Archives of the Turkish Society of Cardiology - Turk Kardiyol Dern Ars: 22 (2)
Volume: 22  Issue: 2 - March 1994
1.Summaries of Articles

Pages 68 - 71
Abstract | English Full Text

DERLEME
2.Significance of Inferior Abnormal Q-Waves in Predicting Inferior Wall Motion Abnormalities
Ahmet ALPMAN, Muharrem GÜLDAL, Erdem DİKER, Berkten BERKALP, Çetin EROL, Derviş ORAL, Turhan AKYOL
Pages 72 - 76
İnferior derivasyonlardaki patolojik Q dalgalarının, ventrikülografi ile belirlenen inferior duvar hareket bozukluğu (İDHB)'nun varlığını ve derecesini belirlemedeki değerini saptamak için ardışık 500 hasta incelendi. Yüzotuzbeş hastada İDHB saptandı. Bu 135 hastanın 52'sinde (% 38.5) inferior derivasyonlarda Q dalgası bulunmadı. İnferiorda patolojik Q dalgaları bulunan 122 hastanın ise 83'ünde (% 68.0) İDHB vardı. İnferior derivasyonlardaki Q dalgalarının sayısıyla İDHB'nun derecesi arasında ilişki saptanmadı. İDHB'nu göstermede tek bir inferior derivasyonda görülen Q dalgası değerli bulunmadı. İDHB, en sık olarak her 3 derivasyonda da Q dalgası bulunduğunda gözlendi (% 43.7).
Five-hundred consecutive patients were evaluated to determine the value of inferior pathologic Q waves in predicting the presence and severity of inferior wall motion abnormalities (IWMA) defined by ventriculography. An abnormal Q-wave was defined as one lasting longer than 0.03 sec and having an amplitude greater than a quarter of the R-wave. IWMA were present in 135 patients. Abnormal Q waves were absent in inferior leads in 52 patients (39 %) with IWMA. Among 122 patients with pathological Q waves. IWMA was present in 83 (68 %). Abnormal Q wave seen in only one lead was not predictive of IWMA, however, abnormal Q waves seen in all three leads were associated frequently (44 %) with IWMA. No significant association was found between the degree of IWMA and the number of inferior leads with Q waves.

3.Laser Angioplasty in Total Coronary Occlusions
Şule KORKMAZ, Yalçın SÖZÜTEK, Emine KÜTÜK, Siber GÖKSEL
Pages 77 - 83
TYİH İnvaziv Kardiyoloji Laboratuarı'na class II ve III anjina nedeniyle başvuran 41 koroner total oklüzyonlu hastaya koroner laser şartlarında PTCA işlemi yapıldı. Hastaların 15'i LAD, 11'i Cx ve 15 RC lezyonuna sahipti. Olgulara önce konvansiyonel PTCA uygulandı ve sırasıyla floopy, intermediate, standard ve magnum guide-wire denendi. Lezyon açılmış ise konvansiyonel PTCA yapıldı. Açılmayan olgularda ise Perkütan Transluminal Koroner Laser Anjiyoplasti (PTCLA) uygulandı. 41 olgunun 23 ünde konvansiyonel PTCA ile başarılı olundu (% 56). Lezyonu açılamayan 18 olguda (% 44) PTCLA işlemi Argon laser (Lastac Sistem 11) kullanılarak uygulanmak istendi, ancak 6 olguda Lastac balonun fiberinin santralizasyonundan emin olunamadığı için işlemden vazgeçildi. 12 olguya PTCLA yapıldı. 7 olguda oklüzyon açıldı (% 58.3). 5 olguda ise açılma olmadı (% 41.6). Konvansiyonel PTCA yönteminde başarı % 56 iken buna PTCLA'nın ilavesi ile bu oran % 73'e yükselmiştir. Sonuç olarak PTCLA dikkatli uygulandığında agressif olmayan yararlı bir yöntemdir. Restenoz oranları konvansiyonel PTCA dan fazla değildir. Laser sistemleri kalsifik plakları yok edemediklerinden 6 aydan daha kısa süreli total oklüzyonlarda kullanılmaları yararlıdır. Laser, İngiliz dilindeki "Light Amplification by the Stimulated Emission of Radiation" kelimelerinin baş harfleri ile oluşmuş bir kelime olup yaygın paralel elektromanyetik enerji akımını ifade etmektedir. Bu özellikler laseri tıbbi ve cerrahi uygulamalar için önemli bir kaynak haline getirmiştir. Laser ışını ilk olarak 1960 yılında elde edilmiş ve daha sonra 1961 de Johnson ve arkadaşları Neodymium (ND)-Yttrium-Aluminyum Garnet (YAG) laseri, 1962 de Patel ve arkadaşları CO2 laseri geliştirmişlerdir. Laser unitlerinin kardiovasküler sistemdeki (KVS) ilk klinik denemeleri 1985 de periferik arterlerde, 1986 da koroner arterlerde yapılmış ve 1988 yılında ise kullanımı daha da genişlemiştir. Ülkemizde ise ilk kez 1990 da periferik damar hastalıklarından başlanarak ve daha sonra koroner arterlere geçilmek suretiyle laser anjiyoplasti uygulaması tarafımızdan yapılmış olup elde edilen sonuçlar makalede sunulmuştur.
In 41 patients (pts) with class II and III angina pectoris and total coronary artery occlusion, laser PTCA was considered at the Turkey's Advanced Specialty Hospital in Ankara. The obstructed artery was left anterior descending in 15 pts, circumflex in 11 pts and the right coronary artery in 15 pts. Conventional PTCA utilizing floopy, intermediate, standard and magnum guide-wires preceded the procedure and proved successful in 23 pts. Occlusions not opened up by the conventional method in 18 pts (44 %) were subjected to laser angioplasty by Argon laser (Lastac System II). The procedure was abandoned in 6 patients due to lack of ascertainment of the Lastac balloon fiber being centralized. Of the 12 pts in whom laser angioplasty was carried out, the occlusion was opened in 7 and failed to be opened in the remaining five pts. This raised the overall angioplasty success ratio in total occlusions to 73 %. In conclusion, careful selection and application of laser coronary angioplasty is a useful and valuable method which is particularly indicated in total occlusions of less than 6 months' duration.

4.The Rate of Atrial Fibrillation Development in Patients with Cardiac Pacemakers
Serdar AKSÖYEK, Kenan ÖVÜNÇ, Giray KABAKÇI, Mehmet KABUKÇU, Ali OTO
Pages 84 - 86
Daha önce sinüs ritminde olan, kalp pili durdurulduğu zaman alttan kendi ritmi çıkan ve atriyal fibrilasyon atağı saptanmayan 167 hastada kullanılan kalp pili moduna göre atriyal fibrilasyon gelişme oranı retrospektif olarak araştırıldı. Kalp pili 79 hastada hasta sinüs sendromu, 88 hastada ise diğer nedenler (A-V tam blok 68 110 Mobitz tip A-V blok 12, bifasiküler blok 5, hipersensitif karotid sinüs sendromu 3 hasta) sebebiyle takılmıştı. Hastaların 129'unda VVI, 6'sında AAI ve 32'sinde DDD mod kalp pili mevcuttu. İzlem boyunca 43/167 (% 26) hastada a. fibrilasyon gözlendi. A. fibrilasyon gelişen hasta sayısı VVI mod için 40/129 (% 31), AAI/DDD mod için 3/38 (% 8) idi ve aralarındaki fark istatistiki olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Hasta sinüs sendromu olan hastalardan a. fibrilasyon gelişen hasta sayısı 26/79 (% 33) iken diğer nedenlerle izlenen hastalarda a. fibrilasyon gelişen hasta sayısı 17/88 (% 19) idi ve aralarındaki fark istatistiki olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Hasta sinüs sendromu olan hastalarda a. fibrilasyon gelişen hasta sayısı VVI mod için 24/57 (% 42), AAI/DDD modlar için 2/22 (% 9) idi ve aralarındaki fark istatistiki olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Diğer nedenlerle izlenen hastalardan a. fibrilasyon gelişen hasta sayısı VVI mod için 16/72 (% 22), DDD mod için 1/16 (% 6) idi ve aralarındaki fark istatistiki olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Sonuç olarak, daha önce sinüs ritminde olan ve kalp pili yerleştirilen hastalardan VVI mod pili olanlarda daha sık oranda a. fibrilasyon gelişmektedir. Bu oran hasta sinüs sendromu olan hastalarda daha da artmaktadır. Atriyal fibrilasyonunun yaşam kalitesini bozucu ve mortaliteyi artıran etkileri gözönüne alınarak özellikle hasta sinüs sendromu olan hastalarda VVI mod kalp pili yerine fizyolojik AV silsilesinin sağlandığı kalp pili modlarını tercih etmek akılcı bir yaklaşım olacaktır.
The rate of atrial fibrillation development was evaluated retrospectively in 167 patients (pts) who previously were in sinus rhythm, capable of restoring their own rhythm when the pacemaker was switched off, and had no history of atrial fibrillation. Cardic pacemakers were implanted because of sick sinus syndrome (SSS) in 79 patients while the other 88 patients had various indications to be paced (third-degree AV block 68, second-degree Mobitz type II AV block 12, bifascicular bundle block 5, hypersensitive carotid sinus syndrome 3). The modes of pacemakers were VVI in 129 pts, AAI in 6 pts and DDD in 32 pts. Atrial fibrillation developed in 43/167 (26 %) pts during follow-up. The number of pts who experienced atrial fibrillation during followup were 40/129 (31 %) for VVI pacing and 3/38 (8 %) for AAI/DDD pacing (p<0.05). Among patients with SSS, 26/179 (33 %) pts had atrial fibrillation while this number was 17/88 (19 %) among pts paced for other indications (p<0.05). In VVI pacing, 24/57 (42 %) pts with SSS had atrial fibrillation and in AAI/DDD pacing this number was 2/22 (9 %), and the difference was significant (p<0.05). Atrial fibrillation developed in 16/72 (22 %) pts with VVI pacing and 1/16 (6 %) pts with DDD pacing who were paced for indications other then SSS, disclosing again a significant difference (p<0.05). In conclusion, atrial fibrillation developed more frequently in pts with VVI pacemakers. We observed that the rate of atrial fibrillation development increases in pts with SSS. As the adverse effects of atrial fibrillation on quality of life and mortality rates are taken into consideration, we believe that it is rational to prefer pacing modes that provide AV synchrony especially in pts with SSS.

5.The Hemodynamic Effects of Prostaglandin E1 in Patients with Pulmonary Hypertension due to Mitral Stenosis: A Dose-compared Study
Nihan YAPICI, Fikri YAPICI, Zuhal AYKAÇ, Sevim CANİK, Ercüment KOPMAN
Pages 87 - 91
Bu çalışmada prostaglandin E1'in mitral kapak hastalarındaki hemodinamik etkilerini göstermek amacıyla pulmoner arter sistolik basıncı 30 mmHg'nin üzerinde olan 30 mitral kapak hastası iki gruba ayrılarak 20 ve 40 ng/kg/dk PGE 1 infüzyonu yapıldı. Her iki hasta grubunda ilaç öncesi ve sonrası hemodinamik ölçümler yapıldı. PGE1 infüzyonundan sonra istatistiksel bakımdan anlamlı (p<0.05) değişiklikler aşağıdaki parametrelere ilişkin olarak gözlendi: Ortalama arter basıncı, grup II'de 85.7'den 80 mmHg'ya, ortalama pulmoner arer basıncı grup I'de 43'den 37 mmHg'ya, grup II'de 45'den 33 mmHg'ya, santral venöz basınç, grup I'de 6'dan 5.6 mmHg'ya, grup II'de 7.5'den 6.7 mmHg'ya, pulmoner vasküler direnç grup I'de 507'den 422 din.sn.cm-5'e, grup II'de 467'den 268 din.sn.cm-5'a, pulmoner kapiller uç basıncı grup I'de 23'den 20 mmHg'ya, grup II'de 24'den 19 mmHg'ya, sistemik vasküler direnç grup I'de 2.049'dan 1967 din.sn.cm-5'a, grup II'de 1778'den 1452 din.sn.cm-5'a, sağ ventrikül atım iş indeksi grup I'de 10.6'dan 9.2 gm/m2'ye, grup II'de 11.3'den 8.7 gm/m2'ye, kalp debisi grup I'de 3.3'den 3.4 l/dk'ya, grup II'de 3.6'den 4.1 l/dk'ya, kalp indeksi grup I'de 2.19'dan 2.25 l/dk/m2'den, grup II'de 2.39'dan 2.69 l/dk /m2'ye, atım volümü grup I'de 31.7'den 32.2 ml'ye, grup II'de 33.8'den 37.1 ml'ye. Hemodinamik değişimler I. grupla kıyaslandığında II. grupta daha belirgindi (p<0.05). Bu bulgularla, PGE1'in verilen dozlarda, mitral kapak hastalarında sağ ventrikülün artyükünü azaltarak fonksiyonlarını düzelten iyi bir pulmoner vazodilatatör olduğu ve bu etkilerinin verilen dozla ilgili olduğu sonucuna varıldı.
The aim of this study was to evaluate the hemodynamic effects of prostaglandin E1 (PGE1) in patients with pulmonary hypertension due to mitral stenosis. 30 patients with pulmonary artery systolic pressures above 30 mmHg, were divided into two groups. In group I (n: 15) and in group II (n: 15) PGE1 was administered with a dose of 20 ng/kg/min and 40 ng/kg/min, respectively. Hemodynamic measurements were recorded before and after PGE1 infusion. Statistically significant changes (p<0.05) were observed by PGE1 infusion in mean values with respect to following parameters: mean arterial pressure (MAP) 85.7 to 80 mmHg in group II, mean pulmonary artery pressure 43 to 37 mmHg in group I and 45 to 33 mmHg in group II, central venous pressure 7.5 to 6.7 mmHg in group II, pulmonary vascular resistance 507 to 422 dyn. sec.cm-5 in group I and 467 to 268 dyn.sec.cm-5 in in group II, pulmonary capillary wedge pressure 23 to 20 mmHg in group I and 24 to 19 mmHg in group II, systemic vascular resistance 2049 to 1967 dyn. sec.cm-5 in group I and 1778 to 1452 dyn.sec.cm-5 in group II, right ventricle stroke work index 10.6 to 9.2 gm/m2 in group I and 11.3 to 8.7 gm/m2 in group II, cardiac output 3.3 to 3.4 1/min in group I and 3.6 to 4.1 1/min in group II, cardiac index 2.19 to 2.25 1/min/m2 in group I and 2.39 to 2.69 1/min/m2 in group II, stroke volume 31.7 to 32.2 ml in group 1 and 33.8 to 37.1 1/ml in group II. These findings were more apparent in group II patients. We concluded that PGE1 is a potent pulmonary vasodilatator improving the right ventricular functions by decreasing the right ventricular afterload in patients with mitral stenosis. It has a dose-related effect; the appropriate dose differs in patients and should be adapted by the decrease in MAP.

6.Assessment of the Severity of Valvular Pulmonary Stenosis from ECG at Ages Greater and Less than One Year
Teoman ONAT, Gülhis BATMAZ, Gülay AHUNBAY, Ayşe SARIOĞLU
Pages 92 - 98
126'sı > 1 yaş (7.0±4.2) ile 31'i ?1 yaş (0.43±0.27) gruplarında bulunan izole valvüler pulmoner stenozlu toplam 157 kişide, büyük çoğunluğunda (129 N) eko'ya dayanan sistolik gradient ile 22 EKG değişkeninin aralarındaki bağıntılar incelenmiş ve bunların ?1 yaş ile > 1 yaş gruplarında hassasiyet ve güvenilirlikleri hesaplanmıştır. Genel olarak ? 1 yaşındaki bağıntılar > 1 yaşındakilere göre daha düşüktür ve RV1 ile R/S V1 dışındaki hiçbir değişken PS gradienti ile anlamlı bir bağıntı göstermemiştir. Buna karşılık > 1 yaş grubunda V5'teki R ve R/S haricinde, hepsi anlamllı düzeydedir. Buna göre V1'deki R amplitüdü en önemli değişkendir ve bundan PS gradienti ± 29 mmHg'lık bir standart hata ile tayin edilebilir. Teker teker PS gradienti ile anlamlı ilişkiler göstermesine rağmen, V1'deki S amplitüdü haricindeki gerek voltaj, gerekse R'e varış zamanlarına veya T dalgasına ait değişkenler RV1'i içeren > 1 yaşına ait regresyonun hatası ±27 mmHg'dır ve PS gradienti ?30, 31-90 ve > 90 mmHg olmak üzere hafif, orta ve ağır gruplarda % 66 tam uyum vardır; % 11.1'inde olduğundan bir sınıf daha hafif, % 23'ünde daha ağır olarak EKG'den tayin edilebilmiştir. Buna karşılık ?1 yaş grubunun %55'inde ağırlık sınıfı isabetsiz olmuştur. Varılan sonuçlara göre ?1 yaşından önce valvüler pulmoner stenozun ağırlık derecesini EKG iyi aksettirememektedir, zira fizyolojik sağ ventrikül hipertrofisi durumu karıştırmaktadır.
The correlation between 22 ECG parameters and the systolic gradient in valvular pulmonary stenosis (PS) was studied in 126 patients at age > 1 (7.0±4.2) and in 31 infants ?1 year (0.43±0.27). The degree of sensitivity and specificity of the ECG criteria were calculated in regard to age and grade of severity of PS where the latter was mostly determined by echocardiography. The correlations of the ECG variables were much lower in patients ? 1 year and they were insignificant in most variables except R wave amplitude and R/S ratio in V1. On the other hand, in the group > 1 year of age all were significant except R amplitude and R/S ratio in V5. The amplitude of R wave in V1 correlated highest with the systolic gradient and it could be estimated with a standard error of ±29 mmHg. Although most ECG variables were correlated significantly with the degree of the systolic gradient, except S wave in V1, they did not contribute to the information brought forward by the R amplitude in V1. The bifactorial regression for the estimation of pulmonary systolic gradient from RV1 and SV1 showed a standard error of 27 mmHg. The estimates belonging to the 3 severity grades of PS showed concordance in 66 %, underestimation in 11 % and overestimation in 23 %. In the age group ?1 year, however, the discordance was 55 %. It is therefore concluded that the severity grade of the valvular PS cannot be estimated from the ECG at age ? 1 year in whom severe cases are underestimated and mild cases overestimated due to the physiologic right ventricular hypertrophy.

7.Catheterizing Modified Blalock-Taussig Shunts: Technique and Results
İ.Levent SALTIK, Ayşe SARIOĞLU, Gülhis BATMAZ, Funda ÖZTUNÇ, Ali ERTUĞRUL
Pages 100 - 103
Pulmoner stenozlu veya pulmoner atrezili kompleks siyanozlu konjenital kalp anomalilerinde palyatif veya düzeltici cerrahinin planlamasında pulmoner arteriyel anatominin gösterilmesi ve pulmoner arter basıncının tesbiti son derecede önemlidir. Şubat 1992 ile Ekim 1993 tarihleri arasında daha önceden modifiye Blalock-Taussig (MBT) şant uygulanmış 9'u erkek 2'si kız toplam 11 hastaya retrograd yolla MBT şanttan geçilerek pulmoner arter kateterizasyonu ile pulmoner arter basıncı tesbit edilerek pulmoner arteriyel anjiyografi yapıldı. Şanttan geçişte Judkins sağ koroner arter kateteri ve 0.036 mm J "guide-wire" kullanıldı. Hastaların yaşları 4 ile 22 yaş (ortalama 8.18±5.2), ağırlıkları 14 ile 45 kg (ortalama 20.5±8.9) arasındaydı. 4 hastada triküspit atrezisi + pulmoner stenoz veya pulmoner atrezi, 3 hastada dekstrokardi + komplet atrio-ventriküler (AV) kanal defekti + pulmoner stenoz (PS), 1 hastada tek ventrikül + pulmoner atrezi, 1 hastada sol AV kapak atrezisi + büyük damarların malpozisyonu + PS, 1 hastada dekstrokardi + sağ AV kapak atrezisi + ventriküler septal defekt + pulmoner atrezi ve 1 hastada büyük damarların transpozisyonu + ventriküler septal defekt + PS vardı. Kalp kateterizasyonu ve sonrasında hipokside artış, şantta tıkanma veya distritmi gibi komplikasyonlar görülmedi. Bir hastada femoral arterin ponksiyon yerinde trombüs oluştu. Çalışmamızda sağ koroner arter kateteri kullanılarak MBT şantı yoluyla pulmoner arter kateterizasyonunun kolay uygulanabilir, güvenli ve kompleks patolojilerde gerekli bir yöntem olduğu sonucuna varıldı.
Measurement of pulmonary artery (PA) size and pressure is essential for indication of permanent palliation of definitive surgery in complex lesions with pulmonary stenosis (PS) or atresia, previously palliated with modified Blalock-Taussing (MBT) shunts. From February 1992 to October 1993 with the aid of Judkins right coronary artery catheter (JR4) and 0.038 mm J curve guide-wire, we have achieved easy access to the PA through a MBT shunt in 11 consecutive patients aged 4 to 22 years (mean 8.18±5.2), weight 14 to 45 kg (mean 20.5±8.9). The patients' diagnoses were tricuspid atresia with pulmonary stenosis or pulmonary atresia (n=4), dextrocardia and complete atrio-ventricular (A-V) canal defect with PS (n=3), single ventricle with pulmonary atresia (n=1), left A-V valve atresia and malposition of the great arteries with PS (n=1), dextrocardia and right A-V valve atresia and ventricular septal defect with pulmonary atresia (n=1), and transposition of the great arteries with a ventricular septal defect and pulmonary stenosis (n=1). No complications, e.g., worsening hypoxia or dysrhythmia occurred except 1 femoral artery thrombosis. As a conclusion: access to pulmonary artery through a MBT shunt is easy, safe and effective for the visualisation of pulmonary arterial tree and measurement of the pulmonary arterial pressure.

OLGU
8.Case Reports Technique for Closure of the Small Patent Ductus Arteriosus Using the Rashkind Occluder
Ümrah AYDOĞAN, Aygün DİNDAR, Yusuf İzzet AYHAN, Talat CANTEZ
Pages 104 - 106
Çapı küçük olan duktus arteriozus açıklıklarının transkateter yolla kapatılmasında Rashkind yönteminin uygulanması güçlük yaratmaktadır. Bu yazıda dış çapı 3.3 mm olan 8F Mullins kılıfı < 2 mm duktus açıklıklarından geçirmek için geliştirilmiş olan "direksiyon yöntemi"nin ülkemizdeki ilk uygulaması sunulmaktadır.
Percutaneous transcatheter closure of patent ductus arteriosus has become a clinically viable procedure in childhood due to the pioneering work of Rashkind and Mullins. This paper presents the modification of the technique to accomplish transcatheter closure in a patent ductus arteriosus 2 mm in diameter.

DERLEME
9.Coronary Artery Disease in Monozygotic Twins
Serdar ENER, Ali Rıza KAZAZOĞLU, Hüsnü SEZER, İsmet DİNDAR, Süha EKMEKÇİOĞLU, Fikret TURAN, Cevat YAKUT
Pages 107 - 112
Prematür koroner arter hastalığı bulunan iki hasta (monozigot ikiz kardeş), bilinen ve bilinmeyen herediter risk faktörlerini vurgulamak ve gözden geçirmek amacıyla sunulmuştur. Hastaların ikisinde de iki risk faktörü (aile hikayesi ve sigara) vardı. HDL kolesterol ve apolipoprotein A düzeyleri alt sınırda, apolipoprotein B üst sınırda bulundu. Olgulardan biri Mİ geçirdikten iki yıl sonra koroner bypass operasyonu, diğeri ise takip edilmekteyken yaklaşık bir yıl sonra semptomatik hale geldi. Koroner anjiyogramda sol ön inen arterde benzer yerleşimli lezyon belirlendi. Elektif başarılı PTCA işlemi erken dönemde (15. gün) restenoz oluşması ile sonuçlandı ve sonra elektif cerrahi revaskülarizasyon yapıldı. Bu olgular daha önce yayınlanmış KAH bulunan oniki çift ikiz ile birlikte değerlendirildiğinde, ikizlerden birinde KAH varsa asemptomatik olanın dikkatle izlenmesi gerektiğini düşündürmektedir.
Two patients (monozygotic twin brothers) with premature coronary artery disease were reported so as to emphasize and review the importance of known and unknown hereditary risk factors. There were two risk factors (family history and smoking) in both patients. HDL cholesterol and apolipoprotein A levels were borderline low and apo B borderline high. One of them had undergone coronary bypass surgery two years after myocardial infarction, and the other had become symptomatic with a similar location of the lesion on LAD artery. Elective, successful PTCA procedure resulted in early (15th day) restenosis whereupon elective revascularisation was performed. These cases, along with the 12 pairs of twins with CAD reported previously, suggest that the asymptomatic twin should be carefully followed-up when the co-twin has documented coronary artery disease.

10.Mitral Valve Prolapse Syndrome
Nurettin ÖZCAN, Salih PAY, Bayram KOÇ
Pages 113 - 120
Mitral kapak prolaps sendromu (MKPS), karakteristik oskülatasyon ve ekokardiyografik kriterler ile kolay tanı konabilen, sık görülen bir kalp hastalığıdır. MKPS'ye sistolik klik-üfürüm sendromu, Barlow sendromu... gibi birçok isim verilmektedir. MKPS yirmi yıldan daha uzun bir süre önce Barlow tarafından tanımlanan kalp kapağı anormalliğine verilen isimdir. Tanıya esas olarak klinik kriterler yerine ekokardiyografik kriterler kullanılırsa, normal populasyonunun yaklaşık % 5'inde ve genç kadınların yaklaşık % 15'inde bu lezyon tespit edilebilir. Bu makalede MKPS ve tedavisi ile ilgili güncel bilgiler gözden geçirilmektedir.
The mitral valve prolapse syndrome (MVPS), a common cardiac disorder, is the name given to the heart valve abnormality described by Barlow over twently years ago. If echocardiographic rather than clinical criteria are used as the basis of diagnosis, about 5 % of a normal population and up to 15 % of young normal females would be found to have this lesion. The present article reviews some of the current information related to MVPS and its treatment.

11.Mitral Valve Reserve Capacity in Mitral Stenosis and Clinical Implications
Tuğrul OKAY
Pages 121 - 124
Normal sağlıklı kimselerde egzersiz esnasında mitral kapaktan geçen kan akımının artması ile birlikte mitral kapağın diyastolik açıklığında da artma olmaktadır. Bu durum mitral kapağın rezerv kapasitesi olarak adlandırılmaktadır. Mitral darlığı olan olgularda ise yakın tarihlere kadar mitral kapaktan geçen kan akımının, egzersiz, isoprotereol veya dobutamin yardımı ile arttırılması transmitral gradiyentte artışa yol açarken mitral kapak alanında hiç veya minimal değişikliklere neden olduğu ileri sürülmekte idi. Son bir yıldır bu konuda yapılan çalışmalar mitral darlığı konusundaki görüşlerimize değişik bir boyut kazandıracak tarzda sonuçlar vermiştir. Bugün için artık ağırlık kazanan görüş mitral kapağın mitral darlığında da az çok esneyebilme özelliği olduğu yönündedir. Bunun yanında mitral balon valvulatomi sonrası mitral kapağın rezerv kapasitesi sağlıklı mitral kapaklara yakın ölçüde düzelme göstermektedir. Balon valvutomi sonrası mitral kapağın rezerv kapasitesinin yeral kan akımının artmasını sağlamakta, bu da düşük istirahat kapak alanlarına rağmen olgulardaki semptomatik düzelmeyi açıklamaktadır. Bu fenomen, mitral balon sonrası restenozu tanımlamakta da önem taşımaktadır. İstirahatte elde edilen hemodinamik verilere dayanılarak restenozu tanımlamak, olguların semptomatolojileri ile korelasyon göstermemektedir. Bu nedenler mitral balon valvulotominin uzun dönem takip sonuçlarını değerlendirirken, ve "gerçek restenozlu" olguları belirlerken dobutamin infüzyonu ile elde edilen mitral kapak alanı, istirahatte elde edilen sabit bir mitral kapak alanı değerine göre daha sağlıklı olmaktadır.
In normal subjects, the increased mitral valve flow with exercise is accomplished by an increase in maximum diastolic mitral valve orifice (mitral valve reserve capacity). It is generally accepted that in rheumatic mitral stenosis, the stenotic mitral valve orifices is fixed in a maximally opened position in diastole with no reserve capacity. However, as shown recently, patients with milder degrees of mitral stenosis may have some residual reserve capacity allowing mitral valve area to increase during exercise. Patients with milder mitral stenosis and more pliable mitral leaflets (as evaluated by echo scoring) can increase their mitral valve area significantly on supine exercise as compared to those with more severe degree of valvular narrowing. On the other hand, the restoration of mitral valve reserve capacity after mitral balloon valvulotomy may be important in increasing the mitral valve flow without further elevation of transmitral pressure gradient, thereby contributing to the symptomatic improvement of the patients. Moreover, this phenomenon may have importance in defining restenosis after mitral balloon valvulotomy. As we have reported previously, the widely used defition of restenosis based on rest hemodynamics may not correlate with the symptomatic status during follow-up. Therefore, in evaluating the long term results of mitral valvulotomy, determination of the hemodynamic response to dobutamine may be more clinically relevant than an absolute cut-off value for mitral valve area.

12.Normothermic Blood Cardioplegia
Rıza TÜRKÖZ, Ahmet BALTALARLI, Mansur ŞAĞBAN
Pages 125 - 128
Oksijenli sıcak kan kardiyoplejisi hipoterminin oluşturduğu istenmeyen etkilerden kaçınarak arrestteki kalbe sürekli olarak oksijen sağlayarak bazı teorik avantajlar yaratır. Son yıllardaki klinik çalışmalar sürekli verilen oksijenlenmiş sıcak kan kardiyoplejisinin iyi bir miyokardiyal koruma sağladığını göstermiştir. Bu çalışmada retrograd sıcak kan kardiyoplejisinin faydalarını ve dezavantajlarını tartıştık.
Hypothermia is widely acknowledge to be the fundamental component of myocardial protection during cardiac operations. Although it prolongs the period of number of major disadvantages, including its detrimental effects on enzymatic function, energy generation, and cellular integrity. Continuous warm blood cardioplegia has been used as an alternative to traditional cold intermittent infusion techniques during cardiac surgery. Warm oxygenated blood cardioplegia has certain theoretical advantages, such as continuously supplying oxygen and substrates to the arrested heart while avoiding the side effects of hypothermia. Recent clinical reports have suggested that continuous delivery of oxygeneted warm blood cardioplegia through the coronary veins produces good myocardial preservation during aortic cross clamping. In this report, we discuss benefits and risks of retrograde continuous warm blood cardioplegia.

© Copyright 2020 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale