Archives of the Turkish Society of Cardiology - Turk Kardiyol Dern Ars: 25 (5)
Volume: 25  Issue: 5 - July 1997
1.Summaries of Articles

Pages 260 - 263
Abstract | Full Text PDF

2.Differentiating Features of Chordal Rupture Associated with Rheumatic Mitral Valve Disease and Primary Mitral Valve Prolapse
Cihangir KAYMAZ, Cevat KIRMA, Sibel ENAR, Bülent MUTLU, Nihal ÖZDEMİR, Hakan DİNÇKAL, Kenan SÖNMEZ, Mehmet ÖZKAN
Pages 264 - 269
Korda rüptürü (KR) primer mitral valv prolapsusunun (MVP) en önemli komplikasyonlarındn biri olarak bilinmektedir. Ancak romatizmal mitral kapak hastalığı (RMH) ile ilişkili olarak da KR gelişebilmektedir. Mitral valv prolapsusu ve KR ilişkileri iyi incelenmiş olmasına karşılık, RMH'de KR'nün oluşma koşulları hakkında yeterli bilgi mevcut değildir. Çalışmamızda MY (>2) bulunan 119 RMH (70 E, 49 K, yaş ort 45) ve 60 MVP (34 E, 26 K, yaş ort 46) olgusu alınmış olup, her iki grup 20 sağlıklı kontrol olgusu ile karşılaştırılmıştır. Her iki grup, KR bulunn ve bulunmayan 2 alt gruba ayrılarak yaş, cins, anterolateral (AL) ve posteromedial (PM) korda uzunlukları ve KR ile ilişkili mitral yaprağı bakımından karşılaştırılmışlardır. Korda rüptürü insidensi RMH grubunda % 13. MVP grubunda ise % 25 olarak bulunmuştur (p>0.05). Korda rüptürü bulunan ve bulunmayan RMH alt grupları arasında yaş (45 ve 43) ve cinsiyet (E/K 0.8 ve 0.8) bakımından anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Korda rüptürü bulunan MVP grubunda, KR bulunmayanlara göre erkek cinsin hakimiyeti (E/K ve 4 ve 1.9, p<0.05) olmasına rağmen, KR grubunda istatistiksel açıdan anlamlı olmayan, daha ileri yaş ortalaması (58 ve 41), (p>0.05) mevcuttu. Romatizmal mitral hastalıklı KR (+) ve KR (-) gruplar arasında AL (1.63 ± 0.4 ve 1.31 ± 0.4 cm) ve PM (1.62 ± 0.4 ve 1.25 ± 0.4 cm) korda uzunlukları bakımından anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Korda uzunlukları MVP grubunda (AL 2.69 + 0.6, MP 2.78 ± 0.6 cm), RMH (AL 1.53 ± 0.6, PM 1.51 ± 0.5 cm) ve kontrol grubundakilere (AL 1.81 ± 0.2, PM 1.80 ± 0.2 cm) göre artmış bulundu (p<0.05). Ancak KR (+) ve (-) MVP alt grupları arasında korda uzunlukları bakımından anlamlı fark bulunmadı. (AL 2.75 ± 0.5, 2.61 ± 0.5 cm, PM 2.77 ± 0.5 ve 2.59 ± 0.5 cm) (p>0.05). Romatizmal grupta KR % 87 oranında ön, % 13 oranında arka yaprakla ilişkiliydi. Mitral valv prolapsusu grubunda ise KR % 80 oranında arka, % 20 oranında ön yaprak ile ilişkili bulundu (p<0.05). Sonuç olarak, MVP'li hastalarda TEE ile ortaya konulan KR en sık olarak ileri yaşlarda, erkek hastalarda ve arka yaprak ile ilişkili olarak ortaya çıkmaktadır. Buna karşılık, romatizmal KR en sık olarak ön yaprakla ilişkili olup, yaş ve cinsiyet farkı gözetmemektedir.
It has been known that chordal rupture (CR) is the most important complication of primary mitral valve prolapse (MVP). However, CR may also occur in relation to rheumatic mitral valve disease (RMVD). Although the relationship between MVP and CR has been thoroughly investigated, there is still insufficient information about the formatian of CR in RMVD. The aim of our study was to evaluate the incidence and the differentiating features of patients with CR in both groups as assessed by transesophageal echocardiography (TEE). One-hundred nineteen patients with RMVD (70 male and 49 female, mean age 45), and 60 with MVP (34 male and 26 female, mean age 46) with MR (>2) were included in the study, and were compared with 20 healthy subjects. Both groups were divided into two subgroups with and without CR, and were compared according to age, gender, anterelateral (AL) and postemmedial (PM) chordal length, and mitral valve leaflet related to CR. The incidence of CR was 13 % in RMVD and 25 % in MVP group (p<0.05). There was no significant difference related to age (45 and 43) and gender (male/female: 0.8 and 0.8) between the CR (+)and CR (-) groups of RMVD. Although, male gender was predominant (male/female 4 and 1.9, p<0.05), the older age (58 and 41) was not significant in patients with MVP with CR, in contrary to without CR. On the other hand, there was no significant difference between CR(+) and CR(-) groups with RMVD according to AL (1.63 ± 0.4 and 1.31 ± 0.4 cm) and PM (1.62±0.4 and 1.25 ± 0.4 cm) (p>0.05). Chordal length in MVP group (AL 2.69 ± 0.6, PM 2.78 ± 0.6 cm) was significantly longer than RMVD group (AL 1.53 ± O 6, PM 1.51 ± 0.5 cm) and control group (AL 1.81 ± 0.2, PM 1.80 ± 0.2 cm) (p0.05). But chordal length was not significantly different in CR (+)and CR(-) MVP subgroups (AL 2.75 ± 0.5 and 2.61 0.5, PM 2.77 ± 0.5 and 2.59 ± 0.5 cm) (p>0.05). In rheumatic group incidence of CR associated with anterior and posterior leaflet were 87 % and 13 % respectively. The incidence of CR associated with posterior and anterior leaflet were 80% and 20%, respectively in MVP group (p<0.05) In conclusion, CR assessed by TEE was seen mostly in males and in older age group, and related with posterior leaflet in patients with MVP. However, rheumatic CR involved mostly the anterior leaflet and was not associated with age and gender.

3.Spontaneous Microbubbles Associated With Prosthetic Mitral Valves As Assessed By Transesophageal Echocardiography and Its Clinical Importance
Cihangir KAYMAZ, Cevat KIRMA, Sibel ENAR, Nihal ÖZDEMİR, Bülent MUTLU, Kenan SÖNMEZ, Hakan DİNÇKAL, Mehmet ÖZKAN
Pages 270 - 274
Protez kapakların ekokardiografik incelemesinde spontan mikrokabarcık (SMK) olarak tanımlanan kabarcıkların görülme oranları, oluşum mekanizması ve klinik önemi hakkında yeterli bilgi mevcut değildir. Çalışmamız mitral protez kapak nedeniyle transözofageal ekokardiografi uygulanan 198 olguda (yaş ort. 37.9±13.3 yıl) genel olarak mikrokabarcık görülme oranını ve mikrokabarcık oluşumu ile yaş, cins, ritm, kapak tipi, transmitral gradientler, kapak alanı, kapak trombusu, paravalvüler mitral yetersizliği, sol atrial akım hızları, spontan eko kontrast (SEK) ve iskemik arteriel embolizasyon (SAE) öyküsü arasında ilişkiler bulunup bulunmadığını araştırmayı amaçlamaktadır. Mitral protez kapaklı olgularımızın 100'ünde (% 50.5) SMK mevcut olup, bileaflet ve monoleaflet mekanik kapaklı olgularımızda görülme oranları sırasıyla % 82.7 ve 38.3 olarak belirlenmiştir (p<0.05). Bioprotezli hiçbir olguda SMK bulunmamıştır. Mikrokarbarcık bulunan ve bulunmayan iki grup arasında yaş, ritm, maximum ve ortalama transmitrl gradientler, mitral kapak alanı, sol atrium çapı, sol atrium içi yaklaşan ve uzaklaşan akım hızları, paravalvuler mitral yetersizliği, sol atriumda spontan eko kontrast, sol atrial SEK, SAE oranları bakımından anlamlı fark bulunmamıştır (p>0.05). Spontan mikrokabarcıkların yalnızca protez mitral kapağın tipi ile (bileaflet kapakta monoleaflet ve bioproteze göre daha fazla) anlamlı olarak ilişki ve klinik açıdan masum bir ekokardiografi bulgusu olduğunu düşünmekteyiz.
There is in sufficient information about the incidence, mechanism and clinical importance of spontaneous microbubbles (SMB) associated with prosthetic valves observed by echocardiography. The aim of our study was to investigate the incidence of SMs associated with prosthetic mitral valves and related clinical features and echocardiographic parameters. One-hundred and ninety-eight patients with prosthetic mitral valves (mean age 37.9 ± 13.3 years) evaluated by transesophageal echocardiography (TEE) were included in the study and age, gender, cardiac rhythm, prosthetic valve type, area and gradients, left atrial diameters and flow velocities, incidence of mitral valve thrombosis, paravalvular leakage, Jeft atrial spontaneous echocentrast (LA-SEC), and systemic arterial embolism (SAE) were compared between groups with and without SMB. The incidence of SMB, 50.5 % in the entire group, was 82.7 %, 38.3 % in the bileaflet and monoleaflet mechanical valve subgroups, respectively (p<0.05). But no SMB was observed in bioprosthetic valve subgroups. No significant difference existed in the age, rhythm, transvalvular gradients, mitral valve area, left atrial diameter, atrial forward and backward mean velocities, incidence of paravalvular mitral leakage, LA-SEC, and SAE between the groups with and without SMB (p>0.05). We conclude that SMB is significantly associated with the type of the prosthetic valve (bileaflet over monoleaflet and bioprosthetic valves) and is cansidered to be a clinically innocent echocardiographic finding.

4.Relation Between the Ratio of Recovery to Peak Exercise Systolic Blood Pressure and the Presence and Extent of Myocardial Perfusion Abnormalities During Stress Reinjection TI-201 Scintigraphy
Mehmet AKSOY, Niyazi GÜLER, Metin GÜRSÜRER, Ayşe E.PINARLI, Mehmet EREN, Turgut SİBER, Kemal YEŞİLÇİMEN, Tezer ULUSOY, Birsen ERSEK
Pages 275 - 280
Egzersiz sonrası sistolik kan basıncındaki azalmanın gecikmesi anormal yanıt olarak kabul edilmiştir. Çalışmamızda, egzersiz sonrası sistolik kan basıncındaki azalmayı yansıtan bir bulgu olan sistolik kan basıncı toparlanma oranı (SKBTO) ile miyokard perfüzyon bozukluğu varlığı ve genişliği arasındaki ilişki stres-redistribüsyon-reinjeksiyon TI-201 sintigrafisiyle ardışık 265 olguda araştırıldı. Toparlanma dönemi 3. dakika sistolik kan basıncının zirve egzersiz sistlik kan basıncına bölünmesiyle SKBTO değerleri elde edildi. TI-201 sintigrafisi sonucuna göre olgular, I. Normal (8=98), II. Yalnız geçici defekt görülenler (iskemi grubu, n=98), III. Yalnız cansız kalıcı defekt görünenler (nekroz grubu, n=32), IV. Geçici, canlı ve cansız kalıcı defekt örülenler (karışık grup, n=45) olarak dörde ayrıldı. Ortalama SKBTO değerleri I.'de 0.84±0.13, II'de 0.92±0.12, III.'de 0.91±0.12, IV.'de 0.93±0.17 bulundu. Normal olgular ile hasta gruplar arasında anlamlı fark görülmedi. Miyokard perfüzyon bozukluğu riskinin arttığını gösteren SKBTO değeri alıcı-işlemci eğrisiyle ?0.90 olarak belirlendi; bu değere göre anormal SKBTO'nun duyarlılığı % 59, özgüllüğü % 63, doğruluğu da % 61 saptandı. Egzersizle oluşan ST çökmesinin ise duyarlılığı %64, özgüllüğü % 73, doğruluğu % 68 bulundu (SKBTO ile karşılaştırıldığında p=AD, P<0.01, P<0.05) ?5 segmentte geniş perfüzyon bozukluğu olanların SKBTO ortalama 0.95±0.13, 1-4 segmentinde perfüzyon bozukluğu olanların 0.90±0.14 bulundu ve aralarında anlamlı fark görüldü (p=0.00). Ancak doğrusal bağıntıyla değerlendirildiğinde perfüzyon bozukluğu görülen segment sayısı ile SKBTO değeri arasında zayıf-orta derecede bir ilişki saptandı (r=0.34). Sonuç olarak, anormal SKBTO'nın miyokard nekrozu veya iskemisine bağlı olduğu, miyokard perfüzyon bozukluğu varlığı ve genişliğini göstermedeki değerinin sınırlı olduğu kanısına varıldı.
A delay in the decline of systolic blood pressure response after exercise is considered as an abnormal response. We studied the relation between the ratio of recovery systolic blood pressure to peak exercise systolic blood pressure (SBPR) and the presence and extent of myocardial perfusion abnormalities in 265 consecutive patients using stress-redistribution-reinjection Tl-201 scintigraphy. SBPR was measured as the systolic blood pressure 3 minutes after exercise divided by peak exercise blood pressure. According to Tl-20 1 results, cases were divided int o 4 groups: Group I consisted of normal scans (n=98), group II of patients with only reversible defects (n=90), group III of patients with only nonviable fixed defects (n=32), group IV of reversible and viable or nonviable fixed defects (mixed group, n=45). The mean SBPR was found as 0.84±0.13, 0.92±0.12, 0.91±0.12 and 0.93±0.17 in groups I-IV, respectively. There was a significant difference between normal subjects and patient groups, whereas the 3 patient groups did not show a significant difference among them. Using a cut-off value of ?0.90 identified from the receiver operating characteristic curve as the SBPR value which indicated an increased risk of perfusion abnormalities, SPBR had a sensitivity of 59 %, specificity of 63% and accuracy of 61% whereas exercise-induced ST depression had a sensitivity of 64%, specificity of 73% and accuracy of 68% (p=NS; p<0.05). The mean SBPR was 0.95±0.13 in patients with ?5 abnormal scan segments compared to 0.90 ± 0.14 in patients with 1-4 abnormal scan segments (p=0.007). However, a mild-moderate correlation was found between the number of segments and SBPR values with linear regression analysis (r=0.34). In conclusion, abnonnal SBPR may be related to either myocardial necrosis or ischemia and has a limited diagnostic accuracy for detecting the presence and extent of perfusion abnormalities.

5.Effects of Preinfarction Angina on Infarct Size, Postinfarct Left Ventricular Systolic Function and Early Prognosis
Coşku TURAN, Seçkin PEHLİVANOĞLU, Rasim ENAR
Pages 281 - 286
Akut miyokard infarktüsü (AMİ)'nde preinfarktüs angina (PA)'nın infarkt genişliği ve erken prognoza etkisi birçok çalışmada araştırılmış olup, bu konuda birbiri ile çelişkili sonuçlar mevcuttur. Bu amaçla bizde, çalışmamızda infarkt öncesi son 72 saat içindeki PA hikayesinin, infarkt sonrası erken prognoz üzerine olan etkilerini araştırdık. Ağrının ilk 6 saati içinde trombolitik tedavi uygulanmış olan AMİ'li 55 hastayı, PA hikayesi olan (Grup A, N=32) ve olmayan (kontrol grubu; Grup B, n=23) olarak iki grup halinde inceledik. Gruplar arasında yaş, cinsiyet, aterosklerotik risk faktörleri, geliş ağrı süresi, infarkt tokalizasyonu, damar hastalığı yaygınlığı, kollateral dolaşım, hastane içi ve ilk 3 aylık dönemde infarkt komplikasyonları, PTCA ve CABG operasyonu sıklığı yönünden anlamlı bir fark yoktu. İki grup arasında, sol ventrikül fonksiyonlarının bir göstergesi olarak alınan QRS skoru (7.58±2.67 ve 6.95±3.58), sol ventrikül EF (%) (44.2±8.57 ve 44.1±9.16) ve duvar hareketi skoru (1.36±0.298 ve 1.36±0.29) yönünden istatistiksel olarak genişliği kriteri olarak alınan hidroksibutirat dehidrogenaz enzimi (HBDH) ortalama tepe değeri daha düşük (554±252 Ü/L ve 782±402 Ü/L, p=0.01), sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu < 45 % olan hasta oranı ise daha azdı (% 46 ve % 78, p=0.02). İki grup arasındazki bu farklılık özellikle anteriyor infarktlı olgulardı daha belirgindi. Grup A'da anteriyorlarda ortalama tepe HBDH değeri (528±158 Ü/L ve 932 ± 453 Ü/L) ve EKG'de QRS skorunun ortalama değeri (7.8±1.7 ve 9.6±1.8) anlamlı olarak daha düşüktü (p=0.005; p=0.03). PA'nın bu olumlu etkilerini, miyokardın muhtemelen iskemik preconditioning ve stres proteinleri gibi birtakım koruyucu mekanizmalar ile iskemiye karşı önceden hazırlanarak direnç kazanmış olması şeklinde yorumladık.
There are some inconsistencies between the results of the studies which were carried out to investigate the role of preinfarction angina (PA) on infarct size and early prognosis of acute myocardial infarction (AMI). For that reason, we investigated the effects of PA that occured in the last 72 hours before the index AMI on early prognosis in postinfarction period. We evaluated 55 patients with AMI that was admitted to our hospital with chest pain of less than 6 hours of duration and received thrombolytic therapy. There were 32 patients in PA group (Group A) and 23 patients in the control group (Group B). There were no statistically significant difference between the groups in terms of age, sex, atherosclerotic risk factors, duration of chest pain, infarct location, multivessel disease, collateral circulation. infarct complications both in hospital and 3 months' period and revascularisation procedures (PTCA and CABG). Determinants of left ventricular function; QRS score (7.58±2.67 vs 6.95±3.58), left ventricular ejection fraction (% EF) (44.2±8.57 vs 44. 1±9. 16) and wall motion score index ( 1.36±0.29 vs 1.36±0.29) were not different between the groups. But still, in group A patients had smaller infarct size (peak hydroxibutyrate dehydrogenase: 554 ± 252 U/L vs 782±402 U/L, p=O.O1) and less patients had EF?45% (46% vs 78%, p=0.02). These differences between the groups were more prominent in the patients with anterior infarction; in group A, pcak hydroxibutyrate dehydrogenase level (528 ± 158 U/L) and QRS score (7.8±1.7) were significantly less than group B (932 ± 453 U/L and 9.6 ± 1.8) (p=0.005 anel p=0.03). The salutary effects of PA may be due to the acquired myocardial resistance to the ischemia is possibly via ischemic preconditioning and stress proteins.

6.Balloon Angioplasty for Coarctation of Aorta: Initial Experience
Kürşad TOKEL, Enver EKİCİ, Ali KUTSAL, Coşkun İKİZLER
Pages 287 - 292
Aort koarktasyonu için balon anjioplasti etkili bir yöntem olup cerrahiye seçenek olarak kullanılmaktadır. Bu çalışmada 11 çocukta yapılan 12 balon anjioplasti işleminin sonuçları sunuldu. Yaşları 13 gün ile 13 yaş (median 7 ay) arasında değişiyordu. Olguların 3'ü hariç diğerleri çeşitli ek kalp defektlerine sahipti. İşlemlerin 8'i native, 4'ü ise rekoarktasyon olgusunda yapıldı. İşlem öncesi 38.4±22.6 (0-70) mmHg olan koarktasyon gradienti 10.6±9.8 mmHg'ya düştü (p<0.001). İsthmik hipoplazisi olan bir olguda gradient 33 mmHg'ya düşerken, diğerlerinde 20 mmHg ve altına indi. Koarktasyon bölgesindeki aort çapı 4.2±3.3 (1.7-13.8) mm'den 8b8±4.8 (3.3-18.4) mm'ye çıktı (p<0.01). Koarktasyon bölgesinde aort çapında artış 2.5±0.6 (1.23-3.5) kattı. Koarktasyon bölgesinde çap artışı 2 katın altında kalan 4 olguda gradient 36.6±7.6 mmHg'dan 21±11.5 mmHg'ya inerken, diğer hastalarda 43.9±23.2 mmHg'dan 8.1±6.5 mmHg'ya düştü. İki grup arasında balon çapı/diyafrogmatik aorta (1.0±0.17 karşın 0.97±0.24) oranı bakımından fark yok iken, diyafragmatik aorta/koarktasyon (2.5±0.73 karşın 1.76±0.6), balon/koarktasyon oranı (3.18±1.1 karşın 2.30±0.8) ve isthmus/diafragmatik aorta (0.82±0.13 karşın 0.71±0.02) arasında fark vardı. Hastaların hiçbirinde erken anevrizma oluşmadı veya acil cerrahi girişime gerek kalmadı. Özellikle 6 ay altındaki çocuklarda olmk üzere 4 olguda (% 30.7) geçici nabız kaybı oluştu. Bir olguda paradoksal hipertansiyon gelişti. Ortalama 7±16.2 (1-50) aylık izlemde 11 olgudan birinde (% 7.7) rekoarktasyon ile başarı ile açıldı. Sonuç olarak koarktasyon anjioplasti özellikle yenidoğan ve ameliyat riski fazla olan komplike olgularda cerrahi tedaviye bir seçenek oluşturmakta ve koarktasyon gradientini önemli ölçüde ortadan kaldırmaktadır.
Balloon angioplasty has been used to treat patients with coarctation of aorta as an effective and alternative method to surgical correction. We presented results of 12 balloon coarctation angioplasty in 11 patients. They ranged in age 13 days to 13 years (median 7 months). Eight patients had associated cardiac defects. Eight procedure in native coarctation, four in recoarctation were done. Balloon angioplasty produced a reduction in the peak to peak coarctation gradient from 38.4±22.6 (0-70) to 10.6±9.8 mmHg (p<0.001). The systolic peak to peak gradient decreased to 33 mmHg in only one patient with isthmic hypoplasia, the other's gradients were less than 20 mmHg. Mean aortic diameter in coarctation region increased 4.2±3.3 (1.7- 13.8) to 8.8±4.8 (3.3-1 8.4) mm. The gradient decreased 36.6±7 .6 to 21 ± 11.5 mmHg in four patients whose increase of aortic diameter in coarctation region was less than two times, but it decreased 43.9±23.2 to 8.1 ±6.5 mmHg in others. There was no difference in ratio of balloon diameter/diaphragmatic aorta, but diaphragmatic aorta/coarctation (2.5±0. 73 vs 1.76±0.6), balloon/coarctation ratio ( 1.0±0.17 vs 0.97±0.24) and isthmus/diaphragmatic aorta (0,82±0,13 vs 0,71±0,02) were statistically different. There was not early aneurysm in patients and any immediate surgery did not required. Femoral artery complication occurred in 4 patients (33%) who were Jess than 6 months. We observed a case of paradoxical hypertension after balloon angioplasty. Recoarctation developed in one of 11 patients in mean 7±16.2 months follow-up and was succesfully treated by repeat balloon angioplasty. In conclusion; balloon coarctation angioplasty for coarctation of aorta provides safe and effective alternative to surgical repair in newborn and patients with high surgical risks and decreased coarctation gradient.

7.Transatrial Repair of Tetralogy of Fallot
Barbaros KINOĞLU, Tayyar SARIOĞLU, Yusuf YALÇINBAŞ, Tufan PAKER, Tanju YILDÖN, Ayşe SARIOĞLU, M.Salih BİLAL, Rüstem OLGA, Aydın AYTAÇ
Pages 293 - 297
Fallot tetralojisinin sağ ventrikülotomi yolu ile klasik tamirinde tatmin edici hemodinamik sonuçlar alınabildiği bilinmekle beraber, postoperatif geç dönemde ventriküler aritmiye bağlı ani ölümler ve sağ ventrikül disfonksiyonu, ventrikülotomi insizyonunun istenmeyen etkileri olarak ortaya çıkabilmektedir. İnfundibüler hipoplazi bulunmayan olgularda sınırlı bir ventrikülotomi ile yahut hiç ventrikülotomi yapmadan tam düzeltmenin sağ atrial yoldan yapılması ile bu geç dönem komplikasyonların ortadan kaldırılabileceği bildirilmektedir. Enstitümüzde Ocak 1987 - Temmuz 1996 tarihleri arasında annüler ve infundibüler hipoplazisi bulunmayan toplam 92 Fallot tetralojisinde tam düzeltme transatriyal yoldan yapıldı. Yaş ortalaması 5.6±3.2 yıl olan hastaların tümünde ventriküler septal defekt onarımı ve infundibüler rezeksiyon triküspit kapak içerisinde yapıldı. Pulmoner valvüler darlığı bulunan 57 hastada valvotomi yine aynı yaklaşım ile gerçekleştirildi. Hastalarınh kardiyopulmoner bypass çıkışında sağ ventrikül - Sol ventrikül basınç oranı ölçülerek, 0.8'in altında bulunan değerlerde sağ ventrikül çıkım yolundaki genişlemenin yeterli olduğu kabul edildi. Basınç oranı 56 hastada 0.8'in altında (ort. 0,58±0.21) bulundu. Bu oranın 0,8 ile 1,14 arasında değiştiği 36 hastada ise tekrardan kardiyopulmoner bypass'a geçilerek sınırlı bir ventrikülotomi yapıldı ve perikarddan hazırlanan yama ile sağ ventrikül çıkım yolu genişletldi. Bu işlem sonrasındaki basınç oranları 0,45 - 0,76 (ort. 0,62 ± 0.16) arasında ölçüldü. Postoperatif erken dönemde 2 hasta düşük kalp debisi, 1 hasta sepsis, 1 hasta kanama nedeni ile kaybedildi (% 4.4). Toplam 72 hastanın (% 82) ortalama 59,2±33,9 ay takip süresinde mortalite görülmedi. Bir hasta postoperatif 6. ayda rekürren ventriküler septal defekt nedeni ile reoperasyona alındı. Yapılan ekokardiyografik incelemelerde, pulmoner kapaktan ölçülen akım hızının 1,29 - 2,24 m/sn olduğu, sağ ventrikül çıkım yolunda gradiyentin 5 ile 22 mmHg arasında değiştiği belirlendi. Tüm hastalar semptomsuz ve ilaç kullanmamakta idi. Sonuç olarak bu çalışma, annüler ve infundibüler hipoplazi bulunmayan Fallot tetralojilerinin transatriyal yoldan düzeltilmesinde gerek anatomik gerek hemodinamik açıdan etkin ve güvenli sonuçlar alındığı gibi, uzun ventrikülotomi insizyonuna bağlı olarak postoperatif geç dönemde görülebilen ciddi komplikasyonlardan uzaklaşmanın mümkün olduğunu göstermektedir.
Despite satisfactory hemodynamic results with the classical correction of tetralogy of Fallot by right ventriculotomy approach, the undesired effects of ventriculotomy incision such as sudden death due to ventricular arrhythmias and right ventricular dysfunction may appear in the Iate postoperative period. In cases without infundibular hypoplasia, a correction with limited or no ventriculotomy by transatrial approach might preclude these Iate occurring complications. Between January 1987 and July 1996, a total of 92 patients with tetralogy of Fallot without annular and infundibular hypoplasia were totally corrected with transatrial approach in our Institute. Ventricular septal defect closure and infundibular resection were achieved through tricuspid valve in all patients with a mean age of 5.6 ± 3.22 years. Valvotomy was done with the same approach in 57 patients with pulmonary valve stenosis. After weaning from cardiopulmonary bypass, a right ventricular to left ventricular pressure ratio below 0.8 was accepted as a sufficient enlargement for right ventricular outflow tract reconstruction. In 56 patients the pressure ratio was found under 0.8 (mean 0.58 ± 0.21 ). In 36 patients with pressure ratio ranging among 0.8 and 1.14, cardiopulmonary bypass was reconstituted and a limited ventriculotomy followed by an enlargement of right ventricular outflow tract with a pericardial patch was applied. The pressure ratios were measured between 0.45-0.76 (mean 0.62 ± 0.16) after patch application. Two patients from low cardiac output, one patient with sepsis and one patient from bleeding were lost in the early postoperative period (4.4 %). There was no mortality in 72 (82 %) patients who were followed for a mean of 59.2 ± 33.9 months. One patient was reoperated because of recurrent VSD on the 6th postoperative month. In echocardiographic examinations, flow rate through the pulmonary valve that was measured 1.29 - 2.24 m/sec, the gradient of right ventricular outflow tract varied between 5 and 22 mmHg. All these patients were asymptomatic and receiving no medication. Hence, in patients with tetralogy of Fallot without annular and infundibular hypoplasia, hemodynamic results from transatrial correction are effective and reliable, in addition to avoiding serious complications seen with the extensive ventriculotomy incision in the Iate postoperative period

8.Isolated Coronary Artery Bypass Grafting in Patients 70 Years of Age and Older: Comparative Results in a 40-60 Years' Age Group
Gökhan İPEK, Esat AKINCI, Ergun DEMİRSOY, Ömer IŞIK, Tekin YILDIRIM, Turan BERKİ, Ali GÜRBÜZ, Mehmet BALKANAY, Cevat YAKUT
Pages 298 - 302
Koroner arter baypass greft cerrahisi (CABG) 70 yaş üzerinde son yıllarda sıklıkla yapılmaya başlanmıştır. Bu amaçla kliniğimizde bu yaş grubunda CABG yapılan hastalardaki mortalite ve morbiditeyi saptamak, koroner bypass cerrahisinin sıklıkla uygulandığı 40-60 yaş grubuyla karşılaştırmak suretiyle 70 yaş ve üstü koroner arter hastalarındaki cerrahi girişimin gerekli olup olmadığını araştırdık. Merkezimizde Mayıs 1985-Ekim 1996 yılları arasında 70 yaş ve üstü toplam 223 hastaya (Grup I) CABG uygulanmıştır. Bu grup benzer özellikler gösteren 40-60 yaş arası 220 CABG uygulanan hasta ile (Grup II) mortalite ve morbidite açısından karşılaştırıldı. Grup I'de 180 erkek, 43 kadın, yaş ortalaması 73.8 (70-83), Grup II'de 184 erkek, 36 kadın, yaş ortalaması 55,5 (40-60) idi. Preoperatif geçirilmiş miyokard infarktüsü (MI) Grup I'de % 62, Grup II'de % 48 olup, Grup I'de % 33,6 (75 vak'a) Grup II'de ise % 25 (55 vak'a) ciddi sol ventrikül disfonksiyonu göstermekteydi (p<0,05). Grup I'de ortalama greft sayısı 2.66 Grup II'de 2,83, sol internal mamarian arter (LİMA) kullanımı sırasıyla % 77,1 (172 vak'a) ya karşılık % 85,4 (188 vak'a) dır (p<0,05). Grup I'de Grup II'ye nazaran peroperatuar MI (% 7,62; % 5,9), inotrop kullanımı (% 21,07; % 19,07), intraaortik balon kullanımı (IABP) (% 7,62; % 3,63), ekstrakorporeal dolaşım desteği (ECMO) (% 3,3; % 1,36) daha yüksek bulunmuştur. Aynı zamanda nonkardiak komplikasyonlara Grup I'de daha sık rastlanılmıştır. Grup I'de hastane mortalitesi % 8,9, geç mortalite % 6.7, total mortalite % 15,6 iken Grup II'de % 4,5, % 3,1 ve % 7,6 dır (p<0,05). Hasta takip süresi ortalama 4 yıl (6-10 yıl)'dır. Sonuç olarak 70 yaş üstü grupta mortalite ve morbidite yüksek bulunmasına rağmen anjinasız bir yaşam ve yaşam kalitesi düşünüldüğünde, ayrıca ortalama ölüm yaşının giderek yükselmesi, buna bağlı olarak yaşlı insanları daha fazla üretim faaliyeti ve sosyal yaşam içerisinde bulunması göz önüne alındığında cerrahi girişim gerekliliği giderek daha fazla kabul görmektedir.
Coronary artery bypass grafting has been performed for elderly (?70 years) with increasing frequency. From May 1985 through October 1996, 223 elderly patients (Group I) underwent isolated coronary bypass grafting at Koşuyolu Heart and Research Hospital. The risk factors, morbidity and mortality results of Group I were compared to 200 CABG patients who had similar clinical features and were 40- 60 years of age (Group II). Group I consisted of 180 males, 43 females, mean age 73,8 years and Group II had 184 males, 36 females, mean age 55,5 years. The preoperative myocardial infarction (Ml) rate was 62%, severe left ventricular dysfunction (LVD) rate 33,6% (75 cases) in group I and 48% preoperative MI, 25% (55 cases) severe LVD in group II (p<0.05). The mean number of bypass grafts was 2;66 per patient in group I and 2,83 in group II. The internal mammary artery was used in 77,1% (172 cases) in group I versus 85,4% ( 188 cases) in group II (p<0.05). The rate of perioperative MI (7,6%; 5,9%), the usage of inotropic agents (21 %; 19% ), the insertion of intraaortic balloon pumping (IABP) (7 ,6%; 3,6%), the extracorporeal assist device {3,3%; 1,36%) were higher in group I than in group Il. In addition noncardiac complications were found higher in group I. The hospital mortality was 8,9% and Iate mortality during a mean follow-up of 4 years was 6,7%, total mortality was 15,6% in group I and 4,5%, 3,1% and 7 ,6%, respectively in group II (p<0.05). The follow-up time ranged from 6 months to ten years (mean 4 years). In conclusion, inspite of high mortality and morbidity risks, the necessity of CABG operations in the elder age group may be accepted for relief of ischemic symptoms and providing quality of life.

9.Review Molecular Genetics of Hypertrophic Cardiomyopathy
Nazmi GÜLTEKİN, Murat ERSANLI, Emine KÜÇÜKATEŞ
Pages 303 - 309
Hipertrofik kardiyomiyopati (HK) kalbin sol ventrikül ve genellikle de septumunda lokalize; hipertrofi sebebi olabilecek diğer sebeplerden bağımsız olarak gelişen otozomal dominant geçişli bir kalp hastalığıdır. Hipertrofinin derecesi, dağılımı, hastalığın başlangıç yaşı, klinik belirtilerinin tipi ve ciddiyeti değişkenlik göstermektedir. Hastalığın seyri, kimi ailelerde ani kardiyak ölümle son bulurken; kimi ailelerde de ani kardiyak ölüme rastlanmamaktadır. Belirgin kardiyak patolojiyi miyosit hipertrofisi ve sarkomer düzensizliği oluşturmaktadır. Moleküler genetik alanındaki son gelişmeler, HK'nin altında yatan genetik patolojisinin açığa çıkmasını kolaylaştırmışlardır. Hastalıktan sorumlu üç gen ve bir dördüncü lokus tanımlanmış ve ilgili yapı-fonksiyon analizleri hastalığın moleküler temeline büyük ışık tutmuştur. Hastalıktan sorumlu genler arasında en belirgini şimdiye dek 36 mutasyonun tespit edildiği ß miyozin ağır zincir genidir. Kardiyak troponin T ve Å-tropomiyozin genleri de sorumlu genler olarak tanımlanmıştır. Altta yatan genetik patolojinin tanımlanması, belirli genotiplerle fenotip ilişkilerini açığa çıkaracak; böylece genetik mutasyonun tanımlanması suretiyle, hastalık semptomları veya hipertrofi gelişmeden hastalık riskine maruz kişiler önceden tespit edilebilecektir. Gelecekte gen nakli tedavisinin de gelişmesi halinde, HK'li kişilerin taranması ve tanımlanmasının yaygınlaşacağı düşünülmektedir.
Hypertrophic cardiomyopathy (HC) is an autosomal dominant heart disease that is characterized by hypertrophy, often of the left ventricle, with predominant involvement of the interventricular septum in the absence of other causes of hipertrophy. The degree of hypertrophy, its distribution, patient age at onset, type and severity of clinical manifestations vary markedly. The natural course in certain families is ceased with sudden cardiac death, whereas in others sudden cardiac death is absent. The predominant cardiac pathology is myocyte hypertrophy and sarcomere disarray. The recent evolution of molecular genetics has facilitated the identification of the underlying genetic defects of HCM. Three genes and a fourth locus responsible for this disease have been identified, and structure-function analysis has shed significant light on the molecular basis of the disease. The ß myosin heavy chain gene is identified as the most responsible gene, and 36 mutations in this gene have been shown to be responsible for HCM. Mutations in the cardiac troponin T and a-tropomyosin genes have also been identified as related with inheritance of the disease. ldentification of the underlying genetic defects provides the opportunity to relate phenotype to specific genotypes. Thus, genetic identification of the mutation will identify the induviduals at risk of developing the disease before the presence of symptoms or the development of hypertrophy. If gene transfer therapy becomes available in the future, genotyping will certainly be a crucial examination in the patients with HCM.

10.Case Report Therapy of the Patient With Triple Accessory Pathways in a Single Session of Radiofrequency Catheter Ablation
Kamil ADALET, Fehmi MERCANOĞLU, Hüseyin OFLAZ, Mehmet MERİÇ, Kemalettin BÜYÜKÖZTÜRK, Güngör ERTEM
Pages 310 - 313
Wolff-Parkinson-White (WPW) sendromu'nda üç aksesuar yolun aynı hastada bulunuşu oldukça seyrek rastlanan bir durumdur. WPW sendromlu hastamızda hepsi sol tarafta (sol anterolateral, sol posterolateral ve sol posteroseptal) olan üç manifest aksesuar yol mevcuttu. Her üç yola da aynı seansta başarılı radyofrekans kateter ablasyonu uygulandı. Daha önce kalbin aynı tarafında üç manifest aksesuar yolun aynı seansta ablasyonu bildirilmediğinden vakanın takdimi uygun bulundu
It is very rare that three accessory pathways exist in a patient with Wolff-Parkinson-White (WPW) syndrome. In the reported case three overt accessory pathways, all left-sided (left anterolateral, left posterolateral and posteroseptal) existed in association with WPW syndrome. All three accessory pathways were successfully eliminated in the same session by radiofrequency catheter ablation. This is to our knowledge the first reported case that ablation in a single session of overt three accessory pathways localized on the same side of heart, was accomplished.

11.
Tarihçe:Çocuk Kardiyolojisi ve İlgili Sahalardaki Tarihi Gelişim

Pages 314 - 318
Abstract | Full Text PDF

12.
Editöre Mektup

Page 320
Abstract | Full Text PDF

© Copyright 2020 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale