| 1. | İngilizce Özetler Summaries of Articles Sayfalar 732 - 734 Makale Özeti | |
| EDITORYAL YORUM | |
| 2. | Akademik Kariyerle İlgili Yönetmelik, Kardiyoloji Dergilerimizde Proliferasyon ve TKD Arşivi'nin 2002 Yılı New Regulation on Academic Promotion, Proliferation of our Cardiology Journals and the Past Year of the Archives of TSC Altan ONATSayfalar 735 - 736 Pulmoner histiositozis X'e bağlı gelişen pulmoner hipertansiyon prognozu kötü ve ilerleyici bir hastalıktır. İmmusupresif ajanlar, kalsiyum antagonistleri ve sürekli oksijen tedavisi geleneksel tedavi yöntemleri olup bazı hastalarda bu tedaviler ile de semptomatik iyileşme sağlanamamaktadır. Geleneksel tedavi yöntemleri ile tedavi edilmesine rağmen fonksiyonel kapasitesi evre 4 olan histiositozis X'e bağlı bir pulmoner hipertansiyon hastasında ek olarak uygulanan tek doz inhale iloprost ve oral sildenafil sitrat kombinasyonunun ekokardiyografik olarak ölçülen pulmoner arter basıncını düşürdüğünü saptadık. Bu tedavinin 1 hafta kullanılması ile de hastanın fonksiyonel kapasitesinde artış ve altı dakikalık yürüme testinde belirgin düzelme izlenmiştir. İnhale iloprost, oral sildenafil kombinasyonunun histiositozis X'e bağlı gelişen pulmoner hipertansiyon tedavisinde etkin bir tedavi yöntemi olduğunu düşünmekteyiz. |
| ORIJINAL ARAŞTIRMA | |
| 3. | Yetmişbeş Yaş Üstü Hastalarda Koroner Baypass Cerrahisi ve Sonuçları Coronary Artery Bypass Surgery and Outcomes in Patients 75 Years of Age or Over Hilmi TOKMAKOĞLU, Özer KANDEMİR, Bora FARSAK, Serdar GÜNAYDIN, Hakan AYDIN, Cem YORGANCIOĞLU, Kaya SÜZER, Yaman ZORLUTUNASayfalar 737 - 742 Amaç: Bu retrospektif çalışmada, kliniğimizde KABG uygulanan 75 yaş ve üstü olguların preoperatif risk faktörleri, mortalite-morbidite oranlarını, erken ve orta dönem sonuçlarını ortaya çıkartmayı ve bu sonuçların 75 yaş altı KABG uygulanan olguların sonuçlarıyla karşılaştırmayı amaçladık Materyal-Metod: Temmuz 1992 - Ağustos 2001 yılları arasında koroner arter hastalığı nedeniyle koroner baypass cerrahisi uygulanan 4745 olgudan 142'sinin 75 yaş ve üzerinde olduğu belirlendi (Grup 1). Bu hastalar retrospektif olarak incelenerek randomize kontrol grubu olarak seçilen 75 yaş altı hasta grubuyla karşılaştırıldı (Grup 2). Bulgular: Ortalama yaş Grup 1'de 76.6±2.3 yıl, Grup 2'de ise 56±3.7 yıl idi. Her iki grup arasında preoperatif risk faktörleri, sol ventrikül fonksiyon parametreleri ve koroner damar tutulumu açısından anlamlı fark bulunamadı. Erken postoperatif dönemde yoğun bakım yatış süresi, total yatış süresi, düşük debi ve atriyal fibrilasyon gelişim yüzdesi ileri yaş grubunda anlamlı olarak yüksek saptandı. Hastane mortalitesi Grup 1'de ile %4.2 oranında, Grup 2'de ise % 1.4 oranında saptandı (p<0.2). Aktuel yaşam analizleri incelendiğinde Grup 1'de ortalama 58.5±2.7 ayda %95.7, Grup 2'de ise 72,4±3.6 ayda %97.1 saptanmıştır (p=0.5). Sonuç: Genç yaş hasta grubu ile kıyaslandığında ileri yaş hasta grubunda erken postoperatif dönem daha problemli seyretmesine rağmen kabul edilebilir sınırlarda mortalite ve morbidite oranlarıyla KABG uygulanabilir. |
| 4. | Türk Hipertansif Hastalarda Anjiyotensin-Konverting Enzim Gen Polimorfizmi ve Sol Ventrikül Hipertrofisi İlişkisi Angiotensin-Converting Enzyme Gene Polymorphism in Turkish Hypertensive Patients and its Association with Left Ventricular Hypertrophy Hakan TEZCAN, Serhan TUĞLULAR, Candan ÇİFTÇİOĞLU, Ali Serdar FAK, Turgay IŞBİR, Çetin ÖZENER, Emel AKOĞLU, Ahmet OKTAYSayfalar 743 - 748 Anjiyotensin-konverting enzim (AKE) gen polimorfizmi ile sol ventrikül hipertrofisi (SVH) arasındaki ilişki farklı populasyonlarda çalışılmış ve çelişkili sonuçlar alınmıştır. Bu çalışmanın amacı esansiyel hipertansiyonu olan Türk hastalarda AKE genotipi ve allel dağılımını araştırmak ve bunun sol ventrikül hipertrofisiyle ilişkisini ortaya koymaktır. Çalışmaya benzer yaş ve cinsiyette 117 hipertansif hasta ve 75 sağlıklı kontrol alınmıştır. Sol ventrikül kütle indeksi (SVKİ) heriki grupta da iki boyutlu ekokardiyografiyle hesaplandı. AKE geninin 16. intronundaki insersiyon(I)/delesyon (D) polimorfizmini araştırmak üzere polimeraz zincir reaksiyonu kullanıldı. DD, ID ve II genotipi dağılımı hastalar (%42, %49 ve %9) ve kontrol grubu (%35, %53 ve %12) arasında farklı bulunmadı. Her iki gruptaki allel dağılımı da farklı bulunmadı; hasta ve kontrol grupları için, D alleli %66'ya karşı 62, I alleli %34'e karşı %38 olarak saptandı. Hipertansif grupta SVH sıklığı %35 idi. AKE genotip dağılımı (DD, ID, II) sol ventrikül hipertrofisi olan (%41, %57, %2) ve olmayan hastalarda (%42, %45, %13) farklı bulunmadı. SVKİ herüç genotipte faklı saptanmadı, ortalama değerler DD için 113±37 g/m2; ID için 110±36 g/m2; ve II için 96±11 g/m2 (p=0.5) idi. Sonuç olarak esansiyel hipertansiyonu olan Türk hastalarda AKE geni I/D polimorfizminin genotipik dağılımı ve allel sıklığı sağlıklı kontrollere göre farklı bulunmadı. Ayrıca AKE geni polimorfizminin sol ventrikül hipertrofisi ve sol ventrikül kütlesi ile anlamlı bir ilişkisi olmadığı ortaya kondu. |
| 5. | Erişkinlerimizde Kan Basıncı ve Kontrol Altında Tutulması Yönünde Gelişme Blood Pressure Levels in Turkish Adults: Initial Trend to Improved Blood Pressure Control Altan ONAT, Yüksel DOĞAN, Hüseyin UYAREL, Köksal CEYHAN, Bülent UZUNLAR, Mehmet YAZICI, Mehmet ÖZMAY, Sadık TOPRAK, Vedat SANSOYSayfalar 749 - 757 TEKHARF Çalışması kohortunun 2001 ve 2002 yazlarında izlendiği taramada, 2107 kişi ile 282 kişilik yeni alınan kohort kan basıncındaki değişimler açısından cinsiyet ve yaş grupları katmanlamasiyle değerlendirildi. Ayrıca, son 4 yılda izlenen aynı 1782 kişi (ortalama yaş 52.2±12.4) benzer şekilde incelendi. Örneklemde - yaşlanmadan arındırılmak suretiyle - ortalama sistolik ve diyastolik basınçların erkekte 3.8/2.3 mmHg düştüğü, farkların temelde 60 yaş ve üzerindekilerde yoğunlaştığı, kadında yalnız diyastolik basıncın 1.5 mmHg indiği anlaşıldı. Bu farklara, beden kitle indeksinde her iki cinsiyette 0.6 kg/m2 artma eşlik etti. Eski ve yeni kohortu içeren 2389 katılımcıda antihipertansif ilaç kullanan ya da ≥140 ve/veya ≥90 mmHg üzerindeki hipertansiyon prevalansı - hafif azalmayla - erkeklerde %36, kadınlarda %49 bulundu. Buna göre halen 5 milyon Türk erkeği ile 7 milyon kadınında hipertansiyon bulunduğu tahmin edildi. Örneklemde kan basıncı yüksek olan bireylerin %48'inin tansiyon ilacı kullandığı ve bunların %28'inin tansiyonunun normal sınırlarda tutulabildiği, böylece ülkemizde antihipertansif ilaç uygulamasının yaygınlaşma ve etkinlik kazanma sürecinin devam ettiği kaydedildi. İlaç kullanmayan kişilerin incelenmesinde erkeklerde sistolik ve diyastolik basınçlarda net 3/2 mmHg'lık düşüşler görüldü. Lojistik regresyon analizinde prevalan KKH için sistolik KB bu taramada da her iki cinsiyette anlamlı ve yaştan bağımsız bir değişkendi (OR 1.014 [CI 1.006-1.023]). Böylece, 1990'lı yıllarda ortalama kan basıncı düzeylerinde yetişkinlerimizde gözlemlenen yükselme eğiliminin kadınlarda durduğu, erkeklerde düşme eğiliminin başladığı yargısına varıldı. Gelişmenin gelecekte doğrulanması gerekirse de, altta antihipertansif ilaç kullanımının yaygınlaşması ile etkinleşmesinin ve toplumun bilinçlenmeğe başlamasının yattığı düşünülmektedir. Halen tansiyon ilacı alan her üç erkek ile 4 kadından birerinde tansiyon normal sınırlar içerisinde tutulabilmektedir. |
| DERLEME | |
| 6. | Aort Darlıklı Hastalarda Artmış P-Dalga Süresi ve P-Dalga Dispersiyonu Increased P-Wave Duration and P-Wave Dispersion in Patients With Aortic Stenosis Hasan TURHAN, Ertan YETKİN, Kubilay ŞENEN, Mehmet İLERİ, Ramazan ATAK, Asuman BİÇER, Hatice ŞAŞMAZ, Sengül ÇEHRELİ, Erdal DURU, Emine KÜTÜKSayfalar 758 - 762 Maksimum ve minimum P-dalga süreleri arasındaki fark olarak tanımlanan P-dalga dispersiyonu (PDD)'nun paroksismal atriyal fibrilasyonu (AF) öngörmede kullanışlı olduğu bildirilmiştir. AF, aort darlıklı hastalarda en sık aritmidir ve klinik bozulma için önemli bir prognostik göstergedir. Bu çalışmada amaç aort darlıklı hastalarda P-dalga dispersiyonunu değerlendirmekti. Çalışma populasyonu iki grup içeriyordu. Grup I dejeneratif aort darlıklı 98 hasta (76 erkek, 22 kadın, yaş 63±8 yıl) ve grup II herhangi bir kardiyovasküler hastalığı bulunmayan yaş ve cinsiyet açısından birebir eşleştirilmiş 98 sağlıklı birey içeriyordu. Çalışmaya dahil edilen tüm bireylerin 12-derivasyonlu elektrokardiyogramı çekildi. Yüzeyel elektrokardiyogramın tüm derivasyonlarında P-dalga süresi ölçüldü. Maksimum ve minimum P-dalga süresi arasındaki fark PDD olarak tanımlandı. Tüm hastalar ve kontrol bireyleri sol atrium çapı, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu, sol ventrikül duvar kalınlıkları, maksimum ve ortalama aort gradiyenti ölçümü için ekokardiografi ile değerlendirildi. Ayrıca hastalar dökümente paroksismal AF varlığı acısından değerlendirildi. Grup I'e ait maksimum P-dalga süresi (126 ms) ve PDD grup II'den anlamlı derecede daha yüksek bulundu (p<0.0001). Buna ek olarak, paroksismal AF'u bulunan hastalar (130 ms) bulunmayanlara (121 ms) göre anlamlı derecede daha yüksek maksimum P-dalga süresine ve PDD'na sahipti (p<0.001). Minimum P-dalga süresi açısından iki grup arasında anlamlı fark yoktu (p>0.05). Ekokardiografik değişkenlerle PDD'u arasında anlamlı korelasyon yoktu. Sonuç olarak, artmış paroksismal AF riskini gösteren PDD'u aort darlıklı hastalarda, aort darlığı bulunmayan hastalardan anlamlı derecede daha yüksek bulundu. Ağır aort darlıklı hastalarda paroksismal AF'u öngördürmede PDD'nun klinik kullanılabilirliğinin daha ileri değerlendirilmesi için daha uzun dönem prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. |
| 7. | Bilimsel Etik: Bölüm IBilimsel Yanıltmanın Günümüzdeki Durumu: Türleri, Nedenleri, Önlenmesi ve Cezalandırılması Research Ethics and Scientific Misconduct in Biomedical Research Emin KANSU, Şevket RUACANSayfalar 763 - 767 Bilim dünyasında emek verenlerin gelenekleri, belirli standartlar ve değer ölçülerinin yanısıra objektif olma, dürüstlük, açık sözlülük ve mesleki yönden üstün ahlaklı olma özelliklerini taşımalarını gerektirir. Bilimsel yanıltma (scientific misconduct) araştırmanın değerini veya güvenirliğini azaltan her türlü girişim olarak tanımlanmaktadır. Ancak, bu tanımı yaparken disiplinsiz ve düzensiz araştırma (sloppy research) kavramı ile bilimsel yalancılık/yanıltma (fraud) kavramını birbirinden ayırmak gerekir. Disiplinsiz ve düzensiz araştırma yapan bir araştırıcı, araştırma planlanmasını, uygun metod seçimini, metodları uygulamasını, sonuçların analizini ve yorumunu bilmemektedir. Bilimsel saptırma veya yalancılık (Fraud) ise araştırıcının bilinçli olarak ve amaçlı bir yaklaşımla çalışmanın metod veya sonuçlarını "kötü niyetle" saptırması ve değiştirmesi olarak tanımlanmaktadır. Bilimsel yalancılığın hiçbir özürü yoktur. Birey şüphe üzerine uygun ve objektif yöntemlerle incelenmeye alınmalı ve bilimsel yalancılık deliller ile kesinleşecek olursa kendisine gereken ceza muhakkak verilmelidir. Bilimsel yalancılığın önlenmesinde üç genel yaklaşımın yararlı ve önemli olduğu üzerinde durulmaktadır: a) Araştırıcıların eğitimi ve öğretimi, b) Araştırıcılar üzerinde baskıları azaltmaya yönelik tedbirlerin alınması, ve c) Araştırıcılar üzerinde mali baskıların azaltılması. Araştırıcının bilimsel yanıltma ve saptırma yaptığı belirlenecek olursa yasal cezai hükümler muhakkak uygulanmalıdır. Sonuçlarının başkalarına ve hastalara zarar vermesi önlenmiş olmaktadır. |
| 8. | Yayın Etiği: Yayında İzinler ve Haklar Ethics in Publications: the Rights and Permissions Yılmaz NİŞANCISayfalar 768 - 772 Tıpkı bir eşyada olduğu gibi fikir ürününün de bir sahibi vardır. Başkasına ait olan fikir ürününü kar veya çıkar amaçlı olarak sahibinden izinsiz olarak kullanmak suçtur. Ülkemizde de, dünyada olduğu gibi fikir ürünleri sahiplerinin maddi ve manevi haklarını koruyan yasalar vardır. Bu alanda soruşturma açılması ve gereğinde karşı tarafa ceza verilmesi için, mahkemelere suç duyurusunda bulunmak gerekir. Hukuki durumlardan daha önemlisi, fikir ürünlerinin izinsiz kullanılmasının suç olduğunun bilinmesi ve gerektiğinde yetkili kişi ve kurumlardan izin alınmasının zorunlu olduğu bilincinin yerleşmesidir. |
| DERLEME | |
| 9. | Kalp Yetersizliği Tedavisinde Yeni Umutlar: Hücresel Kardiyomiyoplasti, Gen Tedavisi ve Nükleer Transfer New Trends in Treatment of Heart Failure: Cellular Cardiomyoplasty, Gene Therapy and Nuclear Transfer Mehmet TOKAÇ, Murad AKTAN, Ahmet AK, Selçuk DUMAN, Lale TOKGÖZOĞLU, Hasan GÖKSayfalar 773 - 782 Kalp yetersizliği giderek artan majör bir halk sağlığı problemidir ve gelecek yüzyılın en yaygın kalp hastalığı olması beklenmektedir. Hastaların büyük bir bölümünde kalp yetersizliği koroner ateroskleroz ve miyokard infarktüsüne bağlı gelişmektedir. Kalp yetersizliği için güncel tedavi yöntemleri, kanıtlanmış fakat kısıtlı yararlılığı olan medikal tedavi ve hem uygulanabilirliği kısıtlı hem de bazılarının güvenilirliği kanıtlanmamış cerrahi yöntemlerdir. Kardiyomiyosit nekrozu ve bunu izleyen fibröz skar oluşumu temelde dönüşümsüz bir olaydır. Yetişkin insan kardiyomiyositleri çok sınırlı bir çoğalma yeteneğine sahiptir ve miyokard kayıp olan kardiyomiyositleri yerine koyabilecek kök hücrelerden yoksundur. Zedelenmiş miyokardın onarımı için hücre transplantasyonu gen tedavisi ve nükleer transfer kardiyovasküler hastalıkların tedavisinde yeni yaklaşımlardır. |
| 10. | Çalışmalarda Hangi Büyüklükte Örneklem Gereklidir? Erdem DikerSayfalar 783 - 784 Makale Özeti | |
| DIĞER YAZILAR | |
| 11. | Türk Kardiyoloji Derneği' nin Kardiyoloji Alanında Uluslararası Yayınları Teşvik Programı Uygulama Esasları Henüz tamamlanmamış! (İngilizce)Sayfalar 784 - 785 Makale Özeti | |
| 12. | Önümüzdeki Toplantılardan Seçmeler Selected Forthcoming Meetings Sayfa 786 Makale Özeti | |
| 13. | Konu ve Yazar Dizini Subject and Author Index Sayfalar 787 - 796 Makale Özeti | |
Copyright © 2026 Türk Kardiyoloji Derneği Arşivi
