Archives of the Turkish Society of Cardiology - Turk Kardiyol Dern Ars: 30 (4)
Volume: 30  Issue: 4 - April 2002
1.Summaries of Articles

Pages 214 - 217
Abstract | Full Text PDF

2.Carbon Coating Has No Effect on Inflammatory Response to Primary Stent Deployment
Egemen TAYFUN, Mehmet E.KORKMAZ, Haldun MÜDERRİSOĞLU, Aylin YILDIRIR, Y.Melek ULUÇAM, Bülent ÖZİN, Ecz.Münire TURAN
Pages 218 - 222
Stentler girişimsel kardiyolojide giderek yaygınlaşan sıklıkta kullanılmaktadır. Paslanmaz çelik stentlerin çeşitli materyaller ile kaplanmasının biyouyumluluğu arttırdığı düşünülmektedir. Bu hipotezi test etmek için tek damarında lezyonu olan 46 hastada çelik ve karbon kaplı eş değerinin oluşturduğu 23'er hastalık 2 grupta inflamasyon yanıtını araştırdık. Tek damar hastalığı olan 46 ardışık hastada, geliş sırasına göre karbon kaplı ve kapsız MAC stent uygulandı. Hastalardan uygulama öncesi, 2, 4, 6, 24 ve 48 saat sonrası kan örnekleri alınarak; C reaktif protein (CRP), lökosit sayısı, plazma fibrinojen düzeyi ve sitokinlerden interlökin - 1 beta (IL-1b), interlökin - 6 (IL-6), interlökin-8 (IL-8) ve tümör nekrosis faktör alfa (TNFa) düzeyleri çalışıldı. Çalışmaya 38 erkek, 8 kadın katıldı (ortalama yaş 55 ± 9). Hastaların 14'ünde kararlı, 27'sinde kararsız ve 5'inde atipik angina pektoris vardı. ACC/AHA sınıflamasına göre lezyonların 35'i (%76,1) tip A, 10'u (%21,7) tip B ve 1'i (%2,2) tip C idi. Stentlerin 28'i sol ön inen, 12'si sirkümfleks ve 6'sı sağ koroner artere takıldı. Stent yerleştirilmesi sonrası serum CRP, lökosit sayısı, fibrinojen düzeyi 2 grupta da başlangıca göre yükseldi (p<0,01). Ancak gruplar arası fark yoktu (p>0.05). Stent implantasyonu sonrası en belirgin artış serum IL-6 düzeylerinde izlendi. Ancak bu artış her 2 grup için de geçerliydi (p=0.07). Benzer şekilde her 2 stent tipi için de IL-1b, IL-8 ve TNF a düzeylerindeki değişimin istatistiksel anlam taşımadığı izlendi (p<0.39). CRP ve IL-6 düzeyleri sistemik inflamasyon parametreleri olarak stent yerleştirilmesi sonrası artış göstermektedir. Ancak bizim verilerimize göre stentlerin karbon ile kaplanması sistemik inflamasyon yanıtında bir azalmaya neden olmamaktadır. Bu yanıtı azaltacak yeni kaplama yöntemlerinin geliştirilmesi muhtemelen restenozun önlenmesinde önemli bir adım olacaktır.
To investigate the effects of carbon-coating of stents on inflammatory response we serially measured plasma levels of C-reactive protein (CRP), fibrinogen and cytokines (tumor necrosis factor, interleukins 1-b, 6 and 8) in patients with single vessel coronary stenosis with no any inflammatory or infectious disease who underwent primary stent insertion. Forty-six patients with single coronary lesions were included. Blood samples were obtained before and 2, 4, 6, 24 and 48 hours after the procedure. In a randomized order, either an uncoated MAC (AMG® Raesfeld-Erle, Germany) (UC-MAC) or a carbon-coated MAC (CC-MAC) stents was deployed without predilatation at a maximum pressure of 6 atmospheres for a duration of 90 seconds. Of the 46 patients (38 male, 8 female; age 55 ± 9) included. Fourteen had stable, 27 unstable and 5 atypical angina. According to the ACC / AHA classification 35 lesions (76.1%) were type A, 10 (21.7%) type B and 1 (2.2%) were type C. Stents implanted to stenosis of 28 left anterior descending, 12 circumflex and 6 right coronary arteries. Serum interleukin 6 (IL-6) levels increased significantly in both CC-MAC and UC-MAC groups and returned to normal after 24 hours. Plasma fibrinogen, CRP levels and leukocyte counts also increased in both groups (p<0.05). There was no difference between the two groups in regard to IL-6, CRP and fibrinogen increase. The percent increase in IL-6, fibrinogen or CRP levels were not associated with the stent length, stent size or the clinical presentation (all p>0.05). In conclusion stent implantation increases plasma IL- 6, fibrinogen and CRP levels. This unfavorable inflammatory response seems not to be effected by carbon coating.

3.Catheter Ablation of Typical Atrial Flutter Guided by Electroanatomic Mapping (CARTO)
Ahmet AKYOL, Enis OĞUZ, İzzet ERDİNLER, Abdurrahman EKSİK, Kadir GÜRKAN, F.Tanju ULUFER
Pages 223 - 228
İstmus bölgesinin, triküspid annulusundan vena kava inferiora doğru çizgisel ve kesintisiz olarak ablasyonu tipik atriyal flatteri tedavi etmekte kullanılan bir yöntemdir. Son yıllarda geliştirilen farklı haritalama metodları tipik atriyal flatterin kateter ablasyonu tedavisinde başarı ihtimalini arttırabilecek nüks oranını, uygulanan ablasyon sayısını ve skopi zamanını azaltabilecek özellikler içermektedir. Bu çalışmada yeni haritalama sistemlerinden elektroanatomik haritalama "CARTO" yöntemiyle yaptığımız tipik atriyal flatter kateter ablasyonu girişimlerinin uygulama özelliklerini ve sonuçlarını değerlendirdik. Antiaritmik ilaç tedavisine dirençli atriyal flatter nedeni ile başvuran 8 hastaya (6 erkek, 2 kadın; 48,4±11,5 yıl) (Haziran 2001-Ekim 2001) elektrofizyolojik çalışma ve elektroanatomik haritalama yöntemi (CARTO) kullanılarak ablasyon uygulandı. Elektroanatomik haritalama yöntemi (CARTO) kullanılarak yapılan ablasyon işlemi sırasında kateterlerin yerleştirilmesi, haritalama ve ablasyon işlemi de dahil olmak üzere kullanılan toplam floroskopi süresi 12.8±3.7 dakikadır. Toplam işlem süresi ise 76±30.4 dakikadır. Uygulanan RF ablasyon sayısı ise 9.5±3.7 ve enerji miktarı 60±15 watt olarak saptanmıştır. Bütün hastalarda işlem sonunda sinüs ritmi sağlandı. Hiç bir hastada komplikasyon gözlenmedi. Sadece bir hastada ablasyon işleminden bir gün sonra atriyal fibrillasyon geliştiği gözlendi. Bir hastada işlemden iki ay sonra atriyal flatter nüksü olduğu gözlendi. Atriyal flatter ablasyonu için lineer lezyon oluşturulması sırasında elektroanatomik haritalama sisteminin (CARTO) kullanımı floroskopi sürelerinde belirgin azalmaya yol açarken işlemin başarısında azalma gözlenmemektedir.
Linear radiofrequency catheter ablation within the tricuspid annulus-inferior caval vein isthmus can cure typical atrial flutter. Recently developed new mapping methods have properties that can increase the success rate and decrease overall fluoroscopy time, recurrence rate and mean RF pulse numbers. In this study, we report the results and properties of radiofrequency catheter ablation of typical atrial flutter guided by a new mapping method, electroanatomic mapping (CARTO). A total of 8 patients (6 men, 2 women; 48.4±11.5 year-old) presenting to our hospital between June-October 2001 with typical atrial flutter refractory to at least 2 antiarrhythmic drugs underwent to ablation procedure with electroanatomic mapping system (CARTO). The overall fluoroscopy time, including the placement of diagnostic catheters, mapping, ablation and; total procedural time were 12.8±3.7 and 76±30.4 minutes, respectively. The mean number of RF pulses was 9.5±3.7. In all patients, sinus rhythm was obtained and total isthmus block was achieved. No procedure-related complications were seen. After the procedure, atrial fibrillation was seen in one patient. During the follow-up, atrial flutter recurred in one patient 2 months after the ablation procedure. Electroanatomic mapping during the induction of linear lesions for the ablation of atrial flutter permitted a highly significant reduction in exposure to fluoroscopy while maintaining high efficacy.

4.The Effect of Enalapril and Nifedipine on Myocardium and Lung in Chronic Hypoxemia
Selim İSBİR, Koray AK, Ümit ZEYBEK, Y.Serdar AKGÜN, İlhan YAYLIM, Ali CİVELEK, Atike TEKELİ, Makbule AYDIN, Adnan ÇOBANOĞLU
Pages 229 - 232
Bu çalışmanın amacı anjiyotensin konverting enzim inhibitörleri ve kalsiyum kanal blokerlerinin kronik hipokside akciğer ve miyokardda oluşan doku hasarı üzerine olan etkilerini incelemektir. Bu amaçla doku hasarının göstergeleri olarak dien konjugatları ve malondialdehit (MDA) düzeyleri ve de koruyucu mekanizma olarak redükte glutatyon (GSH) ve total antioksidan aktivite (TAA) düzeyleri gösterge olarak alınmıştır. Çalışma kapsamında 20 adet Spraque-Dawley cinsi sıçan her grupta 5 tane olacak şekilde 4 gruba ayrılmıştır. Grup 1 Sham grubu olarak kullanılmış ve hayvanlar anestezi sonrası sakrifiye edilmiş ve akciğer ve kalp dokuları çıkarılmıştır. Grup 2'de hayvanlar 21 gün süre ile hipoksik ortamda saklanmışlar ve bu sürenin sonunda sakrifiye edilmişlerdir. Grup 3'de hipoksik ortamın yanısıra hayvanlara enalapril 0.2mg/kg gavaj ile verilmiş ve yine 21 gün sonunda sakrifiye edilmişlerdir. Grup 4'de ise hipoksik ortamdaki sıçanlara 0.75 mg/kg nifedipine verilmiştir. Kalp ve akciğer dien konjugatları, MDA ve TAA düzeyleri kontrol grubunda diğer gruplara oranla istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde farklı çıkmıştır (akciğer, dien konjugatları grup 2'de 91.8±5.35 nmol/g iken grup 3'de 57.94±5.19 nmol/g ve grup 4'de 68.7±3.9 nmol/g bulunmuştur, p<0.05: TAA, grup 2'de 4.5±0.3 nmol/g iken grup 3'de 5.1 (0.1nmol/g grup 4'de ise 5.2±0.14nmol/g olarak bulunmuştur p<0.05). Nifedipine ve enalapril kendi aralarında karşılaştrıldıklarında istatistiksel bir fark bulunmamıştır. Sonuç olarak kronik hipoksinin miyokard antioksidan rezerv kapasitesini azalttığını ve akciğerlerde hasara yol açtığını, enalapril ve nifedipinin kronik hipoksiye bağlı olarak gelişen doku hasarında koruyucu etkiye yol açtığını söyleyebiliriz.
The aim of this study was to determine the effect of angiotensin converting enzyme inhibitors and calcium channel blockers on myocardium and lung tissue in chronic hypoxic conditions. For this purpose, we have examined the conjugated diene, malondialdehyde (MDA), reduced glutathione (GSH) and total antioxidant (TAA) levels in rats. Twenty Spraque Dawley rats were included in the study. Group 1 rats (n=5) were utilized as sham animals. Group 2 (n=5) rats were used as control animals and they were housed in a hypoxic chamber for 3 weeks. Group 3 (n=5) animals received enalapril 0.2 mg/kg via gastric gavage for 3 weeks while they were kept in hypoxic chamber. Group 4 animals received 0.75 mg/kg nifedipine for 21 days while they were kept in hypoxic condition. All animals were sacrificed at the end of 21 days and their heart and lungs were excised for biochemical determination of tissue damage. Results: Myocardial and lung conjugated diene, MDA and TAA levels were significantly different in the control group than the nifedipine and enalapril groups (lung conjugated dien, 91.8±5.35 nmol/g in group 2 vs 57.9±5.19 nmol/g in group 3 and 68.7±3.9 nmol/g in group 4, p<0.001; TAA, 4.5±0.3 nmol/g in group 2 vs 5.1±0.1nmol/g in group 3 and 5.2±0.14nmol/g in group 4, p<0.001). There was no significant difference between the enalapril and nifedipine groups. In conclusion chronic hypoxia impairs postischemic myocardial antioxidant reserve and yields to lung damage. Enalapril and nifedipine protects the heart and lungs in chronic hypoxemia against further damage.

5.Effects of Dobutamine on Hemodynamic Parameters in Patients with Mitral Stenosis and Determinants of Pulmonary Artery Pressure Responce
Aytül BELGİ, Umuttan DOĞAN, Hüseyin YILMAZ, İbrahim BAŞARICI, İbrahim DEMİR, Oktay SANCAKTAR
Pages 233 - 237
Background: The mechanisms of the different hemodynamic and clinical responses to dobutamine infusion in mitral stenosis are not clearly established.The aim of this study was to evaluate the changing hemodynamic parameters in patiens with mitral stenosis that correlates with dyspnea during dobutamine infusion using Doppler echocardiography and to assess determinants of pulmonary artery pressure response. Methods and Results: Fifty-seven consecutive asymptomatic or mildly symptomatic patient (51 women, 6 men; mean age 43±7, range from 26 to 52), New York Heart Association (NYHA) class I (n: 9), class II (n: 48) with mitral stenosis (mean mitral valve area 1.6±0.4 cm2) were evaluated with dobutamine stress echocardiography. Dyspnea developed during dobutamine infusion in 18 patients (Group B), but the other 39 patients remained asymptomatic (group A). There was a significantly greater increment in mitral peak gradient (14±7 vs 9 ±4 mmHg, p=0.008 ), mean gradient (12±6 vs 6±3 mmHg, p<0.0001), and pulmonary artery systolic pressure (23±8 vs 16±6 mmHg, p=0.007) during dobutamine infusion in the patients who developed dyspnea than in those who did not. Furthermore the hemodynamic response to dobutamine identified a subgroup of patients with more serious mitral stenosis. Based on these clinical and hemodynamic results, management was changed in 12 patients (21%): 7 underwent percutaneous mitral balloon commissurotomy, 4 underwent mitral valve replacement, and 1 received intensive medical treatment. In all patients, pulmonary artery systolic pressure (p<0.0001), mean mitral gradient (p=0.001) at rest, mitral valve area (p=0.003) and subvalvular mitral score (p=0.001) which is the sign of the mitral valve damage were significantly correlated with pulmonary artery pressure response. Conclusion: In conclusion, our results suggest that patients who have provoked dyspnea during the dobutamine infusion have a greater increase in hemodynamic parameters than patients who do not. Pulmonary artery pressure response correlates with baseline pulmonary artery pressure, mean gradient, mitral valve area and subvalvular echo score and pulmonary artery pressure response can be predicted by these parameters.

6.Usefulness of Myocardial Fractional Flow Reserve in Optimum Stent Deployment
M. Kemal EROL, Mesut İŞLEK, Engin BOZKURT, Mustafa YILMAZ, Mahmut AÇIKEL, Şule KARAKELLEOĞLU, Necip ALP
Pages 238 - 243
Giriş ve Amaç: Optimum stent yerleştirmede altın standart olan intravasküler ultrasound (IVUS) ile miyokardiyal fraksiyone akım rezervinin (FFRmyo) anlamlı korelasyon gösterdiği bildirilmiştir. Bu çalışma optimum stent yerleştirmede FFRmyo'nun kullanılabilirliğini araştırmak amacı ile yapıldı. Gereç ve Yöntem: Koroner anjiyografisinde tek damar darlığı tespit edilerek primer stent endikasyonu konulan 2 kadın 19 erkek toplam 21 hastada (yaş ortalaması 57.38±9.71 yıl) bazal kardiyovasküler koroner anjiyografi analiz sistemi (QCA) ile yüzde darlık çapı ve FFRmyo ölçümünü takiben, referans damar çapına uygun Mag carbon stent yerleştirilerek stent ekspansiyonunun tam sağlandığı basınçtan 1 atmosfer yukarısına kadar şişirildi. QCA ile hedef darlık çapı (<0.10) ve hedef FFR (?0.94) ulaşmayan olgularda ikişer atmosfer artırılarak hedef değerlere ulaşıncaya kadar mükerrer şişirmeler uygulandı. Hastalar altı ay süre ile anjina pektoris, miyokard infarktüsü, revaskülarizasyon ihtiyacı ve ölüm açısından takip edildi. Altıncı ayın sonunda tüm hastalara standart Bruce protokolüne göre maksimal efor testi uygulandı. Bulgular: Birinci şişirmeden sonra 21 olgunun 17'sinde hedef QCA yüzde darlık çapına ulaşılır iken FFRmyo hedef değerine 13 hastada ulaşıldı. QCA ile optimum kabul edilen değere ulaşıldığı halde 4 olguda FFRmyo optimuma ulaşmadı. Bir olguda QCA değeri hedefe ulaşmadığı halde FFRmyo hedef değere ulaştı. Hedef değere ulaşmayan 8 hastada ikinci şişirmeden sonra olgulardan 6 tanesinde QCA ile hedeflenen yüzde darlık çapına ulaşıldı. Bu 6 olgudan 1 tanesinde QCA ile hedeflenen değere ulaşıldığı halde FFRmyo ile hedeflenen değere ulaşmadı. Kalan 3 hastada üçüncü şişirme sonrasında hem hedef QCA yüzde darlık hem de hedef FFRmyo değerine ulaşıldı. Tüm olgularda optimum QCA yüzde darlık alanının sağlandığı ortalama basınç 11.90 ± 1.84 atm (8-14 atm arası), optimum FFRmyo'nun sağlandığı ortalama basınç 12.48 ±1.66 atm (8-14 atm arası) olarak bulundu. Altı aylık takip esnasında hiçbir hastada tekrarlayan angina, miyokard infarktüsü gelişimi, revaskülarizasyon ihtiyacı ve ölüm görülmedi. Altıncı ayın sonunda standart Bruce protokolüne göre uygulanan maksimum efor testinde tüm hastalarda hedef kalp hızına ulaşıldı. Hiçbir hastada pozitif test sonucu saptanmadı. Sonuç: Stent yerleştirmede QCA ile FFRmyo kombinasyonunun kullanımı ile gereksiz yüksek basınçlara çıkmak engellenebilmektedir. FFRmyo'nun IVUS olanağı olmayan merkezlerde optimum stent yerleştirilmesinde kullanılabilecek kolayca uygulanabilen, nispeten daha ucuz bir yöntem olduğunu düşünmekteyiz.
Introduction: It was reported that intravascular ultrasound (IVUS), findings the gold standard in stent deployment, were correlated with myocardial fractional flow reserve (FFRmyo) in stent deployment. This study was aimed to assess the usefulness of FFRmyo in stent deployment. Methods: In 21 patients (19 male, 2 female; mean age 57.4±9.7 years) with single-vessel disease and primary stenting planned, Mag carbon stent corresponding with reference vessel diameter was implanted and inflated to a 1-atm higher pressure than full stent expansion was achieved after basal quantitative coronary analysis (QCA) and FFRmyo measurements. FFRmyo and QCA were secured, and in patients in whom target FFRmyo (>0.94) and QCA stenosis (?10%), were not achieved inflation pressures were increased with steps of 2 atm to achieve target levels. Patients were followed up 6 months, and underwent maximal exercise testing with Bruce protocol. Results: Although target QCA diameter was achieved in 17 patients after first inflation, target FFRmyo was attained in 13 patients. Optimum FFRmyo was achieved in one patients of spite QCA was not. In 8 patients in whom target levels were not achieved second inflation was performed, and optimum QCA was obtained in 6 of 8, optimum FFRmyo was obtained in 5 of 8. In the remaining 3 patients both target QCA and target FFRmyo were obtained after the third inflation. Mean inflation pressure was 11.90±1.84 atm (8-14 atm) for the target QCA and 12.48±1.66 atm (8-14 atm) for the target FFRmyo. No patient expenenced recurrent angina, acute myocardial infarction, need for revascularisation and death during the six-month follow-up period. In all patients, target hart rate was achieved at exercise testing and no patients exhibiting positive test results. Conclusion: The combined use of FFRmyo and QCA may prevent unnecessary high-pressure inflation. We think that FFRmyo might be an alternative easy and cheaper method for stent deployment in centers in which IVUS is not availate.

7.Stent Insertion in Coronary Bifurcation Lesions: Procedural Success and Long-term Follow-up Results
İbrahim DEMİR, Hüseyin YILMAZ, Oktay SANCAKTAR, Emre ALTEKİN
Pages 244 - 250
Amaç: Koroner bifürkasyon lezyonlarında balon anjiyoplastinin işlemsel başarı oranı düşük, komplikasyon oranı ise yüksektir. Bu çalışmada koroner bifürkasyon lezyonlarında stent yerleştirilmesinin işlemsel başarı ve uzun dönem sonuçlarını inceledik. Materyal ve Metod: Kliniğimizde 3 yıllık dönemde koroner bifürkasyon lezyonlarına stent uygulanan 45 olgu çalışmaya alındı. Anjiyografik lezyon özellikleri, kantitatif değerleri, işlemsel başarı oranları, hastane içi ve uzun dönem klinik sonuçları incelendi. Bulgular: Çalışmaya yaş ortalaması 55.3±11.6 yıl olan, %75.5'i erkek 45 hasta alındı. Hastalardan %46.4'ünde kararsız, %40'ında kararlı angina, %13.4'ünde ise akut miyokard infarktüsü vardı. Lezyon lokalizasyonları; %46.9'unda LAD/D1, %28.9'unda Cx/OM, %19.7'sinde PDA/PLA, %4.5'inde LAD/Cx idi. Ana dal referans çapı 3.06±0.36 mm ve yan dal referans çapı 2.4±0.39 mm olup tamamı başarıyla stentlendi. Her iki dalı kapsayan işlemsel başarı oranı %84.4 bulundu. Hastane içi ve 1 aylık major kardiyak olay %8.8 (ölüm %4.4, Q dalgasız MI %2.2, perkütan revaskülarizasyon %2.2, acil bypass %0) olarak saptandı. Ortalama 15±8.9 aylık takipte total kardiyak olay sıklığı %44.5 (ölüm %15.6, bypass %15.6, miyokard infarktüsü %6.7, perkütan revaskülarizasyon %13.3) olarak tesbit edildi. Sonuç: Bifürkasyon lezyonlarının stent yerleştirilmesi ile tedavisi halen zorluğunu korumakta olup bifürkasyon dışı lezyonlarla karşılaştırıldığında işlemsel başarı oranı düşük, komplikasyon oranı ve major kardiyak olay sıklığı ise yüksektir.
We aimed to evaluate procedural success rates and long-term follow-up results of patients who underwent stent insertion for coronary bifurcation lesions which are associated with a lower success and higher complication rate than most other lesion types. Forty-five patients who underwent stent implantation for coronary bifurcation lesions were included in the study. Angiographic features and quantitative analysis of each lesion, procedural success rates and in-hospital and long-term clinical outcomes were assessed. Results: Forty-five patients were included, mean age 55.3±11.6 years, 75.5% male, 46.4% with unstable angina, 40% stable angina, and 13.4% acute myocardial infarction. The left anterior descending/diagonal bifurcation was involved in 46.9% of cases, circumflex/marginal in 28.9%, PDA/PLA in 19.7%, left anterior descending/circumflex in 4.5%. The main branch (3.06±0.36 mm reference diameter) and the side branch (2.4±0.39 mm) was stented in all cases. Procedural success was obtained in 84.4% in both branches. At 1-month follow-up, the major cardiac event rate (MACE) was 8.8% (death 4.4%, emergency CABG 0%, non-Q-wave MI 2.2%, repeat PTCA 2.2%). At 15±8.9 month follow-up, the total MACE rate was 44.5% (death 15.6%, CABG 15.6%, Q-wave MI 6.7%, repeat PTCA 13.3%). Conclusion: We conclude that the treatment of bifurcation lesions with stenting is associated with decreased success and increased complication and MACE rates compared with nonbifurcation lesions.

8.Stent Insertion in Coronary Bifurcation Lesions: Procedural Success and Long-term Follow-up Results
Tuğrul OKAY
Pages 251 - 253
Abstract | Full Text PDF

9.Intravascular Ultrasound for Detection of Coronary Atherosclerosis
Cengiz ERMİŞ, Mustafa KILIÇKAP, E. Murat TUZCU
Pages 254 - 264
Koroner ateromatöz plakların değerlendirilmesinde, son 20 yılda elde edilen teknolojik ilerlemeler sayesinde yeni yöntemler kullanılmaya başlanmıştır. Bunlardan biri de koroner arteriyografiyi tamamlayıcı bir tetkik olarak kabul edilen damariçi ultrason (IVUS)' dur. Bu teknikte periferik arterden koroner arter sistemine iletilebilen bir kateterin ucuna yerleştirilmiş yüksek frekanslı ultrason transdüseri sayesinde lümen çapı ve alanı, arteriyel duvar yapısı, aterosklerotik plak genişliği ve darlık oluşturan lezyondaki arteriyel akım özellikleri hakkında bilgi sahibi olunabilmektedir. Damariçi ultrasonun in vivo olara aterosklerotik hastalık sürecini göstermedeki yetisi eşsizdir. Bazı sınırlamalara rağmen intrakoroner ultrason tetkikinden elde edilen bu primer bilgiler başka hiçbir görüntüleme tekniği ile elde edilememekte ve girişimsel kardiyolojide verilen klinik kararları büyük ölçüde etkilemektedirler.
New diagnostic modalities are being introduced to the clinical practice for the detection of coronary atherosclerosis, owing to the advances in technology in the last twenty years. Intravascular ultrasound (IVUS) is one of these, where a high frequency ultrasound transducer, built at the tip of a catheter, detects and measures the luminal diameter and the area of the coronary artery, changes in arterial wall structure, and the features of the atherosclerotic plaque and the lesion site. The capability of IVUS to demonstrate the atherosclerotic process in vivo is unique. Despite some limitations, this diagnostic modality provides as much data as no other imaging technique does and thus has started to influence the clinical decisions made in cardiac catheterization laboratories.

10.Acute Severe Myocarditis in a Woman with Hypereosinophilic Syndrome
Ercüment YILMAZ, Serkan GÜVENÇ, Orhan KOCAMAN, Esen KIYAN
Pages 265 - 268
Son 1 yıldır ataklar halinde gelen öksürük ve nefes darlığı şikayeti bulunan 48 yaşındaki kadın hastaya bronşiyal astım tanısı konmuş. Bilgisayarlı tomografide akciğer sol alt lobta kistik bronşektazi saptanmış. Tedaviye rağmen şikayetlerinin devam etmesi üzerine sol alt lobektomi yaptırılmış. Ameliyattan 1 ay sonra göğüs ağrısı ve nefes darlığının artması üzerine acil servise başvurdu. Hasta da konjestif kalp yetersizliğine ait klinik bulgular mevcuttu. EKG de geniş ORS'li taşikardi mevcuttu. Troponin T düzeyi 2 ng/ml nin üzerindeydi. Kan sayımında lökosit 19500/mm3, eozinofil:11920/mm3 bulundu. İV antiaritmik tedavi ile taşikardi atağı sonlandırıldıktan sonra çekilen EKG de sağ dal bloğunun olduğu; takibeden günlerde prekordiyal derivasyonlarda R dalga progresyonunda azalma ve patolojik Q dalgalarının gelişmiş olduğu saptandı. Ekokardiyografide anterior duvarda ağır hipokinezi, 2 (+) mitral yetersizliği, orta derecede sol ventrikül sistolik disfonksiyonu, hafif perikardiyal effüzyon ve ciddi pulmoner hipertansiyon saptandı. Heparin, aspirin, nitrogliserin, furosemid, losartan ve digoksin ile tedavi başlandı. Parazitik infeksiyonlara ve kollajen doku hastalıklarına yönelik yapılan bütün testler negatif sonuç verdi. Hastada idiopatik hipereozinofilik sendrom seyrinde olabilen akut ağır miyokardit ve bunun sonucu gelişmiş olan konjestif kalp yetersizliği tanısı konuldu ve yatışının altıncı gününde 40 mg/gün dozunda metilprednisolon başlandı. Bu tedavi ile semptomlarında düzelme belirlendi. Koroner anjiyografide koroner arterler normal bulundu. Sol ventrikülografide anterolateral hipokinezi, apikal akinezi saptandı. İki ay sonra yapılan kontrol ekokardiyografide sol ventrikül sistolik fonksiyonunun daha iyi olduğu, pulmoner arter basıncının azaldığı saptandı. İdiopatik hipereozinofilik sendromlu bu hastada akut ağır miyokardit gelişmesi nadir rastlanan bir durum olduğu için sunulması uygun bulunmuştur.
A 48-year-old woman who had cough attacks and dyspnea for the past year was diagnosed as having asthma bronchial. Computerized tomography, showed cystic bronchiectasis at the left lung lower lobe. No specific findings existed at bronchoscopy and bronchoalveolar lavage. Since Medical treatment did not provide amelioration of symptoms left lower lobectomy was carried out. One month later, the patient was admitted with clinical findings of congestive heart failure. There was wide QRS tachycardia at ECG. Troponin T level was above 2 ng/ml. White blood cell count was 19500/mm3 and eosinophil was 11920/mm3. After cessation of tachycardia by using lidocaine, there was right bundle branch-block, precordial Q waves and poor R wave progression at ECG on following days. Severe hypokinesia on anterior wall, moderate mitral insufficiency, moderate systolic dysfunction, mild pericardial effusion and severe pulmonary hypertension were present at echocardiographic investigation. Heparin, aspirin, nitroglycerin, furosemide, losartan and digoxine was given to the patient. The investigations about parasitic infections and collagen-vascular disease were negative. The patient was diagnosed as having idiopathic hypereosinophilic syndrome and methylprednisolone was given at a dose of 40 mg/day, followed by amelioration of findings. Coronary arteries were found normal but anterolateral hypokinesia and apical akinesia were found. Two months later at control echocardiography, systolic function was better than previous examination and systolic pulmonary artery pressure was found to be lower. This represents a rare development of acute severe myocarditis in a patient with hypereosinophilic syndrome, we decided to report this case.

11.A Case of Behçet Disease Presenting with Superior Vena Cava Syndrome, Pericarditis and Pleurisy
Dilek URAL, Nergiz DOMANİÇ
Pages 269 - 272
Yüz ve üst gövdede şişme, nefes darlığı ve batıcı göğüs ağrısı yakınmaları ile başvuran bir hastada Behçet sendromuna bağlı vena kava süperior trombozu, plörezi ve perikardit saptandı. Bulguların ayırıcı tanısı ve takibi literatür bilgileri ile karşılaştırılarak tartışıldı.
A patient presenting with the complaints of swelling in face and upper body, dyspnea and a sharp chest pain was diagnosed as having vena cava superior syndrome, pleurisy and pericarditis due to Behçet's disease. Differential diagnosis and follow-up findings were discussed with reference to the literature.

12.Gingiva Hyperplasia due to Amplodipine: Seldom or an easy-to-recover side-effect

Page 273
Abstract | Full Text PDF

13.Selected Forthcoming Meetings

Page 274
Abstract | Full Text PDF

© Copyright 2020 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale