasyonlardan dolayı Swan-Ganz kateteri takılan, iskemik veya dilate kardiyomiyopati, akut miyokard infarktüsü, kronik obstrüktif akciğer hastalığı alevlenmesi teşhisi konulan 32 koroner yoğun bakım ünitesi hastası çalışmaya dahil edildi. Tüm hastalara internal juguler ven ponksiyonu ve Seldinger tekniği ile santral venöz kateter yerleştirildi. Ölçüm yapan transdüserin kalp seviyesinde olmasına dikkat edilerek sağ atriyum basıncı (SA) ve pulmoner kapiller wedge basıncı (PKWB) bazal değerleri kaydedildi. Hastalara sırasıyla derin nefes alıp tutma, ard arda üç kez kuvvetlice öksürme, Valsalva manevrası, baş aşağı 20° tutma olmak üzere dört adet manevra yaptırıldı. Bu manevralar bitiminde aynı anda monitörde izlenen en yüksek SA basıncı ve PKWB kaydedildi. Bulgular: Bütün manevralar ortalama sağ atriyum basıncını artırmakta idi. Manevralar içinde ortalama sağ atriyum basıncını en fazla artıran Valsalva manevrası idi (bazal 7.6±5 a karşı Valsalva 20.4±7.6 mmHg, p<0.001). PKWB bazal duruma göre (18.8±5.9 mmHg) sadece öksürme (21.2±6.7 mmHg, p<0.01) ve baş aşağı 20° manevrası (20±5.7 mmHg, p<0.05) ile artmaktaydı. Ortalama sağ atriyum basıncı ile PKWB arasındaki farkı en fazla artıran Valsalva manevrası idi (bazal -11±6.6 a karşı Valsalva 2.3±5.9 mmHg, p<0.001). Farkı en az artıran baş aşağı 20° yapılan manevra idi (bazal -11±6.6 a karşı -8.5±5.8 mmHg, p<0.001). Sonuç: Tüm manevralar içinde Valsalva manevrası invazif ve eş zamanlı olarak basınç ölçümü yapıldığında sağ atriyum lehine basınç farkı oluşturmada en etkin manevra olarak gözlenmektedir.
This study aims to determine the most effective maneuver, increasing pressure gradient between the right and left atrium, using the simultaneous right and left atrial pressure records. Thirty-two coronary care unit patients, in whom a Swan-Ganz catheter was inserted because of acute left ventricular dysfunction, hypotension, sinus tachycardia with unknown cause, were included in this study. The basal values of right atrium (RA) pressure and pulmonary capillary wedge pressure (PCWP) were recorded. Patients were trained with several trials to perform breath holding, successive three strong coughs, Valsalva maneuver, 20° head-down, respectively. In the end of these maneuvers, the highest RA pressure and PCWP were recorded simultaneously. Results: All maneuvers caused an increase in right atrial pressure. The highest mean RA pressure was obtained by means of the Valsalva maneuver (7.6±5 versus 20.4±7.6 mmHg before and after Valsalva, respectively; p<0.001). PCWP (18.8±5.9 mmHg) increased only with coughing (21.2±6.7 mmHg, p<0.01) and 20° head-down maneuver (20±5.7 mmHg, p<0.05). The highest increase in pressure gradient between mean RA pressure and PCWP was observed during the Valsalva maneuver (-11±6.6 versus 2.3±5.9 mmHg, p<0.001). The lowest increase was obtained in 20° head-down maneuver (-11±6.6 versus -8.5±5.8 mmHg, p<0.001). Conclusion: The Valsalva maneuver appears to be the most effective maneuver causing increase in the pressure gradient between the right and left atrium.

4.
Girişimsel Kardiyoloji'de Distal Embolizasyondan Korunma Cihazları
Distal Embolisation Protection Devices in Interventional Cardiology
Oğuz YAVUZGİL, Mehdi ZOGHİ, Cüneyt TÜRKOĞLU
Sayfalar 291 - 298
Perkütan revaskülarizasyon işlemleri sırasında ortaya çıkan distal embolizasyon, miyokard hasarı ve no-reflow gibi komplikasyonlara neden olarak prognozu olumsuz yönde etkileyebilir. Bu durumun önlenmesi amacıyla geliştirilen farmakolojik ajanlar ya da yeni revaskülarizasyon tekniklerinin henüz istenilen düzeyde korunmayı sağlayamaması, çeşitli distal korunma cihazlarının geliştirilmesine neden olmuştur. Bu sistemlerle yapılan ilk çalışmaların olumlu sonuçları ışığında bu konuyu daha ayrıntılı inceleyecek olan çok merkezli ve randomize çalışmalar planlanmış ve başlatılmıştır. Özellikle safen ven greftlerine ve riskli nativ koroner arterlere yapılacak perkütan revaskülarizasyon girişimlerinde, işleme bağlı distal embolizasyon bu sistemler sayesinde anlamlı derecede önlenebilir ve bu olgularda prognozun daha iyileştirilmesi sağlanabilir.
Distal embolisation during the percutaneous revascularisation procedures can effect the prognosis negatively by causing myocardial injury and no-reflow. Because of the insufficient prevention of this condition by pharmacologic agents and new revascularisation techniques, various distal protection devices have been developed. With encouraging results of the first experiences of these devices, multicenter and randomized trials were planned and initiated for a more detailed evaluation. Periprocedural distal embolisation can be prevented especially in percutaneous interventions to the saphenous vein grafts or risky native coronary arteries, and it may be possible to achieve a better prognosis.

5.
Kendiliğinden İyileşen İnternal Torasik Arter Greft Disseksiyonu Olgusu
Spontaneous Healing of the Dissection of the Internal Mammarian Artery Graft
Hasan KARABULUT, Fevzi TORAMAN, Sinan DAĞDELEN, Vedat BAYER, Cem ALHAN
Sayfalar 299 - 301
İki damar koroner arter hastalığı olup, aorta-koroner baypas greft operasyonu yapılan (LAD-sol internal mammarian arter, Cx. OM1-sol radial arter) 59 yaşındaki kadın hastanın ameliyat tarihinden 1 ay sonra yapılan koroner anjiografisinde sol internal mammarian arterin disseke olduğu ancak akımın devam ettiği görüldü. Klinik olarak asemptomatik olan hasta coumadin, tiklodipin ve nitrat tedavisi ile takip edildi. Operasyondan 8 ay sonra yapılan ikinci koroner anjiografisinde disseke olan segmentin tamamiyle düzeldiği görüldü.
Coronary angiography in a 59-year-old woman who underwent coronary artery bypass grafting (LAD-left internal mammarian artery, Cx OM1-left radial artery) one month previously, showed dissection of the left internal thoracic artery with coronary artery perfusion being preserved. The patient received warfarin, ticlopidin and nitrate therapy. Control angiography performed 8 months later showed total healing of the dissected segment.

6.
Bir Restriktif Kardiyomiyopati Olgusu ve Aile Taraması Bulguları
A Case of Restrictive Cardiomyopathy and Findings of Family Screening
Dilek URAL, Ahmet VURAL, Ayşen AĞAÇDİKEN, Ertan URAL, Teoman KILIÇ, Göksel KAHRAMAN, Baki KOMSUOĞLU
Sayfalar 302 - 309
Restriktif kardiyomiyopati nadir görülen bir kalp kası hastalığıdır. Bu makalede restriktif kardiyomiyopati tanısıyla izlenen bir olgunun klinik bulguları incelenmiş ve aile taraması sonuçları sunulmuştur. Etkilenen olguların tümünde çarpıntı ve atipik göğüs ağrısı mevcuttu. Ekokardiyografik incelemede iki olguda hafif - orta derecede ve lokalize sol ventrikül hipertrofisi, biatriyal genişleme ve restriktif doluş paterni, bir olguda sol ventrikül orta kesimlerinden başlayan hipertrofi ve relaksasyon bozukluğu paterni gözlendi. Ambulatuar EKG monitorizasyonunda üç olguda da sık supraventriküler aritmi ve ST segment depresyonu saptandı. İki olgu tanı konulduktan sonra 9 ay içinde ani ölüm ile kaybedildi. Üçüncü olguda ise antiaritmik, antikoagülan ve kalp yetersizliği tedavisi başlandı. Elektrofizyolojik çalışmada atriyoventriküler nodal reentran taşikardi, ventriküler taşikardi - fibrilasyon indüklenen hastaya başarılı yavaş yol radyofrekans kateter ablasyonu uygulandı ve ICD takıldı. Aynı aile bireylerinde farklı fenotipik bulgularla ortaya çıkan ve yüksek ani ölüm riski, dolayısıyla kötü prognoz ile seyreden hem restriktif hem de hipertrofik kardiyomiyopatiye uyan özellikler gösteren kardiyomiyopatinin klinik özellikleri tartışıldı.
Restrictive cardiomyopathy is a rare disease of the heart muscle. We present here the clinical findings and results of family screening of a case with restrictive cardiomyopathy. All affected cases had palpitation and atypical chest pain. Echocardiographic examination revealed mild to moderate and localized left ventricular hypertrophy, marked left atrial enlargement and restrictive filling pattern in two, mid-segmental hypertrophy and relaxation abnormality in one patient. Ambulatory ECG recordings showed frequent supraventricular arrhythmias and ST segment depression in all three cases. Two of them died with sudden death, nine months after diagnosis. The third case received antiarrhythmic, anticoagulant and heart failure therapy. In electrophysiological study an atrioventricular nodal reentrant tachycardia, a ventricular tachycardia and ventricular fibrillation were detected. The patient underwent a successful slow-pathway radiofrequency catheter ablation and an ICD was implanted. The cardiomyopathy presenting with different phenotypic findings in the same family, high risk for sudden death and poor prognosis and its characteristics consistent with restrictive and hypertrophic cardiomyopathy were discussed.

7.
Stentin Balondan Erken Ayrılması ve Stent Migrasyonu: Nadir Görülen Bir Komplikasyonun Takibi
Long-term Clinical and Angiographic Follow-up a Rare Stent Complication: Early Stent Deployment. A Case Report
Yılmaz NİŞANCI, Ahmet Kaya BİLGE, Aytaç ÖNCÜL, Ercüment YILMAZ
Sayfalar 310 - 312
Açılmamış stentin balon üzerinden ayrılması, özellikle balon üzerine sonradan elle yüklenen ilk jenerasyon stentlerde görülen seyrek bir komplikasyondur ve ciddi koroner iskemi ile hayatı tehdit eden sistemik embolilere neden olabilir. Bu komplikasyonlar göz önüne alınarak materyelin geri alınması ilk tedavi seçeneğidir. Stentin ortamdan uzaklaştırılması için kullanılan birçok metod ve cihaz olmasına rağmen vakaların çoğunda geri alma işlemi başarısız kalmaktadır. Bu durumda ise, açılmamış stentin akımı bozmadan bulunduğu ortamda stabilize edilmesi bir diğer seçenektir. Bu yazıda "unstable" angina pektoris nedeniyle koroner anjiyografi ve takiben LAD lezyonuna balon anjiyoplasti ve stent girişimi yapılan 73 yaşındaki bir hasta sunulmuştur. Dört yıl önce hastanın proksimal LAD lezyonuna balon üzerine yüklenmiş stent yerleştirilmeye çalışılırken, stent darlık öncesinde proksimal LAD'de ayrılmış, darlığa sadece balon anjiyoplasti uygulanmıştır. Stenti dışarı çıkaracak donanım o an için bulunmadığından, koroner kan akımına engel olmamak için bir balon ile açılmamış stent proksimal LAD'de damar duvarına ezilerek yapıştırılmıştır. Bir ve 4 yıl sonraki kontrol anjiyogramlarında stentin LAD'nin daha distal bölgesine ilerlediği, restenoz gelişmediği ve akımın etkilenmediği görülmüştür.
Though early stent deployment is a rare complication, which was especially seen in the first generation stents loaded on balloon manually, it may lead to severe coronary ischaemia or life-threatening systemic embolism. In this report, a 73-year old patient who underwent coronary angiography for unstable angina pectoris and stent implantation to LAD lesion is presented. Four years previously a stent that could not be passed through the stenosis had stripped away from the delivery balloon. The undeployed stent was squeezed to vessel wall by inflating the balloon, and the lesion was dilated with the balloon only. In the control angiograms after one and 4 years, it was seen that the stent migrated to the distal part of LAD and stabilized in the same site and restenosis had not occurred. Thus, undeployed stents should be removed; in cases of failed removal procedure, squeezing the stent can be performed in the hope of no severe complication to arise.

OLGU
8.
Düşük Molekül Ağırlıklı Heparin Kullanılması Sonrası Gelişen Abdominal Rektus Kılıfı Hematomu:Üç Olgu Sunumu ve Literatürün Gözden Geçirilmesi
Rectus Sheath Hematoma in Patients Undergoing Low Molecular Weight Heparin Therapy: Case Reports and Review of the Literature
Bahri AKDENİZ, Sonay TÜRKER, Y.Özgür ASLAN, Sema GÜNERİ
Sayfalar 313 - 316
Spontan abdominal rektus kılıfı hematomu uzun yıllardır bilinen fakat nadir görülen ve fatal sonuçlanabilen bir durumdur. Yaşlı ve kadın hastalarda daha sık gelişen rektus kılıfı hematomunu presdispoze eden faktörlerden birisi de antikoagülan tedavidir. Akut koroner sendromlar ve ayaktan derin ven trombüsü tedavisi başta olmak üzere düşük molekül ağırlıklı heparinlerin kullanılması son yıllarda giderek artmıştır. Son zamanlarda abdominal bölgeye ciltaltı uygulanan bu ilaçlara bağlı rektus kılıfı hematomu olguları bildirilmeye başlanmıştır. Biz de düşük molekül ağırlıklı heparin tedavisi sonrası 2'si fatal sonuçlanan 3 rektus kılıfı hematomu olgusunu sunup bu konudaki literatürü gözden geçirdik. Subkutan düşük molekül ağırlıklı heparin tedavisi alan ve karında ani gelişen kitle ile hızla ilerleyen anemisi olan yaşlı ve kadın hastalarda rektus kılıf hematomu ayırıcı tanıda akla gelmelidir.
Spontaneous abdominal rectus sheath hematoma (RSH) is a clinical entitiy which has previously been known but rarely seen and may have a fatal outcome. One of the factors predisposing to RSH is anticogulant therapy. The use of low molecular weight heparins (especially in the treatment of acute coronary syndromes and deep venous thrombosis) has progressively increased in the past years and has led to reports of RSH cases secondary to abdominal subcutaneous injections. We presented three cases with RSH. Two patients succumbed due to using low molecular weight heparins. RSH should be considered in the elderly, and especially in women, who rapidly develop an abdominal mass and anemia in the course of subcutaneous low molecular weight heparin therapy.

9.
Egzersizle Oluşan Nörokardiyojenik Senkop
Exersice-Induced Neurocardiogenic Syncpe
Erdem DİKER, Kadir POLAT, Sinan AYDOĞDU
Sayfalar 317 - 319
Nörokardiyojenik senkop, en sık görülen senkop nedenidir. Bu hastalığın sistemik ve serebral perfüzyonu sağlayan nörokardiovasküler sistemin anormalliği sonucu oluştuğu düşünülmektedir. Egzersiz senkoplarının da, nörokardiyojenik senkopların nadir görülen tablolarından biri olduğu kabul edilmektedir. Egzersiz senkopları, çoğunlukla iyi antremanlı atletlerde görülmekte ve bu atletlerde anormal nörokardiyojenik refleksler dışında senkobu açıklayacak neden bulunmamaktadır. Bu olgu sunusunda, egzersiz testi sırasında senkop geçiren 42 yaşında bir erkek hasta sunulmuştur. Hastada tüm detaylı araştırmalar sonunda anormal eğik masa (tilt table) testi dışında senkobu açıklayacak neden bulunmamıştır.
Neurocardiogenic syncope is the most common cause of syncope. This disorder is considered to be an abnormality in the complex neurocardiovascular interactions responsible for maintaining systemic and cerebral perfusion. Exercise-induced syncope is thought to be one of the rare manifestations of neurocardiogenic syncope. Exercise-induced syncope is reported in highly trained athletes and no other cause for syncope could be assigned to these patients, except abnormal neurocardiogenic reflex. In this case report, we presented a 42-year-old man who experienced a syncopal episode during treadmill exercise testing. All extensive evaluation revealed no identifiable cause of syncope except an abnormal tilt table test.

10.
Bilinen Hiçbir Risk Faktörü Olmayan Akut Koroner Sendromlu Genç Bir Hasta
Acute Coronary Syndrome in a Young Man with no Known Risk Factor
Ertan ÖKMEN, Hüseyin UYAREL, Arda ŞANLI, İbrahim SARI, İsmail ERDEM, Neşe ÇAM
Sayfalar 320 - 323
Artan endüstrileşme ile beraber sağlıklı olmayan yaşam biçimi ve sigaranın çok genç yaşlarda yaygın olarak kullanımı ile koroner arter hastalığı giderek daha erken yaşlarda görülmeye başlamıştır. Daha önce kardiyak yakınması olmayan 24 yaşında akut anterior miyokard infarktüsü ile hastaneye yatırılan genç bir erkek hastayı sunmaktayız. Anjiyografik olarak gösterilmiş sol anterior ve circumfleks arterlerinde daralma olan bu genç hastanın lipoprotein(a), homosistein, apolipoprotein-B, C-reaktif protein, prokoagulant faktörler, bakteriyolojik ve immünolojik analizlerin dahil olduğu bilinen koroner arter hastalığı risk faktörleri yoktur. Bilinen risk faktörlerinden hiçbirine sahip olmaması nedeni ile özellik arzeden bu genç olgu koroner arter hastalığı gelişiminde hala bilinmeyen önemli risk faktörlerinin varlığını akla getirmektedir.
Coronary artery disease occurs at earlier ages due to unhealthy lifestyle associated with increasing industrialization, and extensive cigarette smoking at earlier ages. We report a previously healthy 24-year-old male patient presenting with acute anterior myocardial infarction. The interesting feature of this young patient in whom obstructions of the left anterior descending and circumflex arteries were demostrated angiographicaly was the absence of any known coronary artery disease risk factor including lipoprotein(a), homocystein, apolipoprotein B, C-reactive protein, procoagulant factors, bacteriologic and immunologic analyses. This finding suggests the presence of some unknown important risk factors responsible for the development of coronary artery disease.

© copyright 2019 TKD Arşivi
LookUs & Online Makale