Archives of the Turkish Society of Cardiology - Turk Kardiyol Dern Ars: 48 (4)
Volume: 48  Issue: 4 - June 2020
EDITORIAL COMMENT
1.The long-term safety and efficacy of fibrates in patients with hypertriglyceridemia: Real-life data from a lipid clinic cohort
Alberto Zambon
PMID: 32519990  doi: 10.5543/tkda.2020.99382  Pages 357 - 358
Abstract | English Full Text

ORIGINAL ARTICLE
2.Cumulative non-HDL-cholesterol burden in patients with hypertriglyceridemia receiving long-term fibrate therapy: Real life data from a lipid clinic cohort
Meral Kayıkçıoğlu, Shafa Shahbazova, Firdovsi İbrahimov, Levent Hürkan Can
PMID: 32519982  doi: 10.5543/tkda.2019.25169  Pages 359 - 367
Amaç: Epidemiyolojik veriler artmış trigliserit (TG) düzeylerini koroner arter hastalığı (KAH) için bir risk faktörü olarak göstermekle birlikte hala yeterli klinik kanıt yoktur. Bu çalışma, bir lipit kliniğinin hipertrigliseridemi hastalarında fibrat tedavisinin etkinliği, güvenirliği ile kardiyovasküler, diyabetik sonlanım noktalarına etkisini gerçek yaşam verilerine dayanarak ortaya koymayı amaçlamıştır.
Yöntemler: Bu geriye dönük çalışmada, 1997 ve 2018 yılları arasında Ege Üniversitesi Lipit polikliniğinde hipertrigliseridemi tanısı ile izlenen tüm hastalar değerlendirildi. Hastaların demografik ve klinik özellikleri ile ilgili veriler hastane kayıtlarından elde edildi. Analize en az 1 yıl takip edilen tüm hastalar (n=240) dahil edildi. Takip sırasında hastalar hem TG düzeylerine hem de hastalık şiddetine göre farklı dozlarda fenofibrat ve daha az sıklıkla gemfibrozil (14 hasta) ile tedavi edilmişti.
Bulgular: Çalışma popülasyonun %23’ünde KAH, %21’inde diyabet ve %52’sinde obezite vardı. Başvuru sırasında %20’si fibrat kullanıyordu ve %17’si statin kullanıyordu. Bazal lipit seviyeleri: TG’ler: 281±194 mg/dL; LDL-kolesterol: 115±37 mg/dL, HDL-kolesterol: 43±13 mg/dL; ve HDL-dışı kolesterol 166±42 mg/dL idi. Ortalama takip süresi 5.3±4.7 (1–16) yıldı. Toplam 8 (%4.3) hastanın takip sırasında adres olay gelişmişti (1 statinle kombinasyonunda ve 7 sadece fibratlarda). Yan etkiler, 3 hastada yükselen karaciğer enzimleri, 2 hastada miyalji, 1 hastada uykusuzluk, 1 hastada halsizlik ve 1 hastada deri döküntüsü idi. Hiçbir rabdomiyoliz veya miyopati gözlenmedi. Takip sırasında 14 hastada diyabet, 14 hastada kardiyovasküler hastalık (KVH) gelişti. Lipit polikliniğine izleme dahil olmalarından itibaren hesaplanan kümülatif HDL-dışı kolesterol değeri diyabet veya KVH gelişen hastalarda indeks olay gelişimi sırasında anlamlı olarak yüksekti. ROC analizinde, 1016 mg/dL’lik kümülatif HDL-dışı kolesterol değeri, %85 duyarlılık ve %70 özgüllük ile diabetes mellitus ve KVH gelişimini öngörmüştür.
Sonuç: Gerçek yaşamda uzun süreli fibrat kullanımı etkili ve güvenlidir. Kümülatif HDL-dışı kolesterol yükü, tedavinin etkinliğini değerlendirmek için basit ve kolay hesaplanan bir yöntem olarak kullanılabilir. Hem diyabet hem de KVH’nin gelişimini öngörmede bu parametrenin değerini netleştirmek için daha fazla sayıda ve büyük çalışmalara gereksinim vardır.
Objective: Though epidemiological data suggest that an elevated triglyceride (TG) level may be a risk factor for coronary artery disease (CAD), there is still insufficient clinical evidence. This study was designed to evaluate the real-life efficacy and side effects of fibrate treatment for hypertriglyceridemia seen in a lipid clinic, as well as cardiovascular and diabetic outcomes.
Methods: This retrospective study evaluated patients who were followed-up for a diagnosis of hypertriglyceridemia at the lipid outpatient clinic of the Ege University Cardiology Department between 1997 and 2018. Data of demographic and clinical characteristics were obtained from hospital records. All patients (n=240) with at least 1 year of follow-up were included in the analysis. During follow-up, patients were treated with fenofibrate, and less frequently, gemfibrozile (14 patients), at different doses according to the TG level and disease severity.
Results: Of the study population, 23% had CAD, 21% were diabetic, and 52% were obese. On admission, 20% were using fibrates and 17% were on statins. The mean admission lipid levels were TG: 281±194 mg/dL, low-density lipoprotein cholesterol: 115±37 mg/dL, high-density lipoprotein (HDL) cholesterol: 43±13 mg/dL, and non-HDL cholesterol: 166±42 mg/dL. The mean length of follow-up was 5.3±4.7 years (range: 1–16 years). A total of 8 (4.3%) patients had adverse effects during follow-up (1 on statin combination and 7 on fibrates alone). The side effects observed were an elevation of liver enzymes in 3, myalgia in 2, insomnia in 1, malaise in 1, and a skin rash in 1 patient. No rhabdomyolysis or myopathy was seen. During follow-up, diabetes developed in 14 and cardiovascular disease (CVD) in 14 patients. The cumulative non-HDL cholesterol level was significantly high in patients who developed diabetes or CVD. Receiver operating curve analysis indicated that a cumulative non-HDL cholesterol value of 1016 mg/dL was predictive of the development of diabetes mellitus or CVD with 85% sensitivity and 70% specificity.
Conclusion: In real life, long-term fibrate use is effective and safe. The cumulative non-HDL cholesterol burden can be used to assess the efficacy of treatment as a simple and easily calculated method. Large studies are needed to further clarify the value of this parameter in predicting the development of both diabetes and CVD.

3.Analysis of thrombophilic gene mutations in coronary artery ectasia
Zafer Yalım, Serap Tutgun Onrat, Sadık Volkan Emren, İbrahim Etem Dural, Alaettin Avşar, Ersel Onrat
PMID: 32525847  doi: 10.5543/tkda.2019.99789  Pages 368 - 373
Amaç: Koroner arter ektazisi (KAE), koroner arterin lümeninin lokalize veya yaygın olarak dilatasyonu olup, sağlıklı komşu damar segment çapınına göre en az 1.5 kat dilate olması olarak tanımlanmıştır. KAE’nin etiyolojisi hala tam olarak bilinmemektedir, ancak en olası nedenin ateroskleroz olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada, KAE hastalarında koroner ateroskleroz gelişiminde etkili olduğu düşünülen ve trombofiliye yol açtığı gösterilmiş bazı gen polimorfizmlerini değerlendirmeyi amaçladık.
Yöntemler: Çalışmamızda KAE (n=66) ve kontrol (normal koroner arter) (n=32) grubundaki 98 hastada trombofili genleri olarak bilinen Faktör V Leiden (G1691A), Faktör V H1299R, Protrombin G20210A, Faktör XIII V34L, B-Fibrinojen-455 G> A, PAI-1 4G/5G, MTHFR C677T ve MTHFR A1298C polimorfizmi değerlendirildi.
Bulgular: Gruplar karşılaştırıldığında klinik özellikleri ve trombofilik genlerdeki polimorfizm sıklığı her iki grupta benzer olduğu görüldü. Ancak, gruplar arasında heterozigot ve/veya homozigot polimorfizmi olup olmayanlar karşılaştırıldığında, KAE grubunda trombofilik gen polimorfizm olanlar anlamlı olarak daha fazla görüldü (p=0.023).
Sonuç: Trombofilik gen polimorfizmi, KAE oluşumu ve klinik görünümü ile ilişkili olabilir.
Objective: Coronary artery ectasia (CAE) is defined as localized or diffuse dilatation in the coronary artery lumen of at least 1.5 times the diameter of adjacent healthy reference segments. The etiology of CAE is still unknown, but the most likely cause is atherosclerosis. The aim of this study was to evaluate several gene polymorphisms that are thought to have an effect on the development of coronary atherosclerosis and have been shown to cause thrombophilia in CAE patients.
Methods: The factor V Leiden (G1691A), factor V H1299R, prothrombin G20210A, factor XIII V34L, beta-fibrinogen-455 G>A, plasminogen activator inhibitor (PAI)-1 4G/5G, and methylenetetrahydrofolate reductase (MTHFR) C677T, and MTHFR A1298C polymorphisms were evaluated in 66 patients with CAE and 32 individuals with normal coronary arteries.
Results: Comparison of the CAE and control groups revealed that the clinical features and the frequency of polymorphism in the thrombophilic genes were similar in both groups. However, when heterozygous and/or homozygous polymorphism was compared between groups, it was found that there was a significantly higher finding of thrombophilic gene polymorphism in the CAE group (p=0.023).
Conclusion: Thrombophilic gene polymorphism may be associated with the formation and clinical presentation of CAE.

4.Post-operative N-terminal pro-brain natriuretic peptide predicts in-hospital mortality after living donor liver transplantation
İsmail Polat Canbolat, Cansu Akdeniz, Oya Ferah, Yaman Tokat
PMID: 32519985  doi: 10.5543/tkda.2020.42637  Pages 374 - 379
Amaç: Yüksek riskli cerrahilerde operasyon sonrası bakılan N-terminal pro-beyin natriüretik peptit (NT-proBNP) serum düzeyleri kardiyovasküler komplikasyonları ve mortaliteyi öngördürücü olarak saptanmıştır. Karaciğer nakli sonrası bakılan NT-proBNP serum düzeyleri ile mortalite arasındaki ilişki henüz bilinmemektedir.
Yöntemler: Tek merkezli bu çalışmada, ameliyat sonrası NT-proBNP değerine sahip canlı vericili karaciğer nakli uygulanan hastalar hastane içi mortalite açısından retrospektif olarak incelendi. Operasyon sonrası ilk 72 saatte, günlük olarak bakılan nt-proBNP değerlerinden en yüksek değer analize alındı. Postoperatif nt-proBNP’ye ait en iyi kestirim değerini belirlemek için ROC eğrisi analizi yapıldı ve ameliyat sonrası NT-proBNP’nin bağımsız öngördürücülüğünü değerlendirmek için Cox regresyon analizi uygulandı.
Bulgular: Karaciğer nakli uygulanmış, ortalama MELD skoru 15.8 olan 114 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastane içi mortalite 11 (9.6%) hastada gerçekleşti. Diabetes mellitus ve postoperatif NT-proBNP değerleri hastane içi mortalite ile istatistiksel olarak anlamlı idi (diabetes mellitus için p=0.011 ve NT-proBNP için p<0.001). Ameliyat sonrası NT-proBNP için en iyi kestirim değeri 1009 ng/L idi. Cox regresyon analizinde NT-proBNP hastane içi mortalitenin kuvvetli bir öngördürücüsü olarak saptandı [HR (95% CI): 24.467, (3.120–191.750), p=0.002].
Sonuç: Canlı vericili karaciğer nakli uygulanan hastalarda, ameliyat sonrası NT-proBNP hastane içi mortalitenin bağımsız bir öngördürücüsüdür. Ameliyat sonrası NT-proBNP kılavuzluğunda karaciğer nakli alıcısının yönetimi açısından çalışmalar gerekmektedir.
Objective: The post-operative serum level of N-terminal pro-brain natriuretic peptide (NT-proBNP) has been found to be associated with post-operative cardiovascular complications and mortality in high-risk surgeries. The usefulness of the post-operative NT-proBNP level as a predictor of mortality after liver transplantation (LT) is unknown.
Methods: The records of patients at a single, tertiary university hospital who had undergone adult living donor liver transplantation (LDLT) with data of post-operative NT-proBNP level values were retrospectively analyzed for in-hospital mortality. The highest post-operative NT-proBNP level from the first 3 days after surgery was included in the study. Receiver operating characteristic curve analysis was performed to assess the best cut-off value of post-operative NT-proBNP, and Cox regression analysis was performed to investigate the effect of NT-proBNP on mortality.
Results: A total of 114 LT recipients with a mean Model for End-Stage Liver Disease score of 15.8 were included in the study. In-hospital mortality occurred in 11 (9.6%) of the patients. A history of diabetes mellitus and the post-operative NT-proBNP level were found to be associated with mortality (p=0.011 for diabetes mellitus and p<0.001 for NT-proBNP). The best cut-off value of post-operative NT-proBNP was 1009 ng/L. Cox regression analysis indicated that the NT-proBNP level was a strong predictor of in-hospital mortality (hazard ratio: 24.467, 95% confidence interval: 3.120–191.750; p=0.002).
Conclusion: The post-operative NT-proBNP serum level independently predicted in-hospital mortality in patients who underwent LDLT. Post-operative NT-proBNP-guided management of LT recipients should be pursued.

5.The “right way” to the left chamber in non-severe COPD: Echocardiographic predictors for stress-induced left ventricular diastolic dysfunction
Radostina Cherneva, Stefan Denchev, Zheyna Cherneva
PMID: 32519989  doi: 10.5543/tkda.2020.89238  Pages 380 - 391
Objective: Dyspnea is a major complaint of both chronic obstructive pulmonary disease (COPD) and heart failure with preserved ejection fraction (HFpEF). It often remains underdiagnosed in COPD patients when only echocardiography at rest is performed. The aim of this study was to evaluate the predictive value of cardiopulmonary and echocardiographic parameters at rest for the diagnosis of HFpEF in non-severe COPD patients who complain of exertional dyspnea and have no overt cardiovascular disease.
Methods: A total of 104 COPD patients underwent echocardiography before cardiopulmonary exercise testing (CPET) and 1–2 minutes after peak exercise. The patients were divided into 2 groups based on peak E/e’ measurements: patients with masked HFpEF-stress and left ventricular diastolic dysfunction (LVDD; E/e’>15), and patients without masked HFpEF (without stress LVDD). CPET and echocardiographic parameters at rest were measured and the predictive value for stress E/e’ was analyzed.
Results: Stress LVDD occurred in 67 of 104 patients (64%). These patients achieved a lower work load, lower ’VO2 consumption, lower minute ventilation, and higher ’VE/’VCO2 slope in comparison with patients without stress LVDD. None of the CPET values correlated with stress E/e’. The best independent predictors for stress LVDD were right atrium volume index (RAVI), right ventricle (RV) parasternal diameter, and RV E/A >0.75. The combination of these echocardiographic parameters predicted HFpEF with an accuracy of 91.2%.
Conclusion: There is a high prevalence of stress LVDD in non-severe COPD patients with exertional dyspnea who remain free of overt cardiovascular disease. RAVI, RV parasternal diameter, and RV E/A >0.75 were the only independent predictors of stress LVDD.

6.Prognostic nutritional index predicts mortality in infective endocarditis
Serkan Kahraman, Hicaz Zencirkıran Aguş, Ali Kemal Kalkan, Fatih Uzun, Mehmet Ertürk, Mehmet Emin Kalkan, Mustafa Yıldız
PMID: 32519983  doi: 10.5543/tkda.2020.25899  Pages 392 - 402
Amaç: Serum albümin ve lenfosit konsantrasyonlarını baz alan prognostik nutrisyonel indeks (PNİ) çeşitli hasta popülasyonlarında prognozu gösteren yeni bir enflamasyon temelli risk skorudur. Çalışmamızda enfektif endokardit (EE) hastalarında PNİ’nin mortalite üzerine etkisini incelemeyi amaçladık.
Yöntemler: Geriye dönük çalışmamıza 131 hasta alındı. Hastaların bazal demografik ve klinik verilerinin yanı sıra PNİ seviyeleri ölçüldü. Hastalar hastane içi mortalite gelişen ve gelişmeyenler olarak iki gruba ayrıldı.
Bulgular: Ortalama 37 günlük takip süresinde 29 hasta hastane içerisinde hayatını kaybetti. Mortalite olan hastalarda PNİ seviyesi daha düşük bulundu (35.90±6.96; 31.09±5.88, p=0.001). ROC eğrisi analizinde 35.6 eşik değeri ile PNİ iyi bir hastane içi mortalite prediktörü olarak saptandı (Eğri altında kalan alan: 0.691, %95 güven aralığı [GA]: 0.589–0.794, p=0.002). Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde ileri yaş (Odds oranı [OO]=1.078; %95 GA=1.017–1.143; p=0.012), PNİ (OO=0.911; %95 GA=0.835–0.993; p=0.034) ve perforasyon (OO=5.557; %95 GA=1.357–22.765; p=0.017) mortalitenin bağımsız öngördürücüleri olarak saptandı. Ayrıca, Kaplan-Meier sağkalım analizinde düşük PNİ seviyesi olan hastalarda uzun dönem hayatta kalış süreleri daha düşük bulundu (Log rank: p=0.008).
Sonuç: PNİ seviyesi EE hastalarında artmış hastane içi mortalite ile ilişkili saptandı. İleri yaş, PNİ ve kalp kapağı perforasyonu mortalitenin bağımsız ön gördürücüleri olarak saptandı.
Objective: The prognostic nutritional index (PNI), based on serum albumin and lymphocyte concentration, is an inflammation-based nutritional score that has been shown to be a prognostic determinant in several populations. The aim of this study was to investigate the impact of PNI on mortality in patients with infective endocarditis (IE).
Methods: A total of 131 patients with IE were enrolled in this retrospective study. The patients were divided into 2 groups based on in-hospital mortality. The PNI value of the patients was evaluated, as well as baseline clinical and demographical variables.
Results: Among the study group, 29 patients died in-hospital during the median follow-up of 37 days. The PNI was found to be lower in cases of mortality (35.90±6.96; 31.09±5.88; p=0.001). ROC curve analysis also demonstrated that the PNI had a good predictive value for in-hospital mortality with a cut-off value of 35.6 (Area under the curve: 0.691; 95% confidence interval [CI]: 0.589–0.794; p=0.002). In multivariate logistic regression analysis, advanced age (Odds ratio [OR]: 1.078; 95% CI: 1.017–1.143; p=0.012), PNI (OR: 0.911; 95% CI: 0.835–0.993; p=0.034), and leaflet perforation (OR: 5.557; 95% CI: 1.357–22.765; p=0.017) were found to be independent predictors of mortality. Kaplan-Meier survival analysis revealed that long-term survival was found to be significantly decreased in patients with a lower PNI (Log rank: p=0.008).
Conclusion: The PNI result was associated with an increased in-hospital mortality rate in patients with IE. The PNI value, advanced age, and cardiac valve perforation as a complication of IE were found to be independent predictors of mortality.

7.The effect of transcatheter atrial septal defect closure on left heart function in pediatric patients
Ayşe Sülü, Derya Aydın Şahin, Osman Başpınar, Murat Sucu
PMID: 32519981  doi: 10.5543/tkda.2020.23793  Pages 403 - 409
Amaç: Transkateter atriyal septal defekt (ASD) kapatılan çocuklarda sol atriyal ejeksiyon force (LAEF) ve doku Doppler ölçümleri ile sol atriyal sistolik fonksiyonları ve sol ventriküler diyastolik fonksiyonları değerlendirdik.
Yöntemler: Transkateter ASD kapatılan 56 çocukta kapatma öncesi, ertesi gün, onuncu gün, birinci ay ve üçüncü aylarda LAEF, mitral kapak doku Doppler ve sol atriyal volüm hesaplamaları yapıldı. Hastaların ASD kapatma öncesi değerleri sağlıklı yaş ve cinsiyet uyumlu 28 kontrol ile karşılaştırıldı.
Bulgular: Hasta grubunun izleminde, mitral A ve septal e’ velositesinde anlamlı düşme ve sonrasında artış saptandı (p<0.05). Septal ve lateral a’ değerlerinde anlamlı düşme saptandı (p<0.05). Septal e’/a’ değerlerinde başlangıca göre 3. ayda anlamlı artma saptandı. LAEF hasta grubunda ortalama 10.69±4.94 kilodyne, sağlıklı grupta 12.31±4.05 kilodyne ile daha yüksek bulundu, istatistiksel anlamlı fark bulunmadı (p=0.053). Ortalama LAEF değerleri işlem öncesi ortalama 10.68±3.87, ertesi gün 9.57±3.25, 10. gün 9.57±3.93, 1. ay 9.41±3.44, 3. ay 12.93±4.59 kilodyne bulundu. İşlem öncesine göre 3. ayda anlamlı artış saptandı ve sağlıklı grup ile anlamlı fark bulunmadı.
Sonuç: Transkateter ASD kapatılması ile sol atriyum sistolik ve sol ventrikül diyastolik fonksiyonlarında olumlu yönde etkilenme izlenmiştir. Cihazın mekanik olumsuz etkisi görülmemektedir.
Objective: The aim of this study was to use tissue Doppler imaging to evaluate the left atrial systolic and the left ventricular (LV) diastolic function as well as the left atrial ejection force in children who underwent transcatheter closure of a secundum atrial septal defect (ASD).
Methods: Tissue Doppler measurements of the left atrial ejection force, the mitral valve, and left atrial volume were performed before the ASD closure procedure, and on the 1st day, 10th day, and 1st and 3rd months after the procedure in 56 patients and in 28 healthy controls.
Results: There was a significant decrease in the septal and lateral a’ velocities on the first day (p<0.05). There was a statistically significant increase in the septal e’/a’ parameters at the third month compared with the initial measurements. The left atrial ejection force was lower in patients with an ASD than in the healthy group (10.69±4.94 kdyn, 12.31±4.05 kdyn, respectively), but there was no significant difference (p=0.053). The left atrial ejection force was significantly greater in the patient group 3 months after the procedure, and there was no significant difference compared with the control group.
Conclusion: Improvement in the LV diastolic and left atrial systolic functions was observed in children who underwent transcatheter closure of an ASD. There was no negative effect related to the devices used.

8.Traditional Chinese medicine practices used in COVID-19 (Sars-cov 2/Coronavirus-19) treatment in clinic and their effects on the cardiovascular system
Emine Akalın, Miraç Ekici, Zinar Alan, Elif Özbir Elevli, Aysenur Yaman Bucak, Nuerbiye Aobuliaikemu, Ali Yağız Üresin
PMID: 32519978  doi: 10.5543/tkda.2020.03374  Pages 410 - 424
Amaç: Koronavirüs (COVID-19) tedavisi için Çin’de yapılan klinik çalışmalarda kullanılan geleneksel Çin tıbbı (GÇT) formülasyonlarında yer alan bitkileri ve kardiyovasküler sistem üzerine etkilerini değerlendirmek.
Yöntemler: Bu araştırmada PubMed, Researchgate, Sciencedirect, Cochrane adlı arama motorları ve GÇT Monografları kullanılarak literatür taraması yapılmış ve belirlenen bitkilerin COVID-19 tedavisinde etki mekanizmaları üzerinden yeri ile kardiyovasküler sistem üzerindeki etkileri değerlendirilmiştir.
Bulgular: Yapılan literatür taramaları sonucunda, klinikte hastalara verilen GÇT formülasyonları belirlenmiştir. Bu karışımlarda sıklıkla bulunan 10 bitkinin, COVID-19 tedavisi için önerilen etki mekanizmaları, kardiyovasküler etkileri ve olası toksisiteleri açıklanmıştır.
Sonuç: Geleneksel Çin Tıbbında farklı viral hastalıklarda kullanılan formülasyonların COVID-19 tedavisi için de denendiği görülmüştür. Formülasyonlarda en çok yer alan bitkilerin laboratuvar ve hayvan çalışmalarında etkinlikleri görülmesine rağmen klinik çalışma verileri yetersizdir. Bitkilerin klinik düzeyde güvenli olarak kullanabilmeleri için daha fazla klinik çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır.
Objective: The aim of this study was to evaluate the effectiveness of plants used in the formulations of traditional Chinese medicine (TCM), which were also used in clinical trials to treat patients with the novel coronavirus COVID-19, and to assess their effects on the cardiovascular system.
Methods: A literature review of PubMed, ResearchGate, ScienceDirect, the Cochrane Library, and TCM monographs was conducted and the effects of the plants on the cardiovascular system and the mechanisms of action in COVID-19 treatment were evaluated.
Results: The mechanism of action, cardiovascular effects, and possible toxicity of 10 plants frequently found in TCM formulations that were used in the clinical treatment of COVID-19 were examined.
Conclusion: TCM formulations that had been originally developed for earlier viral diseases have been used in COVID-19 treatment. Despite the effectiveness seen in laboratory and animal studies with the most commonly used plants in these formulations, the clinical studies are currently insufficient according to standard operating procedures. More clinical studies are needed to understand the safe clinical use of traditional plants.

HOW TO?
9.Which factors should be taken into account during an echocardiographic examination of patients with cardiac arrhythmias?
Yalçın Velibey
PMID: 32519988  doi: 10.5543/tkda.2020.74009  Pages 425 - 433
Abstract | Full Text PDF

CASE REPORT
10.The importance of the epinephrine provocation test for the hidden type-1 congenital long QT syndrome
Adem Atici, Ramazan Asoğlu, Hasan Ali Barman, Irfan Sahin
PMID: 32519984  doi: 10.5543/tkda.2020.40480  Pages 434 - 438
Konjenital uzun QT sendromu (UQTS) çocuklarda ve genç erişkinlerde ani kardiyak ölüm insidansı ile ilişkili genetik bir kanalopatidir. QT aralığı uzaması elektrokardiyografide (EKG) ana bulgudur, ancak eksik penetrasyon nedeniyle UQTS hastaların yaklaşık %40’ında normal QT aralığı görülür. UQTS’li hastalarda EKG’de normal QT aralığı gizli UQTS olarak bilinmektedir. Epinefrin provokasyon testi gizli UQTS tanısında yardımcı olabilir. Bu olgu serisinde EKG’de normal QT ve düzeltilmiş QT aralıkları olan ve ailesinde ani kalp ölümü öyküsü olan üç bireyde gizli UQTS tanısı için epinefrin provokasyon testi kullanıldı.
Congenital long QT syndrome (LQTS) is a genetic channelopathy associated with a high incidence of sudden cardiac death in children and young adults. QT interval prolongation is typically the primary finding on the electrocardiography (ECG) recordings, but a normal QT interval may be seen in as many as 40% of patients with LQTS due to incomplete penetrance. A normal QT interval on ECG in patients with LQTS is known as hidden LQTS. An epinephrine provocation test can help in the diagnosis of hidden LQTS. This case report describes the use of an epinephrine provocation test to diagnose hidden LQTS in 3 patients who had normal QT interval and corrected QT interval on ECG and a family history of sudden cardiac death.

11.Non-ST segment elevation myocardial infarction induced by carbon monoxide poisoning
Gamze Küçükosman, Bengü Gülhan Aydın, Hilal Ayoğlu
PMID: 32519987  doi: 10.5543/tkda.2019.60044  Pages 439 - 442
Karbonmonoksit (CO) zehirlenmesi dünyadaki zehirlenmeye bağlı ölümlerin en yaygınıdır. CO zehirlenmesinin kardiyovasküler komplikasyonları; miyokart hasarı, sol ventrikül disfonksiyonu, pulmoner ödem ve aritmileri içerir. Karboksihemoglobin seviyeleri, CO zehirlenmesinin klinik ciddiyetiyle korele değildir. Bu yazıda, karbon monoksit zehirlenmesine ikincil akut miyokart enfarktüsü sonrası koroner baypas ameliyatıyla başarılı bir şekilde tedavi edilen bir hastayı sunuyoruz.
Carbon monoxide (CO) poisoning is the most common cause of poisoning-related death in the world. Cardiovascular complications of CO intoxication includes myocardial damage, left ventricular dysfunction, pulmonary edema, and arrhythmias. The carboxyhemoglobin level does not correlate with the clinical severity of CO intoxication. This case report presents a patient with acute myocardial infarction secondary to carbon monoxide poisoning who was successfully treated with coronary bypass surgery.

12.Successful leadless pacemaker implantation in a patient with profound bradycardia following transcatheter aortic valve replacement and mitral valve-in-valve procedure
Enes Elvin Gul, Yumna B Haseeb, Sohaib Haseeb, Reda Abuelatta, Osama Al Amoudi
PMID: 32519986  doi: 10.5543/tkda.2020.46635  Pages 443 - 446
Kablosuz kalp pilleri, yüksek riskli transkateter kapak değiştirme prosedürleri geçiren hastalar için geleneksel transvenöz kalp pillerine potansiyel bir alternatif sunar. Transkateter aort kapak değişimi ve mitral kapak kapakçığı prosedürünü takiben derin bradikardi gelişen 51 yaşında bir kadın hastada, başarılı bir kablosuz kalp pili uygulaması olgusu sunuldu.
Leadless pacemakers provide a potential alternative to conventional transvenous pacemakers for patients undergoing high-risk transcatheter valve replacement procedures. This is a description of a successful leadless pacemaker implantation in a 51-year-old woman who developed profound bradycardia following a transcatheter aortic valve replacement and mitral valve-in-valve procedure.

CASE IMAGE
13.Incremental value of multimodal imaging in the evaluation of complicated prosthetic valve endocarditis
Ahmet Güner, Alkım Ateşli, Hicaz Zencirkıran Aguş, Ekrem Güler, Gamze Babür Güler
PMID: 32519980  doi: 10.5543/tkda.2020.17676  Page 447
Abstract | English Full Text | Video

14.A ventricular septal defect with a continuous left-to-right shunt mimicking a ruptured sinus of Valsalva aneurysm
Ali Hosseinsabet, Khalil Forozannia
PMID: 32519979  doi: 10.5543/tkda.2020.04688  Page 448
Abstract | English Full Text | Video

OTHER ARTICLES
15.Comment on cardiology publications
Ertan Ural
Page 449
Abstract | Full Text PDF

© Copyright 2020 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale