Archives of the Turkish Society of Cardiology - Turk Kardiyol Dern Ars: 38 (6)
Volume: 38  Issue: 6 - September 2010
ORIGINAL ARTICLE
1.Evaluation of hospitalization period and five-year follow-up of patients admitted with acute coronary syndrome following coronary artery bypass graft surgery
Levent Hürkan Can, Meral Kayıkçıoğlu, Oğuz Yavuzgil, Hakan Kültürsay, İnan Soydan
PMID: 21200116  Pages 387 - 392
Amaç: Koroner arter baypas greft (KABG) ameliyatından sonra akut koroner sendrom (AKS) tanısıyla hastaneye yatırılan olgular değerlendirildi.
Çalışma planı: Koroner baypaslı ardışık 72 hasta (10 kadın, 62 erkek; ort. yaş 63±9; dağılım 45-83) geriye dönük olarak incelendi. Akut koroner sendrom, kararsız angina pektoris, ST yükselmesiz miyokart enfarktüsü (ME) veya ST yükselmeli ME varlığı olarak kabul edildi. Ameliyat tarihinden AKS ile hastaneye yatırılıncaya kadar geçen süre baypas yaşı olarak tanımlandı. Taburculuktan sonra telefonla aranan hasta veya yakınlarından beş yıllık kardiyovasküler olay gelişimi açısından ayrıntılı bilgi alındı.
Bulgular: Başvuru tanıları 14 olguda (%19.4) ST yükselmesiz ME, dokuz olguda (%12.5) ST yükselmeli ME, 49 olguda (%68.1) kararsız angina idi. Ortalama baypas yaşı 5.6±3.5 yıl bulundu. Olguların %38.9’u obez, %25’i diyabetik, %54.2’si hipertansif, %44.4’ü hiperlipidemik idi ve %26.4’ü sigara içiyordu. Hastaneye başvuru sırasında %81.9’u aspirin, %25’i statin, %27.8’i beta-bloker, %27.8’i ACE inhibitörü veya reseptör blokeri, %36.1’i kalsiyum antagonisti kullanıyordu. Olguların %55.6’sında LDL-kolesterol yüksek (≥100 mgr/dl), %80.6’sında HDLkolesterol düşük (≤50 mgr/dl) idi. Hastaneiçi dönemde dört, taburculuk sonrası dönemde 11 olgu olmak üzere toplam 15 olgu kaybedildi. Tüm grupta ölüm oranı %21.4 bulundu. Korelasyon analizinde, ölüm gelişimi hastanın yaşı (r=0.34, p=0.005), baypas yaşı (r=0.37, p=0.001) ve CRP düzeyi (r=0.31, p=0.033) ile pozitif ilişkili; beta-bloker kullanımı (r=-0.25, p=0.041) ve ejeksiyon fraksiyonu (r=-0.37, p=0.016) ile negatif ilişkili bulundu.
Sonuç: Bulgularımız, KABG ameliyatından sonra, kardiyovasküler olay gelişimine karşı risk faktörü modifikasyonu ile statin, beta-bloker ve ACE inhibitörleri gibi mortaliteye etkisi ortaya konmuş ajanları daha yüksek oranlarda kullanmamız gerektiğini göstermektedir.
Objectives: We evaluated patients admitted with the diagnosisof acute coronary syndrome (ACS) after coronary artery bypass graft (CABG) surgery.
Study design: This retrospective study included 72 consecutive CABG patients (10 women, 62 men; mean age 63±9 years; range 45 to 83 years). Acute coronary syndrome was defined as the presence of unstable angina or myocardial infarction (MI) with or without ST elevation. Time from CABG surgery to admission with ACS was defined as bypass age. Following discharge, information was derived by phone calls from the patients or relatives on cardiovascular events within a five-year period.
Results: On admission, 14 patients (19.4%) had non-ST elevation MI, nine patients (12.5%) had ST elevation MI, and 49 patients (68.1%) had unstable angina. The mean bypass age was 5.6±3.5 years. Of the study group, 38.9% were obese, 25% were diabetic, 54.2% were hypertensive, 44.4% were hyperlipidemic, and 26.4% were current smokers. Medications before admission included aspirin (81.9%), statin (25%), beta-blocker (27.8%), ACE inhibitor or angiotensin receptor blocker (27.8%), and calcium channel antagonist (36.1%). Increased LDL cholesterol (≥100 mg/dl) and decreased HDL cholesterol (≤50 mg/dl) levels were present in 55.6% and 80.6%, respectively. Mortality occurred in 15 patients, four during hospitalization, and 11 after discharge. The overall mortality rate was 21.4%. In correlation analysis, mortality was positively correlated with age (r=0.34, p=0.005), bypass age (r=0.37, p=0.001), CRP level (r=0.31, p=0.033) and negatively correlated with beta-blocker use (r=-0.25, p=0.041) and ejection fraction (r=-0.37, p=0.016).
Conclusion: Our results show that, following CABG surgery, special consideration should be given to risk factor management and use of agents with proven effects against cardiovascular mortality such as statins, betablockers, and ACE inhibitors.

2.Preferences regarding invasive diagnostic procedures in patients aged 70 years or over presenting with acutecoronary syndrome and relationship with short-term mortality
Necmi Özen, Hamza Duygu, Zehra İlke Akyıldız, Uğur Kocabaş, Füsun Topçugil, Cem Nazlı, Oktay Ergene
PMID: 21200117  Pages 393 - 399
Amaç: Bu çalışmada, akut koroner sendrom (AKS) ile başvuran hastalar <70 yaş ve ≥70 yaş gruplarına ayrılarak, kardiyak kateter uygulama oranlarının ve yaşlı hasta grubunda kardiyak kateter işleminin öngördürücülerinin belirlenmesi, kardiyak kateter uygulanan ve uygulanmayan hastalarda erken dönem mortalitenin karşılaştırılması amaçlandı.
Çalışma planı: Kliniğimize AKS tanısıyla yatırılan 1101 hasta ileriye dönük olarak incelendi. Hastalar 70 yaş ve üzeri (339 hasta; ort. yaş 76±5), 70 yaş altı (762 hasta; ort. yaş 55±9) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Hastaların demografik özellikleri, klinik ve laboratuvar bulguları, kardiyak kateter uygulanıp uygulanmadığı kaydedildi. Hasta grubunun tümünde ve yaşlı hasta grubunda kardiyak kateter uygulamasının öngördürücüleri araştırıldı ve 30 günlük mortalite oranları belirlendi.
Bulgular: Genç grupta, yaşlı gruba göre kardiyak kateterizasyona daha fazla başvurulduğu (%74.4 ve %50.7, p=0.0001) ve daha erken yapıldığı (p=0.023), perkütan koroner girişim kararının daha fazla verildiği (%52.7 ve %40.7, p=0.010), yaşlı hasta grubunda ise koroner baypasın daha çok uygulandığı (%43 ve %31.2, p=0.010) saptandı. İki grupta da, kardiyak kateterizasyon uygulanan ve uygulanmayanlar arasında 30 günlük toplam mortalite oranları anlamlı farklılık gösterdi (<70 yaş: %3.7 ve %18.3, p<0.0001; ≥70 yaş: %5.6 ve %21, p<0.0001). Lojistik regresyon analizinde, ≥70 yaş grubunda kardiyak kateterizasyon yapılmasının bağımsız öngördürücüleri şunlardı: kalp yetersizliği bulunması (OO: 3.853, p=0.017), sistolik kan basıncının <100 mmHg olması (OO: 3.602, p=0.008), kreatinin klirensinin <60 ml/dk olması (OO: 2.761, p=0.001) ve elektrokardiyografide ≥1 mm ST-segment yükselmesi olması (OO: 2.817, p=0.0001).
Sonuç: Yaşlı hastalarda invaziv tanı ve tedavi yöntemleri daha az uygulanmaktadır. Mortalite yararı sağlayan bu yöntemler ayrıntılı bir risk değerlendirmesi yapıldıktan sonra yaşlı hastalarda da uygulanmalıdır. Anah­tar söz­cük­ler: Yaşlı hasta; koroner hastalık/tedavi; kalp kateterizasyonu; miyokart enfarktüsü/tedavi.
Objectives: We prospectively classified patients presenting with acute coronary syndrome (ACS) into two age groups, <70 years and ≥70 years, and investigated the frequency of cardiac catheterization, the predictors of cardiac catheterization in the older patient population, and determined early mortality in patients treated with or without cardiac catheterization.
Study design: The study included 1,101 patients admitted with ACS. The patients were prospectively classified in two age groups, <70 years (n=762; mean age 55±9 years) and ≥70 years (n=339; mean age 76±5 years). Data on demographic characteristics, clinical and laboratory findings, and the presence or absence of cardiac catheterization were recorded. The predictors of cardiac catheterization were assessed in the overall patient group and in those ≥70 years of age, and 30-day mortality rates were determined.
Results: Compared with the older group, in younger patients cardiac catheterization was more frequent (74.4% vs. 50.7%, p=0.0001) and earlier (p=0.023), and decision for percutaneous coronary intervention was more common (52.7% vs. 40.7%, p=0.010), whereas coronary bypass grafting was performed more frequently in the older group (43% vs. 31.2%, p=0.010). Overall 30-day mortality rates showed significant differences in both groups between patients treated with or without cardiac catheterization (<70 years: 3.7% vs. 18.3%, p<0.0001; ≥70 years: 5.6% vs. 21%, p<0.0001). Logistic regression analysis showed the following as significant predictors of cardiac catheterization in patients ≥70 years of age: heart failure (OR: 3.853, p=0.017), systolic blood pressure <100 mmHg (OR: 3.602, p=0.008), creatinine clearance <60 ml/min (OR: 2.761, p=0.001), and ST-segment elevation ≥1 mm on the electrocardiogram (OR: 2.817, p=0.0001).
Conclusion: Invasive diagnostic and therapeutic strategies are implemented less frequently in elderly patients. These procedures, which offer obvious mortality benefit, should be considered in elderly patients after meticulous risk evaluation.

3.Diastolic functions and myocardial performance index in obese patients with or without metabolic syndrome: a tissue Doppler study
Fatih Koc, Mehmet Tokac, Coskun Kaya, Mehmet Kayrak, Mehmet Yazici, Turgut Karabag, Mehmet Akif Vatankulu, Selim Ayhan, Kenan Demir
PMID: 21200118  Pages 400 - 404
Amaç: Bu çalışmada, metabolik sendromun (MetS) eşlik ettiği ya da etmediği obez bireylerde sol ventrikül (SV) diyastolik fonksiyonları ve miyokart performans indeksi (MPİ) değerlendirildi.
Çalışma planı: Çalışmaya MetS tanısı konan 44 obez hasta (16 erkek, 28 kadın; ort. yaş 46±7) ve MetS olmayan 32 obez kişi (16 erkek, 6 kadın; ort. yaş 43±9) alındı. Metabolik sendrom tanısı ATP III ölçütlerine göre kondu. Obezite, beden kütle indeksinin (BKİ) ≥30 kg/m2 olması olarak tanımlandı. Tüm katılımcılar, SV diyastolik fonksiyonları ve MPİ’nin belirlenmesi için ekokardiyografi ve doku Doppler görüntüleme ile değerlendirildi. Obez grupların klinik ve ekokardiyografik özellikleri, obez olmayan 21 sağlıklı kişiden oluşan kontrol grubuyla (10 erkek, 11 kadın; ort. yaş 42±4) karşılaştırıldı.
Bulgular: Bel çevresi, ağırlık ve BKİ iki obez grupta benzer idi. Metabolik sendrom bulunmayan obez grupta sistolik ve diyastolik kan basınçları, açlık kan glukozu, trigliserit ve HDL kolesterol düzeyleri kontrol grubuyla benzer bulunurken, bu değerler MetS’li obez grupta anlamlı farklılık gösterdi. Sol ventrikül kütlesi, kütle indeksi ve diyastolik parametreler kontrol grubu ile obez gruplar arasında farklıyken (p<0.05), iki obez grubunda benzer bulundu. Beden kütle indeksi, SV kütlesi (r=0.42, p=0.001) ve kütle indeksi (r=0.33, p=0.001) ile anlamlı ilişki gösterdi. Sol ventrikül MPİ, MetS olan ve olmayan obez gruplarda benzer bulunurken (sırasıyla 0.59±0.10 ve 0.59±0.11), kontrol grubundan (0.48±0.06) anlamlı derecede yüksek idi (p<0.05). Sol ventrikül MPİ, BKİ, bel çevresi, SV kütlesi ve kütle indeksi ile ilişkili bulundu (sırasıyla, r=0.24, p=0.02; r=0.30, p=0.005; r=0.31, p=0.002; r=0.21, p=0.04).
Sonuç: Bulgularımız obezitenin, beraberinde MetS olsun veya olmasın, SV MPİ üzerinde etkili olduğunu göstermektedir. Ayrıca, SV MPİ, BKİ, bel çevresi ve SV kütlesi ile anlamlı ilişki göstermiştir.
Objectives: This study was designed to evaluate left ventricular (LV) diastolic functions and myocardial performance index (MPI) in obese individuals with or without metabolic syndrome (MetS).
Study design: The study included 44 obese subjects with MetS (16 men; 28 women; mean age 46±7 years) and 32 obese subjects without MetS (16 men, 16 women; mean age 43±9 years). Diagnosis of MetS was based on the ATP III criteria. Obesity was defined with a body mass index (BMI) of ≥30 kg/m2. All the subjects underwent echocardiography and tissue Doppler imaging to determine LV diastolic functions and MPI. Clinical and echocardiographic characteristics of obese subjects were compared with those of a control group consisting of 21 healthy, nonobese individuals (10 men, 11 women; mean age 42±4 years).
Results: Waist circumference, weight, and BMI were similar in the two obese groups. Control subjects and obese subjects without MetS had similar systolic and diastolic blood pressures, fasting blood glucose, triglyceride, and HDL cholesterol levels, but all these significantly differed in patients with MetS. Left ventricular mass, mass index, and diastolic parameters were similar in the two obese groups, but differed significantly from the controls (p<0.05). Body mass index was correlated with the LV mass (r=0.42, p=0.001) and mass index (r=0.33, p=0.001). Left ventricular MPI was similar in the two obese groups with (0.59±0.10) and without (0.59±0.11) MetS, but was higher compared to the control group (0.48±0.06, p<0.05). Left ventricular MPI was correlated with BMI, waist circumference, LV mass, and mass index (r=0.24, p=0.02; r=0.30, p=0.005; r=0.31, p=0.002; r=0.21, p=0.04, respectively).
Conclusion: Our findings demonstrate that obesity with or without MetS affects LV MPI. In addition, LV MPI showed significant correlations with BMI, waist circumference, and LV mass.

4.Relationship between HbA1c and coronary flow rate in patients with type 2 diabetes mellitus and angiographically normal coronary arteries
Mehmet Birhan Yılmaz, Alim Erdem, Osman Can Yontar, Savaş Sarıkaya, Ahmet Yılmaz, Nihat Madak, Filiz Karadaş, İzzet Tandoğan
PMID: 21200119  Pages 405 - 410
Amaç: Bu çalışmada, tip 2 diabetes mellitus (DM) tanılı ve anjiyografide koroner arterleri normal bulunan hastalarda glikosile hemoglobin (HbA1c) düzeyi ile koroner akım hızı arasındaki ilişki incelendi.
Çalışma planı: Çalışmaya tip 2 DM tanısı olan ve koroner arter hastalığını şüphesiyle yapılan anjiyografide koroner arterleri normal bulunan 54 ardışık hasta (36 erkek, 18 kadın; yaş aralığı 37-72) alındı. Koroner anjiyografiden önce tüm hastalar ekokardiyografi ile incelendi ve plazma HbA1c düzeyleri ölçüldü. Yavaş koroner akım (YKA) tayini için, sol ön inen (LAD), sirkumfleks (Cx) ve sağ koroner (RCA) arterlerin akım hızları TIMI kare sayısı (TKS) yöntemiyle hesaplandı.
Bulgular: Ekokardiyografide hiçbir hastada anormallik görülmedi. Tüm grupta ortalama HbA1c değeri %7.4±2.0 ve ortalama TKS değerleri LAD için 34.3±6.5, Cx için 22.4±3.5, RCA için 20.4±2.2 bulundu. HbA1c değeri 26 hastada <%7, 28 hastada ≥%7 idi. Otuz sekiz hastada (%70.4) en az bir koroner arterde YKA saptandı. Üç koroner arterde de TKS değerleri HbA1c değeri ≥%7 olan hastalarda anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0.001). HbA1c düzeyleri ile TKS değerleri arasında anlamlı pozitif ilişki saptandı (LAD: r=0.782; Cx: r=0.707; RCA: r=0.515; tümü için p<0.001). Yavaş koroner akım görülen hastalarda ortalama HbA1c değeri, koroner akımı normal hastalara göre anlamlı derecede yüksek bulundu (%7.8±1.9 ve %5.6±0.9; p<0.001). Benzer şekilde, HbA1c değeri ≥%7 olan hastalarda YKA oranı da anlamlı derecede yüksekti (%96.4 ve %61.5; p=0.004). Yüksek HbA1c düzeylerinin (≥%7) en az bir koroner arterde YKA görülme riskini anlamlı derecede artırdığı görüldü (OO=16.875; %95 GA 1.972-144.38).
Sonuç: Bulgularımız HbA1c ile koroner arterlerin akım hızları arasında kuvvetli bir ilişki olduğunu göstermektedir.
Objectives: We examined the relationship between glycosylated hemoglobin (HbA1c) level and coronary flow rate in patients with type 2 diabetes mellitus (DM) and angiographically normal coronary arteries.
Study design: The study included 54 consecutive patients (36 males, 18 females; age range 37 to 72 years) with type 2 DM, whose coronary arteries were found normal on coronary angiography. All patients underwent echocardiography and plasma HbA1c levels were measured before coronary angiography. To determine slow coronary flow (SCF), coronary flow rates of the left anterior descending (LAD), circumflex (Cx), and right coronary (RCA) arteries were assessed using the TIMI frame count (TFC) method.
Results: None of the patients had echocardiographic abnormalities. The mean HbA1c level was 7.4±2.0%, and the mean TFCs were 34.3±6.5, 22.4±3.5, and 20.4±2.2 for the LAD, Cx, and RCA, respectively. HbA1c levels were <7% in 26 patients, and ≥7% in 28 patients. Thirty-eight patients (70.4%) were found to have SCF in at least one coronary artery. TIMI frame counts of all three coronary arteries were significantly greater in patients in whom HbA1c was ≥7% (p<0.001). TIMI frame counts showed significant correlations with the HbA1c level (LAD: r=0.782; Cx: r=0.707; RCA: r=0.515; p<0.001 for all). The mean HbA1c level was significantly higher in patients with SCF compared to patients without SCF (7.8±1.9% vs. 5.6±0.9%; p<0.001). The incidence of SCF was significantly greater in patients with HbA1c ≥7.0% than those with HbA1c <7.0% (96.4% vs. 61.5%; p=0.004). Increased HbA1c (≥7%) significantly increased the risk for SCF in at least one coronary artery (OR=16.875; 95% CI 1.972-144.38).
Conclusion: Our findings suggest that there is a strong correlation between the HbA1c level and coronary flow rate.

5.Anomalous origin of one pulmonary artery branch from the ascending aorta: experience of our center
Abdullah Erdem, Numan Ali Aydemir, Halil Demir, Cenap Zeybek, Turkay Sarıtaş, Celal Akdeniz, Ali Rıza Karaci, Ahmet Çelebi
PMID: 21200120  Pages 411 - 415
Amaç: Aortik ve pulmoner kapakların ayrı ayrı varlığında, bir pulmoner arter dalının çıkan aorttan köken alması nadir rastlanan bir anomalidir ve geri dönüşsüz pulmoner vasküler hastalık gelişiminin engellenmesi için erken tanı ve cerrahi tamir gerektirir. Bu çalışmada bu nadir patolojinin görüldüğü yedi bebekle ilgili deneyimimiz değerlendirildi.
Çalışma planı: Aralık 2003 ile 2009 tarihleri arasındaki dönemde yedi hastada (2 kız, 5 erkek; yaş aralığı 4-84 gün) pulmoner arter dalının çıkan aorttan köken aldığı anomali tanısı kondu. Hastane kayıtlarından olguların klinik özellikleri, cerrahi işlemleri ve takip sonuçları incelendi.
Bulgular: Hastaların ortak başvuru semptomları nefes darlığı, hızlı soluma ve beslenme zorluğuydu. Tüm olgularda tanı ekokardiyografi ile kondu. Altı hastada sağ pulmoner arter, bir hastada sol pulmoner arter çıkan aorttan köken almaktaydı. Eşlik eden anomaliler üç hastada duktus arteriyozus açıklığı, beş hastada foramen ovale açıklığı, bir hastada aortik ark kesintisi ve aortopulmoner pencere idi. Tüm hastalarda cerrahi olarak anormal pulmoner arter pulmoner gövdeye taşındı. Ayrıca, üç hastada duktus arteriyozus açıklığı bağlandı ve bir hastada aortik ark kesintisi ve aortopulmoner pencere onarımı yapıldı. Hiçbir olguda hastaneiçi ölüm görülmedi. İki hastada entübasyon süresi uzadı (10 ve 16 gün). Tüm hastalar iyi durumda hastaneden taburcu edildi. Olguların iki ay ile altı yıl arasında değişen izlem süreleri içinde, sadece bir hastada anastomoz bölgesinde hafif derecede darlık gelişti.
Sonuç: Bebeklik döneminde erken tanı, zamanında cerrahi girişim ve ameliyat sürecinde iyi bakım, pulmoner arter dalının çıkan aorttan köken almasına bağlı morbidite ve mortaliteyi azaltmaktadır.
Objectives: Anomalous origin of one pulmonary artery branch from the aorta in the presence of separate aortic and pulmonary valves is a rare but important entity necessitating early diagnosis and surgery to prevent irreversible vascular pulmonary disease. We evaluated our experience with seven infants having this anomaly.
Study design: Between December 2003 and 2009, a total of seven infants (2 girls, 5 boys, age range 4 days to 84 days) were diagnosed as having anomalous origin of one pulmonary artery branch from the aorta. Clinical records were reviewed for clinical features, operative procedures, and postoperative follow-up.
Results: Common symptoms were dyspnea, tachypnea, and poor feeding. All the cases were diagnosed by echocardiography. The right pulmonary artery in six cases and the left pulmonary artery in one case originated from the ascending aorta. In addition, three patients had patent ductus arteriosus (PDA), five patients had patent foramen ovale, and one patient had interruption of the aortic arch and aortopulmonary window. All patients underwent surgical re-implantation of the anomalous pulmonary artery branch to the pulmonary trunk. Associated surgical procedures included PDA ligation in three patients, and total repair of interrupted aortic arch and aortopulmonary window in one patient. There were no in-hospital deaths. Two patients had prolonged intubation (10 and 16 days). All patients were discharged in good clinical condition. During a follow-up period ranging from two months to six years, only one patient developed stenosis at the site of anastomosis.
Conclusion: Prompt diagnosis at infancy, improved surgical technique, and good patient care decrease mortality and morbidity associated with anomalous origin of the pulmonary artery from the aorta.

CASE REPORT
6.An intercoronary connection serving as a safety valve for the left ventricle
Mehmet Fatih Özlü, Fırat Özcan, Nihat Şen, Kumral Çağlı
PMID: 21200121  Pages 416 - 418
İnterkoroner bağlantı koroner anjiyografi sırasında çok nadir karşılaşılan bir durumdur ve tehlikedeki koroner dolaşım için bir emniyet supabı görevi görür. Hiperlipidemi öyküsü olan 60 yaşında bir kadın hasta, bir yıldır var olan kararlı angina yakınmasıyla başvurdu. Hastanın fizik muayene ve kalp dinleme bulguları normaldi. Elektrokardiyogramda iskemik değişiklik görülmedi. Transtorasik ekokardiyografide duvar hareketi bozukluğu izlenmedi ve ejeksiyon fraksiyonu normaldi. Koroner anjiyografide sol ön inen arterin proksimalinde tam tıkanıklık ve sirkumfleks arterde ciddi tıkanıklık saptandı. Selektif sağ koroner anjiyografide darlığa rastlanmadı; sağ koroner arterde antegrat doluş, sol ön inen arterde sağ koroner arter aracılığıyla retrograt doluş izlendi. Tamamen tıkalı olan sol ön inen arter bir kanal aracılığıyla sağ koroner arter distaliyle bağlantı halindeydi ve lümenin çapı sol ön inen arter distalinin çapıyla eşitti. Sol ventrikülografide anormallik görülmedi. Sol ön inen arterin TIMI 3 akımla retrograt doluşu nedeniyle, koroner arter greft ameliyatı düşünülmedi. Sirkumfleks arterdeki lezyona düz metal stent yerleştirildi ve hasta göğüs ağrısı yakınması olmaksızın medikal tedaviyle taburcu edildi.
Intercoronary connection is an infrequent finding during coronary angiography and may serve as a safety valve for compromised coronary circulation. A 60-year-old woman with hyperlipidemia was admitted with stable angina pectoris of one-year history. Physical examination including cardiac auscultation was normal. The electrocardiogram showed no ischemic changes. Transthoracic echocardiography showed no wall motion abnormality and she had normal ejection fraction. Coronary angiography showed total occlusion of the proximal portion of the left anterior descending (LAD) artery and severe occlusion of the circumflex artery. Selective right coronary angiography showed no stenosis, with anterograde filling of the right coronary artery (RCA) and retrograde filling of the LAD through the RCA. The totally occluded LAD was in communication with the distal RCA through a large lumen as a single conduit whose diameter was equal to that of the distal LAD. Left ventriculography showed no abnormality. Because of the retrograde filling of the LAD with TIMI III flow, grafting of the LAD was not considered. The patient underwent successful bare metal stent implantation in the circumflex artery and was discharged free of chest pain on medical treatment.

7.Ruptured sinus of Valsalva aneurysm associated with aortic regurgitation and severe myocardial ischemia
Abdulkadir Yıldız, Aytun Çanga, Nihat Şen
PMID: 21200122  Pages 419 - 421
Valsalva sinüsü anevrizması, doğuştan kalp hastalığı olarak ya da kardiyak cerrahi girişimler sonucu ortaya çıkan nadir bir kardiyak sorundur. On dokuz yaşında erkek hasta göğüs ağrısı ve nefes darlığı yakınmalarıyla başvurdu. Oskültasyonda sol alt sternal sınırda ve Erb noktasında titreşim ile birlikte 4/6 dereceli erken diyastolik üfürüm duyuldu. İki taraflı bazal akciğer alanlarında krepitasyonlu raller vardı. Elektrokardiyogramda sağ dal bloku ve ST çökmesi görüldü. Troponin ve CK-MB düzeyleri yüksek bulundu. Yatıştan kısa süre sonra hastada ventrikül fibrilasyonu gelişti ve üç kez defibrilasyon uygulandı. Hemodinamik stabilizasyon sağlandıktan sonra yapılan transtorasik ekokardiyografide derece 4 aort yetersizliği, foramen ovale açıklığı ve sağ koroner sinüsten köken alan ve yırtılma sonucu sağ ventriküle giren Valsalva sinüsü anevrizması görüldü. Hastaya kardiyopulmoner baypass altında yırtılmış anevrizmanın ve foramen ovale açıklığının onarımı ve aort kapağı değişimi uygulandı. Ameliyatla ilgili ya da ameliyat sonrası takipte herhangi bir sorun yaşamayan hasta cerrahiden beş gün sonra taburcu edildi.
Sinus of Valsalva aneurysm (SVA) is a rare cardiac anomaly either presenting as a congenital heart disease or occurring secondary to cardiac surgical interventions. A 19-year-old male patient presented with chest pain and shortness of breath. On auscultation, a grade 4/6 early diastolic murmur was heard over the left lower sternal border and Erb’s area with a thrill. Crepitating rales were heard over bilateral basal lung fields. The electrocardiogram showed right bundle branch block and ST depression. Troponin and CK-MB levels were increased. Shortly after admission, he developed ventricular fibrillation and was defibrillated three times. After restoration of hemodynamic stabilization, transthoracic echocardiography was performed, which showed grade 4 aortic regurgitation, patent foramen ovale, and an aneurysm of the sinus of Valsalva arising from the right coronary sinus, with rupture into the right ventricle. The patient underwent surgery under cardiopulmonary bypass, for repair of the ruptured SVA and patent foramen ovale and aortic valve replacement. He was discharged on the fifth postoperative day following an uneventful operation and postoperative course.

8.Late bare metal stent thrombosis
Vecih Oduncu, Ayhan Erkol, İbrahim Halil Tanboğa, Cevat Kırma
PMID: 21200123  Pages 422 - 425
Geç stent trombozu düz metal stentlerde oldukça nadirdir. Bu yazıda, sol ana koroner artere takılan düz metal stentte geç tromboz gelişen 72 yaşında bir erkek hasta sunuldu. Hasta ilk stent yerleştirilmesinden 350 gün sonra kardiyojenik şokla yatırıldı. Koroner anjiyografide stentin tamamen tıkalı olduğu görüldü. Lezyon bölgesinin balonla genişletilmesinden sonra sol ana koroner arterde akım sağlandı. Sol ön inen arterde akım görülmemesi üzerine bu lezyon için de düz metal stent takıldı. Sürekli akım sağlanmış olmasına ve inotropik desteğin sürdürülmesine rağmen hastanın hipotansiyonunda düzelme olmadı. Bunun üzerine yapılan sağ koroner arter anjiyografisinde, ilk perkütan koroner girişim sırasında kritik olarak değerlendirilmeyen bir lezyon yerinde %90 daralma görüldü. Hasta şokta olduğundan, sağ koroner artere de stent takıldı ve TIMI 3 akımın sağlandığı görüldü. Bu çabalara rağmen hastanın kalbi durdu ve tekrarlayan kardiyopulmoner canlandırma girişimlerine yanıt alınamayarak hasta kaybedildi. Daha sonra, hastanın dokuz gün önce mesane taşı için bir üroloji ameliyatı geçirdiği ve bu işlemden altı gün önce almakta olduğu aspirin ve klopidogrel tedavisinin kesildiği öğrenildi. Bu ameliyattan üç gün sonra sadece aspirine yeniden başlanmıştı. Bunu izleyen süreçte, hasta taburcu olduktan sonraki ilk gün kardiyojenik şokla hastanemize getirilmişti.
Late stent thrombosis is very rare in bare metal stents. We report a 72-year-old male patient who developed late thrombosis of a bare metal stent implanted in the left main coronary artery (LMCA). The patient presented with cardiogenic shock 350 days after the first stent implantation. Coronary angiography showed total occlusion of the stent. Following the first balloon predilatation of the lesion, a flow in the LMCA was observed, but there was no flow in the left anterior descending (LAD) artery. Then, a bare metal stent was implanted into the LAD. Although the flow was maintained and all inotropic support continued, hypotension persisted. Angiography of the right coronary artery demonstrated 90% stenosis at the same location which had been observed as a noncritical lesion during the first percutaneous coronary intervention. As the patient was in shock, the right coronary artery was also stented and TIMI 3 flow was obtained. However, the patient developed cardiac arrest and died despite repeated efforts of cardiopulmonary resuscitation. It was learned that the patient had undergone an urological operation for bladder stone nine days before, for which both aspirin and clopidogrel were discontinued six days before the operation. Only aspirin was reinitiated three days after the procedure. He then presented to our hospital with cardiogenic shock on his first day after discharge.

9.Retained pericardial pellets for 25 years: a case report
Murat Başkurt, Cüneyt Koçaş, Murat K Ersanlı, Tevfik Gürmen
PMID: 21200124  Pages 426 - 428
Kalbe saplanmış saçma taneleri klinik olarak sessiz olabilir ve herhangi bir kardiyovasküler bozukluğa yol açmayabilir. Yetmiş bir yaşında kadın hasta eforla ortaya çıkan göğüs ağrısı yakınmasıyla başvurdu. Hastanın fizik muayene ve yüzey elektrokardiyogramı normal idi. Egzersiz testinde pozitif sonuç alınması üzerine başvurulan koroner anjiyografide de sadece önemli olmayan koroner lezyonlara rastlandı. Floroskopide boyun bölgesinde saçma taneleri görüldü; iki saçma tanesinin de kalp gölgesi içinde eşzamanlı hareket ettiği izlendi. Transtorasik ve transözofageal ekokardiyografide perikart efüzyonu bulgusuna rastlanmadı. Bilgisayarlı tomografi incelemesinde saçma taneleri perikart alanında sol diyafram üzerinde görüldü. Hastanın öyküsünden, 25 yıl önce oğlu tarafından ateşlenen bir tüfekle kazara vurulduğu ve asemptomatik olduğu için cerrahi planlanmadığı öğrenildi.
Retained cardiac pellets are clinically silent foreign bodies that do not cause any cardiovascular disturbance. A 71-year-old woman presented with exertional chest pain. Her physical examination and surface electrocardiogram were normal. After a positive treadmill test, coronary angiography was performed which showed nonsignificant coronary lesions. During fluoroscopy, several pellets were observed throughout the neck and two of them were simultaneously moving within the heart shadow. Transthoracic and transesophageal echocardiography showed no evidence for pericardial effusion. Computed tomography scans of the chest showed the pellets above the left diaphragm in the pericardial area. Her past medical history revealed an accidental shot from a pellet rifle by her son 25 years before, at which time no surgical intervention was planned as she had been asymptomatic.

10.Hemolysis and infective endocarditis in a mitral prosthetic valve
Fatih Koc, Lutfi Bekar, Hasan Kadi, Koksal Ceyhan
PMID: 21200125  Pages 429 - 431
Kalp kapağı değişiminden sonra gelişen travmatik intravasküler hemoliz ciddi bir sorundur. Genellikle yapısal bozulma veya paravalvüler kaçaktan kaynaklanır. Mİtral darlık için altı yıl önce ameliyat olmuş 63 yaşında kadın hasta halsizlik ve nefes darlığı yakınmalarıyla başvurdu. Son altı ay içinde hasta üç kez, nefes darlığı ve kırmızı kan hücresi transfüzyonu gerektiren anemi nedeniyle başka merkezlerde tedavi görmüştü. Transtorasik ekokardiyografide mitral mekanik protez kapağın normal çalıştığı görüldü. Laboratuvar bulgularından hemoglobin, hematokrit, beyaz hücre sayımı, C-reaktif protein, haptoglobin ve laktat dehidrogenaz değerleri anormal bulundu. Periferik kan yaymasında, mekanik eritrosit yıkımı için gösterge olan parçalanmış eritrositler görüldü. Transözofageal ekokardiyografide ciddi paravalvüler kaçak ve protez kapakta gelişen ve sol atriyum içine sarkan büyük vejetasyon (9x13 mm) saptandı. Kan kültürlerinde Enterococcus faecalis üredi. Büyük vejetasyon, tekrarlayan hemoliz ve ciddi paravalvüler yetersizlik nedeniyle hastaya cerrahi planlandı; ancak, hasta cerrahi tedaviyi kabul etmedi.
Traumatic intravascular hemolysis after heart valve replacement can be a serious problem. It is commonly associated with either structural deterioration or paravalvular leaks. A 63-year-old woman with a six-year history of surgery for mitral stenosis presented with complaints of weakness and dyspnea. She received treatment at other centers three times in the past six months for dyspnea and anemia requiring transfusion of red blood cells. Transthoracic echocardiography showed a normally functioning mitral mechanic prosthesis. Laboratory findings were abnormal for hemoglobin, hematocrit, white blood cell count, C-reactive protein, serum haptoglobin, and lactate dehydrogenase. Peripheral blood smear showed marked schistocytes, indicative of mechanical erythrocyte destruction. Transesophageal echocardiography demonstrated severe paravalvular leak and a large (9x13 mm) vegetation adhering to the prosthetic valve, protruding into the left atrium. Enterococcus faecalis was isolated from blood cultures. Surgery was planned because of large vegetation, repeated hemolysis, and severe paravalvular regurgitation, but the patient refused surgical treatment.

11.Repeated prolonged thrombolytic therapy after unsuccessful thrombolysis in massive pulmonary embolism: a case report
Hüseyin Uğur Yazıcı, Burak Akçay, Abdurrahman Tasal, Ünal Öztürk
PMID: 21200126  Pages 432 - 435
Bu yazıda nefes darlığı ve bayılma yakınmalarıyla başvuran, masif pulmoner embolili 43 yaşında kadın hasta sunuldu. Transtorasik ekokardiyografide sağ ventrikül aşırı yüklenmesine ait bulgular; kontrastlı göğüs tomografisinde her iki ana pulmoner arterde trombüse ait dolma defekti saptandı. Şok tablosunda olan hastaya rekombinan doku plazminojen aktivatörü ile trombolitik tedavi uygulandı; ancak, istenen yanıt elde edilemeyince 48 saate kadar uzatılmış streptokinaz infüzyonu uygulandı ve herhangi bir kanama komplikasyonu gelişmeksizin başarılı sonuç elde edildi. Masif pulmoner embolide başlangıçta başarısız olmuş trombolitik tedavi sonrası uzatılmış trombolitik tedavi de tedavi seçeneklerinden biri olarak düşünülebilir.
We report on a 43-year-old woman who presented with shortness of breath and syncope due to massive pulmonary embolism. Transthoracic echocardiography showed signs of right ventricular overload, and contrast-enhanced chest computed tomography demonstrated filling defects in both main pulmonary arteries consistent with obstructing thrombi. Initially, thrombolytic therapy with recombinant tissue plasminogen activator was given, but shock was not resolved. Thrombolytic therapy was repeated with streptokinase and infusion was extended to 48 hours, which yielded a successful result without any hemorrhagic complication. Repeated prolonged thrombolytic therapy after initial unsuccessful thrombolysis can be considered an alternative option in massive pulmonary embolism.

REVIEW
12.The microvolt T-wave alternans test
Selçuk Görmez, Demet Erciyes, Murat Gülbaran
PMID: 21200127  Pages 436 - 443
Ani kalp ölümü (AKÖ) riski altındaki hastaları önceden belirlemek amacıyla değişik klinik parametreler ve girişimsel olmayan testler geliştirilmeye çalışılmıştır. Elektrokardiyografideki T-dalgasında vurudan vuruya ortaya çıkan mikrovolt düzeyindeki değişimlerin ölçümüne dayanan mikrovolt T-dalgası değişim (MTDD) testi, AKÖ riski bulunan hastaların risk derecelendirmesinde kullanılan girişimsel olmayan bir tanı yöntemidir. Özellikle son on yıl içinde yapılan çalışmalar, MTDD testinin miyokart enfarktüsü geçirmiş veya iskemik ya da iskemik olmayan kardiyomiyopatisi bulunan hastalar arasında aritmik mortalite açısından yüksek riskli olanları belirlemek için etkili bir yöntem olduğunu, ayrıca çok yüksek bir negatif öngördürücü değeri bulunduğunu ortaya koymuştur. Bu yazıda, son çalışmalar ışığında MTDD testi gözden geçirildi.
Several clinical parameters and noninvasive tests have been developed to identify patients under the risk for sudden cardiac death (SCD). The microvolt T-wave alternans (MTWA) test is a noninvasive diagnostic method based on the measurement of subtle (microvolt) beat-to-beat alternation of the T-wave on the surface electrocardiogram and used for risk stratification of patients under the risk for SCD. Studies in the last decade have shown that the MTWA test is an effective method to distinguish patients with a high risk for arrhythmogenic mortality among patients suffering ischemic or nonischemic cardiomyopathies or with a history of myocardial infarction, with a high negative predictive value. This review revisits the MTWA test in the light of the most recent clinical studies.

CASE IMAGE
13.Large interatrial septal aneurysm
Erkan Ayhan, Ahmet Ekmekçi, Emre Akkaya, Anar Salmanov
PMID: 21200128  Page 444
Abstract | Full Text PDF

CASE REPORT
14.Bicuspid aortic valve endocarditis associated with aortic root abscess and aorta-left atrium fistulization
Nihal Akar Bayram, Cenk Sarı, Hüseyin Ayhan, Engin Bozkurt
PMID: 21200129  Page 445
Abstract | Full Text PDF

15.Two sisters with Jervell-Lange-Nielsen syndrome
Halit Acet, Hamza Duygu, Mustafa Başoğlu, Asım Oktay Ergene
PMID: 21200130  Page 446
Abstract | Full Text PDF

CASE IMAGE
16.Visualization of the geometric profile of the septal occluder by real-time 3D transesophageal echocardiography after closure of an atrial septal defect
Mehmet Ali Astarcıoğlu, Mustafa Yıldız, Nilüfer Ekşi Duran, Mehmet Özkan
PMID: 21200131  Page 447
Abstract | Full Text PDF

17.Successful device closure of two separate atrial septal defects under the guidance of 3D transesophageal echocardiography
Mustafa Kürşat Tigen, Cihan Dündar, Emre Ertürk, Cevat Kırma
PMID: 21200132  Page 448
Abstract | Full Text PDF

OTHER ARTICLES
18.Answers of specialist
Muzaffer Değertekin
Page 449
Abstract | Full Text PDF

19.Comment on cardiology publications
Ertan Ural
Page 450
Abstract | Full Text PDF

© Copyright 2020 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale