Archives of the Turkish Society of Cardiology - Turk Kardiyol Dern Ars: 29 (10)
Volume: 29  Issue: 10 - October 2001
1.Summaries of Articles

Pages 598 - 601
Abstract | Full Text PDF

2.On the Pathophysiology of Excess Coronary Morbidity and Mortality Among Turks: Implications for Detection and Prevention
Altan ONAT
Pages 602 - 609
Bu yazı, koroner kalp hastalığı (KKH) morbidite ve mortalitesi yüksek olan toplumumuzun TEKHARF çalışması verilerinin sentezine göre Batılılarla kıyaslamada giderek ortaya çıkan farklı risk etmenleri yapısını ve KKH patogenezini açıklığa kavuşturma, bunun sonucunda yüksek koroner riske sahip bireyleri ortaya çıkarmaya ve onlarda risk azaltma sağlamasına ışık tutma amacını gütmektedir. 2000 yılı kohortu KKH verilerinin çoğunluğuna ve Danimarkalı yetişkinlerle karşılaştırmaya dayanarak, başlıca lipoprotein bozukluğu LDL-kolesterol yüksekliği olan Batılılardan total kolesterol, HDL-kolesterol, trigliseridler, apolipoprotein (apo) B, (santral) obezite, hiperinsülinemi, kan basıncı alanlarında yoğunlaşan göze çarpıcı farklılıklar bulunduğu ortaya konmuş, kadınlarımızda öncelikle obezite, kan basıncı, apo B hususlarında erkeklere göre büsbütün daha sakıncalı bir risk profili ile karşı karşıya olduğumuz vurgulanmıştır. Plazma trigliserid ile apo B'ye ilişkin bulgular, toplumumuzda küçük yoğun LDL parçacıklarının yaygın bir popülasyon kesiminde arttığının işaretidir. Aterojen dislipidemi olarak nitelenebilecek bu risk profilinin altında genelde viseral adipozite ve insülin direnci yatmaktadır. Kandaki yağ asitlerinin yağ dokusunca yeteri kadar tuzaklanmadığı, karaciğere ulaşan yağ asidi akımının arttığı, kaslarda trigliseridlerin fazla depolanması yoluyla insülin duyarlılığının azaldığı öne sürülebilir. Öte yandan hipertrigliserideminin, yetişkinlerimizde sık rastlanan HDL-K düşüklüğünün - santral obezite, sedanter hayat ve sigara içiminin yanısıra - başlıca nedeni olduğunun, bunun çoğunlukla genetik neden dışından kaynaklandığının altı çizilmiştir. Önerilen hipotezin uzantısı olarak, 180-200 mg/dl'lik total kolesterol değerlerinde dislipideminin eşlik edebileceğini hatırda tutmak suretiyle risk değerlendirilmesinin isabetli olacağı, primer ve sekonder korunmada uygun hayat tarzının benimsenmesiyle de milyonlarca kişide kalp-damar sağlığının düzeltilebileceği sonucuna varıldı.
Based on the data of the Turkish Adult Risk Factor study accumulated over ll years, this paper attempts to clıa rac teri ze the disparity between the risk profiles of Turks and Western populations and to ascribe these to plausible pathogenetic mechanisms. Findings of the majority of patients w ith coronary heart disease (CHD) anel differences of data from the adult populations of Turks and Danes (of the Copenhagen City study) clearly show that - rather than LDL-cholesterol elevation - Turks exhibit str.iking features involving HDL-cholesterol , triglycerides, apolipoprotein (apo) B, (central) obesity , hyperinsulinemia and bloaci pressure. Turkish women, in particular, elisplay a profile of ri sk higher than men in regard to obesity, blood pressure and apo B. Triglyceride and apo B features indicare that excess number of smail dense LDL partides is widespread among Turkish adults. Underly ing th is ri sk profile - to be designated as atherogenic dyslipidemia - are visceral obesity and insulin resistance. lmpaired "fatty acid trapping" by ad ipose tissue, increased seeretian of VLDL by the liver, excess depositian of triglycerides in skeletal muscle and d iminished insulin sens itiv ity presumably account for these features of coronary risk. Our data d ispute the hypothesis that genetic factors are the main determinant of low HDL-C levels and support that the frequ ently encountered fas ring hypertriglyceridemia - asi de central obesity, cigare tte smoking and sedentary lifesry le - is the primary factor. l mplications of the proposecl hypothesis include a more accurate risk assessment in individuals having total cholesterol levels 180-200 mg/di and the potential improvement of cardiovascular health in millions of Turks by adapting appropriate li fesryle in primary and secondary prevention.

EDITORYAL YORUM
3.On the Rising Trend of Coronary Heart Disease Among Turks
Nevres KOYLAN
Pages 610 - 611
Abstract | Full Text PDF

4.Long-term Clinical and Angiographic Follow-up Results of Multi-link Coronary Stent Implantations
Kenan SÖNMEZ, Fikret TURAN, Murat GENÇBAY, Muzaffer DEĞERTEKİN, Nilüfer Ekşi DURAN
Pages 612 - 618
Koroner stent uygulamalarının uzun dönem sonuçlarına ait verilerin büyük çoğunluğu birinci jenerasyon stentlere ve özellikle Palmaz-Schatz stent uygulamalarına aittir. Daha az sayıdaki çalışmada ikinci jenerasyon stentler içerisinde yer alan MULTİLİNK (ML) stentin orta dönem (6. ay-1.yıl) sonuçları incelenmekle beraber bu stentin uzun dönem (>3 yıl) takip sonuçlarına ait veriler bulunmamaktadır. Çalışmamızın amacı, kliniğimizde intrakoroner ML stent implantasyonu yapılmış olguların uzun dönem (>3 yıl) klinik ve anjiyografik sonuçlarının incelenmesidir. Mayıs 1996-Aralık 1997 tarihleri arasında 125 olguya toplam 133 ML stent yerleştirildi. Stent endikasyonlarının, %10'u bail-out, %26'sı suboptimal sonuç, %64'ü elektif stent şeklindeydi. Hedef lezyonların %49'u LAD, %31'i RCA, %20'si CX arterde lokalizeydi. Referans damar çapı 3.2 ± 0.2 mm, işlem öncesi lezyon yüzdesi %80 ± 11, işlem sonrası lezyon yüzdesi % 3±5 idi. Belirtilen tarihler arasında kliniğimizde ML stent yerleştirilmiş olguların %75'ine (94/125) (80 erkek, 14 kadın, yaş ort. 53 ± 10) ulaşılabildi. Bu olgulardan 73'üne stent uygulamasından ortalama 37 ± 12 ay sonra kontrol koroner anjiyografi yapıldı. Anjiyografik takibi yapılabilen olgular tüm olguların %58'ini (73/125) oluşturmaktaydı ve temel özellikler açısından anjiyografik takibi yapılamayan olgularla farklılık göstermemekteydiler. Uzun dönem kontrol anjiyografisi yapılan stentlerin %22'sinde (17/78) restenoz veya total okluzyon gözlendi. Anjiyografisi yapılan olgularda hedef lezyon revaskülarizasyon (HLR) oranı %12 (9/73), hedef lezyon dışı revaskülarizasyon (HLDR) oranı %14 (10/73), yeni MI %6, ölüm %12 olarak gözlendi.. Buna göre ölüm oranı %12, sürvi oranı % 88 olarak saptandı. Çalışmamız ML stent uygulanan olgularda gözlenen uzun dönem klinik ve anjiyografik izleme sonuçlarını vermektedir. Verilerimiz ML stentlerin uzun dönem takip sonuçlarının gerek aynı cins stentlerle yapılmış orta dönem takip sonuçlarına göre gerekse birinci jenerasyon stentlerden Palmaz-Schatz stentlerin uzun dönemdeki takip sonuçlarına göre benzer veya daha iyi olduğunu göstermektedir. Olgularımızda gözlenen yeni koroner lezyon ve HLDR oranları ateroskleroz progresyonunun yavaşlatılmasına yönelik girişimlerin önemini bir kez daha ortaya koymaktadır.
The ACS Multi-link (ML) intracoronary s ıe nt is a second generation, balloon expandable stainl ess steel stent des igneel to avoid the negative features of c urrently available stents. The largest amount of information available on the long te rm o uıcome of coronary stenting is based on the use of Palmaz-Schatz stent. Less data exist on long-term fo llow-up results of Multi-link coronary stent implantations. We present the long-term (>3 years) elinical anel angiographic fo llow-up results of the ACS Multilink coronary stents implanted in our institution. From May 1996 to December J 997 a total number of 125 patients underwent 133 coronary ML stent implantations. Stented vessels were: 49% LAD, 3 1% RCA, 20% Cx coronary a ıte ı-y. lndications fot stent inıp l a ntati on were elective in 64%, s ub opt inıa l resul ı in 26%, bailout in 10% of patients. The mean reference diameter of stented vessels was 3.2 ± 0.2 mm. The m ean percentage stenosis w as 80± 1 1% and 3±5 % before anel after stenı iınplanı aı i on , respecti vely. Lo ng-terın elinical fo llow-up was completed in 75% (80 nıale, nıean age 53±10) of the patients (eitlıer by interview or phone), and ang iographic fol low-up (37± 12 ın on th s) was coınpl eted in 58% of the patients. The re was no baseline elinical and ang iographic differences between angiographicall y checkeel and the reınainin g paıi ents . Angiographic restenesis (>50% d i ameıer stenos is) was d etected in 22% of stents. Target les ion revascul arisation was 12%, non-targer lesion revascularisation was 14% in ang iographi cally followed pts. During follow-up period d eaılı and new MI occurred in 12% and 6% of paı ienıs, respectively, and survival rate was 88%. Our study provides long-terın fo llow-up results of intracoronary Multi-link stent iınp l a ntations for native coronary arterylesions. Our data show that elinical and angiographic benefit of ML stents is comparable to the first generatian stents especially to the Palmaz-Schatz stents of which res ults have been reported prev iously. An important rate of non target lesion revascularisation occurs during followup period.

5.Use of Metoprolol for Prevention of Atrial Fibrillation After Coronary Bypass
Mustafa GÜLER, Ercan EREN, M.Erdem TOKER, Altuğ TUNCER, Füsun GÜZELMERİÇ, Adil POLAT, Mehmet BALKANAY, Gökhan İPEK, Esat AKINCI, Cevat YAKUT
Pages 619 - 625
Atriyal fibrilasyon açık kalp cerrahisi sonrası en sık görülen ritm bozukluğudur. Oluş mekanizması kesin olarak bilinmemekte ve sıklığı giderek artmaktadır. Sol ventrikül disfonksiyonunda (SVD) atriyal fibrilasyon daha da önemli hale gelmekte fakat atriyal fibrilasyonun meydana gelmesinde sol ventrikül disfonksiyonunun doğrudan etkisinin olup olmadığı bilinmemektedir. Atriyal fibrilasyonun önlenmesinde çeşitli tedavi protokolleri kullanılmasına rağmen en sık tercih edilenlerden biri de beta blokerlerdir. Bu çalışmanın amacı koroner arter bypass operasyonu (CABG) uygulanan hastalarda atriyal fibrilasyon gelişimine metoprolol' un etkisini araştırmaktır. Bu prospektif çalışmaya CABG operasyonu uygulanan sol ventrikül performans skoru yüksek 253 hasta (grup I) ile sol ventrikül performans skoru düşük 273 hasta (grup II) dahil edildi. Grup I' deki 80 hastaya postoperatif oral metoprolol verilirken (grup Ia), 173 hastaya antiaritmik ilaç verilmedi (grup Ib). Aynı şekilde grup II' deki 115 hastaya postoperatif metoprolol verilirken (grup IIa), 158 hastaya antiaritmik ilaç verilmedi (grup IIb). Sol ventrikül performansı bozuk olan grupta metoprolol verilenlerden (grup Ia) 5 hastada (%6.3) verilmeyenlerden ise (grup Ib) 28 hastada (%16.2) atriyal fibrilasyon gelişirken sol ventrikül performansı normal olan grupta metoprolol verilenlerden (grup IIa) 6 hastada (%5.2) verilmeyenlerden ise (grup IIb) 24 hastada (%15.2) atriyal fibrilasyon gelişti. (p<0.05) Tüm gruplarda atriyal fibrilasyon gelişme zamanı ortalama 2. gün olarak ortaya çıktı (p>0.05). Dört grupta da atriyal fibrilasyon ve sinüs ritmindeki hastaların yoğun bakımda kalma süreleri fark göstermezken (p>0.05) hastanede kalma süreleri atriyal fibrilasyon gelişen hastalarda sinüs ritmindeki hastalara oranla anlamlı olarak uzun bulundu (p<0.05). Sonuç olarak CABG sonrası gelişen atriyal fibrilasyonun profilaksisinde metoprolol' un hem sol ventrikül performansı bozuk, hem de normal olan grupta etkili olduğu görülmüştür. Diğer yandan atriyal fibrilasyon gelişimi yoğun bakımda kalma süresini değiştirmezken hastanede kalma süresini uzatmaktadır.
Although atrial fibril lation co ınpromi ses left ventricular funct ion in patie nts with Ieft ventricular dysfunction (L VD), it is not known whether or not L VD has any direct effect on atrial fibrillation occurrence. Beta blackers are the most comınan drugs used in atrial fibrill ation prophylaxis. The ai m of this study was to investigate the atrial fibrillation occ urrence in patients unde rgoing coronary artery bypass grafting (CABG) surgery and the prophylactic effect of metoprolol in these cases. In this pros pective study, 526 patients who underwent CABG surgery were included, 253 of them with high left ventricular performance score (Group I) and 273 with normal left ventricular performance score (Group ll). Metoprolol was given 80 patients in group I and I 15 patients in group II in the postoperative period. The remaining patients (173 in group I, 158 in group Il) were not given any antiarrhythmic drugs. In pat ients wi th impaired le ft ventricular performance, atrial fibri llation occured 5 patients in g roup la (6.3%), and 28 patients in group Ib (16.2%). In patients with normal ventric ular performance, 6 patients in group Ila (5.2%) and 24 patients in group Ilb (15.2 %) atrial fibrillation was encountered (p<0.05). In both groups, mean occurrence time of atr ial fibrillat ion was the second postoperative day (p>0.05). Although duration of intensive care unit was s iınil ar in all groups (p>0.05), hos pitalization time was significantly longer in patients with atrial fib rillation than those of patients with normal sinus rhythm (p<0.05). In conclusion, the use of metoprolol was effective for preventing atrial fibrillation after CABG surgery e ither in. patients with normal or in paticnts wi th impaired left ventricular function. On the other hand, development of atrial fibril lation prolongs the hospitali zation durat ion, but not the stay in the intensive care unit after CABG surgery.

6.Fast Track Recovery Protocol of Open Heart Surgery in High Risk Patients
Fevzi TORAMAN, Eşref Hasan KARABULUT, Sinan DAĞDELEN, Sümer TARCAN, Cem ALHAN
Pages 626 - 632
Hızlandırılmış toparlanma protokolu (HTP = Fast track recovery protocol); postoperatif ilk 6-8 saatte ekstübasyonu, 24.saatten önce postoperatif yoğun bakımdan (ICU) çıkışı ve 5. günde de hastaneden taburcu olmayı hedefleyen uygulamalar zinciridir. Yüksek riskli vakalarda uygulanabirliği konusunda yapılmış geniş kapsamlı ve değişik hasta gruplarını içeren bir çalışma yoktur. Prospektif olarak yapılan bu çalışmamızda EuroSCORE değeri 5'in üstünde olan ve değişik cerrahi prosedürler uygulanan ardışık 203 hastada HTP'nin uygulanabilirliğini araştırmayı amaçladık. Hastaların postoperatif entübe kalma, yoğun bakımda kalma ve hastanede kalma sürelerine etki eden parametreler araştırıldı. Lojistik regresyonda, entübe kalma süresine etki eden faktörler olarak EuroSCORE > 8 değeri (p=0.001), ilave kardiyak prosedür varlığı (p=0.02), yoğun bakımda kalış süresine etki eden faktör olarak sadece kan kullanılmış olması (p=0.0001), hastanede kalış süresine etkili olan faktörler olarak entübe kalma süresi > 360 dakika (p=0.02) ve ekstrakorporeal dolaşım süresi > 100 dakika anlamlı olarak bulunmuştur. Olguların % 75 inde HTP başarıyla uygulanmıştır. Bu çalışma HTP'nin, riskli vakalarda da uygulanabileceğini ancak preoperatif risk faktörleri kadar peroperatif ve postoperatif faktörlerin de başarıda önemli olduğunu göstermektedir.
Fast track recovery protocol (FTRP) aims the extubation of the patie nt within 6-8 hours postoperatively, di scharge the patient from the intensive care unit (ICU) within 24 hours and from the hospital within 5 days after the operation. Currently available data is not sufficient for the applicability of this protocol in high risk patients. In th is study 203 consec uti ve high ri sk patients (EuroSCORE c 6) who underwent different card iac surgical procedures were evaluated for the applicability of FTRP. Factors increasing the time to extubation, ICU stay and length of hospital stay were s ıudied. Independent factors by logistic regression, were found to be determining increased time to extubation, EuroSCORE > 8 (p=O.OO 1 ), and additional cardiac procedures (p=0.02); for increased ICU s tay , blood usage (p=O.OOO I) and for increased length of hospital stay, time to exıubation > 360 minutes (p=0.02) and cardiopulmonary bypass period> 100 minules In 75 %of the patients FTRP was successfu lly applied. This study sugges ts that FTRP can be applied to high risk patients, however, perioperative and postoperative factors as well as preoperative ri sk factors play an important ro le for the success. Key words:

7.Coronary Morbidity and Mortality Estimates in the TEKHARF Survey of 2001
Altan ONAT, Vedat SANSOY, Burak ERER, Ömer BAŞAR, Köksal CEYHAN
Pages 633 - 636
TEKHARF Çalışmasının esas itibariyle Marmara ve İç Anadolu bölgelerinde yer alan kohortu, başka amaçların yanısıra, toplam ve koroner kalp hastalığı (KKH) mortalitesi ile yeni koroner olay prevalanslarını değerlendirmek amaciyle, son olarak 2001 yılı Mayısında tarandı. Ölüm konusunda 1. derece akraba ve/veya sağlık ocağı personelinden bilgi alındı; yaşayanlarda bilgi edinmekten başka, fizik muayene ve 12-derivasyonlu EKG kaydı yapıldı.Yeni koroner olay tanımına, son taramadan beri gelişen fatal ve fatal olmayan miyokard infarktüsü, yeni stabil angina ve/veya miyokard iskemisi girdi. 541'i erkek, 581'i kadın olmak üzere, 1122 kişi muayene edildi; ayrıca 233 kişi hakkında bilgi edinildi ve 12 erkek ile 5 kadının öldüğü belirlendi. Yaklaşık 1500 kişi-yılı sürelik takip sağlandı. Tüm nedenli 17 ölümden, 11'i KKH kökenli bulundu. Yıllık tüm ölüm oranı bin erişkinde 10.7, koroner mortalite binde 6.3 olarak hesaplandı. Kırkbeş ila 74 yaş kesiminde toplam mortalite binde 13.4, KKH ölüm prevalansı binde 7.3 düzeyindeydi. Toplam yeni koroner olay yıllık binde 8.9 erişkine tekabül etmekteydi. 2001 takip taraması, tüm ölümler, koroner ölüm, nonfatal yeni koroner olay bakımlarından beklentileri doğrulamış, KKH prevalansı açısından, anlamlı olmasa da, beklentileri aşan veri sağlamıştır. Bu da, toplumumuzda gerçekleştirilecek koruyucu hekimlik işlevine gereksinimi bir kez daha vurgulamaktadır.
The last survey of the Turkish Adult Risk Factor Study, conducted in May, 2001, aimed, among other specific goals, to assess coronary morbidity and mortality in the last period. Similar epidemiological methods were applied as described previously. In a total of 1443 individuals of the cohort residing in the Marmara and Central Anatolian regions of Turkey, 1122 men and women were examined. Moreover information was obtained in 233 persons, and death was ascertained in 12 men and 5 women. Total follow-up exceeded 1500 person-years. Eleven new deaths of coronary origin were diagnosed. Annual all-cause mortality was estimated as 10.7 per mille, coronary mortality as 6.3 per mille. In the age-bracket 45-74 years, total mortality was 13.4 and coronary mortality 7.3 per mille. Total cases of annual new coronary heart disease (CHD) corresponded to 8.9 per mille. When compared to findings anticipated, this survey exhibited consistent ones with respect to total mortality. coronary mortality and new coronary events, but - though not reaching significance - excess findings in regard to CHD prevalence. This observation underlines once again the need for the urgent task of preventive cardiology in Turkey.

8.Endothelial Constitutive Nitric Oxide Synthase Gene Polymorphism in Turkish Population
Şeref DEMİREL, Naci ÇİNE, Tufan TÜKEK, Ahmet Bilge SÖZEN, Osman ERK, Nihan ERGİNEL ÜNALTUNA, Serap ERDİNE
Pages 637 - 641
Endotel disfonksiyonu koroner arter hastalığı (KAH) risk faktörleri ve kronik kalp yetersizliği (KKY) patogenezinde önemli rol oynamaktadır. Çalışmanın amacı, endotelyal konstitütif nitrik oksit sentaz geninin (ecNOS) 4. intronundaki "variable number of tandem repeats (VNTRs)" polimorfizmi ile esansiyel hipertansiyon (EH), KKY ve KAH risk faktör dağılımındaki ilişkiyi incelemekti. Çalışmaya 65 sağlıklı kontrol, 57 EH ve 50 KKY hastası alındı. ecNOS geninin VNTRs'i polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) ile tekrar sayısını belirlemek için çoğaltıldı ve kontrol ile hasta grupları arasındaki alel frekansı değerlendirildi. Dört ve 5 tekrarlı 2 alel (a, b) tespit edildi. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, ab genotipi EH ile anlamlı bir şekilde ilişkili bulundu (p=0.048, odds ratio= 2.54 (%95 güvenirlik intervali (CI) 0.99-6.55), dilate KKY'de istatistiki anlamlılık kazanmamakla beraber daha sık görüldü, iskemik KKY'de ise aynı oranda saptandı. ab genotipli iskemik KKY hastaları bb genotipi ile karşılaştırıldığında, anlamlı olarak daha genç (55±10 vs 65±80 yaş; p=0.047) ve daha düşük HDL-kolesterollü (0.7±0.16 vs 1.09±0.21 mmol/L (27±6 vs 42±8 mg/dl); p=0.005) bulundu. Sonuçta, araştırılan bu Türk popülasyonunda ecNOS geni iskemik KKY ile ilişkisiz, EH ile ilişkili bulunurken, dilate KKY ile olası bir ilişki olabileceğine karar verildi. ab genotipli genç ve düşük HDL-kolesterollü hastalar KAH ve KKY açısından yüksek derecede risk taşıyabilirler.
Objective and design: Endothelial dysfunction may play an important role in the pathogenesis of risk factors for coronary artery disease (CAD), and of chronic heart failure (CHF). The association between a variable number of tandem repeats (VNTRs) polymorphism in intron 4 of the endothelial constitutive nitric oxide synthase (ecNOS) gene and essential hypertension (EH), CHF, and the distribution of risk factors for CAD were investigated. Method: The study group consisted of 65 controls, 57 EH, and 50 CHF patients. The VNTRs of the ecNOS gene was amplified by the polymerase chain reaction to determine the number of repeats, and the allele frequencies were compared between the patients and control group. Results: Two alleles (a, b) containing four and five repeats were identified. The ab genotype was associated with EH (p=0.048, odds ratio= 2.54 (95% confidence interval (CI) 0.99-6.55), was more frequent in dilated CHF without reaching statistical significance, was similar in ischemic CHF compared to controls. Ab genotype patients with ischemic CHF were significantly younger (55±10 vs 65±80 years of age; p=0.047), had significantly lower high density lipoprotein cholesterol levels (0.7±0.16 vs 1.09±0.21 mmol/L (27±6 vs 42±8 mg/dl); p=0.005) compared to bb genotype. Conclusion: In this Turkish population the ecNOS gene is not associated with ischemic CHF, but with EH, and may be associated with non ischemic CHF. Young ab genotype patients with low HDL levels are at increased risk for CAD and CHF.

9.Biventricular Pacing in Congestive Heart Failure
Enis OĞUZ, İzzet ERDİNLER, Ahmet AKYOL
Pages 642 - 650
Son yıllarda ileri derecede konjestif kalp yetersizliği ve ventrikül içi ileti gecikmesi olan hastalarda biventriküler kalp pili faydalı sonuçları gösterilen bir tedavi yöntemi olarak öne sürülmektedir. QRS süresi belirgin uzamış olan hastaların bu tedaviden yararlanma olasılıklarının fazla olduğu bildirilmektedir. Her ne kadar biventriküler kalp pili tedavisi ile semptomlarda ve sol ventrikül fonksiyonlarında iyileşmenin meydana getirilebileceği ortaya konulmuş olsa da söz konusu tedavinin mortalite üzerine etkisi henüz açıklık kazanmamıştır. Bu derlemede konjestif kalp yetersizliği hastalarında biventriküler kalp pili çalışmalarının sonuçları ve atriyo-biventriküler stimülasyonun etki mekanizmaları tartışılmaktadır.
Biventricular pacing has recently been suggested as a therapeutic approach that has beneficial effects demonstrated in patients with advanced congestive heart failure and intraventricular conduction delay. It has been notified that the patients with significant QRS duration lengthening have more probability to benefit from this therapy. Although it has been demonstrated that symptomatic and left ventricular functional improvement can occur with biventricular pacing therapy, the effect on mortality has not been clarified yet. In this review, the results of biventricular pacing studies and the mechanisms of action of atrio-biventricular pacing have been discussed.

OLGU
10.Membranous Septum Aneurysm Obstructing Right Ventricular Outflow Tract
M. Kerem VURAL, Erol ŞENER, Arzum KALE, Oğuz TAŞDEMİR
Pages 651 - 653
Ventriküler septal defekt (VSD) mevcudiyetinde sağ ventrikül çıkım yolu obstrüksiyonu yapan ender bir membranöz septum anevrizması olgusu sunulmuştur. Eşlik eden inlet tipi VSD, PTFE materyalinden bir yama ile onarılmış; anevrizma kesesi ise tabanına konulan obliterasyon dikişlerinden sonra eksize edilmiştir. Sekonder infundibular hipertrofi rezeke edilerek ventrikülotomi perikardial yama ile kapatılmıştır. Postoperatif dönemi sorunsuz seyreden hasta, beşinci gün taburcu edilmiştir. Ameliyat sonrası ikinci ayda yapılan kontrol ekokardiyografide herhangi bir anormallik saptanmamıştır.
An unusual case of right ventricular outflow tract obstruction caused by a ıneınbranou s septuın aneurysın in a patient with ventricular septal defect is presented. An associated inlet type ventricular septa l defect was c losed wi th a polytetrafluoroethylene patch. The aneurysmal sac was plicated by taking obliteration sutures at its base and excised. Secondary infundibular hypertrophy was resected and infundibulotomy was closed with a pericardial patch. Patient displayed an uneventful course in the postoperative pe riod and d ischarged on the fifth postoperative day. A fo ll ow-up echocardiography at the second postope rat ive month revealed no abnormalities.

11.A Rare Origin of Left Atrial Ectopic Tachycardia: A Case Report
Ata KIRILMAZ, Kürşad ERİNÇ, Ersoy IŞIK, Ertan DEMİRTAŞ
Pages 654 - 656
Mitral anulüsünden kaynaklanan sol atriyal taşikardi, kardiyomiyopatiye neden olabilen ender bir taşiaritmidir. Sol ventrikül sistolik fonksiyonları azalmış 20 yaşındaki hastada mitral annulus üzerinde başarılı bir şekilde ablate edilen sol atriyal taşikardi olgusu sunulmuştur.
Incessant left a trial tachycard ia originating from mitral annulus is a rare tachyarrhythmia which may cause cardiomyopathy. A 20-year-old patient with recluced left ventricular systolic function and a left atrial tachycardia which was successfully ablated on the lateral mitral annulus was reported.

12.Spontaneous Renal Subcapslar Hematoma, an Unusual Complication of PTCA
Serdar MERMER, Haldun MÜDERRİSOĞLU, Mehmet COŞKUN, Ali OTO
Page 657
Abstract | Full Text PDF

OTHER ARTICLES
13.Selected Forthcoming Meetings

Page 658
Abstract | Full Text PDF

© Copyright 2019 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale