Archives of the Turkish Society of Cardiology - Turk Kardiyol Dern Ars: 29 (5)
Volume: 29  Issue: 5 - May 2001
1.Summaries of Articles

Pages 264 - 267
Abstract | Full Text PDF

2.Diabetes and Glucose Intolerance in Turkey: Rise in Prevalence and Prospective Evaluation of Impact on Coronary Mortality and Morbidity
Altan ONAT, Beytullah YILDIRIM, Köksal CEYHAN, İbrahim KELEŞ, Ömer BAŞAR, Vedat SANSOY, Ali ÇETİNKAYA, Burak ERER, Ömer UYSAL
Pages 268 - 273
Bu ça lışma diyabet ve glukoz tolerans bozukluğunun eriş kin/ erimizdeki prevalansını ve bu prevalanstaki değişimi belirlemek, koroner mortalite ve morbiditeye bağımsız etkisini prospekıif biçimde değerlendirmek anıaciyle ele almdı. TEKHARF çalışması 2000 yıh taramosmda muayene edilen ve ~30 yaşındaki 2455 kişi Dünya Sağlık Örgütü diyabet kriterlerine göre değerlendirildi. Koroner kalp hastalığı ( KKH) ta msı ve koroner kökenli ölüm/ere ilişkiiı ölçütler önceki TEKHARF yaym/arda açıklanmışti. Diyabetin toplam kohorıtaki prevalansı erkeklerde %8.1, kodm/arda %8.9, glukoz intolera nsımn prevalansı, sırasiyle %2.2 ve %2.7 olarak bulundu. Bu oranlar halkı mııda erişkin diyabetinin 1.92 milyon, glukoz intoleransınm 620 bin kişide varolduğunu tahmine elverişliydi. Elli yaşmdan genç kesimde diyabet kodm/arda erkeklerden daha sık görüldü. Diyabet prevalansımn son 10 yılda her yı/ ortalama %6.7 o ranında, yani yılcia /30 bin kadar aruığı anlaşıldı. 1990 taranıasmdaki ya/mı "sağlıklı" bireyler 10 yıl süreyle izlendiğinde, başlangıçtaki diyabet tanısı varlığımn müteakip 10 y ıl içerisindeki koroner mortalite ve nıo rbiditeclen oluşan bileşik hedef noktası için mulıipl lojistik regresyon analiziyle kadınlarda 1 .52'/ik nisbi risk, tüm erişkinlerde 1 .43'/ük nisbi risk taşıdığ ı görüldü. Yalnız yeni gelişen KKH konusunda diyabet için gerek erkek, gerekse kadınlarda 1.6 dolaymda nisbi risk elde edildi. Erkeklerde diyabet ve glisenıinin koroner risk için bağımsı z etkisinin kaclmlardaki kadar anlamlı çıkmanıası il·delendi. Diyabetiiierde p/azmada C-reaktij proteinin her iki cinsiyette, apo B'nin kadınlarda anlamlı derecede yüksek olduğu görüldii ve bunların aıerojen dislipidenıinin birer unsuru olarak KKH riskini art/ırdığı düşünüldü. Sonuç olarak, diyabeıin sistolik kan basmcı, sal/Iral obezite ve dislipidenı iden bağımsız olarak kareliyak olayları özellikle kaclmlarım ı zda önemli ölçüde yüksellliği prospektif olarak gösterildi. Diyabet prevalan sında erişkin/erimizele saptanan hızlı artışm kardiyovasküler sağfığmuz için çok kaygı verici olduğu, sağlıklı yaşanı tarımı toplumun geniş kesimlerine benimsetmek için çok daha iyi örgütlenmenin gerekliliği vurgulandı.
This study aimed to evaluate the prevalences of diabetes mellitus and of glucose intolerance and their trends among Turkish adults as well as to assess prospectively their independent effect on coronary mortality and morbidity. The population randoru sample of the Turkish Adult Risk Factor Study surveyed in year 2000 comprising 2455 participants aged 30 or over were evaluated by diabetes criteria of the World Health Organization. Criteria for the diagnosis of coronary heart disease (CHD) and death from CHD conforıned to those previously described. The overall prevalence of diabetes was 8. 1% in men and 8.9% in women, while that of glucose intolerance (Gl) was 2.2% and 2.7%, respectively. These rates allowed to estimate the presence of 1.92m cases of diabetes and 620.000 persons with Gl in Turkish adults. Among subjects <50 years of age, diabetes was more frequent in women than in men. It was furthermore estimated that the prevalence of diabetes rose at a mean annual rate of 6.7%, i.e. roughly 130.000 persons each year. Concentrations of both plasına apolipoprotein B and C-reactive protein were significantly elevated in diabetic men or women, being in line with an atherogenic dyslipidemia. When only the apparently "healthy" participants of the survey in 1990 were followed up for 1 O years, presence of diabetes at baseline was a predictor of the composite endpoint of fatal and nonfatal CHD on multiple regression analysis independent of I O other variables. The relative risk was 1.52 in women and 1.43 in women and men combined. Relative risk for newly developed CHD was approximately 1.6-fold in diabetic men or women. It was concluded that diabetes - independently from its action on systolic blood pressure, central obesity and dyslipidemia - significantly elevated the risk of cardiac events among Turkish adults, notably in women. The rapid rise of the prevalence of diabetes in Turkish adults is highly concerning, and much more organized effort is needed to ınake large sections of the comın unity adopt a healthy life-sty le.

3.Classification of Turkish Adults Based on Dyslipidemia and on Lipoprotein Phenotype
Altan ONAT, Köksal CEYHAN, Vedat SANSOY, İbrahim KELEŞ, Burak ERER, Ömer UYSAL
Pages 274 - 285
Halkımızda koroner hastalığı ve koroner kökenli ölümleri en iyi öngördüren iki riskfaktöründen biri olan total/HDL kolesterol (TK/HDL-K) oranınlll yüksekliğini ifade eden dislipidenıi ile metabolik sendromun (MS) Siklığıni, niteliklerini ve etkilerini araştirmak ve de /ipoprotein bozukluğu türleri açlSindan toplumumuzun yap1s1n.ı öğrenmek amaciyle, TEKHARF çalişmasının 2000 yılmda muayene edilen kohortu incelendi. MS için TKIHDL-K oranımn erkeklerde >5.0, kadmlarda >4.5, bel çevresinin erkeklerde ?.94, kadmlarda ?.80 cm, sisto/ik kan basınctnln ?.130 mmHg olmas1 ve diyabet ya da glukoz intolerans varlığı önkoşuldu. Dislipidemi sadece TKIHDL-K oranının erkeklerde >5.0, kadınlarda >4.5 olmas1 ve MS'un tüm kriterlerinin birarada bulunmaması olarak tammlandı. Normo/ ipidemi için TKIHDL-K oranımn erkeklerde -:0 .0, kadınlarda 54.5 olma kriteri alındı. HDL-K düşüklüğünün ( <35 mg/d/) izole olarak nitelenmesi, trigliseridlerin (<140 mgldl veya) <100 mg/di olması koşulunu içerdi. Kombine hiperlipidemi serumda >130 mgldl LDL-K ile birlikte trigliseridlerin > 100 mg ldl oluşu şeklinde tanım/ andı. Otuz yaş ve üzerindeki 2414 kişilik kohOJ·tta MS ve dislipidemi gruplan, toplamm, erkeklerde sırasiyle %1.8 ve %53, kadınlarda %4.6 ve o/o38'ini oluşturdu. Normo/ipidemili yetişkinler toplanı kohortun sadece yarısı kadardı. Tek başına dislipidenıi tamsuun belirgin bir metabolik kusuni temsil ettiği, normallerden birçok önemli risk faktör kümelennıesi açlSindan hemen ayrı bir kategoriye soktuğu anlaşıld1: bu grupta ortalama olarak obezitenin 2 kgfm2 , eliyasto/ik basıncın 3 mmHg, trigliseridlerin de 89 mg/d/ yükseldiği, apo Allapo B oranının tersine dönüp apo B'nin apo Al değerini 35 mg/di kadar daha aşt1ğ1, erkeklerde fibrinojenin de artt1ğı görüldü. MS basit dislipidenıiden trigliseridlerin, beden kitle indeksi ve diyastolik basıncın daha da yükselmesiyle farklılaşu, ama TKIHDL-Koram benw·di. Izole HDL-K düşüklüğü erkeklerin o/o10'unda, kadınların o/o2,4'ünde saptandı; buna karşılık HDL-K düşüklüğünün bunu sergileyen her 10 kişiden 8'inde trigliseridlerde yükselmeyle birlikte gittiği, sekonder bir olgu olduğu gözlem/endi. HDL-K değerlerinin 100 nıg!dl'l1k plazma trigliserid sınırından itibaren değiştiği gösterilerek, bu değerin halkımız için bundan böyle normal üst sımr olarak alınması öneri/di. Çalışmada halkımızın en önemli lipoprotein bozukluğu olarak saptanan kombine hiper/ipideminin 30 yaş ve üzeri nüfusla 5,5 milyon kişide bulunduğu, 700 bin koroner hastasında altta yatan neden olup KKH riskini normo/ipidemili/ ere k1yasla yaştan bağ1 ms1z biçimde 1.56 kat yükselttiği anlaş1ldı. Dislipidenıili bireylerin, metabolik sendromun inkomplet bir formunu temsil eden bir metabolik kusuru yansıtt1ğ 1 , ama KKH riskini metabolik sendromun 2 kat arttırmasına karşılık, dislipideminin yü kse/tmediğ i sonucuna varıldı. Dislipidemili Baliltiarın genelde yüksek LDL-K düzeyi bamıdırdık/an bilinmekteyse de, halkımizda aterojen dislipideminin hakim o lduğu yarglSI/W vanldı.
Since total/HDL cholesterol ratio (TC/HDL-C) was shown to be one of the best predictors of fatal and nonfatal coronary events among Turks, adu lts as represented in the cohort surveyed in 2000 in the Turkish Adults Risk Factor Study were attempted to be classified herein on the basis of a) dyslipidemia, and b) lipoprotein phenotype. Based on dyslipidemia, for which TC/HDL-C ratio was used, three groups were separated: 1) normoli pideın i c (ratio ~5.0 in men, ~4.5 in women), 2) dyslipideın ic (ratio >5.0 in men, >4.5 in women), of which 3) metabolic syndrome (MS) was differentiated by the concomitant presence of a waist circumference ;:>:94 cm in men, ;:>:80 cm in women, systolic blood pressure ;:>:130 mmHg and of diabetes mellitus or glucose intolerance. As evidence was gathered in the course of the study that the upper normal tirnit for plasma triglycerides would most suitably be 100 mg/di, this limit was used to identify individuals with isolated hypertriglyceridemia and combined h y p erlipide ınia , along with LDL-C >130 ıng/d !. Five categories of lipoprotein phenotype were constructed: a) combined hyperl ipidemia (CHL), b) isolated hypertrig l ycerideınia, c) isolated hyper-LDLcholesteroleınia, d) isolated lo w HDL-C levels ( <35 ıng/di in men, <40 ıng/d i in women), and e) normolipid eınia. In the total cohort of 2414 participants aged 30 years or over, MS and d yslipideınia formed 1.8% and 53% of men and 4.6% and 38% of women, respectively. Dys lip i deınia represented a metabolic defect inasmuch as it d istingu ished itself from the normolipidemic group by a clustering of salient risk factors, namely by an excess of a mean of 2 kg/m2 body mass index (BMI), 3 mmHg of diastolic pressure, 89 mg/di triglycerides, by a reversal of apo Al/apo B ratio whereby apo B value exceeded that of apo AI by 35 mg/di, and in men by an excess of blood fibrinogen (all s ignificant). Though the TC/HDL-C ratio was virtually identical (6.5 vs 6.4), subjects with MS were distinct from dyslipidemia by significantly further elevated levels of triglycerides, BMI and diastolic pressure, in addition to the definition criteria. It was observed that, from a level of I 00 mg/di on w ards, concentrations of HDL-C exhibited clearly inverse trends as triglyceride levels rose, so that the number of individuals with low HDL-C more than doubled, as the limit for triglycerides was shifted upwards from 100 to 140 mg/di. In logistic regression analysis for prevalent coronary heart disease (CHD), dyslipidemia which may largely be considered an incomplete form of MS, did not prove to confer excess risk when compared to normolipidemia, whereas MS doubled the relative risk, even after age adjustment. In the classification by lipoprotein phenotype, CHL was the prominent one, with a prevalence of 22%, underlying 35% of cases with CHD, and being the only independently and significantly associated category with CHD (relative ri sk 1.56, CI 1.05- 2.33). Prevalences in percent of the remaining categories were: isolared hypertriglyceridemia 40%, · isolated hyper-LDL-cholesterolemia 7.3%, isolared low HDL-C levels 2.7%, and normolipidemia 28%. Plasma concentrations of C-reactive protein and apo B were significantly elevated and highest in CHL. It may thus be concluded that, contrasted to Western populations, possessing predominantly high levels of LDL-C, Turkish adults are mainly subjected to the risk arising from atherogenic dyslipidemia.

4.Four years Follow-up Results of Patients Who Had Wiktor Stents and No Restenosis in the First Six Months
Kenan SÖNMEZ, Muzaffer DEĞERTEKİN, Murat GENÇBAY, Ahmet YILMAZ, Nilüfer Ekşi DURAN, Fikret TURAN
Pages 286 - 291
Koroner aterosklerotik lezyonlann tedavisinde konvansiyonel perkütan translumina/ koroner anjiyop/asti (PTKA)'den sonra gözlenen restenozlaruı biiyük oranda ilk altı ayda ortaya çı ktığı bilinmektedir. Buna karşm intrakoroner Wiktor stent implantasyonundan sonra restenoz gelişiminin PTKA ile benzer zaman periyodunu takip edip etmediği bilinmemektedir. Ayrıca Wiktor stentlerde restenozun ilk 6 aydan sonra 4-5 yıllık takipte ne oranda artlığı da in celenm emiştir. Çalışmam ızlll anıacı kliniğimizde Wiktor stent yerleştirilmiş olgularınmda ilk 6 ayda anjiyografik restenoz gözlennıemiş olgulanmıztn uzwı dönem (4-5 yıl) klinik ve anjiyografik sonuçlanmn incelenmesi ve bu olgularda ilk 6 ayda gözlenen stent restenozunun uzun dönem restenozu yanstltp yanstlnıadtğım araşt ırmaktı r. Kurumumuzcia Haziran 1995-Aralık 1996 tarihleri arasmda Wiktor stent yerleşt iri len ve altmcı ay anjiyografilerinde restenoz gözlenmeyen. 66 (59 erkek, 7 kadm, yaş ort. 54±11 yı l) olgu çalışmaya alındı. Bu olgu/ara ortalama 44±14 ay sonra ikinci bir koroner anjiyografi yapıldı ve geç dönem restenoz varlığı' araştırıldı. Bu olgularda geç restenoz oram %6.1 ve hedef tezyon revaskülarizasyonu %4.5 olarak saptandı. Tüm olgu/ann %25.8'inde stent aç ık olmasma rağmen başka bir bölgede %50 veya üzerinde darlı ğa yol açan yeni koroner tezyonlar gözlendi. Olgu/ann % 13.6'sına PTCA uygulamrken %7 . 6'sıııa CABG uygulandı. Bu verilere göre hedef tezyon diŞllldaki lezyona revaskiilarizasyon oram %21.2 olarak saptandı. Restenoz gözlenen dört olguda başka tezyon saptanmadı . Çalışma verilerimiz Wiktor stent olgularmmda restenozun esas olarak ilk a/11 ayda ortaya çıkt1 ğım , ilk affi ayda restenoz gözlemııeye n olguların geç dönemde (4-5 yıl) izlenmesi nde yeni restenoz orammn çok diişük olduğunu göstermektedir. Bu veriler srentlerde restenoz ge lişiminin PTCA ile benzer zaman periyodunda ortaya Çikfiği görüşünü desteklemektedir. Buna karşm hedef /ez yon d1şı revaskülarizasyon oram bu siirede %2J'e ulaşmaktadır. Çalı şmamızda Wiktor stent olgulan nda 6. aydan sonra 4- 5 yıllı k takipte resrenoz oram %6.1 olarak sap tannnş tır. Bunun dışmda uzun dönem takiple, aterosk/eroz1m i/er/e- mesine bağlı olarak hedef tezyon dışmda yeni at·raya çıkmiŞ bir lezyona revaskülarizasyon oram %21.2 olarak saptannuşrır.
Restenosis after conventional percu taneo us transluminal coronary angioplasty (PTCA) occurs mainly in the first six months. Data are sparse about the time course of restenosis after Wiktor coronary stent implantations. Some studies reported that restenosis after coronary stenting occurs in the same period of time when compared to that of PTCA. There are also contradictory opinions suggesting coronary stenting could defer the time course of restenosis. Studies reporting long term outcomes of coronary stenting with Wiktor stents are laking. The aim of our study was to find the long term elinical and angiographical outcomes (4-5 years) of Wiktor coronary stents which had no restenosis in the first six months after coronary stenting. Our study enrolled 66 patients (59 male, average age 54 ± ll years) with Wiktor coronary stents which were implanted between June 1995 and December I 996 in our institute and had no restenosis in the sixmonths' follow-up coronary angiography. In these cases performed a second angiography was after a duration of 44±14 months and in-stent restenosis was examined. A new restenosis rate and targer lesion revascularisation rate were 6.1% and 4.5%, respectively. A new lesion (>50% diameter stenosis) different than the target Iesion was found in 25.8% of cases. A PTCA and CABG procedures were performed in 13.6% and 7.6% of cases, respectively. Revascularisation rate for the non-target lesion was 21.2%. There was no new significant stenotic coronary lesions in patients who developed restenosis beyond 6 months period. Our data showed that restenosis occurs essentially in the first 6 months in patients with Wiktor coronary stents. Due to progression of atherosclerosis, nontarger lesion revascularisation rate was considerably high (2 1.2%).

5.Transcatheter Patent Ductus Arteriosus Occlusion with Release Control Coils: Application in the Small Child
Ümrah AYDOĞAN
Pages 292 - 297
Bu çalışmada tartisı 4.5 ile 10.0 kg (ortanca: 7.6), duktus çapı 1.5 ile 4.5 mm (ortanca: 4.0) olan 16 hastada Jackson serbest/erne kontrollü "coil"lerle gerçekleştirilen duktus arteriosus açıklığı (PDA) oklüzyonunun erken ve orta dönem sonuçlan değerlendirildi. Oklüzyon için 10 olguda (%62 .5) tek "coi/", diğerle rinde ikişer "co il" kullanıldı. İşlem sırasmda embolizasyon gözlenmedi. 3 hastada (%18.75) işleme bağlı konıplikasyon gelişti: Bir olguda insizyon yerinden tedavi gerektirmeyen abandan kanama oldu. Diğer ikisinde fenıoral arter tronıbow g elişti ve streptokinaz pelfiizyonu ile düzeldi. Ancak bu olgulardan birinde PDA 'da tam oklüzyon sağlannı ı şken streptokinaz sonrası duktus rekanalize oldu ve mekanik hemo/iz gelişti. Çalışmada ikinci oklüzyon işlemi gerek duyulan tek hasta bu oldu. 7 olguda (%43.75) anjiografik olarak tanı oklüzyon sağlandı. Ertesi gün, renkli Doppler ekokardiografi ile tanı oklüzyon orammn %81.25'e ( 13 olgu); altı aylık izlem süresini tamamlayanlarda %1 OO'e (15 olgu) çıktığı görüldü. Hastalarm son kontrollerinde sol pulmoner arter (LPA) ile ana pulmoner arter (APA) ve çıkanaort (AAo) ile inen aort (DAo) akını hızlan karşılaştın/dı ve aralannda istatistiksel anlamda farklılık görülmedi. Ancak izlem boyunca akını hızı LPA'da iiç, DAo'da bir hastada > 2 nı/sn bulundu. İki boyutlu ekokardiografi ile bu hastalardan üçünde "coil"in damar içine fıllklaşllğı göriildii. Son hastada ise APA akım hiZI da yüksekti. Çalışmamız düşük tarll/ı çocuklarda PDA 'n m "co il" oklüzyonunun güvenilir bir yöntem olduğu nu ancak bazı teknik ayrıntılara dikkat edilmesi gerektiğini ve APA ya da DAo akım hı z ımn yüksek bulunmasımn her zaman obstrüksiyon aniamma gelmediğini göstermektedir.
We evaluated the immediare and intermediate follow-up results of transcatheter closure of patent ductus artericsus (PDA) using release control coils in 16 consecutive patients weighing < 10 kg (median 7.6 kg, range 4.5 to 10). Single coil was used in 10 (62.5 %) patients and two coils in the others. No coil embolization occurred and procedure-related complications were seen in 3 (18.7%) patients: massive femoral hemorrhage in one in whom no medicine was used, femoral artery thrombosis in the other two, which was responsive to streptokinase treatment. But, the PDA was re-canalized in one and mechanical hemolysis started. This was the only patient in whom second occlusion procedure was performed. Complete occlusion was achieved in 7 patients (43.7%) by angiography. Colored Doppler echocardiography demonstrated 81.2 % (13 patients) complete occlusion the next day, and ı 00 o/o (15 patients) after 6-months follow-up. Flow velocities in left pulmonary artery (LPA) and descending aorta (DAo) were measured every six months. LPA velocity was compared to main pulmonary artery and DAo velocity was compared to ascending aorta at their fina! follow-up and no statistical difference found between them. But, it was found > 2 m/see in three patients in the LPA and in one patient in the DAo during follow-up. Two-diın e n s ion a l echocardiography demonstrated protrusion of the device just in three of these patients. Flow velocity was also high in the last patient. In conclusion, transeatbeter closure of PDA with release control coils is feasible in the smail child. But soıne technical aspects must be taken account during implantation procedure and high f low velocity in the LPA or DAo does not always mean obstruction of the vessel.

6.Technetium-99m Gated SPECT Imaging for Evaluation of Global and Regional Left Ventricular Function: Comparison to Quantitative Echocardiography
Metin GÜRSÜRER, Ayşe EMRE, Mehmet AKSOY, Hakan GERÇEKOĞLU, Selçuk GÖRMEZ, Kemal YEŞİLÇİMEN, Birsen ERSEK
Pages 298 - 301
Gated SPECT görüntülemeyle, sol ventrikü/ global ve bölgesel fonksiyonlarının değerlendirilm esindeki güvenilirliğini ekokardiyografi ile karşılaştırmak ama cıyla, 35 hasta ça ltşnıaya alındı. Hastalara aym günde olacak şekilde gated Tc-99m sestamibi SPECT görüntüleme ve ekokardiyografi uygulandı. 14 hasta daha önce miyokard infarktüsü (Ml) geçirmişti. Ekokardiyografik duvar hareketi değe rlendirmesi 16 segment/i modelde 4 puan/ı sisteme göre yaptldı. Bu 16 segmente uyan gated SPECT görüntü/erde, duvar hareketi ve sisto/ik kalm-laşma da 4 puan/ı sistemlere göre (sı rasıyla ]=normal, O=akinezildiskinezi ; ve ] =normal, O = kalmlaşma yok) değerlen dirilerek ekokardiyografi ile karşılaşun/dı. Gated SPECT lıorizonta/ uzun eksen görüntüler video kamera ile görüntü/enerek kayıt aym ekokardiyografi cihazında izlendi. Tüm hastalarda planimetrik olarak Simpson metodu ile EF ölçüldü. Gated SPECT ve ekokardiyografi arasında duvar hareketi (%74, kappa=0.43, p<0.001) ve sisto/ik kaluıla şm a (%73, kappa=0.43, p<0.001) açısmdan oldukça iyi bir segmenter skor uyumlu/uğu saptandt. Yine, duvar hareketi ve sisto/ik katınlaşma yönünden iki yöntem arasmda belirlenen korelasyon oldukça iyi idi (r=0.93 ve r=0.97). Gatec/ SPECT görüntülerele EF ölçümünün tekrarlam/abi/irliği oldukça yüksekti (ay m gözlemcide r=0.97, farklı gözlemciler arasında r=0.93). Sonuçta; Gatec/ SPECT görüntülerneyle ku llandığımız teknik, bölgesel sol ventrikül fonksiyonunun değerlendirilm esi ve EF ölçümünde ekokardiyografi ile iyi bir uyum göstermektedir.
We studied 35 patients with gated SPECT imaging and echocardiography on the same day to compare the two methods in evaluation of global and regional left ventricular function. Fourteen patients had prior myocardial infarction. Echocardiographic examination of wall motion was visually scored on a 4-point scale; us ing 16 segments; corresponding 16 segments on gated SPECT were also analyzed for comparison of wall motion and systolic thickening (3=norına l , O=akinesia; and 3=normal, O=absent thickening respectively). Horizontal long axis images were taken on a video caın era and subsequently displayed on echocardiography. Planiınetric tracing was performed for all patients and ejection fraction was calculated using the S impson method. There was high segmental score agreement between gated SPECT iınaging and echocardiography for wall motion (74%, kappa=0.43, p

7.Short and Long-Term Results of Surgical Treatment of Left Ventricular Aneurysm
Y.Ertan URAL, Hüsniye YÜKSEL, Seçkin PEHLİVANOĞLU, Cihat BAKAY, Rüstem OLGA
Pages 302 - 307
Sol ventrikül a n evriznıalarının cerrahi tedavisi uzun süreden beri uygulanmakla birlikte hala tartı şma konusu olmaya devam etmekı edir. Bu çalışmada on yıllık süre içerisinde klin iğim izde sol ventrikül an evriznıası nedeniyle cerrahi ıedavi görmüş 159 hasta perioperaıuvar ve geç mortalite açısından incelendi. Morıaliteye etki eden paramell ·eler araşımldı. Seksenbeş hasıada üç (%53.5), 50 hasıada iki (%31.4), 20 hastada tek (%12.6) damar lıasıaltğı nıevcu/lu. Dörı haslada anlamlt koroner arıer hasıalrğr ıespiı edilmedi. l l l lıasıada klasik lineer anevrizma /amiri, 46 hastada plikasyon, 2 hastada Oor plasıy uygulandı. 140 (%88) hastaya ilave revaskiilarizasyon yapt ldı. Konulan orıa lanıa by-pass sayıst 2.6 idi. Hasıanede perioperaıuvar dönemde 20 lıasıa (%12.6) kaybedildi. Erken martaliteyi eıkileyen en önemli parametre, posıopera/llvar dönemde intraaorıik balon pompası ihtiyact göriilmesiydi (p=O.OOOJ ). Hastalara ortalama 47 aylık ıakip yaptldı. Bu dönem ımfmda 42 hasıanın daha öldüğü tespiı edildi. 5 y tllı k survi %71 olarak saptandı. Geç morıalite üzerine preoperatu var dönemde kalp yete rsiz l iği bulunmasi (p=0.02) ve fonksiyonel kapasilenin kötü olmasıntil (p=0.036) etkili olduğu tespit edildi. Uygulanan cerrahi tipinin (lineer tamir ya da plikasyon) erken ve geç morralile üzerine farkit etkisi gözlenmedi. Takiplerde genel olarak lıastaların fonksiyonel kapasitelerinin düzeldiği gözlendi. Sonuç olarak iyi seçilecek hasralarda klasik lineer anevriznıa tamiri ve plikasyon sol ventrikiil anevrizmalanmn cerrahi tedavisinde erken ve uzun dönem takiplerin de kabul edilebilir bir survi ve fonksiyonel kapasitede diizelme sağlamakıadtr. Gerek erken dönem, gerekse liZilll dönem takipte sağ kaltnım en önemli belirleyicisi operasyon öncesi sol venırikiil fonksiyon/arıdtr.
Although surgical treatment of left ventricular aneurysms has being performed for a long time, it is stili apoint of debate. In this study, we investigated hundred and fifty-nine patients who had been treated with surgery fo r left ventricular aneurysm in our clinic between years ı 985 to 1994. Perioperatuar mortality, long term survival ra tes and parameters which probably affect those ratios were evaluated. Eighty-five patients had three (53.5% ), 50 patients had two (3 1.4%), 20 patients had single (12.6%) vessel disease. In four patients, there were not any critica! lesion in coronary arteries. Classic linear repair in ı ı 1 cases, pıication in 46 cases and Dor plasty in two patients were performed. Revascularisation procedure was also performed in 140 (88%) cases. Average number of distal anastomosis was 2.6. Twenty cases (12.6%) died in perioperatuar period. The most important parameter which affect early mortality was the requirement of intra aortic balloon pump in the postoperative period. Mean duration time for follow-up was 47 months. Fourty-two Iate deaths occurred in this period. The overall 5-year survival rate was 71%. Predictors for long terın mortality were related to left ventricular function preoperatively; presence of congestive heart failure (p=0.02), poor functional capacity (p=0.036). Types of surgery (linear repair or plication) did not affect short and long term survival. Functional capacity of the survivors was improved. In conclusion, surgical treatment of left ventricul ar aneurysms with dassic linear repair and plication has acceptable short and long term survival rates and improves functional capacity. Either for early or for Iate postoperative period the most important predictor of survival is preoperative left ventricular function.

EDITORYAL YORUM
8.Upper Normal Limit for Plasma Triglycerides
İnan SOYDAN
Pages 308 - 312
Abstract | Full Text PDF

9.Is Hypertriglyceridemia an Independent Risk Factor for Coronary Heart Disease?
Hüsniye YÜKSEL, Ayşe ÖZDER
Pages 313 - 320
Düşük dansiteli lipoprotein kolesterol (LDL-k) düzeyinde artış veya yüksek dansiteli lipoprotein kolesterol (LDL-k) düzeyinde azalma olmaksızın izole lıipertrigliserideminin koroner kalp hastalığı ( KKH) risk faktörii olup o lmadığı lıalen tartışma/ıdır. Tek değişkenli analizlerde riskfaktörü olarak görünmesi ne rağmen, tüm risk faktörlerinin dalı il edildiğ i çok değişkenli analizlerde risk faktörü olma özelliğinin zayıftadığı ileri siiriilmekte, ancak epidemiyolojik ve anjiyografik çalışmalarda bağımsız risk faktörü olduğwıa dair kamtlar giderek artmaktadır. 2000 yı lmda ülkemizde yapılan bir epidemiyolojik çalışmada da kadmlarımızda KKH için bağımsız major bir risk faktörii olduğ u gösterilmiştir. Hipertrigliseridemide trigliseridden zengin (TC-zengin) lipoproteinlerin direkt aterojenik etki ile, tıpkı akside LDL-k gibi, monosit ve makrofajlarda köpiik lıiicre/eri oluşturarak ve enelotele bağınılı tranıbolizi bozarak aterotrombozu başlattıkları ve bımun yanısıra diğer lipoproteinlerin aterojenik etkilerini kuvvetlendirerek KKH riskini artırdıkları ileri sürülnıektedir. KKH için bir risk faktörü olarak diişünüldiiğiinde, izole lıipertrigliserideminin tanımı da önem taşımaktadır. Bu der/enıede lıipertrigliserideminin aterosklerozdaki patofizyolojik ro/ii, risk faktör ii olup olmadtğmı araştıran klinik ve epidemiyolojik çalı şmalar ile alnıası gereken trigliserid (TC) eşik değeri üzerinde durıılacaktır.
It is s tili controvers ia l whether isolated hypertriglyceridemia is a risk factor for coronary heart disease (CHD) in the absence of high lowdensity lipoprotein cholesterol (LDL-c) or low highdensity lipoprotein cholesterol (HDL-c) levels. In unvariate analyses hypertriglyceridemia was found to be a risk factor. However, in multivariate analysis, in which all the risk factors are included, it has been shown that hypertriglyceridemia acts as a weaker ri sk factor especially due to the inverse ınetabol ic relationship between HDL-c and triglyceride-rich lipoproteins (TRLP). Hypertrigliyceridemia is increasingly recognized as an independent risk factor for CHD according to the evidences from various epidemiologic and angiographic studies. An epidemiologic study conducted in Turkey in 2000 also showed that hypertrigliyceridemia is an independent risk factor for CHD in women. It has been suggested that TRLPs by forming monocyte- macrophage derived, lipid-filled "foaın cells" just like oxid ized LDL cholesterol and caus ing endothe li a l eel ! dy sfunction initiate atherothrombos is . Furthermore, trig lyceride increases the CHD ri s k by e nh anc ing the atherogenicity of other lipoproteins. The definition of hypertriglyceridemia is important since it appeats to be a risk factor for CHD. In this review, we focused on the pathophysiological role of hypertriglyceridemia, and e linical and epidemiologic studies investigating whether it is a risk factor for CHD and triglyceride threshold levels.

10.Noncompaction of the Myocardium, A Rare Cardiomyopathy: A case report
Yüksel ÇAVUŞOĞLU, Necmi ATA, Bilgin TİMURALP, Bülent GÖRENEK, Ömer GÖKTEKİN, Gulmira KUDAİBERDİEVA, Ahmet ÜNALIR
Pages 321 - 324
Miyokardiyal "noncompaction" (MN), miyokardın intrauterin gelişim sürecinde duraklama sonucu ortaya çıkan ve daha çok sol ventrikiilü twan nadir bir kardiyomiyopati tipidir. Mu/tipi, belirgin miyokardiyal trabekülasyon ile belirgin intertrabeküler boşluklar karekteristik eko bulgularını oluşturur. Klinik tabloda; kalp yete rsizliği, aritmiler ve emboli k olaylar yer alır . Konjenital kalp anomalileriyle birlikte olabilir. Ondokuz yaşmda bir olguda MN'nin tipik klinik ve ekokardiyografi/.: özellikleri ile beraber bikiispit aort onomalisi saptandı. Klinik olarak ilerleyici konjestif kalp yetersizliği, EKG'de sol anteriyor hemibi ok, teleradyografide kardiyomegali mevcuttıı. Ekoda; ciddi sol ventrikiil disfonksiyonu ve dilatasyonu ( ejeksiyon fraksiyonu 0.27), sol ventrikiil apeksinde mu/tipi belirgin trabekiilasyon, biküspit aorta, orta-şiddetli aort yetmezliği gözlendi. Optimal medikal tedaviye rağmen yatı şınm 14. giinünde hasta kaybedildi. Nadir görülen bir konjenital kardiyomiyopati tipine dikkat çekmesi ve ülkemizde ilk olgu bildirimi olması açısmdan özellik arzetmektedir.
Noncompaction of the myoc ardiuın (NM) is a rare cardiomyopathy due to an arrest of in trauterine ın yocardial morphogenesis. The c haracteris tic echocardiographic findings are multiple, proıninent myocardial trabeculations and deep intertrabecular recesses. The clinic manifestations ineJude heart failure, arrhythmias and embolic events. It has been deseribed in association with presence of some genetic abnorınal ities . We deseribe a case of NM with bicuspid aorta in a 19-year-old male with typical elinical and echocardiographic fea tures of the disease. Clinically, the patient had s igns of progressive worsening of heart failure. ECG demostrated left anterior hemiblock. Cardiomegaly was found in teleradiography. Echocardiography revealed a markedly dilated left ventricle with severely impaired systolic function (ejection fraction; 0.27), characteristic, multiple, prominent trabeculations in the left ventricular apex, bicuspid aorta and moderate degrees of aortic regurgitation. Despite aggressive medical treatment, patient died on the 14th day of hospitalization. This is the first reported case of NM in Turkey, and it is considered as cardiomyopathy.

11.
Çocuklarda Radyonüklid Yöntemler İçin Etik Kurul Onayı
Vedat ŞANSOY
Page 325
Abstract | Full Text PDF

12.Selected Forthcoming Meetings

Page 326
Abstract | Full Text PDF

© Copyright 2019 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale