ISSN 1016-5169  |  E-ISSN 1308-4488
TÜRK KARDİYOLOJİ DERNEĞİ ARŞİVİ - Turk Kardiyol Dern Ars: 24 (6)
Cilt: 24  Sayı: 6 - Ağustos 1996
1. 
Makale Özetleri
Summaries of Articles

Sayfalar 324 - 327
Makale Özeti | İngilizce Tam Metin

2. 
Türk Erişkinlerinde Sistolik ve Diyastolik Kan Basıncının Bazı Diğer Risk Faktörlerinden Bağımlığının Niceliği
Clinical Investigations Magnitude of Interdependence of Systolic and Diastolic Blood Pressure from Other Risk Factors in Turkish Adults
Altan ONAT, Dursun DURSUNOĞLU, Göksel KAHRAMAN, Kenan DÖNMEZ, Barış ÖKÇÜN, İbrahim KELEŞ, Vadat SANSOY
Sayfalar 328 - 336
Türk erişkinlerini temsil eden TEKHARF Çalışmasının kohortundan 1995 yılında hayatta kalanlardan izlenen 1112 erkek ve 1146 kadına ilişkin sistolik ve diyastolik kan basıncının beden kitle indeksi, fizik aktivite derecesi, plazma total kolesterol ve trigliserid değerleri ve diyabet varlığı konusundaki verilerle ilişkisi incelendi. Sistolik ve diyastolik basınç iki normal, bir de yüksek olmak üzere üç dlime ayrıldı. Yaş faktörünün etkisinden arındırmak amaciyle erişkinler genç (24-44 yaş) ve orta yaşlı (45-74 yaş) gruplarda değerlendirildi ve yaş düzeltmesi uygulandı. Her risk parametresinde % 10 oranındaki bir değişimin sistolik ve diyastolik kan basıncında hangi ölçüde değişiklikle birlikte gittiği araştırıldı. Kan basıncının her iki cinsiyette en tutarlı biçimde beden kitle indeksinden bağımlı olduğu görüldü. Nisbi ağırlıkta %10 artış erkekte 40/22 mmHg gibi büyük tansiyon artışına eşlik etti. Kanda trigliseridlerde benzer oranlı bir artışla, sistolik basınçta erkekte 18, kadında 16 mmHg'lık yükselme birlikte gitti. Kan basıncı ile plazma kolesterol arasındaki ilişki -orta yaşlı kadınlar hariç- daha zayıftı. Fizik aktivitede bir çeyrek aktivite derecesi kadar azalmanın kan basıncını erkeklerde 38/10 mmHg yükselttiği gözlendi; oysa kadınlarda bunun kan basıncıyla ilişkisi bulunmadı. bu ilişkilerin kan basıncının ve diğer risk parametrelerinin ılımlı bozukluğunu da kapsayan normal değerleri için geçerli olduğu, risk faktörlerinin şiddetli sapmaları için aynen ekstrapole edilemeyeceği vurgulanmalıdır. Sistolik hipertansiyonu (>130 mmHg) olan kadınlarda diğer 4 risk faktörünün ne denli kümelendiği incelendi. Normotansif kadınlara kıyasla ve yaş düzeltmesinden sonra, diyabet hipertansiyona 1.7 kat daha sık kümeleniyordu. Hipertansiyona daha güçlü bağımlılık sergileyen obesite, gençlerde 2.8 kat, orta yaşlı kadınlarda 1.8 kat daha sıktı. Plazma kolesterol ve trigliseridler sistolik basınca genç kadınlarda güçlü kümelenme arzetti. X sendromunun unsurları olan dört risk faktörünün birlikte varlığına, her 70 Türk erişkin kadından birinde rastlandı. Sonuç olarak, Türk erişkinlerinde kan basıncı nisbi ağırlık, plazma lipidleri -ve yalnız erkeklerde bedeni hareketsizlikle-doğrusal ilişki içindedir. Normal durumda tansiyon regulasayonu, vücut ağırlığı ve lipid metabolizması gibi fonksiyonlar birbiriyle yakın bağıntı sergiler.

3. 
Yeni "PISA" Yöntemlerinin Mitral Darlığında Kapak Alanı Ölçümünde Kullanımı
Use of New PISA Methods to Calculate the Mitral Valve Area in Mitral Stenosis
Bülent GÖRENEK, Necmi ATA, Hamza ESEN, Y. Ahmet ÜNALIR, Barbaros DOKUMACI, Muhammed AMANGANE, Mustafa KILIÇ, Yusuf ERZURUM, Bilgin TİMURALP
Sayfalar 337 - 345
Araştırmamızda mitral kapak alanı ölçümünde kullanılan non-invazif metotların birbirleriyle karşılaştırılması amaçlandı. Bu amaçla 34 romatizmal mitral darlıklı olgu çalışmaya alındı. Otuzdört olguda ekokardiyografik olarak planimetrik yöntem, basınç yarılanma zamanı, Proximal Isovelocity Surface Area (PISA), düzeltilmiş PISA ve yeni oluşturduğumuz matematiksel yöntemi kullanarak elde edilen ortalama mitral kapak alanı değerleri sırasıyla; 1.39±0.06 cm2, 1.41±0.08 cm2, 1.41±0.05 cm2, 1.42±0.08 cm2, olarak bulundu. Beş yöntem arasında da pozitif korelasyon tespit edildi (her biri arasında p<0.01). Planimetrik metotla en fazla korelasyonu basınç yarılanma zamanı ile kapak alanı hesaplanması gösterdi (r=0.94). bunu sırasıyla düzeltilmiş PISA yöntemi (r=0.92), yeni matematiksel yöntem (r=0.88) ve PISA yöntemi (r=0.85) izledi. Yeni matematiksel metod ile elde edilen sonuçların, planimetrik mitral kapak alanı değerlerine, PISA ile elde edilen değerlerden daha yakın olması, PISA metodunun MD'na uygulanmasındaki bazı hatalarından kaynaklanmaktadır. İzovelosite alanlarını yarım küre değil, koni kesmesi şeklinde kabul eden ve ilk kez kliniğimizce geliştirilip tebliğ edilen yeni yöntemle bu hatalar büyük oranda ortadan kaldırıldı. Hafif mitral yetmezliği, aort yetmezliği varlığında ya da normal hızda ventrikül yanıtına sahip atriyum fibrilasyonunda yöntemler arasındaki korelasyonun etkilendiği gözlendi. Sonuç olarak, beş metodun bazı hatalarına rağmen birbirlerine yakın neticeler verdiği, yeni matematiksel yöntemin PISA metoduna göre daha üstün olduğu ve klinikte mitral kapak alanı ölçümünde güvenle kullanılabileceği ortaya konuldu

4. 
Direksiyonel Koroner Aterektomi ile Primer Başarı ve Erken Dönem Sonuçları
Directional Coronary Atherectomy: Primary Success and Early Outcome
Servet ÖZTÜRK, Tevfik GÜRMEN, Murat GÜLBARAN, Muzaffer ÖZTÜRK
Sayfalar 346 - 349
Bu çalışmada kliniğimizde direksiyonel koroner aterektomi (DCA) uygulanmış olan olgular incelenerek erken dönem sonuçlar değerlendirildi. 1991-1995 yılları arasında, yaş ortalaması 53±8 olan, 43'ü erkek 4'ü kadın 47 hastanın 47 lezyonuna (38'i de novo, 9'ü restenotik) DCA yapıldı. İşlem 39 olguda sol ön inen, 7 olguda sağ koroner, 1 olguda ise sirkumfleks artere uygulandı. Lezyonlardan ikisi ostial, 44'ü non-ostial ekzantrik lezyondu. Bir olguda ise PTCA komplikasyonu olarak ortaya çıkan kısa disseksiyon flepi DCA ile rezeke edildi. İşlem başarısı %93.6, klinik başarı %89.4 bulundu. Darlık çapı yüzdesi ortalaması %82.8±10.5'den %12.8±11.8'e indi (p<(10)-6). Alınan parça sayısı ortalama 5.8 (3-15) idi. 17 lezyona (%41.3) ilave balon anjiyoplasti yapıldı. Biri akut tıkanma, diğeri perforasyon nedeniyle 2 hastaya acil cerrahi girişim (%4.2) uygulandı. 1 olguda Q dalgalı miyokard infarktüsü (MI) (%2.1), 1 olguda non-QMİ (%2.1), 1 olguda tromboliz ve PTCA ile açılan subakut tıkanma (%2.1), 1 olguda yan dal tıkanması (%2.1), ve 2 olguda distal akımı bozmayan disseksiyon (%4.2) görüldü. Buna göre major komplikasyon sıklığı %6.3, minor komplikasyon sıklığı ise %10.5 bulundu. Sonuç olarak DCA'nın açılı, kıvımlı ve kalsifik olmayan, 20 mm'den kısa, proksimal lezyonlarda başarı ile uygulanabileceği ve ekzantrik, ostial veya disseke lezyonlar gibi kompleks lezyonlarda operatörün başarısını arttıran bir yöntem olduğu kanısına varıldı.

5. 
Duktus Arteriyozusun Şekli ve Çapının Belirlenmesinde Balon Oklüzyon Anjiyografisi
Balloon Occlusion Angiography in Determining the Size and Shape of Patent Ductus
İ. Levent SALTIK, Gülhis BATMAZ, Ayşe SARIOĞLU, Resmiye BEŞİKÇİ, Ayşe GÜLEREROĞLU, Nerime SOYBİR
Sayfalar 350 - 353
Duktus arteriyosus açıklığının (PDA) cerrahi dışı tekniklerle kapatılmasında PDA nın şekli çapı ve uzunluğunun bilinmesi gerekir. Balon oklüzyon anjiyografi tekniğinin uygulanabilirliğini belirlemek amacıyla Nisan 1992 ile Temmuz 1994 tarihleri arasında klinik ve ekokardiyografi incelemelerle PDA tanısı alan 17 hastaya kalp kateterizasyonu uygulandı. Hastaların 3'ü erkek (%17.6), 14'ü kızdı. Yaşları 9 ay ile 9 yaş (ortalama 3.54±2.22) ağırlıkları 6.1 ile 20 kg (ortalama 12.3±4.04) arasındaydı. Hastaların hepsinde transvenöz yolla ve PDA'dan geçilerek aorta girildi. Direkt ve balon oklüzyon tekniği kullanılarak 90° sol lateral pozisyonda aortografi yapılarak iki teknik birbiriyle karşılaştırıldı. Balon oklüzyon anjiyografide (BOA) hastaların hepsinde PDA anatomisi net bir şekilde görüntülenirken direkt enjeksiyonda 6 hastada (%35.3) duktus anatomisi ayrıntılı görüntülenemedi. Hastaların hepsinde BOA yöntemiyle ölçülen PDA çapı direkt aortografi ile ölçülenden daha geniş bulundu. Çalışmanın sonunda; PDA'nın çapı ve şeklinin belirlenmesinde BOA yönteminin bazı avantajları olduğu sonucuna varıldı.

6. 
Duktus Arteriyosus Açıklığı Transkateter Yolla ve Rashkind Protezi İle Kapatılan Hastalarda Pulmoner Arter Akımlarının Doppler Ekokardiyografi ile Değerlendirilmesi
Doppler Echocardiographic Evaluation of the Pulmonary Arteries After Transcatheter Occlusion of Patent Ductus Arteriosus With Rashkind Prosthesis
İ. Levent SALTIK, Ayşe SARIOĞLU, Gülhis BATMAZ, Ayşe GÜLER
Sayfalar 354 - 357
Transkateter yolla ve Rashkind protezi ile duktus arteriyosus açıklığının (PDA) kapatılması sonrasında sol pulmoner arter (LPA) akımında değişiklikler olmaktadır. Bu değişiklikleri belirlemek amacıyla Nisan 1992 ile Ağustos 1995 tarihleri arasında PDA Rashkind protezi ile kapatılan toplam 27 hastanın pulmoner arter dallarının akımları Doppler (renkli ve "pulsed wave") ekokardiyografi ile incelendi. Hastaların yaşları 1.5 yaş ile 16 yaş (ortalama 5.49±2.9), ağırlıkları 9.3 ile 51 kg (ortalama 18.45±8.67) arasındaydı. 14 hastada 12 mm'lik, 13 hastada 17 mm'lik şemsiye kullanıldı. Oklüzyon sonrasındaki ilk 6 ay içinde yapılan renkli Doppler ekokardiyografik incelemede 7 hastada (% 25.9) sağ pulmoner arter (RPA) akımı normal iken LPA akımının bozulduğu ve burada türbülans oluştuğu tesbit edildi. PW Doppler inceleme ile LPA akımının maksimum velositesinde RPA'e göre ortalama 0.23±0.2 m/sn'lik (alt sınır -0.04, üst sınır 0.7 m/sn) önemli artış olduğu görülde (t=5.90, p<0.0001). Çalışmanın sonunda Rashkind protezi ile PDA oklüzyonu sonrasında LPA'de obstrüksiyon olabileceği ve hastaların bu yönden izlenmesi gerektiği sonucuna varıldı.

7. 
Mitral Valv Prolapsuslarının İki-boyutlu Ekokardiyografik Morfolojiye Göre Sınıflandırılması
Two-Dimensional Echocardiographic Morphology in Mitral Valve Prolapse
Gül SAĞIN SAYLAM, Ayşe SARIOĞLU, Ali ERTUĞRUL
Sayfalar 358 - 365
Mitral valv prolapsuslarını (MVP) iki-boyutlu ekokardiyografide morfolojik özelliklerine göre sınıflandırmak amacıyla yaşları 9 ay-19 yaş (ortalama 9.7±4.3 yaş, ortanca 10 yaş) olan 50'si kız, 30'u erkek 80 hastanın klinik ve ekokardiyografik bulguları değerlendirildi. Parasternal uzun eksen kesitinde, sistolde mitral yaprakçıklarının görünümüne göre MVP'ler düzleşme, yaylanma, kubbeleşme olmak üzere 3 ana gruba ve her bir grup yaprakçıkların koaptasyon noktasının annülüs düzleminin altında (KN I) veya üzerinde (KN II) olmasına göre 2 alt gruba ayrılarak sınıflandırıldı. Belirlenen morfolojik gruplarda semptomlar, fizik inceleme, EKG, telekardiyografi bulguları ve mitral yetersizliğinin dağılımı incelendi. Hastaların % 27.5'inde göğüs ağrısı, çarpıntı, dispne, senkop, non-romatizmal eklem ağrıları gibi semptomlar görüldü. Düzleşme grubunda semptomlar daha sıktı (p=0.02). Morfolojik gruplar arasında EKG'de ST-T değişiklikleri ve aritmi sıklığı açısından fark bulunamadı. M-mod ekokardiyografide sol ventrikül diastol sonu çapında artma ve sol atriyal dilatasyon yaylanma ve kubbeleşme gruplarında daha sık görüldü (p<0.02). CW ve renkli Doppler ekokardiyografik incelemede mitral yetersizliği sıklığı düzleşme, yaylanma, kubbeleşme gruplarında sırasıyla % 32.1, % 56 ve % 62.9 idi. MVP'nin seyir ve prognozunda önemli rol oynayan mitral yetersizliği iki-boyutlu ekokardiyografik morfolojiye göre yaylanma ve kubbeleşme tipindeki MVP'lerde (p=0.05), koaptasyon noktası annülüs düzleminde veya üzerinde olan (p=0.002), yaprakçık kenar appozisyonu bozukluğu saptanan hastalarda (p<0.0001) sık bulundu.

8. 
Total Anormal Pulmoner Venöz Dönüşlerde Ameliyat Sonrası Erken ve Geç Dönem Sonuçlar
The Early and Late Results of Postoperative Period in Total Anomalous Pulmonary Venous Return
Barbaros KINOĞLU, Tayyar SARIOĞLU, Halil TÜRKOĞLU, M. Salih BİLAL, Mustafa GÜDEN, Ayşe SARIOĞLU, Levent SALTIK, Rüstem OLGA, Aydın AYTAÇ
Sayfalar 366 - 370
Ağustos 1976 - Ekim 1995 tarihleri arasında Hacettepe Tıp Fakültesi ile İ.Ü. Kardiyoloji Enstitüsü'nde total anormal pulmoner venöz dönüş tanısı ile ameliyat edilen 37 hasta incelendi. Yaşları 9 gün ile 20 yıl arasında (ortalama 33,4 ay) değişen hastaların 22'si (% 59.5) 1 yaşından küçük idi. Anormal pulmoner venöz dönüş; hastaların 22'si (% 59,5) 1 yaşından küçük idi. Anormal pulmoner venöz dönüş; hastaların 16'sında suprakardiyak, 15'inde kardiyak, 3'ünde infrakardiyak ve 3'ünde mikst tipte idi. Preoperatif 16 hastada pulmoner hipertansiyon, 14 hastada ise pulmoner konjestiyon bulguları mevcuttu. İkisi kompleks olmak üzere 9 hastada ilave kardiyak patoloji belirlendi. Ciddi kalp yetersizliği ve pulmoner konjestiyon nedeniyle genel durumu ileri derecede bozuk olan yenidoğan yaş grubundaki 5 hasta entübe edilerek acil olarak ameliyata alındı. Yenidoğan ve infantlar ile infrakardiyak tipte pulmoner venöz dönüş anomalisi bulunan tüm hastalarda derin hipotermi ve total sirkülatuar arrest kullanıldı. Daha büyük çocuklarda ise kısa süreli düşük akımlı bypass uygulandı. Suprakardiyak tip olguların 7'sinde ortak pulmoner venöz odacığın sol atriyuma anastomozu transatriyal yoldan yapıldı. Diğer olgularda posterior yaklaşım tercih edildi. Postoperatif erken dönemde 3 hasta (% 8,1), geç dönemde ise 2 hasta (% 5,9) kaybedildi. Bir hastada postoperatif 2. yılda anastomoz hattında restenoz belirlendi (% 2,9). Diğer hastaların % 93,7'si 2 ay ile 231 ay arasında (ortalama 5 yıl) takip edildi. Bu hastalar asemptomatik olup gelişmeleri normal sınırlarda seyretti. Sonuçta, postoperatif morbidite ve mortaliteyi belirleyen başlıca faktörlerin persistan pulmoner hipertansiyon ve pulmoner venöz obstrüksiyon olduğu, ayrıca ilave intrakardiyak patolojilerin ve preoperatif entübasyon gerektiren hastaların da yüksek risk taşıdığı dikkati çekti.

DERLEME
9. 
Derleme Aterosklerozda İmmün ve Moleküler Patogenez
Review Immune and Molecular Pathogenesis in Atherosclerosis
Nazmi GÜLTEKİN, Murat ERSANLI, Emine KÜÇÜKATEŞ, Sinan ÜNER
Sayfalar 371 - 378
Yakın yıllarda immünoloji ve moleküler biolojideki temel araştırma ve gelişmeler, kardiyoloji alanında özellikle de aterosklerozun oluşumu ve gelişimi hususundaki düşüncelerimize yenilikler getirmiştir. Monoklonal antikor teknolojisinin keşfi, genlerin izolasyonu, klonlanması, aminoasit dizinlerinin ortaya çıkartılması, endotel hücre kültürü, ve diğer moleküler bioloji teknikleri immün sisteminin etkinliği ve düzenlenmesi hakkında yeni bilgiler edinmemize imkan vermiştir. Ateroskleroz arteriyel intimada kolesterol depolanması, fibrozis ve enflamasyonla oluşan fokal lezyonlardan meydana gelmektedir. Lezyonun ilk evresinin oluşmasında, endotel hücresi adezyon moleküllerinin ekspresyonu ve okside LDL'nin kemotaktik etkisinin rol oynadığı düşünülmektedir. Lezyon, makrofajların okside LDL'yi tutarak lipid yüklü köpük hücrelerine dönüşmeleri ve düz kas hücrelerinin bu lipidden zengin nüve etrafında fibröz bir kılıf oluşturmak üzere göçü ile devam eder. Aktive makrofajlar ve T lenfositler, salgıladıkları sitokinler (interlökin I, interlökin II, tümör nekrozis faktör-a, interferon-y, vb.) aracılığı ile genetik ekspresyonu, köpük hücre oluşumunu, düz kas hücre proliferasyonu ve oksijen serbest radikalleri yapımını regüle etmektedirler. Sitokinler ayrıca anjiogenez, endotel hücre morfolojisi ve fonksiyonu, insan lökosit antijenleri ekspresyonu, siklooksijenaz aktivitesi ve polimorfonükleer hücrelerin endotel hücrelerine adezyonu üzerinde de etkilidirler. Özellikle interferon-y scavenger (çöpçü) reseptör ekspresyonunu ve hücre içi kolesterol tutulumunu azaltıcı, düz kas hücre proliferasyonu ve kollagen yapımını engelleyici ve nitrik oksit salınımını arttırıcı rolleri ile de önem kazanmıştır. Sonuç olarak aterosklerotik plağın oluşumu ve gelişmesinde sitokinlerle birlikte immün cevabın önemli rolü bulunduğunu söyleyebiliriz. İnterferon-y, interlökin II antagonistleri, diğer sitokinler ve gen tedavisinin ateroskleroz regresyonu ve tedavisindeki yerini saptamaya yönelik araştırmalar günümüzde de sürdürülmektedir.

OLGU
10. 
Olgu Bildirileri Parsiyel Epilepsi Krizleri İle Ortaya Çıkan Nükseden Bir Kardiyak Miksoma Olgusu
Case Reports A Case of Recurrent Myxoma With Seizures
Hakan KARPUZ, Philippe VAUDENS, Vildan KARPUZ, Xavier JEANRENAUD
Sayfalar 379 - 381
Öyküsünde cerrahi yol ile sol atriyum miksoması çıkarılmış olan 78 yaşındaki bir kadın hasta, epilepsi krizleri nedeni ile hastaneye yatırıldı ve yapılan transözofajeal ekokardiyografi tetkikinde sol atriyumda bir kitle saptandı. Cerrahi yol ile çıkarılan bu kitlenin histolojik incelemesi sonrasında hastanın, büyük bir olasılıkla serebral emboliye neden olan "tekrarlayan" bir kardiyak miksona olgusu olduğunua karar verildi.

11. 
Fonksiyonsuz Elektrodu Ana Pulmoner Artere Kaçan Bir Kalıcı Pacemaker Olgusu
Nonfunctioning Pacemaker Electrode Migrated into Main Pulmonary Artery: Case Report
Cengiz ÇELİKER, Murat ERSANLI, Nuran YAZICIOĞLU, Cihat BAKAY, Bülent POLAT, Yusuf YALÇINBAŞ
Sayfalar 382 - 383
Kalıcı pacemakerlı hastalarda elektrodun pulmoner artere kaçması çok nadir görülen bir komplikasyondur. Altmış yedi yaşında kalıcı pacemaker replasmanı yapılan ve eski elektrodu yerinde bırakılan bir kadın hastada replasman işleminden onbir ay sonra bu nadir komplikasyon saptandı. Göğüs ağrısı ile müracaat eden hastanın telekardiyografisinde yerinde bırakılan fonksiyonsuz elektrodun ana pulmoner arter kaçtığı tespit edildi ve hasta ameliyat edilerek bu elektrod çıkarıldı. Ameliyat sırasında ve sonrası takiplerde hastada komplikasyon görülmedi.

LookUs & Online Makale