ISSN 1016-5169 | E-ISSN 1308-4488
TÜRK KARDİYOLOJİ DERNEĞİ ARŞİVİ - Turk Kardiyol Dern Ars: 28 (5)
Cilt: 28  Sayı: 5 - Mayıs 2000
1. 
İngilizce Özetler
Summaries of Articles

Sayfalar 270 - 273
Makale Özeti |Tam Metin PDF

DERLEME
2. 
Türkiye'de Koroner Kalp Hastalığı Tedavi Kalıpları Çalışması
Turkish Survey on Therapeutic Intervention in Coronary Heart Disease
Güneş AKGÜN, Altan ONAT, Rasim ENAR, Necip ALP
Sayfalar 274 - 281
Araştırma, koroner kalp hastalığının (KKH) başlıca risk faktörlerinin hekimlerimizce hasta dosyalarına ne oranda kaydedildiğini, risk faktör değerlerinin ne oranda ölçüldüğünü, hastane içinde ve sonrasındaki 6 aylık dönemde hastaların aldığı tedavi kalıplarını ve risk faktör modifikasyonunu incelemeyi amaçlamaktaydı. Bu amaçla, ülkemizin tüm coğrafi bölgelerinden üniversite, Sağlık Bakanlığı eğitim ve SSK hastanelerinden oluşan 15 kardiyoloji ya da iç hastalıkları kliniğinde toplam 547 koroner hasta çalışmaya alındı. KKH'na ilk defa yakalanan bu hastaların %69'u akut miyokard infarktüsü, %20'si kararsız angina, %11 'i koroner anjiyoplasti (PTKA) veya koroner baypas geçirmeleri nedeniyle dahil edildi. Yüzde 23'ü kadınlardan oluşan hastalar ortalama 58.1±10 yaşındaydı. Hasta popülasyonunun %5.1'i hastane içinde, %2.2'si müteakip 6 ayda kaybedildi. %32.4'üne PTKA, %18.1'ine koroner baypas ameliyatı uygulandı. Altı ay sonunda %13'ü hastaneye kontrole gelmeyen yaşayan hastalardan 441'inde anamnez, fizik muayene ve laboratuvar tahlili yoluyla bilgi edinildi. Dosyaların %43'ünde anamnezde kolesterol yüksekliğine, dörtte birinde diyabet varlığına ilişkin bilgi kaydedilmemişti. Hastaların %58'i sigara içiyordu, %20'si obezdi ( vücut kitle indeksi (VKİ) ? 30 kgm²) %49'u hipertansifdi (sistolik kan basıncı (SKB) ? 140 ve/veya diyastolik kan basıncı (DKB) ? 90 mmHg ve/veya antihipertansif ilaç alan hastalar). Yüzde 58'inde total plazma kolesterol düzeyi yüksekti (? 200 mg/dl). %57'sinde total kolesterol/HDL oranı 5'in üzerindeydi, %3l' inde açlık kan şekeri 126 mg/dL üzerindeydi. Altıncı ay kontrolünde hastaların %22.5' i hala sigara içmekteydi ve %17'si hala obez, %44'ünde kan basıncı yüksek, %41'inde total plazma kolesterolü ve %44'ünde total kolesterol/HDL kolesterol oranı ve %16' sında da açlık kan şekeri yüksekti. Miyokard revaskülarizasyonu yapılan grupta, başlıca risk faktörlerinin prevalansı daha da yüksek kaldığı gibi, ilaç kullananlar daha azdı. Akut koroner olay geçiren hastaların yarısının PTKA veya baypas cerrahisine tabi tutulduğunu gösteren çalışmada, her 4 hastanın yaklaşık üçünde aspirin, birinde statinler ve kalsiyum antogonistleri hem hastanede, hem de 6. ay kontrolünde kullanılmaktaydı. Buna karşılık hastanedeki nitrat (%67), beta bloker (%49) ve ACE- inhibitör kullanımı (%38), 6. ay kontrolünde %47, %28 ve %18 oranlarına düştü . Her beş hastanın ikisi diyet yapmadığını ve sedanter bir hayat sürdürdüğünü bildirmişti. Etkili bir risk faktör düzeltilmesi ve profilaktik uygun ilaç kullanımı ile ülkemizde koroner hastalarının ilerki mortalite ve morbiditelerini azaltmak için hekim ve kardiyologlarımızın daha etkin bir rol oynayabileceği sonucuna varıldı.

3. 
Kronik Kritik Koroner Arter Darlığı ya da Tıkanıklığı Olanlarda Bölgesel Miyokard Fonksiyonunu Etkileyen Faktörler
Factors Affecting Regional Myocardial Function in Patients with Chronic Critical Coronary Artery Stenosis or Occlusion
A. Aziz KARADEDE, Y.M.Sıddık ÜLGEN, Murat SUCU, Sait ALAN, Nizamettin TOPRAK
Sayfalar 282 - 288
Akut miyokard infarktüsünden sonra kollateral ve antegrad akımın bölgesel fonksiyonlar üzerine etkisi oldukça fazla araştırıldığı halde, kronik koroner arter lezyonu olanlarda bunların ve diğer bazı faktörlerin bölgesel miyokard fonksiyonlarına etkileri hakkında araştırmalar yetersiz ve oldukça çelişkilidir. Çalışmamızda, kronik sol ön inen koroner arter (LAD) darlığı olanlarda bölgesel miyokard fonksiyonlarına, kollateral akımın, antegrad akımın, darlığın derecesinin ve yerinin (proksimal, orta) etkilerini araştırdık. Bu amaçla hastanemiz kateter Iaboratuarında koroner anjiyografi ve ventrikülografisi yapılan 121 hasta incelendi. Bunlar üç gruba bölündü. Grup A (n=l4); normal koroner anjiyografi ve ventrikülografisi olan kontrol grubunu, grup B (n=65); LAD'de %75 ve üstünde kritik darlığı olan ve grup C (n=42); LAD'si tam tıkalı olan hastaları içermekteydi. Sol ön inen arter bölgesi anterobazal, orta anterior, anteroapikal ve apeks olarak dört bölgeye ayrıldı. Her bölgenin duvar hareketi sistol ve diyastol sonu hemiaksiyal uzunluğundaki fraksiyonel kısalma ile değerlendirildi . Grup C'de tüm segmentlerin bölgesel fonksiyonları grup A ve B'ye göre oldukça kötüydü. Grup B'de her bölgenin fonksiyonuna TIMI antegrad akımın oldukça önemli etkisi vardı. Ayrıca Grup B, LAD darlığı %75-90 arası ve %90'nın üstü olarak iki alt gruba ayrıldığında, orta anterior ve anteroapikal segmentlerin bölgesel fonksiyonları %75-90 arası LAD darlığı olanlarda daha iyiydi. Grup B'de bölgesel fonksiyonlar üzerine lezyonun yerinin ve kollateral akımın (özellikle %90'nın üstündeki darlıklarda) derecesinin etkisinin olmadığı görüldü. Grup C'de ise antegrad akım ile bölgesel fonksiyonlar arasında herhangi bir ilişki yoktu. Bunlarda kollateral akımın derecesi bölgesel fonksiyonlar üzerine oldukça etkiliydi. TIMI 3 akımı olanların TIMI 2 ve 1'e göre sol ventrikül fonksiyonları tüm bölgelerde daha iyiydi. TIMI 1 ve 2 arasında anlamlı bir farklılık yoktu. Yine bu grupta proksimal yerleşimli LAD darlıklarında anterobazal bölgenin fonksiyonları orta kısımdakilere göre daha kötü olma eğilimindeydi. Sonuç olarak, kritik LAD darlığı olanlarda bölgesel fonksiyonlar üzerine antegrat akım ve darlığın şiddeti etkiliyken (özellikle orta anterior ve anteroapikal bölgeye), LAD tam tıkalı olanlarda bölgesel fonksiyonlara kollateral akımın derecesi ve lezyonun yerleşim yerinin (özellikle anterobazal bölgeye) etkisi vardır.

DERLEME
4. 
QT Dispersiyonu ile Kanda İnsülin ve Glukoz İlişkisi
The Relationship Between QT Dispersion and Serum Insulin, Glucose Levels
Y.M.Kemal EROL, Y.İlyas ÇAPOĞLU, Y.Engin BOZKURT, Y.Zuhal UMUDUM, Necdet ÜNÜVAR, Necip ALP
Sayfalar 289 - 292
QT dispersiyonu (QTD) ventrikül miyokardının repolarizasyon inhomojenitesini yansıtan noninvazif bir yöntem olarak son yıllarda sıkça kullanılmaya başlanmıştır. Bu çalışma serum glukoz ve insülin düzeylerinin QTD ve kalp hızı ile düzeltilmiş QTD (QTcD) üzerine bir etkisi olup olmadığını araştırmak amacı ile yapıldı. Sağlıklı 22 gönüllü olguda (5 kadın, 17 erkek; yaş orlalanıası 48.7±10.1 yıl) 75 gram glukoz ile yapılan oral glukoz tolerans testi (OGGT) esnasında 0,30,60,90 ve 120. dakikalarda QTD,QTcD, serum glukoz ve c peptid düzeyleri ölçüldü. QTD sırası ile 15.6±5.1, 30.4±9.5, 35.8±11.8, 26.4±9.5 ve 20.6±7.3 ins bulunur iken; QTcD sırası ile 17.3±5.1, 34.6±ll.2, 40.4±13.5, 30.1±11.0 ve 22.7±8.0 ms olarak bulundu. Serum insülin düzeyi ile QTD (r:0.44.p<0.001) ve QTcD arasında (r:0.45.p<0.001) anlamlı pozitif korelasyon saptandı. Benzer şekilde serum glukoz düzeyi ile de QTD (r:0.4l,p<0.001), ve QTcD arasında (r:0.36, p<0.001) anlamlı pozitif korelasyon mevcuttu. 60.dakikada c-peptid piki ile birlikte QTD'nun en uzun seviyeye ulaştığı ve insülindeki azalma ile QTD'n da azaldığı saptandı . Hiperglisemi ve hiperinsülineminin QTD ve QTcD'de uzamaya neden olduğu ve bu uzamanın muhtemelen insülinin kardiyak hücre membran potansiyelini modüle edici etkisine bağlı gelişmiş olabileceği kanaatine varıldı.

5. 
Immunologic Effect of Antihypertensive Therapy in Patients with Essential Hypertension
Immunologic Effect of Antihypertensive Therapy in Patients with Essential Hypertension
I. G. ALİZADE, N. T. KARAYEVA-ALİYEVA
Sayfalar 293 - 295
Esansiyel hipertansiyonu olan kişilerde hipertansiyonun bazı immünolojik bozuklarla birlikte bulunabileceği gösterilmiştir. Antihipertansif tedavinin immün sistem üzerine etkisini araştıran çalışmalar sınırlıdır. Bu çalışmada farklı antihipertansif ilaçların immün sistem üzerine etkileri araştırılmıştır. Kalsiyum kanal blokeri (nifedipine), alfa bloker (prazosin), ACEİ (kaptopril), diüretik (hidroklortiyazid) ve beta bloker (praplanolol) ile tedavi edilen 169 hipertansif hastada tedavi öncesi ve sonrası oluşan immün değişiklikler immünglobülin, T, B ve O lenfosit ve CIC tayini yapılarak araştırılmıştır. Tedavi öncesi hipertansif kişilerdeki immün değişiklikler aynı yaş ve cinsiyetteki 20 normal birey ile karşılaştırılmıştır. T lenfosit düzeylerde kontrol grubuna kıyasla hipertansiflerde tedavi öncesi ve sonrasında belirgin azalma görülürken (p<0.01) 0-lenfosit düzeylerinde belirgin artış saptanmıştır (p<0.01 ). B lenfosit düzeyleri kontrol grubu ve hipentansiflerde farklılık göstermemiştir. Hipertansiyonu olan kişilerde lgA ve lgG düzeyleri kontrol grubuna kıyasla anlamlı olarak yüksek bulunmuş (p<0.01 ), IgM düzeyi farklılık göstermemiştir. Yine hipertansiyonu olan kişilerde inisiyal CIC seviyesi kontrol grubuna göre anlamlı yüksektir (p<0.05). Farklı antihipertansiflerle tedavi sonrasında kalsiyum kanal blokerleri ve alfa blokerlerin immün sistem üzerine nötr, beta blokerler ve özellikle ACEİ'nin pozitif, diüretiklerin ise negatif etkilerinin o lduğu saptanmıştır. Diüretik tedavi görenlerde T lenfosit değeri belirgin olarak azalmış (p<0 .001), B lenfosit miktarında belirgin artış (p<0.001) saptanmıştır. lgA, lgG ve CIC seviyelerinde de anlamlı artış olduğu görülmüştür.

ORIJINAL ARAŞTIRMA
6. 
Mitral Yetersizliğinde Transtorasik Pulsed Doppler Ekokardiyografi İle Elde Edilen Sistolik Pulmoner Venöz Ters Akımın Belirleyicileri Ve Yetersizlik Ciddiyetini Göstermedeki Değeri
The Determinants of Systolic Pulmonary Venous Flow Reversal by Transthoracic Pulsed Doppler in Mitral Regurgitation: Its Value in the Quantification of the Severity of Regurgitation
Mehmet EREN, Osman BOLCA, Bahadır DAĞDEVİREN, Tugrul NORGAZ, Tuna TEZEL
Sayfalar 296 - 301
Sistolik pulmoner venöz ters akım (SPVTA ) mitral yetersizliğinde (MY) esas olarak transösofageal ekokardiyografik çalışmalarda gösterilmiştir. Ciddi MY için transtorasik ekokardiyografi ile elde edilen SPVTA 'ın değerini inceleyen çok az sayıda çalışma vardır. Bu çalışmada , MY'de transtorasik ekokardiyografi ile elde edilen SPVTA'ın belirleyicileri ve ciddiyet tayinindeki değeri araştrıldı. Metod: Çalışma hastaları, referans olarak kantitatij spektral Doppler uygulanan 50 MY'li hastadan oluşturuldu. Bu hastaların 39 tanesine kardiyak kateterizasyon yapıldı. Bütün hastalarda, SPVTA apikal dört boşluk görüntüsünde hem sağ ve hem de sol pulmoner vende değerlendirildi. Bulgular: 26 (%52) hastada SPVTA vardı. SPVTA'a sahip olan hastalarda ritm olarak AF'ye ve kateterde lll/IV. derece MY'ye sık rastlandı. SPVTA'a sahip hastalarda yetersizlik orifis alanı, yetersizlik hacmi, yetersizlik fraksiyonu, sol atriyum ve ventrikülün çap ve hacimleri SPVTA görülmeyenlere göre daha büyüktü (hepsi için p<0.05). Çok değişkenli analizde, SPVTA 'ın tek belirleyicisi yetersizlik fraksiyonu olarak bulundu (p<0.001). Ciddi MY'nin teşhisi için kullanılan SPVTA, yüksek derecede duyarlılığa, özgüllüğe ve doğruluğa sahipti (sırasıyla %89, 95 ve 92). Sonuç olarak SPVTA, MY ciddiyetinin değerlendirilmesinde faydalı bir metoddur.

DERLEME
7. 
Sol Atriyal Apendiks Trombüsü Olan Romatizmal Mitral Darlığı Olgularında Perkütan Mitral Balon Valvülotomi
Percutaneous Mitral Balloon Valvulotomy in Patients With Thrombus in Left Atrial Appendage
Vedat KOCA, Tahsin BOZAT, Şenol YAVUZ, Ayhan ÖZDEMİR
Sayfalar 302 - 305
Perkütan mitral valvülotomi mitral aygıtın uygun olduğu semptomatik mitral darlığında cerrahi tedaviye etkili ve güvenli alternatif olmuştur. Sol atriyal apendiks tromüsü mitral darlığında sıklıkla oluşmaktadır. Bu çalışmada sol atriyal apendiks trombüslü 14 olguda transözefajiyal ekokardiyografi eşliğinde perkütan mitral valvülotominin sonuçları bildirilmektedir. Olgulara 1 ay süreyle oral antikoagülan tedavi verildi. İşlem öncesi yapılan transözofajiyal ekokardiyografide 5 (%35.7) olguda trombüs saptanmadı. Dokuz olguda multiplan transözefajiyal ekokardiyografi eşliğinde perkütan valvülotomi işlemi yapıldı. Olguların 8 (%88)'i kadın ve ortalama yaş 39.7± 8.6 idi. Olguların tamamında atriyal fibrilasyon vardı. İşlem öncesi ve sonrası mitral kapak alanı, ortalama mitral gradiyent, sistolik pulmoner arter basıncı sırasıyla 0.97± 0.22 cm² p<0.01 ve 1.94± 0.27 cm² (p<0.01), 13.7±3.76 mmHg ve 3.57±1.9 mmHg (p<0.01), 69.4 ± 18.1 mmHg ve 36± 10 mmHg (p<0.01) idi. Hiçbir olguda sistemik emboli ve mortalite olmadı. Sonuç olarak sol atriyal apendiks trombüsünde perkütan mitral valvülotomi transözefajiyal ekokardiyografi eşliğinde güvenle yapılabilir.

8. 
Sınır Lezyonlarda İntrakoroner Basınç ve Fraksiyone Miyokardiyal Akım Rezervi Ölçümlerine İlişkin İlk Klinik Deneyimlerimiz
Our Initial Experiences on Intracoronary Pressure and Myocardial Fractional Flow Reserve Measurements in Intermediate Lesions
Murat ÖZDEMİR, Timur TİMURKAYNAK, Mustafa CEMRİ, Bülent BOYACI, Rıdvan YALÇIN, Atiye ÇENGEL, Övsev DÖRTLEMEZ, Halis DÖRTLEMEZ
Sayfalar 306 - 313
Bu yazıda, anjiyografik sınır lezyonlarda intrakoroner basınç ve miyokardiyal fraksiyone akım rezervi (mFAR) ölçümlerine ilişkin ilk klinik deneyimlerimiz özetlenmeye çalışılmıştır. Otuzbir olguda toplam 35 anjiyografik sınır lezyon (darlık derecesi %30-70) mFAR ile değerlendirildi. Basınç algılayıcı olarak 0.014 inç çaplı mikromanometre uçlu kılavuz tel, maksimum hiperemi uyaranı olarak da intrakoroner adenozin kullanıldı. Dört olguda 2 farklı, 27 olguda ise tek bir koroner arterdeki izole sınır darlıklar üzerinden mFAR hesaplandı. Değerlendirilen lezyonların 29'u de Nova, 6'sı ise stent-içi daralma idi. Anjiyografik darlık derecesi ortalama %49.7±10.1 olan bu lezyonlar üzerinden hesaplanan mFAR ortalama 0.83 ± 0.1 bulundu. Dört (%11) lezyonda mFAR 0.75'in altında iken, 31 (%89) lezyonda 0.75 ve üzerindeydi. Miyokardiyal akım rezervi ölçümü ile aynı seansta anjiyoplasti yapılan lezyonlarda, başarılı anjiyoplasti sonrası yeniden hesaplanan mFAR değerinin yükseldiği gözlendi. Olguların tümünde yüksek kaliteli intrakoroner basınç sinyalleri kaydedildi ve gerek 0.014 inç çaplı basınç algılayıcı kılavuz tel kullanımı gerekse intrakoroner adenozin injeksiyonu ile ilgili herhangi bir komplikasyon gözlenmedi. Bu bulgularla, anjiyografik sınır lezyonlarda, 0.014 inç çaplı basınç algılayıcı kılavuz tel ve intrakoroner adenozin injeksiyonu kullanılarak intrakoroner basınç ve mFAR ölçmenin oldukça pratik ve emniyetli bir yöntem olduğu kanaatine varıldı.

DERLEME
9. 
Prinzmetal Angina Pektoris: Patofizyolojik, Klinik Özellikler ve Tedavide Yeni Yaklaşımlar
Prinzmetal Angina Pectoris
Y. Ahmet ÜNALIR, Y.Bülent GÖRENEK
Sayfalar 314 - 320
Prinzmetal angina (PA), kararlı ya da kararsız angina pektoris kadar sık görülmeyen, esas olarak vazospazmın sorumlu olduğu bir angina pektoris türüdür. Hastaların çoğunda retrosternal baskı ya da ezilme hissi şeklinde tanımlandıkları göğüs ağrısı yakınması mevcuttur. Genellikle birkaç dakika süren bu ağrı kendiliğinden ya da nitratlarla geçebilmektedir. Tanıda göğüs ağrısının varlığı, EKG'de ST segment yüksekliğinin bulunması ve bu bulguların kısa bir süre içinde gerilemesi, olay sırasında kardiyak marker'larda belirgin bir değişikliğin olmaması önemlidir. Hastalar çoğunlukla uzun etkili nitratlara ve kalsiyum kanal blokerlerine iyi yanıt verirlerse de, olgularda akut miyokard infarktüsü, hayati tehdit edici aritmiler ve ani kardiyak ölüm gibi ciddi klinik tablolar da gelişebilmektedir. Biz bu yazımızda özellikle son yıllarda üzerinde pek çok araştırmanın yapıldığı PA konusunda bazı önemli noktaları özetleyerek sunmayı hedefledik.

10. 
Girişimsel Kardiyolojide Yeni Bir Kavram: Fraksiyonel Akım Rezervi
A Recent Development in Invasive Cardiology: Fractional Flow Reserve (FFR)
Y.Oğuz CAYMAZ, Ahmet OKTAY
Sayfalar 321 - 326
Koroner anjiyografi ile (görsel ya da kantitatif değerlendirme) koroner arter lezyonlarının fizyolojik önemlerini doğru olarak değerlendirmek her zaman olası değildir. Bu konuda geleneksel olarak kullanılan girişimsel olmayan yöntemlerin (egzersiz stres test, miyokard perfüzyon sintigrafisi ve stres ekokardiyografi) tanımsal sınırlılıklarının yanında anjiyografi laboratuarında uygulanamadıkları için yol açabilecekleri zamansal ve parasal ek yükleri olabilmektedir. Son yıllarda geliştirilen fraksiyonel akım rezervi (FFR) yöntemi girişimsel olmayan yöntemlerin her iki sınırlılığına da çözüm getirebilecek yeni girişimsel bir ölçüttür. FFR. lezyon ardı ve önündeki basınçların intrakoroner uygulanan farmakolojik ajanlarIa uyarılmış maksimal hiperimi sırasındaki oranı olarak tanımlanır. Lezyon ardı basınç çok ince kılavuz teller üzerine yerleştirilmiş mikro algaç yardımı ile güvenilir olarak ölçülebilmektedir. Bugüne dek koroner lezyonları fizyolojik önemlerinin anjiyografi laboratuarında belirlenmesi; bu ölçümlere dayanarak koroner girişimlerin gerçekleştirilmeleri veya ertelenmeleri; balon anjiyoplasti ve koroner stentlerin optimal uygulanmasi için rehber olmaları konularında güvenilir çalışmalar yayınlanmıştır. Yöntemin sınırlılıklarını ve bir anlamda yeni araştırma alanlarını mikrovasküler yatağı etkileyebilecek miyokard infarktüsü, sol ventrikül hipertrofisi gibi nıiyokardiyal veya diyabet gibi sistemik hastalıkların varlığı oluşturmaktadır. Bu çalışmada yöntemin kuramsal temeli, uygulama tekniği, kanıtlanmış endikasyonları ve olası araştırma alanlarından söz edilecektir.

OLGU
11. 
Epikardiyal Pacemaker Teli Ve Antikoagülan Tedavinin Yol Açtığı Rektus Abdominis Kas Hematomu
Epicardial Pacemaker Wire and Anticoagulant Therapy Leading to Rectus Abdominis Muscle Hematoma
Ertan URAL, Mehmet Salih BİLAL, İhsan BAKIR, Sezer MÜNİBOĞLU KARCIER
Sayfalar 327 - 328
Rektus ahdominis kası hematomu klinikte nadir rastlanan bir durumdur. Bu duruma yol açan en sık nedenler eksternal ve internal travmalardır. Eldeki yazıda epikardiyal pacemaker telinin yaptığı travmaya bağlı olarak gelişen iki olgu sunulmuştur. Bilgilerimize göre bu iki olgu, açık kalp cerrahisi sırasında yerleştirilen epikardiyal pacemaker telinin yaptığı travmaya bağlı olarak geliştiği bildirilen ilk rektus abdominis kası hematomu olgularıdır.

12. 
Editöre Mektup
Letter To the Editor
Y. Ahmet ÜNALIR, B. Görenek
Sayfa 329
Makale Özeti |Tam Metin PDF



Journal Metrics

Journal Citation Indicator: 0.18
CiteScore: 1.1
Source Normalized Impact
per Paper:
0.22
SCImago Journal Rank: 0.348

Hızlı Arama



Copyright © 2025 Türk Kardiyoloji Derneği Arşivi