TÜRK KARDİYOLOJİ DERNEĞİ ARŞİVİ - Turk Kardiyol Dern Ars: 24 (6)
Cilt: 24  Sayı: 6 - Ağustos 1996
1.
Makale Özetleri
Summaries of Articles

Sayfalar 324 - 327
Makale Özeti

2.
Türk Erişkinlerinde Sistolik ve Diyastolik Kan Basıncının Bazı Diğer Risk Faktörlerinden Bağımlığının Niceliği
Clinical Investigations Magnitude of Interdependence of Systolic and Diastolic Blood Pressure from Other Risk Factors in Turkish Adults
Altan ONAT, Dursun DURSUNOĞLU, Göksel KAHRAMAN, Kenan DÖNMEZ, Barış ÖKÇÜN, İbrahim KELEŞ, Vadat SANSOY
Sayfalar 328 - 336
Türk erişkinlerini temsil eden TEKHARF Çalışmasının kohortundan 1995 yılında hayatta kalanlardan izlenen 1112 erkek ve 1146 kadına ilişkin sistolik ve diyastolik kan basıncının beden kitle indeksi, fizik aktivite derecesi, plazma total kolesterol ve trigliserid değerleri ve diyabet varlığı konusundaki verilerle ilişkisi incelendi. Sistolik ve diyastolik basınç iki normal, bir de yüksek olmak üzere üç dlime ayrıldı. Yaş faktörünün etkisinden arındırmak amaciyle erişkinler genç (24-44 yaş) ve orta yaşlı (45-74 yaş) gruplarda değerlendirildi ve yaş düzeltmesi uygulandı. Her risk parametresinde % 10 oranındaki bir değişimin sistolik ve diyastolik kan basıncında hangi ölçüde değişiklikle birlikte gittiği araştırıldı. Kan basıncının her iki cinsiyette en tutarlı biçimde beden kitle indeksinden bağımlı olduğu görüldü. Nisbi ağırlıkta %10 artış erkekte 40/22 mmHg gibi büyük tansiyon artışına eşlik etti. Kanda trigliseridlerde benzer oranlı bir artışla, sistolik basınçta erkekte 18, kadında 16 mmHg'lık yükselme birlikte gitti. Kan basıncı ile plazma kolesterol arasındaki ilişki -orta yaşlı kadınlar hariç- daha zayıftı. Fizik aktivitede bir çeyrek aktivite derecesi kadar azalmanın kan basıncını erkeklerde 38/10 mmHg yükselttiği gözlendi; oysa kadınlarda bunun kan basıncıyla ilişkisi bulunmadı. bu ilişkilerin kan basıncının ve diğer risk parametrelerinin ılımlı bozukluğunu da kapsayan normal değerleri için geçerli olduğu, risk faktörlerinin şiddetli sapmaları için aynen ekstrapole edilemeyeceği vurgulanmalıdır. Sistolik hipertansiyonu (>130 mmHg) olan kadınlarda diğer 4 risk faktörünün ne denli kümelendiği incelendi. Normotansif kadınlara kıyasla ve yaş düzeltmesinden sonra, diyabet hipertansiyona 1.7 kat daha sık kümeleniyordu. Hipertansiyona daha güçlü bağımlılık sergileyen obesite, gençlerde 2.8 kat, orta yaşlı kadınlarda 1.8 kat daha sıktı. Plazma kolesterol ve trigliseridler sistolik basınca genç kadınlarda güçlü kümelenme arzetti. X sendromunun unsurları olan dört risk faktörünün birlikte varlığına, her 70 Türk erişkin kadından birinde rastlandı. Sonuç olarak, Türk erişkinlerinde kan basıncı nisbi ağırlık, plazma lipidleri -ve yalnız erkeklerde bedeni hareketsizlikle-doğrusal ilişki içindedir. Normal durumda tansiyon regulasayonu, vücut ağırlığı ve lipid metabolizması gibi fonksiyonlar birbiriyle yakın bağıntı sergiler.
Relaptionship between systolic and diastolic blood pressure and body mass index, grade of physical activity, plasma lipid levels and presence of diabetes mellitus was investigated in the surviving 1112 men and 1146 women traced in 1995 (and initially examined in 1990) among a random sample of Turkish adults. Systolic and diastolic blood pressure was classified into two normal and one abnormal tertiles, and relationships were sought in two age categories (young 24-44 years, elderly 45-74 years) and after age adjustment. The magnitude of change in blood pressure accompanying a change of 10% in each risk parameter was studied. Blood pressure was dependent in both genders most consistently on the body mass index. A 10%-rise in relative weight was associated with a blood pressure rise of 40/22 mmHg in men and of 23/16 mmHg in women. A similar increase in plasma triglycerides accompanied a systolic pressure rise of 18 and 16 mmHg in men and women, respectively. Plasma cholesterol exhibited a weaker relation to blood pressure, except for elderly women. A decline by one-quarter physical activity grade was associated with a blood pressure elevation of 38/10 mmHg in men while no relation between the two mentioned parameters existed in women. It is worth emphasizing that these interrelations were valid within the frame of normal values and moderate disturbances of blood pressure and of other risk parameters and that extrapolation to severe deviations of risk factors from normal may be misleading. The clustering in women of four other risk factors with systolic hypertension (> 130 mmHg) was studied. After adjustment for age, diabetes was 1.7 times more often clustered to hypertension as compared to normotensive women. Obesity, more strongly interdependent with hypertension, was 2.8 times more frequently linked to hypertension in young women, and 1.8 times in elderly women. Plasma cholesterol and triglycerides were strongly clustered to abnormal systolic pressure in young women alone. In one among every 70 adult Turkish women, four risk factors comprised in the syndrome X coexisted. It was thus concluded that a positive linear relation exists in Turkish adults between blood pressure on the one hand and relative weight, plasma lipid levels -and physical activity in men- on the other. In the normal state functions such as the regulation of blood pressure, body weight and lipid metabolism are closely linked to each other.

3.
Yeni "PISA" Yöntemlerinin Mitral Darlığında Kapak Alanı Ölçümünde Kullanımı
Use of New PISA Methods to Calculate the Mitral Valve Area in Mitral Stenosis
Bülent GÖRENEK, Necmi ATA, Hamza ESEN, Y. Ahmet ÜNALIR, Barbaros DOKUMACI, Muhammed AMANGANE, Mustafa KILIÇ, Yusuf ERZURUM, Bilgin TİMURALP
Sayfalar 337 - 345
Araştırmamızda mitral kapak alanı ölçümünde kullanılan non-invazif metotların birbirleriyle karşılaştırılması amaçlandı. Bu amaçla 34 romatizmal mitral darlıklı olgu çalışmaya alındı. Otuzdört olguda ekokardiyografik olarak planimetrik yöntem, basınç yarılanma zamanı, Proximal Isovelocity Surface Area (PISA), düzeltilmiş PISA ve yeni oluşturduğumuz matematiksel yöntemi kullanarak elde edilen ortalama mitral kapak alanı değerleri sırasıyla; 1.39±0.06 cm2, 1.41±0.08 cm2, 1.41±0.05 cm2, 1.42±0.08 cm2, olarak bulundu. Beş yöntem arasında da pozitif korelasyon tespit edildi (her biri arasında p<0.01). Planimetrik metotla en fazla korelasyonu basınç yarılanma zamanı ile kapak alanı hesaplanması gösterdi (r=0.94). bunu sırasıyla düzeltilmiş PISA yöntemi (r=0.92), yeni matematiksel yöntem (r=0.88) ve PISA yöntemi (r=0.85) izledi. Yeni matematiksel metod ile elde edilen sonuçların, planimetrik mitral kapak alanı değerlerine, PISA ile elde edilen değerlerden daha yakın olması, PISA metodunun MD'na uygulanmasındaki bazı hatalarından kaynaklanmaktadır. İzovelosite alanlarını yarım küre değil, koni kesmesi şeklinde kabul eden ve ilk kez kliniğimizce geliştirilip tebliğ edilen yeni yöntemle bu hatalar büyük oranda ortadan kaldırıldı. Hafif mitral yetmezliği, aort yetmezliği varlığında ya da normal hızda ventrikül yanıtına sahip atriyum fibrilasyonunda yöntemler arasındaki korelasyonun etkilendiği gözlendi. Sonuç olarak, beş metodun bazı hatalarına rağmen birbirlerine yakın neticeler verdiği, yeni matematiksel yöntemin PISA metoduna göre daha üstün olduğu ve klinikte mitral kapak alanı ölçümünde güvenle kullanılabileceği ortaya konuldu
Our study aimed to compare the validity of five noninvasive methods used in the calculation of the mitral valve area. We studied 34 patients with rheumatic mitral stenosis. Mitral valve area was calculated for all patients using planimetric method, pressure-half time method, PISA, and corrected PISA methods and new mathematical method. The calculated average mitral valve areas were similar for all techniques (139±0.06 cm2, 141±0.05 cm2, 142±0.08 cm2, respectively) (p<0.01). The most relevant correlation to the planimetry was obtained with the pressure-half time method (r=0.94). The other was between the planimetry and the corrected PISA method (r=0.92). These correlations were followed by the new mathematical method (r=0.88) and the PISA method (r=0.85). In view of the anatomy of the valvular and subvalvular apparatus, since the assumption of PISA as a half-spherical area is inaccurate and the assumption as a horizontally cut funnel-shaped area is more appropriate as in our mathematical model, this new method may have correlated better with the planimetry than the PISA method. In conclusion, all five techniques can be used in assessing mitral valve area in patients with mitral stenosis. The new method is proposed as an alternative to determine the mitral valve area.

4.
Direksiyonel Koroner Aterektomi ile Primer Başarı ve Erken Dönem Sonuçları
Directional Coronary Atherectomy: Primary Success and Early Outcome
Servet ÖZTÜRK, Tevfik GÜRMEN, Murat GÜLBARAN, Muzaffer ÖZTÜRK
Sayfalar 346 - 349
Bu çalışmada kliniğimizde direksiyonel koroner aterektomi (DCA) uygulanmış olan olgular incelenerek erken dönem sonuçlar değerlendirildi. 1991-1995 yılları arasında, yaş ortalaması 53±8 olan, 43'ü erkek 4'ü kadın 47 hastanın 47 lezyonuna (38'i de novo, 9'ü restenotik) DCA yapıldı. İşlem 39 olguda sol ön inen, 7 olguda sağ koroner, 1 olguda ise sirkumfleks artere uygulandı. Lezyonlardan ikisi ostial, 44'ü non-ostial ekzantrik lezyondu. Bir olguda ise PTCA komplikasyonu olarak ortaya çıkan kısa disseksiyon flepi DCA ile rezeke edildi. İşlem başarısı %93.6, klinik başarı %89.4 bulundu. Darlık çapı yüzdesi ortalaması %82.8±10.5'den %12.8±11.8'e indi (p<(10)-6). Alınan parça sayısı ortalama 5.8 (3-15) idi. 17 lezyona (%41.3) ilave balon anjiyoplasti yapıldı. Biri akut tıkanma, diğeri perforasyon nedeniyle 2 hastaya acil cerrahi girişim (%4.2) uygulandı. 1 olguda Q dalgalı miyokard infarktüsü (MI) (%2.1), 1 olguda non-QMİ (%2.1), 1 olguda tromboliz ve PTCA ile açılan subakut tıkanma (%2.1), 1 olguda yan dal tıkanması (%2.1), ve 2 olguda distal akımı bozmayan disseksiyon (%4.2) görüldü. Buna göre major komplikasyon sıklığı %6.3, minor komplikasyon sıklığı ise %10.5 bulundu. Sonuç olarak DCA'nın açılı, kıvımlı ve kalsifik olmayan, 20 mm'den kısa, proksimal lezyonlarda başarı ile uygulanabileceği ve ekzantrik, ostial veya disseke lezyonlar gibi kompleks lezyonlarda operatörün başarısını arttıran bir yöntem olduğu kanısına varıldı.
In this study, we examined 47 patients wo had undergone directional coronary atherectomy (DCA), in order to evaluate the early outcome. The procedure was performed to 47 lesions of 44 male and 3 female patients (mean age 53±8). The lesion sites were left anterior descending in 39, right coronary in 7 patients and circumflex artery in 1 patient (44 non-ostial eccentric lesions, 2 ostial lesions, and 1 post-PTCA short dissection). 38 of them were "de novo" lesions and 9 restenosis. The procedural success was 93.6% and the clinical success 89.4%. The mean diameter stenosis decreased from 82.8±10.5% to 12.8±11.8% (p<(10)-6). On average 5.8 specimens (3-5) per patient were removed. In 17 lesions (41.3%) adjunctive balloon angioplasty were performed. Two patients were referred for emergency coronary by-pass surgery (because of abrupt closure in one and perforation in the other patient). Q wave myocardial infarction (MI) occured in one patient (2.1%), non-Q MI in one patient (2.1%), subacute occlusion successfully treated by thorombolysis and PTCA in one patient (2.1%), side branch loss in one patient (2.1%) and non-occlusive dissection in two patients (4.2%). Major complication rate was 6.3% and minor 10.5%. We concluded that DCA can be performed effectively in non-angulated, non-tortuous and non-calcific proximal lesions shorter than 20 mm, and is a method that increase the operator's perfomance in complex lesions.

5.
Duktus Arteriyozusun Şekli ve Çapının Belirlenmesinde Balon Oklüzyon Anjiyografisi
Balloon Occlusion Angiography in Determining the Size and Shape of Patent Ductus
İ. Levent SALTIK, Gülhis BATMAZ, Ayşe SARIOĞLU, Resmiye BEŞİKÇİ, Ayşe GÜLEREROĞLU, Nerime SOYBİR
Sayfalar 350 - 353
Duktus arteriyosus açıklığının (PDA) cerrahi dışı tekniklerle kapatılmasında PDA nın şekli çapı ve uzunluğunun bilinmesi gerekir. Balon oklüzyon anjiyografi tekniğinin uygulanabilirliğini belirlemek amacıyla Nisan 1992 ile Temmuz 1994 tarihleri arasında klinik ve ekokardiyografi incelemelerle PDA tanısı alan 17 hastaya kalp kateterizasyonu uygulandı. Hastaların 3'ü erkek (%17.6), 14'ü kızdı. Yaşları 9 ay ile 9 yaş (ortalama 3.54±2.22) ağırlıkları 6.1 ile 20 kg (ortalama 12.3±4.04) arasındaydı. Hastaların hepsinde transvenöz yolla ve PDA'dan geçilerek aorta girildi. Direkt ve balon oklüzyon tekniği kullanılarak 90° sol lateral pozisyonda aortografi yapılarak iki teknik birbiriyle karşılaştırıldı. Balon oklüzyon anjiyografide (BOA) hastaların hepsinde PDA anatomisi net bir şekilde görüntülenirken direkt enjeksiyonda 6 hastada (%35.3) duktus anatomisi ayrıntılı görüntülenemedi. Hastaların hepsinde BOA yöntemiyle ölçülen PDA çapı direkt aortografi ile ölçülenden daha geniş bulundu. Çalışmanın sonunda; PDA'nın çapı ve şeklinin belirlenmesinde BOA yönteminin bazı avantajları olduğu sonucuna varıldı.
Nonsurgical techniquies for patent ductus arteriosus (PDA) closure require precise knowledge of ductus diameter, length and shape. We review the validity of balloon occlusion angiography (BOA) in determining the size and shape of PDA in 17 patients (3 male, 14 female) between April 1992 and July 1994. The patients' age ranged 9 months to 9 years (mean 3.54±2.22) and weight 6.1 to 20 kg (mean 12.3±4.04). The aorta was entered via transvenous route through PDA. The aortography was performed by using direct and balloon occlusion techniques at 90° left lateral position and two techniques were compared. PDA anatomy was well visualized in all cases with BOA. Direct injection method did not demonstrate PDA anatomy in detail in 6 (%35.3) patients. In all patients, PDA internal diameter measured by BOA method was greater than the intermal diameter measured by direct aortography method. We concluded that, BOA method has some advantages over direct aortography for identification of the size and shape of PDA.

6.
Duktus Arteriyosus Açıklığı Transkateter Yolla ve Rashkind Protezi İle Kapatılan Hastalarda Pulmoner Arter Akımlarının Doppler Ekokardiyografi ile Değerlendirilmesi
Doppler Echocardiographic Evaluation of the Pulmonary Arteries After Transcatheter Occlusion of Patent Ductus Arteriosus With Rashkind Prosthesis
İ. Levent SALTIK, Ayşe SARIOĞLU, Gülhis BATMAZ, Ayşe GÜLER
Sayfalar 354 - 357
Transkateter yolla ve Rashkind protezi ile duktus arteriyosus açıklığının (PDA) kapatılması sonrasında sol pulmoner arter (LPA) akımında değişiklikler olmaktadır. Bu değişiklikleri belirlemek amacıyla Nisan 1992 ile Ağustos 1995 tarihleri arasında PDA Rashkind protezi ile kapatılan toplam 27 hastanın pulmoner arter dallarının akımları Doppler (renkli ve "pulsed wave") ekokardiyografi ile incelendi. Hastaların yaşları 1.5 yaş ile 16 yaş (ortalama 5.49±2.9), ağırlıkları 9.3 ile 51 kg (ortalama 18.45±8.67) arasındaydı. 14 hastada 12 mm'lik, 13 hastada 17 mm'lik şemsiye kullanıldı. Oklüzyon sonrasındaki ilk 6 ay içinde yapılan renkli Doppler ekokardiyografik incelemede 7 hastada (% 25.9) sağ pulmoner arter (RPA) akımı normal iken LPA akımının bozulduğu ve burada türbülans oluştuğu tesbit edildi. PW Doppler inceleme ile LPA akımının maksimum velositesinde RPA'e göre ortalama 0.23±0.2 m/sn'lik (alt sınır -0.04, üst sınır 0.7 m/sn) önemli artış olduğu görülde (t=5.90, p<0.0001). Çalışmanın sonunda Rashkind protezi ile PDA oklüzyonu sonrasında LPA'de obstrüksiyon olabileceği ve hastaların bu yönden izlenmesi gerektiği sonucuna varıldı.
Changes in left pulmonary artery (LPA) morphology and flow occur after transcatheter patent ductus arteriosus (PDA) occlusion using Rashkind prosthesis. To assess these alterations between April 1992 and August 1995 we evaluated 27 patients with Doppler echocardiography after successful prosthesis placement within 6 months. The patients' age ranged from 1.5 to 16 years (mean 5.49±2.9), weight 9.3 to 51 kg (18.45±8.67). A 12 mm umbrella used in 13 patients. Color Doppler echocardiography showed LPA turbulence in 7 patients (%25.9) while right pulmonary artery (RPA) flow was normal. On PW Doppler evaluation, a mild and statistically significant increase in LPA maximum flow velocity (mean 0.23±0.2 m/sec, range -0.04 to 0.7) was found when compared with RPA (t=5.90, p<0,0001). It is concluded that LPA stenosis can occur secondary to transcatheter PDA occlusion with Rashkind prosthesis, which maker further follow-up necessary.

7.
Mitral Valv Prolapsuslarının İki-boyutlu Ekokardiyografik Morfolojiye Göre Sınıflandırılması
Two-Dimensional Echocardiographic Morphology in Mitral Valve Prolapse
Gül SAĞIN SAYLAM, Ayşe SARIOĞLU, Ali ERTUĞRUL
Sayfalar 358 - 365
Mitral valv prolapsuslarını (MVP) iki-boyutlu ekokardiyografide morfolojik özelliklerine göre sınıflandırmak amacıyla yaşları 9 ay-19 yaş (ortalama 9.7±4.3 yaş, ortanca 10 yaş) olan 50'si kız, 30'u erkek 80 hastanın klinik ve ekokardiyografik bulguları değerlendirildi. Parasternal uzun eksen kesitinde, sistolde mitral yaprakçıklarının görünümüne göre MVP'ler düzleşme, yaylanma, kubbeleşme olmak üzere 3 ana gruba ve her bir grup yaprakçıkların koaptasyon noktasının annülüs düzleminin altında (KN I) veya üzerinde (KN II) olmasına göre 2 alt gruba ayrılarak sınıflandırıldı. Belirlenen morfolojik gruplarda semptomlar, fizik inceleme, EKG, telekardiyografi bulguları ve mitral yetersizliğinin dağılımı incelendi. Hastaların % 27.5'inde göğüs ağrısı, çarpıntı, dispne, senkop, non-romatizmal eklem ağrıları gibi semptomlar görüldü. Düzleşme grubunda semptomlar daha sıktı (p=0.02). Morfolojik gruplar arasında EKG'de ST-T değişiklikleri ve aritmi sıklığı açısından fark bulunamadı. M-mod ekokardiyografide sol ventrikül diastol sonu çapında artma ve sol atriyal dilatasyon yaylanma ve kubbeleşme gruplarında daha sık görüldü (p<0.02). CW ve renkli Doppler ekokardiyografik incelemede mitral yetersizliği sıklığı düzleşme, yaylanma, kubbeleşme gruplarında sırasıyla % 32.1, % 56 ve % 62.9 idi. MVP'nin seyir ve prognozunda önemli rol oynayan mitral yetersizliği iki-boyutlu ekokardiyografik morfolojiye göre yaylanma ve kubbeleşme tipindeki MVP'lerde (p=0.05), koaptasyon noktası annülüs düzleminde veya üzerinde olan (p=0.002), yaprakçık kenar appozisyonu bozukluğu saptanan hastalarda (p<0.0001) sık bulundu.
In order to classify mitral valve prolapse (MVP) according to two-dimensional echocardiographic morphology, the clinical and echocardiographic findings of 80 patients (50 girls and 30 boys) aged 9 months-19 years prolapse (MVP) were evaluated. Based on the parasternal long-axis view, MVPs were classified according to the appearance of mitral leaflets (straightened, bowing) and the position of the coaptation point of the leaflets with respect to the annular plane; 6 distinct morphological subsets were thus identified. Relations between symptoms, physical findings, ECG, x-ray, echocardiographic findings and the morphological groups were analysed, the frequency distribution of mitral regurgitation in each subset was determined. Symptoms were more common in the straightened leaflet group (p=0.02). There were no significant differences between the morphological groups regarding the frequency of arrhythmia, ST segment and T wave changes on ECG. Left atrial and left ventricular enlargement on M-mode echocardiography were more common in the bowing and billowing leaflet groups (p<0.02). The prevalence of mitral regurgitation on CW and colour Doppler echocardiography was 32.1%, 62.9% in the straightened, bowing, billowing leaflet groups, respectively. Mitral regurgitation, a major determinant of the course and prognosis of MVP, was significantly more common in the bowing and billowing leaflet groups (p=0.05), in subsets with superior displacement of the coaptation point (p=0.002) and in those showing disruption of leaflet edge apposition (p>0.0001).

8.
Total Anormal Pulmoner Venöz Dönüşlerde Ameliyat Sonrası Erken ve Geç Dönem Sonuçlar
The Early and Late Results of Postoperative Period in Total Anomalous Pulmonary Venous Return
Barbaros KINOĞLU, Tayyar SARIOĞLU, Halil TÜRKOĞLU, M. Salih BİLAL, Mustafa GÜDEN, Ayşe SARIOĞLU, Levent SALTIK, Rüstem OLGA, Aydın AYTAÇ
Sayfalar 366 - 370
Ağustos 1976 - Ekim 1995 tarihleri arasında Hacettepe Tıp Fakültesi ile İ.Ü. Kardiyoloji Enstitüsü'nde total anormal pulmoner venöz dönüş tanısı ile ameliyat edilen 37 hasta incelendi. Yaşları 9 gün ile 20 yıl arasında (ortalama 33,4 ay) değişen hastaların 22'si (% 59.5) 1 yaşından küçük idi. Anormal pulmoner venöz dönüş; hastaların 22'si (% 59,5) 1 yaşından küçük idi. Anormal pulmoner venöz dönüş; hastaların 16'sında suprakardiyak, 15'inde kardiyak, 3'ünde infrakardiyak ve 3'ünde mikst tipte idi. Preoperatif 16 hastada pulmoner hipertansiyon, 14 hastada ise pulmoner konjestiyon bulguları mevcuttu. İkisi kompleks olmak üzere 9 hastada ilave kardiyak patoloji belirlendi. Ciddi kalp yetersizliği ve pulmoner konjestiyon nedeniyle genel durumu ileri derecede bozuk olan yenidoğan yaş grubundaki 5 hasta entübe edilerek acil olarak ameliyata alındı. Yenidoğan ve infantlar ile infrakardiyak tipte pulmoner venöz dönüş anomalisi bulunan tüm hastalarda derin hipotermi ve total sirkülatuar arrest kullanıldı. Daha büyük çocuklarda ise kısa süreli düşük akımlı bypass uygulandı. Suprakardiyak tip olguların 7'sinde ortak pulmoner venöz odacığın sol atriyuma anastomozu transatriyal yoldan yapıldı. Diğer olgularda posterior yaklaşım tercih edildi. Postoperatif erken dönemde 3 hasta (% 8,1), geç dönemde ise 2 hasta (% 5,9) kaybedildi. Bir hastada postoperatif 2. yılda anastomoz hattında restenoz belirlendi (% 2,9). Diğer hastaların % 93,7'si 2 ay ile 231 ay arasında (ortalama 5 yıl) takip edildi. Bu hastalar asemptomatik olup gelişmeleri normal sınırlarda seyretti. Sonuçta, postoperatif morbidite ve mortaliteyi belirleyen başlıca faktörlerin persistan pulmoner hipertansiyon ve pulmoner venöz obstrüksiyon olduğu, ayrıca ilave intrakardiyak patolojilerin ve preoperatif entübasyon gerektiren hastaların da yüksek risk taşıdığı dikkati çekti.
We reviewed retrospectively 37 patients with total anomalous pulmonary venous return between August 1976 and October 1995 in Hacettepe University Medical Faculty and Institute of Cardiology, University of Istanbul. Their ages were ranging from 9 days to 20 years (mean: 33.4 months) and 22 of them were younger than one year old. Supracardiac type of anomaly in 16 patients, cardiac type in 15, infracardiac type in 3 and mixed types in 3 were detected. Pulmonary hypertension in 16 patients and pulmonary congestion in 14 patients were predominant preoperatively. Some additional cardiac pathologies were determined in 9 patients. Five severely ill patients in neonatal period because of heart failure and pulmonary congestion were intubated preoperatively and underwent emergency operation. Total circulatory arrest under deep hypothermia was used in all neonates and infants and also in patients with infracardiac type anomaly. In older children, a short period of low-flow cardiopulmonary bypass under moderate hypothermia was preferred. The anastomosis between the common pulmonary venous chamber and the left atrium was constructed by transatrially in 7 patients with supracardiacc type of anomaly and by posterior approach in the rest of patients. Three patients (8.1%) were lost in the postoperative early period and 2 patients in the late follow up. We determined anastomotic restenosis in a patient (2.9 %) two years after the operation. Rest of patients (97.3%) were followed up between 2 and 231 months (mean: 5 years). These patients were asymptomatic with a normal growth. As a result we can say that persistent pulmonary hypertension and pulmonary venous obstruction were the main risk factors on postoperative morbidity and mortality. The patients with additional cardiac pathologies and who need preoperative intubation carry a high risk in our series.

DERLEME
9.
Derleme Aterosklerozda İmmün ve Moleküler Patogenez
Review Immune and Molecular Pathogenesis in Atherosclerosis
Nazmi GÜLTEKİN, Murat ERSANLI, Emine KÜÇÜKATEŞ, Sinan ÜNER
Sayfalar 371 - 378
Yakın yıllarda immünoloji ve moleküler biolojideki temel araştırma ve gelişmeler, kardiyoloji alanında özellikle de aterosklerozun oluşumu ve gelişimi hususundaki düşüncelerimize yenilikler getirmiştir. Monoklonal antikor teknolojisinin keşfi, genlerin izolasyonu, klonlanması, aminoasit dizinlerinin ortaya çıkartılması, endotel hücre kültürü, ve diğer moleküler bioloji teknikleri immün sisteminin etkinliği ve düzenlenmesi hakkında yeni bilgiler edinmemize imkan vermiştir. Ateroskleroz arteriyel intimada kolesterol depolanması, fibrozis ve enflamasyonla oluşan fokal lezyonlardan meydana gelmektedir. Lezyonun ilk evresinin oluşmasında, endotel hücresi adezyon moleküllerinin ekspresyonu ve okside LDL'nin kemotaktik etkisinin rol oynadığı düşünülmektedir. Lezyon, makrofajların okside LDL'yi tutarak lipid yüklü köpük hücrelerine dönüşmeleri ve düz kas hücrelerinin bu lipidden zengin nüve etrafında fibröz bir kılıf oluşturmak üzere göçü ile devam eder. Aktive makrofajlar ve T lenfositler, salgıladıkları sitokinler (interlökin I, interlökin II, tümör nekrozis faktör-a, interferon-y, vb.) aracılığı ile genetik ekspresyonu, köpük hücre oluşumunu, düz kas hücre proliferasyonu ve oksijen serbest radikalleri yapımını regüle etmektedirler. Sitokinler ayrıca anjiogenez, endotel hücre morfolojisi ve fonksiyonu, insan lökosit antijenleri ekspresyonu, siklooksijenaz aktivitesi ve polimorfonükleer hücrelerin endotel hücrelerine adezyonu üzerinde de etkilidirler. Özellikle interferon-y scavenger (çöpçü) reseptör ekspresyonunu ve hücre içi kolesterol tutulumunu azaltıcı, düz kas hücre proliferasyonu ve kollagen yapımını engelleyici ve nitrik oksit salınımını arttırıcı rolleri ile de önem kazanmıştır. Sonuç olarak aterosklerotik plağın oluşumu ve gelişmesinde sitokinlerle birlikte immün cevabın önemli rolü bulunduğunu söyleyebiliriz. İnterferon-y, interlökin II antagonistleri, diğer sitokinler ve gen tedavisinin ateroskleroz regresyonu ve tedavisindeki yerini saptamaya yönelik araştırmalar günümüzde de sürdürülmektedir.
Atherosclerosis consists of focal lesions of the arterial intima characterized by cholesterol deposition, fibrosis and inflamation. Local endothelial expression of vascular cell adhesion molecule and chemotactis stimulation by oxidized LDL may be important for the formation in the early stage of the lesion. During the progression of the lesion, macrophages are transformed into lipid-laden foam a fibrous cap uptake of oxidized LDL, and smooth mucle cells migrate into the lesion to form a fibrous cap around the lipid-rich core. Activated macrophages and T lymphocytes may, by means of their cytokine secretion (interleukin 1, interleukin II, tumor necrosis factor-a, interferon-y, etc.), regulate genetic expression, foam cell formation, smooth muscle, cell proliferation, and the generation of free oxygen radicals. Cytokines promote angiogenesis, induce morphological and functional alterations in endothelial cells, cause expression of human leukocye antigen, stimulate cyclooxygenase activity and promote adhesion of polimorphonuclear cells on endothelial cells. Interferon-y down-regulates scavenger receptor expression and intracellular cholesterol accumulation; it also inhibits smooth muscle proliferation, collagen formation and induces nitric production. In conclusion, it is considered that the immune response in association with cytokines, in the atherosclerotic plaque plays an important and modulating role in the development of the disease. Further experiments will be necessary to determine the role of interleukin II antagonists, interferon-y, other cytokines and gene therapy in its regression and treatment.

OLGU
10.
Olgu Bildirileri Parsiyel Epilepsi Krizleri İle Ortaya Çıkan Nükseden Bir Kardiyak Miksoma Olgusu
Case Reports A Case of Recurrent Myxoma With Seizures
Hakan KARPUZ, Philippe VAUDENS, Vildan KARPUZ, Xavier JEANRENAUD
Sayfalar 379 - 381
Öyküsünde cerrahi yol ile sol atriyum miksoması çıkarılmış olan 78 yaşındaki bir kadın hasta, epilepsi krizleri nedeni ile hastaneye yatırıldı ve yapılan transözofajeal ekokardiyografi tetkikinde sol atriyumda bir kitle saptandı. Cerrahi yol ile çıkarılan bu kitlenin histolojik incelemesi sonrasında hastanın, büyük bir olasılıkla serebral emboliye neden olan "tekrarlayan" bir kardiyak miksona olgusu olduğunua karar verildi.
A 78-year-old woman with a history of surgical removal of left atrial myxoma, was admitted to the hospital because of seizures. A left atrial mass was hospital because of seizures. A left atrial mass was dignosed in her by transesophageal echocardiography. Surgical removal and histologic examination of this mass confirmed a "recurrent" myxoma in this patient, presumably cerebral embolism.

11.
Fonksiyonsuz Elektrodu Ana Pulmoner Artere Kaçan Bir Kalıcı Pacemaker Olgusu
Nonfunctioning Pacemaker Electrode Migrated into Main Pulmonary Artery: Case Report
Cengiz ÇELİKER, Murat ERSANLI, Nuran YAZICIOĞLU, Cihat BAKAY, Bülent POLAT, Yusuf YALÇINBAŞ
Sayfalar 382 - 383
Kalıcı pacemakerlı hastalarda elektrodun pulmoner artere kaçması çok nadir görülen bir komplikasyondur. Altmış yedi yaşında kalıcı pacemaker replasmanı yapılan ve eski elektrodu yerinde bırakılan bir kadın hastada replasman işleminden onbir ay sonra bu nadir komplikasyon saptandı. Göğüs ağrısı ile müracaat eden hastanın telekardiyografisinde yerinde bırakılan fonksiyonsuz elektrodun ana pulmoner arter kaçtığı tespit edildi ve hasta ameliyat edilerek bu elektrod çıkarıldı. Ameliyat sırasında ve sonrası takiplerde hastada komplikasyon görülmedi.
Pulmonary artery migration of pacemaker electrode is rare. We report a 67-year-old-female patient with retained functionless permanent pacemaker electrode migrated to the main pulmonary artery eleven months after a new pacemaker and lead replacement. She presented with anterior chest pain, and the migrated electrode was detected by chest X-ray. The electrode was removed by surgery without any complication.

© copyright 2020 TKD Arşivi
LookUs & Online Makale