Archives of the Turkish Society of Cardiology - Turk Kardiyol Dern Ars: 34 (7)
Volume: 34  Issue: 7 - October 2006
ORIGINAL ARTICLE
1.The risk for stroke and differences among geographical regions regarding this risk in hypertensive patients in Turkey: a hospital-based, cross-sectional, epidemiological questionnaire (THİNK)* study
Giray Kabakcı, Adnan Abacı, Fatih Sinan Ertaş, Filiz Özerkan, Çetin Erol, Ali Oto
Pages 395 - 405
Amaç: Bu çalışmada Türk toplumunda hipertansif hastalarda inme riskinin ve bu risk açısından bölgesel farklılıkların belirlenmesi ve bu kişilerde hipertansiyon dışındaki inme risk faktörlerinin değerlendirilmesi amaçlandı.
Çalışma planı: Yedi farklı coğrafik bölgeden 22 şehirdeki 39 merkezde hastane tabanlı, epidemiyolojik, kesitsel, müdahalesiz bir anket çalışması yapıldı. Framingham Kalp Çalışması’ndaki algoritma kullanılarak, 54-85 yaş arası hipertansif 6790 hasta (%59.3’ü kadın, %87.4’ü 54-74 yaş arası) için 10 yıllık inme riski yüzde (%) olarak hesaplandı. Kan basıncı düzeyleri hem ESC (European Society of Cardiology) hem de JNC 7 (Seventh Report of the Joint National Committee) tanımlamasına göre değerlendirildi.
Bulgular: ESC sınıflamasına göre hastaların yaklaşık %69’u hafif-şiddetli hipertansif, JNC 7 sınıflamasına göre ise %70’i evre 1 ya da evre 2 hipertansif olarak kabul edildi. Çalışma grubunda 10 yıllık ortalama inme risk yüzdesi %17±15 olarak hesaplandı. En yüksek risk Karadeniz (%19±14), en düşük risk ise Marmara Bölgesi’nde (%16±14) bulundu (odds oranı 1.62, %95 güven aralığı 1.32-1.99; p<0.001). Odds oranlarına göre Türk toplumu için inme risk faktörlerinin önem sırası şu şekildeydi: Sol ventrikül hipertrofisi, ileri yaş, kan basıncı yüksekliği, erkek cinsiyet, koroner kalp hastalığı, sigara kullanımı, diyabetes mellitus, kreatinin yüksekliği, HDL düşüklüğü, açlık kan şekeri yüksekliği, yaşanan coğrafik bölge ve obezite.
Sonuç: Türk toplumunda hipertansiyon hastalarının büyük bölümü antihipertansif tedavi altında olmasına rağmen yüksek inme riski taşımaktadır.
Objectives: This study aimed to define the risk for stroke in hypertensive patients in Turkey and the differences among geographical regions regarding this risk, and to evaluate risk factors for stroke other than hypertension.
Study design: This hospital-based, cross-sectional, epidemiological questionnaire study was conducted in 39 centers in 22 cities from seven geographical regions in Turkey. Using the algorithm in the Framingham Heart Study, stroke risk for the following 10 years was calculated for 6790 patients (59.3% females; age range, 54 to 74 years for 87.4%). Blood pressure levels were assessed according to the ESC (European Society of Cardiology) and JNC 7 (Seventh Report of the Joint National Committee) classification systems.
Results: Hypertension was rated as mild to severe and grade 1 to 2 in approximately 69% and 70% of patients according to the ESC and JNC 7 classifications, respectively. The mean 10-year stroke risk was 17±15% in the study group, the highest being in the Black Sea region (19±14%), and the lowest in the Marmara region (16±14%), with the odds ratio of 1.62 (95% confidence interval, 1.32-1.99; p<0.001). Risk factors for stroke according to the odds ratios were as follows in decreasing order: left ventricular hypertrophy, increased age, high blood pressure, male gender, coronary heart disease, smoking, diabetes mellitus; high creatinine, low HDL, and high fasting glucose levels; geographical region, and obesity.
Conclusion: There is a considerable stroke risk for Turkish hypertensive patients despite a high antihypertensive treatment ratio among this population.

2.The relationship between high sensitivity C-reactive protein levels on admission and ST-segment resolution following successful primary percutaneous coronary intervention
Hüseyin Uyarel, Hülya Kaşıkçıoğlu, Zeynep Tartan, Özgür Akgül, Dilek Şimşek, Mustafa Çetin, Emrah Bozbeyoğlu, Ali Buturak, Bülent Uzunlar, Ertan Ökmen, Neşe Çam
Pages 406 - 412
Amaç: Bu çalışmada, inflamatuvar bir gösterge olan ve başvuru anında ölçülen yüksek duyarlıklı C-reaktif protein (hsCRP) düzeyi ile mikrovasküler perfüzyonun belirleyicisi olan ST-segment gerilemesi (STG) arasındaki ilişki değerlendirildi.
Çalışma planı: Akut ST-segment yükselmeli miyokard infarktüsü geçiren ve ilk 12 saat içinde başarılı (TIMI III akım) primer perkütan koroner girişim (PKG) uygulanan ardışık 113 hastada (96 erkek, 17 kadın; ort. yaş 56.9; dağılım 35-83) girişim öncesinde kan örneklerinde hsCRP düzeyi ölçüldü. Girişim öncesindeki ve TIMI III akım sağlandıktan 60 dakika sonraki EKG’de ST-segment yükselmesi ölçüldü ve iki ölçüm arasındaki fark toplam ST-segment yükselmesindeki gerileme (∆STG) olarak kabul edildi. Schroder ve ark.nın yöntemine göre, ∆STG ≥%50 olanlarda no-reflow fenomeni olmadığı (n=90, %79.6), ∆STG <%50 olanlarda no-reflow fenomeni olduğu (n=23, %20.4) kabul edildi.
Bulgular: No-reflow fenomeni olan grupta, başvuru anındaki pik kreatin kinaz düzeyi (p<0.001) ve hsCRP düzeyi (p=0.002) daha yüksek, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu daha düşüktü (p=0.04). ∆STG ile hsCRP arasında ters yönde anlamlı doğrusal bağıntı görüldü (r=-0.281, p=0.003). Yapılan ROC (receiver-operating characteristics) analizinde bulunan değere (≥4.16 mg/l) göre karşılaştırıldığında, yüksek hsCRP grubunda (n=71) no-reflow daha fazla (p=0.02), pik kreatin kinaz düzeyi daha yüksek (p<0.001) ve sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (p=0.03) daha düşüktü. Çokdeğişkenli analizde, yüksek hsCRP düzeyi no-reflow fenomeninin bağımsız bir öngördürücüsü bulundu (odds oranı 2.1, %95 güven aralığı 1.001-4.4; p=0.04).
Sonuç: Başvuru sırasında ölçülen yüksek hsCRP düzeyleri, primer PKG ile TIMI III akım sağlansa bile, miyokard dokusu düzeyindeki yetersiz perfüzyona işaret etmektedir.
Objectives: We evaluated the relationship between high sensitivity C-reactive protein (hsCRP), a marker of inflammation, measured on admission and ST-segment resolution, which is a marker of microvascular perfusion.
Study design: Serum hsCRP levels were measured in 113 consecutive patients (96 males, 17 females; mean age 56.9 years; range 35 to 83 years) before coronary angiography for ST-segment elevation acute myocardial infarction (MI). All the patients underwent successful (TIMI III flow) primary percutaneous coronary intervention (PCI) within 12 hours of MI. ST-segment elevation was measured on electrocardiograms obtained before PCI and after 60 minutes of TIMI III flow restoration and the difference was accepted as resolution of the sum of ST-segment elevation (∆STR). The presence and absence of no-reflow phenomenon was determined according to Schroder et al., taking ∆STR<50% (n=23, 20.4%) and ∆STR ≥50% (n=90, 79.6%), respectively.
Results: On admission, patients with no-reflow phenomenon had significantly elevated peak creatine kinase (p<0.001) and hsCRP (p=0.002) levels, and significantly decreased left ventricular ejection fraction (p=0.04). A significant inverse correlation was found between ∆STR and hsCRP (r=-0.281, p=0.003). An ROC (receiver-operating characteristics) analysis showed ≥4.16 mg/l as the threshold for a high hsCRP level (n=71), which was associated with a more frequent no-reflow phenomenon (p=0.02), a higher level of peak creatine kinase (p<0.001) and a lower left ventricular ejection fraction (p=0.03). In a multivariate analysis, a high hsCRP level was found as an independent predictor for no-reflow phenomenon (odds ratio 2.1; 95% confidence interval, 1.001 to 4.4; p=0.04).
Conclusion: High hsCRP levels on admission may predict insufficient myocardial perfusion despite the presence of TIMI III flow following primary PCI.

3.The relationship between plasma brain natriuretic peptide levels and left ventricular end-diastolic pressure and the extent of coronary artery involvement in chronic coronary artery disease
Nevzat Uslu, Nurten Sayar, Ahmet Karabulut, Zekeriya Nurkalem, Ahmet L. Orhan, Özgür Sürgit, Özer Soylu, Hüseyin Uyarel, İbrahim Sarı, Şevket Görgülü, Mehmet Eren
Pages 413 - 418
Amaç: Son yıllarda beyin natriüretik peptidin (BNP) koroner kalp hastalığında (KKH) prognozla ilişkili olduğunu gösteren çalışmalar vardır. Bu çalışmada yüksek BNP seviyesinin, KKH’li semptomsuz hastalarda sol ventrikül diyastol sonu basıncı (DSB) ve anjiyografik olarak hasta damar sayısı ile ilişkisi araştırıldı.
Çalışma planı: Çalışmaya koroner arter hastalığı tanısı veya şüphesiyle koroner anjiyografi yapılan 100 hasta (30 kadın, 70 erkek; ort. yaş 56; dağılım 37-78) alındı. Hastalardan BNP ve diğer laboratuvar ölçümleri için kan alındıktan sonra sol ventrikül basınçları ölçüldü ve koroner anjiyografi uygulandı. Anjiyografi sonuçlarına göre hastalar, normal (n=35), tek damar hastalığı (n=16) ve çokdamar hastalığı (n=49) şeklinde üç gruba ayrıldı.
Bulgular: Çokdamar hastalığı olan grupta diyabetes mellitus sıklığı, sol ventrikül DSB, BNP ve açlık kan şekeri düzeyleri diğer iki gruba göre anlamlı derecede daha yüksekti. Çokdamar hastalığı olan grupta ortalama kalp hızı, tek damar hastalığı grubuna göre daha yüksekti. Hasta damar sayısı ile BNP (r=0.463, p<0.001), sol ventrikül DSB (r=0.745, p<0.001) ve açlık kan şekeri (r=0.235, p<0.05) arasında anlamlı ilişki görüldü. BNP ile sol ventrikül DSB arasında ileri derecede anlamlı ilişki saptandı (r= 0.72, p<0.001). Çokdeğişkenli linee regresyon analizinde BNP’nin anlamlı tek bağımsız belirtecinin sol ventrikül DSB olduğu görüldü (r=0.762, p<0.001).
Sonuç: Kronik koroner kalp hastalığında yüksek BNP düzeyleri artmış sol ventrikül DSB’yi göstermektedir. Ayrıca, çokdamar hastalığında BNP düzeyi daha fazla yükselmektedir.
Objectives: Recent studies suggest that brain natriuretic peptide (BNP) is associated with the prognosis of coronary heart disease. We studied the relationship between BNP and left ventricular (LV) end-diastolic pressure and the number of involved coronary arteries in patients with chronic coronary artery disease.
Study design: The study included 100 patients (30 women, 70 men; mean age 56 years; range 37 to 78 years) who underwent coronary angiography for definite or suspected coronary artery disease. Before angiography, baseline serum samples were obtained for plasma BNP, and LV end-diastolic pressure was measured. The patients were classified in three groups as normal (n=35), one-vessel disease (n=16) and multivessel disease (n=49).
Results: The incidence of diabetes mellitus and the levels of BNP and fasting blood glucose were significantly higher, and LV end-diastolic pressure and the mean heart rate were significantly increased in multivessel disease. Vessel involvement was significantly correlated with BNP (r=0.463, p<0.001), LV end-diastolic pressure (r=0.745, p<0.001), and fasting blood glucose (r=0.235, p<0.05). Correlation between BNP and LV end-diastolic pressure was highly significant (r= 0.72, p<0.001). Multivariate linear regression analysis showed LV end-diastolic pressure as the only independent determinant of increased BNP levels (r=0.762, p<0.001).
Conclusion: Increased plasma BNP levels are associated with increased LV end-diastolic pressure and increased vessel involvement in patients with chronic coronary artery disease.

4.Correlations between left ventricle regional systolic and diastolic functions determined by tissue Doppler echocardiography and myocardial perfusion determined by quantitative rest 99mTc MIBI gated SPECT in patients with dilated cardiomyopathy
Güliz Kozdağ, Fatma Berk, Serkan İşgören, Tayfun Şahin, Dilek Ural, Hakan Demir, Ayşen Ağaçdiken, Göksel Kahraman, Özlem Çelebi, Teoman Kılıç, Baki Komsuoğlu
Pages 419 - 424
Amaç: Dilate kardiyomiyopatili (DKM) hastalarda 99mTc MIBI gated tek-foton emisyon bilgisayarlı tomografi (G-SPECT) ile istirahatte ölçülen bölgesel miyokard perfüzyonu ile doku Doppler ekokardiyografi ile ölçülen sol ventrikül bölgesel sistolik ve diyastolik akım hızları arasındaki bağıntı araştırıldı.
Çalışma planı: Çalışmaya fonksiyonel kapasitesi NYHA II-IV olan DKM’li 32 hasta (27 erkek, 5 kadın; ort. yaş 63±12) alındı. Yirmi beş hastada iskemik, yedi hastada iskemik olmayan DKM vardı. G-SPECT ve doku Doppler ölçümleri, sol ventrikül kısa eksende 16 segmente bölünerek bazal, mid ve apikal seviyelerde yapıldı. Her miyokard segmentinde bölgesel 99mTc MIBI tutulumu ve zirve sistolik akım hızı (Sm), erken (Em) ve geç (Am) diyastolik akım hızları değerlendirildi.
Bulgular: Ortalama Sm değeri, iskemik grupta daha yüksek (p=0.007), ortalama 99mTc MIBI tutulum yüzdesi daha düşüktü (p<0.001). İki yöntemle ölçülen ejeksiyon fraksiyonları arasında iskemik (r=0.81, p<0.001) ve iskemik olmayan (r=0.76, p=0.05) grupta çok iyi derecede bağıntı görüldü. İskemik grupta bölgesel perfüzyon değerleri ile Sm, Em ve Em/Am arasında zayıf, ancak anlamlı bir bağıntı vardı. İskemik grupta bölgesel 99mTc MIBI tutulum dört grupta değerlendirildiğinde (≥%75, %50-75, %25-50, <%25), tutulumu ≥%75 ve %50-75 olanlar ile <%25 olanların Sm değerleri arasında anlamlı fark görüldü (sırasıyla p=0.007, p=0.002). İskemik olmayan grupta Sm, Em ve Em/Am değerleri ile 99mTc MIBI tutulumu arasında bağıntı bulunmadı.
Sonuç: İskemik DKM’de doku Doppler ekokardiyografi ile belirlenen miyokard akım hızları, G-SPECT ile saptanan perfüzyon anormallikleriyle bağıntılıdır.
Objectives: We investigated correlations between regional rest myocardial perfusion and regional systolic and diastolic myocardial velocities assessed by 99mTc MIBI gated single-photon emission computed tomography (G-SPECT) and tissue Doppler echocardiography, respectively, in dilated cardiomyopathy (DCM).
Study design: The study included 32 patients (27 men, 5 women; mean age 63±12 years) with DCM, with NYHA functional capacity II-IV. Twenty-five patients had ischemic, seven patients had nonischemic DCM. G-SPECT and tissue Doppler imaging studies were performed using short axis views of the basal, mid, and apical levels of the left ventricle, which was divided into 16 segments. For each segment, regional 99mTc MIBI uptake and peak systolic (Sm), and early (Em) and late (Am) diastolic velocities were determined.
Results: The mean Sm value (p=0.007) was significantly higher and the mean 99mTc MIBI uptake (p<0.001) was significantly lower in ischemic patients. There was a very good correlation between ejection fractions obtained by the two methods in ischemic (r=0.81, p<0.001) and nonischemic (r=0.76, p=0.05) groups. Regional perfusion levels showed weak but significant correlations with Sm, Em, and Em/Am in the ischemic group. When 99mTc MIBI uptake levels of ischemic patients were assessed in four groups (≥75%, 75% to 50%, 50% to 25%, <25%), Sm values of the first two were significantly higher than that of the group with <25% uptake (p=0.007, p=0.002, respectively). Sm, Em, and Em/Am values were not correlated with 99mTc MIBI uptake in the nonischemic group.
Conclusion: Myocardial flow velocities determined by Doppler echocardiography are correlated with perfusion abnormalities detected by G-SPECT in ischemic DCM.

5.New echocardiographic parameters in reperfusion therapy
Turgut Karabağ, Bülent Behlül Altunkeser, Kurtuluş Özdemir, Fatih Koç
Pages 425 - 431
Amaç: Bu çalışmada akut ST-segment yükselmeli miyokard infarktüsünde (AMİ), pulmoner ven Doppler dalgalarının tedavi sonrası reperfüzyon başarısının değerlendirilmesinde gösterge olup olamayacağı araştırıldı.
Çalışma planı: Çalışmaya yoğun bakıma AMİ tanısıyla yatırılan 88 hasta alındı. Standart ekokardiyografi parametreleriyle mitral ve pulmoner ven Doppler parametreleri elde edildikten sonra hastalar elektrokardiyografide (EKG) ST-segment gerilemesi olanlar (47 hasta; ort. yaş 57±11) ve olmayanlar (41 hasta; ort. yaş 59±11) ve fibrinolitik tedavi görenler (53 hasta) ve görmeyenler (35 hasta) şeklinde gruplandırılarak elde edilen veriler değerlendirildi. Elektrokardiyografide, başlangıçtaki ST-segment yükselmesinin en az %70’inin kaybolması gerileme olarak kabul edildi.
Bulgular: ST-segment gerilemesi olan grupta mitral E dalga deselerasyon zamanı (EDZ), mitral E dalga basınç yarılanma zamanı (E-PHT), pulmoner sistolik ileri akım (PS), ejeksiyon fraksiyonu (EF) anlamlı derecede yüksek (sırasıyla p<0.05, p<0.05, p<0.05, p<0.001); sistol sonu volümü ve sol ventrikül diyastol sonu basıncı anlamlı derecede düşük (sırasıyla p<0.001, p<0.05) bulundu. Elektrokardiyografide gerileme görülmeyen hastalarda PS, EF ile anlamlı ilişki gösterirken (r= 0.41, p<0.01), gerileme görülen hastalarda EF ile anlamlı ilişkide değildi (r= 0.21, p>0.05). Her iki grupta da PS pulmoner arter sistolik basıncı ile negatif ilişki gösterdi (sırasıyla r= -0.34 ve r= -0.30, p<0.05). Fibrinolitik tedavi uygulanan grupta ST gerilemesi görülenlerde, gerileme olmayanlara göre, EDZ, E-PHT, PS anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0.05). Aynı karşılaştırma fibrinolitik tedavi uygulanmayan grupta yapıldığında, ST gerilemesi görülen hastalarda EDZ, E-PHT, PS değerleri daha yüksek bulunmasına karşın, sadece PS değerinde anlamlı fark vardı (p<0.05). Fibrinolitik tedavi görmeyen grupta pulmoner diyastolik ileri dalga deselerasyon zamanı anlamlı derecede kısaydı (p<0.01).
Sonuç: ST-segment gerilemesine ek olarak, AMİ’de erken dönemde ekokardiyografi ile elde edilen PS, pulmoner diyastolik ileri dalga deselerasyon zamanı, mitral EDZ değerleri miyokard perfüzyonunu göstermede katkı sağlayabilecek parametrelerdir.
Objectives: We examined whether pulmonary venous flow parameters by Doppler echocardiography would throw light on the assessment of reperfusion therapy in acute myocardial infarction (AMI) with ST-segment elevation.
Study design: The study included 88 patients who were admitted to intensive care unit with AMI. Data obtained from standard echocardiographic parameters and mitral and pulmonary vein Doppler parameters were evaluated in the following groups: Patients with or without ST-segment resolution on electrocardiograms (n=47, mean age 57±11 years and n=41, mean age 59±11 years, respectively) and patients with (n=53) or without (n=35) fibrinolytic therapy. ST resolution was defined as the disappearance of at least 70% of elevation detected on initial electrocardiograms.
Results: Compared to those without ST resolution, patients with ST resolution had significantly higher mitral E-wave deceleration time (EDT), mitral E-wave pressure half time (E-PHT), pulmonary antegrade systolic flow (PS), and ejection fraction (EF) (p<0.05, p<0.05, p<0.05, p<0.001, respectively), and significantly lower end-systolic volume and left ventricle end-diastolic pressure (p<0.001, p<0.05 respectively). There was a significant correlation between PS and EF (r= 0.41, p<0.01) in patients without ST resolution, whereas PS was not correlated with EF in those with ST resolution (r= 0.21, p>0.05). In both groups with (r= -0.30) and without (r= -0.34) ST resolution, PS exhibited a negative correlation with pulmonary artery systolic pressure (p<0.05). With fibrinolytic therapy, the presence of ST resolution was significantly associated with higher values of EDT, E-PHT, and PS (p<0.05). However, in those who did not receive fibrinolytic therapy, patients with ST resolution had higher EDT, E-PHT, and PS compared to those without ST resolution, but only PS reached significance (p<0.05). Deceleration time of the pulmonary antegrade diastolic flow was significantly lower in patients who did not receive fibrinolytic therapy (p<0.01).
Conclusion: In addition to electrocardiographic ST resolution, early echocardiographic variables such as PS, deceleration time of the pulmonary antegrade diastolic flow, and mitral EDT may contribute to noninvasive assessment of myocardial perfusion.

6.Transcatheter treatment of three patients with pulmonary atresia and intact ventricular septum using different techniques
Ahmet Çelebi, Yalım Yalçın, Abdullah Erdem, Cenap Zeybek, Tuğçin B Polat, Celal Akdeniz
Pages 432 - 438
Normal ventriküler septumun eşlik ettiği pulmoner atrezili üç olguda üç farklı transkateter girişimsel tedavi uygulandı. Biri duktus arteriyozus açıklığına (DAA) bağımlı (2 aylık), diğeri yenidoğan döneminde cerrahi şant yapılmış (10 aylık) iki olguda atretik kapaklar 0.014 inç klavuz-telin sert ucuyla antegrad delinerek geçildi. Bunlardan birinde klavuz-tel snare kateteri ile pulmoner arterde yakalanıp kateterle birlikte çekilerek delme ve pulmoner balon valvüloplasti (PBV) yapıldı; diğerinde klavuz-tel üzerinden koroner balon ilerletilerek öngenişletme, ardından PBV yapıldı. On dört aylık olguda ağır hipoksi nedeniyle önce DAA’ya stent yerleştirilerek hasta stabilize edildi. Daha sonra stentten geçirilen klavuz telin sert tarafı ile kapak retrograd delindi. Kılavuz tel sağ ventrikülde snare kateteri ile yakalanıp kateterle birlikte çekilerek kapağın delinmesi sağlandı ve PBV yapıldı. Olgularda önemli bir komplikasyon görülmedi. Normal ventriküler septumun eşlik ettiği pulmoner atrezi tedavisinde, öncesinde veya sonrasında tamamlayıcı duktal stent yerleştirme ile birlikte farklı tekniklerle uygulanabilen transkateter kılavuz-tel ile delme işlemi, cerrahiye alternatif, güvenli ve etkili bir tedavi yöntemidir.
Three patients with pulmonary atresia with intact ventricular septum (PA-IVS) were treated with different transcatheter perforation techniques. In two patients, one with patent ductus arteriosus- (PDA) dependent pulmonary circulation (age 2 months) and the other with a previous surgical systemic-pulmonary artery shunt in the neonatal period (age 10 months), anterograde perforation of the atretic valves was performed with the use of the stiff-end of a 0.014-inch guide-wire. In the former, the guide-wire was snared in the main pulmonary artery and pulled with the catheter into the pulmonary artery for perforation followed by pulmonary balloon valvuloplasty (PBV). In the latter, prior to PBV, a low-profile coronary artery balloon catheter was advanced over the guide-wire for predilatation. The third (age 14 months) required stabilization by stenting of the PDA because of severe cyanosis. Retrograde perforation was achieved using the guide-wire which was snared and pulled in the right ventricle together with the catheter for PBV. No significant complications occurred during perforation and PBV. Transcatheter guide-wire perforation with different techniques and with complementary ductal stent implantation before or after the procedure is a safe and effective alternative to surgical valvotomy for PA-IVS.

CASE REPORT
7.Stent implantation for postoperative conduit anastomosis stenosis
Kemal Nişli, Şeref Olgar, Taner Yavuz, Ümrah Aydoğan
Pages 439 - 442
Doğumsal kalp hastalıklarının cerrahi tedaviyle düzeltme işlemleri sonrasında anatomik komplikasyonlar görülmektedir. On üç yaşındaki erkek hasta, son zamanlarda belirginleşen efor kapasitesindeki azalma nedeniyle başvurdu. Hastaya doğumdan sonraki dönemde, büyük arter transpozisyonu, pulmoner atrezi, ventriküler septal defekt ve duktus arteriozus açıklığı tanıları ile önce sol, sonra da sağ pulmoner artere Blalock-Taussig şant ameliyatı uygulanmıştı. Ayrıca, yedi yaşında iken Rastelli ameliyatı (sol ventrikül ile aort arasına ve sağ ventrikül ile pulmoner arter arasına konduit) ve sağ ventrikül çıkış yolu rekonstrüksiyonu uygulanmıştı. Sağ ventrikülografide konduitin sağ ve sol pulmoner arter anastomoz bölgelerinde belirgin darlık saptanması üzerine anjiyoplasti ile birlikte stent uygulandı. İşlem sonrasında hastanın yakınmaları kayboldu ve efor kapasitesinde artış gözlendi.
Anatomical complications may occur after surgical repair procedures for congenital heart diseases. A 13-year-old boy presented with progressively decreased effort capacity. He had a history of bilateral Blalock-Taussig pulmonary shunt operation shortly after birth with diagnoses of transposition of the great arteries, pulmonary atresia, ventricular septal defect, and patent ductus arteriosus. In addition, he underwent a Rastelli operation (a left ventricular to aorta and right ventricular to pulmonary artery conduits) and reconstruction of the right ventricle outflow tract at the age of seven years. Right ventriculography showed bilateral stenosis of the pulmonary artery conduit anastomoses. Balloon angioplasty with stent implantation was performed, after which his complaints disappeared and effort capacity increased.

8.The utility of thoracic impedance monitoring in a patient with biventricular defibrillator
Fethi Kılıçaslan, Ata Kırılmaz, Rıfat Eralp Ulusoy, Zafer Işılak, Bekir Sıtkı Cebeci, Mehmet Dinçtürk
Pages 443 - 446
Torasik impedans (Tİ) takibiyle pulmoner konjestiyonun ciddiyetini belirlemek mümkündür. Konjestif kalp yetersizliği olan hastalarda Tİ takibi, klinik bulgu ve belirtiler ortaya çıkmadan önce dekompansasyonun tahmin edilmesi için eşsiz bir fırsat sağlar. Bazı biventriküler defibrilatörlerin Tİ ölçme ve takip etme özelliği de vardır; bunlar konjestif kalp yetersizliği ve aritmilerin tedavisi yanı sıra hemodinamik veri de sağlarlar. Bu yazıda, biventriküler defibrilatör aracılığıyla Tİ takibi yapılan 80 yaşında bir erkek hasta sunuldu. Koroner baypas ameliyatı geçiren ve biventriküler defibrilator takılan hasta dekompanse kalp yetersizliği nedeniyle yatırıldı. Biventriküler defibrilator cihazından sağlanan veriler hacim yüklenmesiyle uyumlu olarak Tİ’de belirgin bir azalma gösterdi. Konjestif kalp yetersizliğine yönelik etkili tedavi sonucunda hastanın Tİ değerleri de yükseldi. Ancak, taburcu edildikten sonra Tİ değerlerinde yeniden düşme görüldü; dekompansasyonu gösterir herhangi bir belirti veya bulgu yoktu. Diüretik dozu artırıldıktan sonra Tİ değerleri normale döndü. Hastaneye yatırılmasına gerek kalmaksızın, hastadaki Tİ değerlerindeki ve kalp hızı değişkenliğindeki artışa paralel olarak ventriküler hız da giderek azaldı.
The severity of pulmonary congestion can be assessed by monitoring thoracic impedance (TI). In patients with congestive heart failure (CHF), TI monitoring provides a unique opportunity to foresee decompensation before clinical signs and symptoms ensue. Some biventricular defibrillators (BiV-ICD) have TI monitoring capability, providing hemodynamic data as well as treatment of CHF and arrhythmias. We present an 80-year-old male patient in whom TI monitoring by BiV-ICD was utilized for clinical decision making. He had undergone coronary artery bypass graft surgery and BiV-ICD implantation, and had decompensated CHF on admission. Interrogation of BiV-ICD revealed a substantial decrease in TI compatible with volume overload. Shortly after treatment for CHF, a steady increase was noted in TI parallel to effective diuresis. However, after discharge, a decrease in TI was again noted without any signs and symptoms of decompensation. Treatment was tailored and TI values became normal. No need for hospitalization occurred and he showed a steady decrease in the ventricular rate in parallel to increases in TI and heart rate variability.

REVIEW
9.Renal artery stenosis: diagnosis and treatment
Abdullah Doğan, Yasin Türker
Pages 447 - 456
Renal arter darlığı (RAD) hipertansiyon ve renal disfonksiyona yol açar. Gençlerde fibromüsküler displazi ve yaşlılarda (>55 yaş) ateroskleroz en sık nedenleridir. Koroner arter ve alt ekstremite vasküler hastalığı olanlarda aterosklerotik RAD sık görülür. Flaş pulmoner ödem, kan basıncı kontrolünün ve böbrek fonksiyonlarının kötüleşmesi RAD'yi gösterir. Dupleks ultrasonografi ile kolayca tanı konulabilir. Tedavi seçenekleri, ilaç tedavisi, perkütan veya cerrahi revaskülarizasyondur. Darlıkla birlikte direçli hipertansiyon ve renal disfonksiyon varlığında mekanik revaskülarizasyon önerilir. Yüksek başarı ve düşük komplikasyon oranı nedeniyle perkütan yöntem cerrahiye tercih edilir. Revaskülarizasyonla kan basıncı kontrolü sağlanır ve sağkalım uzar; renal fonksiyonlar da korunur ve düzelir.
Renal artery stenosis (RAS) leads to hypertension and renal dysfunction. The most common causes of RAS are fibromuscular dysplasia at younger ages, and atherosclerosis after 55 years of age. Coronary artery and lower extremity vascular diseases are frequently associated with atherosclerotic RAS. Flash pulmonary edema, deterioration in blood pressure control and renal function point to RAS. Duplex ultrasonography enables diagnosis without difficulty. Treatment consists of medical therapy and percutaneous or surgical revascularization. In the presence of refractory hypertension and/or renal dysfunction, mechanical revascularization is recommended. Percutaneous method is preferred to surgery due to high success and low complication rates. Revascularization therapy improves blood pressure control, renal function, and survival.

CASE IMAGE
10.Saccular aneurysm in the left anterior descending coronary artery
Nazmiye Çakmak, Nurten Sayar, Ahmet Taha Alper
Pages 457 - 458
Abstract | Full Text PDF

OTHER ARTICLES
11.Report of the Policy Conference Concerning the Research and Clinical Use of Stem Cells
Emin Kansu, Ali Oto
Pages 459 - 461
Abstract | Full Text PDF

12.Answers of specialist
Sabahattin Umman, Muşturay Karçaaltıncaba, Muhteşem Ağıldere, Ümit Aker
Pages 462 - 465
Abstract | Full Text PDF

13.Comment on cardiology publications
Ertan Ural
Page 466
Abstract | Full Text PDF

© Copyright 2020 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale