Turk Kardiyol Dern Ars: 44 (6)

Cilt: 44  Sayı: 6 - Eylül 2016

ARAŞTIRMA
1.
Kalp yetersizliği bulunan ejeksiyon fraksiyonu düşük hastalarda B1 adrenerjik reseptör ve sitokrom p450 2D6 enzimi genetik polimorfizmi sıklığı ve beta bloker tolerabilitesi üzerine etkisi: Beta GenTURK çalışması
Frequency of genetic polymorphism for adrenergic receptor beta and cytochrome p450 2D6 enzyme, and effects on tolerability of beta-blocker therapy in heart failure with reduced ejection fraction patients: The Beta GenTURK study
Mehdi Zoghi, Hakki Kaya, Yuksel Cavusoglu, Enbiya Aksakal, Serafettin Demir, Ceyhun Yucel, Hasim Mutlu, Oktay Ergene, Mehmet Birhan Yilmaz, On Behalf Of The Beta Genturk Study
PMID: 27665326  doi: 10.5543/tkda.2016.10733  Sayfalar 457 - 465
Amaç: Bu çalışmanın amacı, ejeksiyon fraksiyonu düşük olup kalp yetersizliği (KY) bulunan hastalarda Arginine389Glycine (Arg389Gly) ve sitokrom p450 2D6*10 (Cyp2D6*10) polimorfizmi sıklıklarını belirlemek ve bu polimorfizmlerin beta bloker (BB) tedavisi yanıtına etkisini değerlendirmektir.
Yöntemler: Ejeksiyon fraksiyonu düşük olup KY bulunan 206 hasta ve sağlıklı 90 kişilik kontrol grubu ileriye dönük olarak çalışmaya dahil edildi. Kontrol grubunun tümünün, KY’li 206 hastanın ise 162’sinin Arg389Gly ve Cyp2D6*10 polimorfizmi için genotipleri, polimeraz zincir reaksiyon ve restriksiyon fragman uzunluk polimorfizmi analizi aracılığı ile belirlendi. Azalmış ejeksiyon fraksiyonlu KY’li hastalar ve sağlıklı kontroller Arg389Gly gen polimorfizmi açısından karşılaştırıldı. Ayrıca KY’li hastalar en yüksek BB hedef dozuna ulaşıp ulaşamamalarına göre iki gruba ayrıldı.
Bulgular: Azalmış ejeksiyon fraksiyonlu KY’li hastalar ile sağlıklı kontroller arasında Arg389Gly polimorfizmi için genotip dağılım sıklıkları açısından yapılan karşılaştırmada CC ve GG genotipleri ile anlamlı ilişki gözlendi (p<0.001, OR=16, CI: 3.8–67.9 ve p<0.001, OR=0.3, CI: 0.2–0.6). En yüksek BB hedef dozuna ulaşan ve ulaşamayan hastaların ise Arg389Gly ve Cyp2D6*10 polimorfizmi için genotip sıklıkları benzerdir (sırasıyla, p=0.13, p=0.60).
Sonuç: Bu seçilmiş Türk popülasyonunda Arg389Gly polimorfizmi sıklığı azalmış ejeksiyon fraksiyonlu KY’li hastalarda sağlıklı kontrol grubundan farklıdır. Ayrıca Arg389Gly ve Cyp2D6*10 polimorfizmi BB tolerabilitesi ile ilişkili değildir.
Objective: The present objective was to determine frequency of Arginine389Glycine (Arg389Gly) and Cytochrome p450 2D6*10 (Cyp2D6*10) polymorphism in cases of heart failure-reduced ejection fraction (HFREF), and to evaluate the influence of the polymorphisms in response to beta-blocker (BB) therapy.
Methods: A total of 206 HFREF patients and 90 healthy controls were prospectively enrolled. Genotypes for Arg389Gly and Cyp2D6*10 polymorphisms of the healthy controls and 162 of the 206 heart failure (HF) patients were measured, identified by polymerase-chain-reaction- and restriction-fragment-length-polymorphism analysis. HFREF patients and healthy controls were compared regarding Arg389Gly polymorphism. The HFREF patients were separated into 2 subgroups based on achievement of maximal target dose (MTD) of BB.
Results: When comparing frequency of genotype distribution for Arg389Gly polymorphism in HFREF patients to the healthy controls, a statistically significant association was observed with CC genotype and Glisin-Glisin (GG) genotype (p<0.001, odds ratio [OR]=16, confidence interval [CI]: 3.8–67.9 and p<0.001, OR=0.3, CI: 0.2-0.6). Frequency of genotypes for Arg389Gly and Cyp2D6*10 polymorphism were similar in patients who could or could not achieve BB MTD (p=0.13 and p=0.60, respectively).
Conclusion: The frequency of Arg389Gly polymorphism in patients with HFREF in the present Turkish population differed from that of the healthy controls. However, neither Arg389Gly polymorphism nor Cyp2D6*10 polymorphism was associated with dose tolerability of BB therapy.

2.
Koroner yavaş akım fenomeninde sağ ventrikül fonksiyonu: İki boyutlu speckle-tracking ekokardiyografik çalışma
Right ventricular function in coronary slow flow: A two-dimensional speckle-tracking echocardiographic study
Ali Hosseinsabet, Shima Yarmohamadi, Sima Narimani, Nazanin Amini-farshidmehr
PMID: 27665327  doi: 10.5543/tkda.2016.72699  Sayfalar 466 - 473
Amaç: Koroner yavaşakım fenomeni (KYAF) stenoz yokluğunda anjiyografik kontrast maddenin epikardiyal koroner arterlerin distal kısmına geçişinde uzama olarak tanımlanır. Az sayıda çalışma bu durumun sağ ventrikül (SğV) işlev bozukluğuna etkilerini ele almıştır. Burada amaç KYAF’de 2 boyutlu speckle-tracking ekokardiyografi (2BSTE) kullanarak KYAF’de SağV fonksiyonlarını değerlendirmekti.
Yöntemler: Koroner yavaşakım fenomenili toplam 29 hasta ile normal koroner akımı olan 29 katılımcı SğV sistolik ve diyastolik fonksiyonlar açısından karşılaştırıldı. Katılımcılar yaş, cinsiyet, hipertansiyon ve diabetes mellitus açısından eşleştirildi. Sağ ventrikül sistolik ve diyastolik fonksiyonları atım dalgalı doku Doppler ekokardiyografisi ve 2BSTE ile değerlendirildi.
Bulgular: Doku Doppler ekokardiyografisi ve 2BSTE indeksleri açısından KYAF grubuyla kontrol grubu arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılıklar yoktu.
Sonuç: Koroner yavaşakım fenomeni, SağV’nin sistolik ve diyastolik fonksiyonuna ilişkin doku Doppler ekokardiyografisi ve 2BSTE’nin indeksleri ile ilişkili değildi.
Objective: Coronary slow-flow phenomenon (CSFP) is described as protracted passage of angiographic contrast agent to the distal portion of the epicardial coronary arteries in the absence of stenosis. Few studies have addressed the effects of this condition on right ventricular (RV) dysfunction. The present objective was to assess RV function in CSFP via 2-dimensional speckle-tracking echocardiography (2DSTE).
Methods: A total of 29 patients with CSFP and 29 participants with normal coronary flow were compared regarding RV systolic and diastolic functions. Participants were matched for age, sex, hypertension, and diabetes mellitus. RV systolic and diastolic functions were evaluated with pulsed-wave tissue Doppler echocardiography and 2DSTE.
Results: There were no statistically significant differences between the CSFP group and the control group regarding tissue Doppler echocardiographic and 2DSTE-derived indices.
Conclusion: CSFP was not associated with tissue Doppler echocardiographic and 2DSTE-derived indices of RV systolic and diastolic function.

3.
Klinik olarak kardiovasküler hastalığı olmayan kişilerde diyagonal kulak memesi kıvrımı varlığı epikardiyal yağ dokusu ve karotis intima medya kalınlığında artış ile ilişkilidir
Diagonal earlobe crease associated with increased epicardial adipose tissue and carotid intima media thickness in subjects free of clinical cardiovascular disease
Murat Ziyrek, Sinan Sahin, Emrah Ozdemir, Zeydin Acar, Serkan Kahraman
PMID: 27665328  doi: 10.5543/tkda.2016.37806  Sayfalar 474 - 480
Amaç: Aterosklerotik koroner arter hastalığı, tüm dünyada önde gelen ölüm nedenlerinden birisidir. Diyagonal kulak memesi kıvrımı (DKMK) kardiyovasküler hastalıkların basit, noninvaziv bir belirtecidir. Epikardiyal yağ dokusu kalınlığı (EYDK) ve karotis intima medya kalınlığının (KIMK) ateroskleroz ile ilişkisi oldukça iyi araştırılmış olmasına rağmen DKMK ile EYDK ve KIMK arasındaki ilişkiyi gösteren bir veri yoktur. Bu çalışmada biz bu ilişkiyi incelemeyi amaçladık.
Yöntemler: Çalışmaya dahil edilen olgular kardiyoloji kliniğine ayaktan tedavi için başvuran sağlıklı yetişkinler arasından seçildi. Diyagonal kulak memesi kıvrımı olan 65 olgu ile yaş-cinsiyet eşleştirilmiş ve DKMK olmayan 65 kontrol olgusu çalışmaya alındı. Tüm olgularda EYDK ve KIMK ölçüldü ve sonuçlar değerlendirildi.
Bulgular: Epikardiyal yağ dokusu kalınlığı DKMK grubunda anlamlı derecede daha fazla idi (0.57±0.12 ve 0.35±0.05; p<0.0001). Bunun yanında, KIMK da DKMK grubunda anlamlı derecede fazla idi (0.85±0.16 ve 0.60±0.15; p<0.0001). Karotis intima medya kalınlığı ile EYDK arasında anlamlı pozitif korelasyon saptandı (r=0.594; p<0.0001). Regresyon analizleri ile DKMK varlığının EYDK ve KIMK ile bağımsız olarak ilişkili olduğu saptandı.
Sonuç: Bu çalışma ile, literatürde ilk kez klinik olarak kardiyovasküler hastalığı olmayan olgularda DKMK ile EYDK ve KIMK arasında anlamlı, bağımsız bir ilişki olduğu gösterilmiştir.
Objective: Atherosclerotic coronary artery disease is a leading cause of death, worldwide. Diagonal earlobe crease (DELC) has been suggested as a simple, noninvasive marker of cardiovascular disease. Although epicardial adipose tissue (EAT) thickness and carotid intima media thickness (CIMT) are closely related to atherosclerosis, the relation between EAT, CIMT, and DELC had yet to be studied. The present objective was to analyze this association.
Methods: Subjects were apparently healthy individuals referred to the cardiology outpatient clinic. A total of 65 subjects with DELC and 65 age- and sex-matched controls without DELC were enrolled. EAT thickness and CIMT were measured and analyzed.
Results: Epicardial adipose tissue thickness was significantly higher in the DELC group (0.57±0.12 vs. 0.35±0.05; p<0.0001). CIMT was also significantly higher in DELC group (0.85±0.16 vs. 0.60±0.15; p<0.0001). Correlation analysis showed that CIMT was significantly correlated with EAT thickness (r: 0.594; p<0.0001). Linear regression analysis showed that presence of DELC was independently associated with CIMT and EAT thickness.
Conclusion: A significant and independent association between the presence of DELC and increased CIMT and EAT thickness was presently determined, for the first time, in subjects free of clinical cardiovascular disease.

4.
Türk kalp yetersizliği hasta kohortunda fonksiyonel kapasite ile sosyoekonomik durum arasındaki ilişki
Relationship between functional capacity and socioeconomic status in a cohort of Turkish heart failure patients
Hakkı Kaya, Meltem Refiker Ege, Ali Zorlu, Osman Beton, Hasan Güngör, Ahmet Temizhan, Yeşim Güray, Yüksel Çavuşoğlu, Mehdi Zoghi, Mehmet Birhan Yılmaz, On Behalf Of TREAT-HF Investigators
PMID: 27665329  doi: 10.5543/tkda.2016.85594  Sayfalar 481 - 487
Amaç: New York Kalp Cemiyeti (NYHA) sınıflaması kalp yetersizliği (KY) bulunan hastalarda prognozu öngörür. Sosyoekonomik durumun hastalığın seyri ve tedavi stratejilerini etkileme olasılığı mevcuttur. Biz bu çalışmada Türk KY’li hastaların sosyoekonomik durumlarının NYHA sınıflarını etkileyip etkilemediğini incelemeyi amaçladık.
Yöntemler: Türk Araştırma Takımı-KY (TREAT-HF) KY’li hastaların çeşitli yönlerini araştırmayı amaçlayan 52 soruluk bir anket çalışmasıdır. Türk Araştırma Takımı-KY 2013 kohortuna Türkiye’deki 11 farklı merkezden KY’li 503 hasta alındı. Hastalar fonksiyonel sınıflarına göre daha iyi NYHA fonsiyonel sınıfı (I-II) olanlar (Grup I) ve daha kötü NYHA fonksiyonel sınıfı (III-IV) olanlar (Grup II) olarak iki gruba ayrıldı. Ayrıca hastalar cinsiyetlerine göre değerlendirildi.
Bulgular: Ortalama yaşları 59.7±14.07, ortalama ejeksiyon fraksiyonları (EF) %31.7±9.22, 326’sı erkek, 133’ü kadın olan 459 hastanın NYHA fonksiyonel sınıfı değerlendirildi. Yapılan çok değişkenli analizde gelir düzeyinin ≥1000 TL olması, erkek cinsiyet, daha genç yaş ve daha yüksek EF; tüm hasta popülasyonu için diğer değişkenlerden bağımsız olarak daha iyi fonksiyonel sınıf ile ilişkili bulundu. Ejeksiyon fraksiyonuna ek olarak kadınlar için düzenli kilo kontrolü yapmak daha iyi fonksiyonel sınıf ile bağımsız olarak ilişkili bulunurken, erkekler için daha genç yaş ve gelir düzeyinin ≥1000 TL olması daha iyi fonksiyonel sınıf ile bağımsız olarak ilişkiliydi.
Sonuç: Çalışmamız KY’li Türk hastalardan oluşan bir kohortta sosyoekonomik durumun NYHA fonksiyonel kapasite sınıflandırması ile ilişkili olduğunu göstermiştir.
Objective: New York Heart Association (NYHA) classification predicts prognosis for heart failure (HF) patients. Socioeconomic status (SES) has the potential to affect treatment strategy and disease course. The present objective was to investigate whether SES of Turkish HF patients affected NYHA classification.
Methods: Turkish research team-HF (TREAT-HF) is a questionnaire study with 52 questions, the purpose of which is to aid in the assessment of various qualities of HF patients. The 2013 TREAT-HF cohort included 503 patients from 11 centers in Turkey. Patients were divided into 2 groups according to NYHA functional classification: I-II, a better functional classification, or III-IV, a poorer functional classification. In addition, patients were analyzed according to gender.
Results: Evaluated were NYHA functional classifications of 459 (326 males and 133 females) patients with a mean age of 59.7±14.07 years and a mean ejection fraction (EF) of 31.7±9.22%. Total monthly family income level of ≥1000 TL, younger age, higher EF, and male gender were independently associated with better NYHA functional classification. In addition to EF, regular weight control was found to be independently associated with better NYHA classification for females, while younger age and income of ≥1000 TL were independently associated with better NYHA classification for males.
Conclusion: The present results demonstrated that SES was associated with NYHA functional classification in a cohort of Turkish HF patients.

5.
Türk kadınlarında koroner kalp hastalığı nedeniyle hastanede yatış sonrası fiziksel hareketsizlik ve düşük yaşam kalitesi: Euroaspire III’ten çıkarımlar
Physical inactivity and low quality of life of Turkish women after hospitalization for coronary heart disease: Inferences from EUROASPIRE III
Lale Tokgözoğlu, Sercan Okutucu, Ergun Barış Kaya, Çetin Erol, Oktay Ergene
PMID: 27665330  doi: 10.5543/tkda.2016.30788  Sayfalar 488 - 497
Amaç: Koroner kalp hastalığı nedeniyle hastaneye yatıştan sonra yaşam tarzı değişikliklerinin, risk faktörü yönetiminin, fiziksel aktivitenin, duygudurum ve yaşam kalitesi indekslerinin (i) Türk kadınları ve Türk erkekleri; (ii) Türk kadınları ve Avrupalı kadınlar arasında karşılaştırılması amaçlandı.
Yöntemler: EUROASPIRE III (the European Action on Secondary and Primary Prevention by Intervention to Reduce Events III) kapsamında toplam 2268 kadın hastayla (8966 hastanın %25.3’ü, ortalama yaş 65.8±9.0 yıl) görüşüldü. Türkiye kohortunda hastaneye başvurudan en az altı ay sonrasında 65 kadın (ortalama yaş 63.3±9.9 yıl) ve 273 erkek hastayla (ortalama yaş 59.1±9.6 yıl) görüşme yapıldı; klinik ve biyokimyasal testler uygulandı. Hastalara Godin Boş Zaman Egzersiz Anketi (GLTEQ), Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi (IPAQ), Hastane Anksiyete Depresyon Ölçeği ve yaşam kalitesini değerlendiren anketler yapıldı.
Bulgular: Koroner kalp hastalığı nedeniyle hastaneye yatıştan sonra, (i) Türk kadınlarında Avrupalı kadınlara göre kardiyak rehabilitasyon programına katılım ve fiziksel aktivite indeksleri daha düşüktür, (ii) Türk kadınlarında Türk erkeklerine göre fiziksel aktivite indeksleri daha düşüktür, (iii) Türk kadınlarında Türk erkeklerine göre HADS anksiyete skoru ve HADS depresyon skoru daha yüksektir, (iv) Türk kadınlarında Avrupalı kadınlara göre HADS anksiyete skoru ve HADS depresyon skoru daha yüksektir, (v) Türk kadınlarında Avrupalı kadınlara ve Türk erkeklere göre yaşam kalitesi indeksleri daha düşüktür.
Sonuç: Türk kadınlarında koroner kalp hastalığı nedeniyle hastaneye yatış sonrası fiziksel aktivite ve yaşam kalitesi indeksi düşük, depresyon ve anksiyete yüksektir. Özellikle kadınlar olmak üzere tüm hastalarda fiziksel aktivitenin ve kardiyak rehabilitasyon programına uyum artırılması sağlanmalıdır.
Objective: The present objective was to compare changes in lifestyle between (i) Turkish women and Turkish men, and (ii) Turkish women and European women, after hospitalization for coronary heart disease (CHD). Risk factor management, physical activity, mood, and quality of life (QOL) indices were compared.
Methods: A total of 2268 women (25.3% of 8966 patients, mean age: 65.8±9.0 years) were interviewed using the European Action on Secondary and Primary Prevention by Intervention to Reduce Events III (EUROASPIRE III). In the Turkey cohort, 65 women (mean age: 63.3±9.9 years) and 273 men (mean age: 59.1±9.6 years) were interviewed, and underwent clinical and biochemical tests at a minimum of 6 months after hospital admission. Patients completed the Godin Leisure-Time Exercise Questionnaire (GLTEQ), the International Physical Activity Questionnaire (IPAQ), the Hospital Anxiety and Depression Scale (HADS), and questionnaires assessing QOL.
Results: After hospitalization for CHD, (i) Turkish women have lower participation in cardiac rehabilitation (CR) programs and lower physical activity indices than European women, (ii) Turkish women have lower physical activity indices than Turkish men, (iii) HADS anxiety scores and HADS depression scores were higher for Turkish women than for Turkish men, (iv) HADS anxiety scores and HADS depression scores were higher for Turkish women than for European women, (v) QOL indices were lower for Turkish women than for either European women or Turkish men.
Conclusion: Turkish women engage in less physical activity, have lower QOL, and have higher rates of depression and anxiety after hospitalization for CHD than either of the other groups assessed. Every effort should be made to increase physical activity, and CR program adherence in general, particularly in female patients.

6.
Hemanjiyomu olan çocuklarda kardiyolojik değerlendirme
Cardiac evaluation in children with hemangiomas
İlkay Erdoğan, Faik Sarıalioğlu
PMID: 27665331  doi: 10.5543/tkda.2016.65171  Sayfalar 498 - 502
Amaç: Hemanjiyomlar küçük çocuklarda en sık görülen tümörlerdir ve gerekli olduğunda propranolol ile tedavi edilirler. Propranolol tedavisi başlanmadan once kardiyolojik değerlendirme için standart yöntemler henüz bulunmamaktadır. Bu çalışma pediyatrik hemanjiyom hastalarında tedavi öncesi kardiyak durumun ve propranololun yaşamsal bulgulara etkilerini değerlendirmeye yardımcı olmak için tasarlandı.
Yöntemler: Bütün hastalar propranolol tedavisine başlamadan önce aynı pediyatrik kardiyolog uzmanı ve onkolog uzmanı tarafından değerlendirildi. Kardiyak değerlendirmede ekokardiyografi ve elektrokardiyografi kullanıldı. Eylül 2009 ve Ocak 2014 arasında yaşları dört gün ile on ay arasında olan toplam 146 hasta çalışmaya alındı.
Bulgular: Hastaların hiçbirinde propranolol kullanımı için kontrendikasyon yoktu. Ancak bu hastalarda anatomik defektler genel popülasyona göre daha sıkdı. Hemanjiyomların sol ventrikül boyutları üzerine etkisi araştırıldı ve sadece üç hastada sol ventrikül genişlemesi saptandı. Ancak hastaların 68’inde ekokardiyografi ile bir patoloji saptandı. Bu patolojiler hastaların 17’sinde patent foramen ovale, 4’ünde ventriküler septal defekt, 9’unda atriyal septal defekt (sağ kalp boşluklarında genişlemeye sebep olan) 8’inde patent duktus arteriyozus, 6’sında fizyolojik pulmoner darlık ve 1 hastada aort koarktasyonu idi.
Sonuç: Hemanjiyomlar çocuklarda hatta prematüre bebeklerde dahi propranolol ile kardiyolojik yan etkiler görülmeden güvenle tedavi edilebilirler. Ayrıca, büyük cilt hemanjiyomları çocuk hastalarda ventrikül çapını genişletmemektedir.
Objective: Hemangiomas are tumors most commonly encountered in pediatric patients, and are frequently treated with propranolol. However, there are currently no standard methods for evaluating cardiac function in patients prior to propranolol treatment. The present study was designed to aid in the evaluation of pretreatment cardiac and effects of propranolol on vital signs in pediatric hemangioma patients.
Methods: A pediatric oncology specialist and a pediatric cardiology specialist examined all patients prior to initiation of propranolol treatment. All patients were examined by the same 2 physicians. Cardiac evaluation included complete echocardiogram and electrocardiography. From September 2009 to January 2014, 146 patients aged 4 days to 10 years were screened.
Results: No patient had cardiac contraindication to propranolol. The effect of hemangioma on left ventricle size was examined, but left ventricle dilatation was found in only 3 patients. However, 68 patients had abnormal echocardiogram: 17 had patent foramen ovale, 4 had ventricular septal defect, 9 had atrial septal defect (associated with right heart enlargement), 8 had patent ductus arteriosus, 6 had physiologic pulmonary stenosis, and 1 had an aortic coarctation. No contraindications to propranolol or side effects were observed. However, cardiac anatomic defects were more common in this patient group than in the general population.
Conclusion: Hemangiomas in infants or children, even in small or premature infants, can be treated with propranolol without significant cardiac side effects. In addition, large dermal hemangiomas were not found to affect ventricular size in pediatric patients.

OLGU BILDIRISI
7.
Jeune sendromu ile hipertrofik kardiyomiyopati birlikteliği: Literatürdeki ilk olgu
Hypertrophic cardiomyopathy with Jeune syndrome: The first reported case
Osman Güvenç, Saime Sündüs Uygun, Derya Çimen, Eyüp Aslan, Ali Annagür
PMID: 27665332  doi: 10.5543/tkda.2015.29677  Sayfalar 503 - 506
Özet– Jeune sendromu (Asfiktik torasik displazi), nadir görülen bir iskelet distrofisidir. Otozomal resesif olarak geçer. Hastalarda dar göğüs kafesi, rizomelik cücelik, karaciğer, böbrek ve pankreas anomalileri gelişir. Akciğer hipoplazisi ve pulmoner hipertansiyon yüksek oranda bildirilmiştir. Hastaların bir kısmı yaşamın erken dönemlerinde solunum yetersizliğinden kaybedilir. Bu makalede, ağır asfiktik doğum öyküsü ile kliniğimize sevk edilen ve Jeune sendromu tanısı konulan, ekokardiyografik incelemede hipertrofik kardiyomiyopati tespit edilen olgu sunuldu. Nadir görülen bu hastalık, hipertrofik kardiyomiyopatinin eşlik ettiği ilk olgu olması nedeniyle literatür bilgileri eşliğinde tartışıldı.
Summary– Jeune syndrome (Asphyxiating thoracic dysplasia) is a rare dystrophy of the skeleton, inherited as an autosomal recessive condition. Patients develop a narrowed thorax, rhizomelic dwarfism, and hepatic, renal, and pancreatic abnormalities. High rates of pulmonary hypoplasia and pulmonary hypertension have been reported. Some patients die in early stages of life due to respiratory failure. The case of a patient referred with a history of severe asphyxiating birth, who had been diagnosed with Jeune syndrome and later hypertrophic cardiomyopathy (HCM) upon echocardiographic examination is described in the present report. This rare disease is discussed with respect to the current literature, as the present is the first reported case to be accompanied by HCM.

8.
Lotus kapak sistemi kullanılarak yapılan ve subklaviyan arter yoluyla uygulanan ilk transkateter aort kapak replasmanı
First trans-subclavian transcatheter aortic valve replacement using Lotus valve system
Serdal Baştuğ, Abdullah Nabi Aslan, Cenk Sarı, Hakan Süygün, Engin Bozkurt
PMID: 27665333  doi: 10.5543/tkda.2015.81242  Sayfalar 507 - 510
Özet– Transkateter aort kapak implantasyonu (TAVI) ciddi aort darlığı olan yüksek riskli yaşlı hastalarda cerrahi aort kapak replasmanına karşı umut verici bir tedavi seçeneğidir. Çoğunlukla geriye doğru, femoral arter yolu ile uygulanır. Ancak, bu hastaların yaklaşık üçte birinde ciddi iliyofemoral arter hastalığı da olduğundan femoral yolla işlemi yapmak her zaman mümkün olmayabilir. Bu yazıda, ciddi aort darlığı ve iki taraflı iliyofemoral arter hastalığı olan, bu nedenle sol subklaviyan arter yoluyla Lotus kapak sistemi kullanılarak TAVI uygulanan 74 yaşında bir erkek hasta sunuldu.
Summary– Transcatheter aortic valve implantation (TAVI), most commonly performed via retrograde femoral artery access, is a promising alternative to surgical aortic valve replacement in elderly, high-risk patients with severe aortic stenosis (AS). Approximately one-third of these patients suffer from severe iliofemoral arteriopathy, ruling out transfemoral approach. The case of a 74-year-old man with severe AS and bilateral iliofemoral arteriopathy treated with left trans-subclavian (TS) TAVI using the Lotus valve system is described in the present report.

9.
Antibiyotik ve narkotik analjezik tedavisini takiben ortaya çıkan eosinofilik pnömoni ve eozinofili ile ilişkili eozinofilik miyokardit
Eosinophilic myocarditis associa ted with eosinophilic pneumonia and eosinophilia following antibiotic and narcotic analgesic treatment
Aziz İnan Çelik, Ali Deniz, Mustafa Tangalay, Muhammet Buğra Karaaslan, Emine Bağır Kılıç
PMID: 27665334  doi: 10.5543/tkda.2015.09056  Sayfalar 511 - 513
Özet– Eozinofilik miyokardit (EM), miyokarditin nadir gözlenen bir formu olup sıklıkla kalp yetersizliği ile beraber gözlenmektedir. Eozinofilik miyokardit sıklıkla hipereozinofili sendromunun (HES) bir bileşenidir. Hipereozinofili sendromu nadir bir hastalık olup, eozinofili ile kendini gösteren organ sistem bozukluğudur. Otuz sekiz yaşında erkek hasta acil servise sol inguinal ağrı ve ateş ile başvurdu. İdrar yolu enfeksiyonu ve nefrolitiyazis tanısı ile hastaneye yatırıldı. Antibiyotik (meropenem günde 3 gram) ve analjezik (pethidin günde 50 mg) tedavisi intravenöz başlandı. Göğüste kırmızı lekeler ve akciğerlerde iki taraflı ral ve akciğer seslerinde azalma saptandı. Elektrokardiyogramda spesifik bir değişiklik gözlenmedi. Laboratuvar değerlerinde kardiyak biyobelirteçlerde yükseklik ve eozinofili gözlendi. Periferik kan yayması ve kemik iliği biyopsisi eozinofili ile uyumluydu. Akciğer grafisinde yaygın iki taraflı interstisyel ve retikülonodül infiltrasyonlar gözlendi. Transtorasik ekokardiyografide sol ventrikül kalınlaşması saptandı. Koroner anjiyografide koroner arterler normal olarak değerlendirildi. Eozinofilik miyokarditten şüphelenilen olguya kesin tanı ve tedavi açısından endomiyokardiyal biyopsi yapıldı. Patolojik değerlendirmeler EM tanısını doğruladı. Kesin tanı konulduktan sonra hastaya kortikosteroid tedavisi başlandı. Tedaviden bir gün sonra, hastanın göğüs ağrısı ve nefes darlığı belirgin bir şekilde azaldı ve aynı zamanda kardiyak biyobelirteçler ve eozinofil değerinde azalma gözlendi; 72 saat sonra akciğer grafisi normal olarak değerlendirildi. Hasta kortikosteroid tedavisi ile taburcu edildi.
Summary– Eosinophilic myocarditis (EM) is a rare form of myocarditis that usually presents with heart failure due to eosinophilic infiltration. EM is often a component of hypereosinophilic syndrome (HES). HES is a rare disorder characterized by persistent, marked eosinophilia combined with organ system dysfunction. A 38-year-old man was admitted to emergency services with left inguinal pain and fever, and was hospitalized with diagnosis of nephrolithiasis and urinary tract infection. Intravenous antibiotic therapy of 3 grams meropenem per day and analgesic of 50 mg pethidine per day were administered. Typical angina pectoris and dyspnea developed approximately 24 hours after treatment. Rash on the chest, and diminished bilateral lung sounds and rales were observed. Nonspecific changes were present on electrocardiogram. Laboratory analysis showed progressively increasing levels of cardiac biomarkers and eosinophilia. Peripheral blood smear, bone marrow aspiration, and biopsy demonstrated eosinophilia. Chest x-ray revealed diffuse, bilateral interstitial and reticulonodular infiltrates. Transthoracic echocardiography showed thickened left ventricle. Coronary angiography revealed normal coronary arteries. EM was suspected, endomyocardial biopsy was performed, and pathologic specimen confirmed the diagnosis. Corticosteroid treatment was initiated, and within 1 day, angina pectoris and dyspnea had dramatically reduced, and cardiac biomarkers and eosinophil count had decreased. Normal chest x-ray was observed after 72 hours. The patient was discharged with steroid treatment.

10.
Karın içi cerrahi sonrası meydana gelen Ters Takotsubo kardiyomiyopatisi
Reverse Takotsubo cardiomyopathy following intra-abdominal surgery
Burak Açar, Özgür Kırbaş, Sefa Ünal, Zehra Gölbaşı, Sinan Aydoğdu
PMID: 27665335  doi: 10.5543/tkda.2016.33348  Sayfalar 514 - 516
Özet– Ters Takotsubo kardiyomiyopatisi (KMP) kalbin daha çok bazal segmentlerini etkileyen ve anlamlı koroner darlığın olmadığı nadir bir kalp yetersizliği sebebidir. Bu yazıda, 50 yaşında kadın hastada karın içi cerrahi sonrası gelişen ters Takotsubo kardiyomiyopatisi sunuldu.
Summary– Reverse Takotsubo cardiomyopathy (RTC) is a rare condition characterized by systolic dysfunction of the basal segments of the left ventricle in the absence of obstructive coronary artery disease. The case of a 50-year-old woman with RTC following intra-abdominal surgery is described in the present report.

11.
İleri yaşta akut inferiyor miyokart enfarktüsü ile başvuran ve atriyal septal defekt anomalisinin eşlik ettiği doğumsal düzeltilmiş büyük arter transpozisyonu
Congenitally corrected transposition of the great arteries in patient with atrial septal defect and acute inferior segment myocardial infarction
Veysel Tosun, Necmettin Korucuk, Mustafa Serkan Karakaş, Ünal Güntekin
PMID: 27665336  doi: 10.5543/tkda.2015.31624  Sayfalar 517 - 520
Özet– Doğumsal düzeltilmiş büyük arter transpozisyonu, doğumsal kalp hastalıklarının yaklaşık olarak %1’ini oluşturan nadir bir anomalidir. Tanı konulduğu yaş ve yaşama oranları değişkendir ve pulmoner darlık, ventriküler septal defekt, atriyal septal defekt, atriyoventriküler bloklar, atriyoventriküler kapak yetersizlikleri gibi eşlik eden anomalilerle ilişkilidir. Literatürde tek koroner ostiyumunun ve atriyal septal defektin eşlik ettiği düzeltilmiş büyük arter transpozisyonu olguları nadirdir. Bu yazıda, akut inferiyor ST segment yükselmeli miyokart enfarktüsü ile başvuran ve anjiyografisinde sağ sinüs Valsalvadan köken alan tek çıkımlı koroner ostiyumunun eşlik ettiği düzeltilmiş büyük arter transpozisyonlu 55 yaşında erkek hasta sunuldu. Hastanın sirkümfleks arterine başarılı perkütan anjiyoplasti ve stent implantasyonu yapıldı. Ekokardiyografi, düzeltilmiş büyük arter transpozisyonuna eşlik eden atriyal boşluklar arasındaki negatif kontrastlanmayı gösterdi. Hasta tıbbi tedavi ile ameliyat sonrası sekizinci günde taburcu edildi. Bizim bilgilerimize göre, bu olgu, düzeltilmiş büyük arter transpozisyonu, atriyal septal defekt, tek ostiyumdan köken alan koroner arterler ve akut miyokart enfarktüsünün birlikte görüldüğü ilk olgudur.
Summary– Congenitally corrected transposition of the great arteries is a rare abnormality accounting for approximately 1% of clinically apparent congenital heart disease. Age at time of diagnosis and survival rate vary and depend on associated anomalies, including pulmonary stenosis, ventricular septal defect, atrial septal defect, atrioventricular block, and atrioventricular valve regurgitation. Reported cases of corrected transposition of the great arteries with single coronary ostium anomaly and atrial septal defect are very rare. Described in the present report is the case of a 55-year-old male who presented with acute inferior ST-segment elevation myocardial infarction and coincidental single coronary ostium arising from the right sinus of Valsalva, as observed on coronary angiography. Successful balloon angioplasty and stenting of the circumflex artery were performed. Echocardiography demonstrated the corrected transposition of the great arteries with negative contrast enhancement between the atrial chambers. The patient was discharged with medical therapy on the eighth postoperative day. To our knowledge, the present is the first report to describe corrected transposition of the great arteries, atrial septal defect, single coronary ostium, and acute myocardial infarction as comorbidities.

12.
Yenidoğanda umblikal ven yoluyla aort balon valvüloplastisi: Ülkemizdeki ilk tecrübe
Balloon valvuloplasty for aortic stenosis using umbilical vein access in a newborn: First experience in Turkey
Kemal Nişli, Serra Karaca, Aygün Dindar
PMID: 27665337  doi: 10.5543/tkda.2016.39969  Sayfalar 521 - 523
Özet– Ciddi doğumsal aort kapak darlığı tedavisinde balon valvüloplasti, işlem sonrası aort yetersizliği gelişmesi riski ve orta dönemde tekrar daralma gelişebilmesine karşın etkin bir tedavi şeklidir. Yenidoğanda kritik veya ciddi aort darlığının balonla genişletilmesi için en uygun damar yaklaşımı konusunda ise fikir birliği yoktur. Yenidoğanın kritik aort darlığı acilen ve etkin bir şekilde tedavi edilmelidir. Cerrahi tedavi dikkate değer morbidite ve mortalite ile ilişkilendirilmiştir. Kateter yoluyla tedavi cerrahi tedavi ile kıyaslandığında bu grup hastalarda önemli avantajlara sahiptir. Perkütan balonla genişletme darlığın acil olarak giderilmesi için sıklıkla kullanılır ve bu tedavi için çeşitli damar yaklaşımları mevcuttur. Kritik aort darlığı ve aort koarktasyonun kateter yoluyla tedavisinde umblikal arter ve ven yaklaşımı çok az sayıda hastada denenmiştir. Umblikal arter ve ven yaklaşımı yenidoğanın kritik aort darlığının balonla genişletilmesinde seçenek olarak düşünülmelidir. Mevcut kateterler ile 2.5 kg’ın altındaki bebeklerde dahi işlem güvenli, basit ve etkindir.
Summary– Balloon valvuloplasty is an effective therapy for severe congenital aortic valve stenosis, with mild aortic insufficiency and minimal intermediate-term restenosis.
No consensus currently exists regarding optimal vascular approach for balloon dilatation in newborns with critical or severe aortic valve stenosis. Critical aortic valve stenosis in newborns must be treated promptly and effectively. Transcatheter therapy may offer marked advantages, as surgical therapy has been associated with significant rates of morbidity and mortality. Percutaneous balloon dilatation is usually performed as emergent therapy of valve stenosis, with various options for vascular approach. While umbilical artery and vein access is rarely used in the treatment of critical aortic valve stenosis and aortic coarctation, this approach is a safe, simple, and effective choice for balloon dilatation in newborns, even in those weighing under 2.5 kg.

DERLEME
13.
Koroner arter baypas greftleme sonrası depresyon: Yeniden gözden geçirme
Depression following coronary artery bypass grafting surgery revisited
Nosratollah Pourafkari, Leili Pourafkari, Nader D Nader
PMID: 27665338  doi: 10.5543/tkda.2016.49697  Sayfalar 524 - 529
Özet– Koroner arter baypas greftleme (KABG) en yaygın kalp cerrahisi girişimidir. İskemik kalp hastalarında depresyon sık görülen bir komorbidite olup hastalığın seyrini ve KABG sonrası derlenme sürecini etkileyebilmektedir. Koroner arter baypas greftleme sonrası depresyon kadınlarda daha sık olup uzun vadede mortalitenin bağımsız bir öngördürücüsüdür. Ancak kardiyologların yarısından azı hastalarında depresyon semptomlarını sorgulamakta olup rutin olarak tarama ölçümleri kullanılmadığından bu hasta popülasyonunda depresyon hâlâ düşük oranda tanınmaktadır. Diğer taraftan ilaçların yan etkileri ve etkileşimleri göz önüne alındığında iskemik kalp hastalığı olanlarda depresyon tedavisi zorlayıcı olabilmektedir. Burada KABG sonrası hastalarda depresyonun risk faktörleri, prognozu, önlenmesi ve tedavisi üzerine bir derleme sunuyoruz.
Summary– Coronary artery bypass grafting (CABG) is the most common cardiac surgical procedure. Depression is a frequent comorbidity in patients with ischemic heart disease that can affect the course of the disease and the process of recovery after CABG. Depression after CABG is more common in women and is an independent predictor of mortality in long-term. However, fewer than half of cardiologists ask about depression symptoms in their patients, and with screening measures not being routinely utilized, depression remains under-recognized in this patient population. Treatment of depression in patients with ischemic heart disease can be challenging, considering unwanted medication side effects and interactions. The present report is a review of risk factors, prognosis, prevention, and treatment of depression in patients following CABG.

OLGU GÖRÜNTÜSÜ
14.
Yüksek doz varfarin tedavisine bağlı masif karaciğer hematomu
Massive liver hematoma secondary to overdose of warfarin treatment
Çetin Geçmen, Muzaffer Kahyaoglu, Ecem Yanık, Mesut Alp Karatas, Ibrahim Akin Izgi
PMID: 27665339  doi: 10.5543/tkda.2016.88472  Sayfa 530
Makale Özeti | Tam Metin PDF

15.
An extremely unusual pacemaker complication
Ricardo C Rodrigues, André Correia, Susana Gomes, Graça Caires, Décio Pereira
PMID: 27665340  doi: 10.5543/tkda.2016.12980  Sayfa 531
Makale Özeti | Tam Metin PDF

16.
Cannon ‘A’ waves during complete atrioventricular block
Luis Álvarez - Acosta, Alejandro Quijada - Fumero, Raquel Pimienta - Gónzalez, Julio S. Hernández - Afonso
PMID: 27665341  doi: 10.5543/tkda.2016.45640  Sayfa 532
Makale Özeti | Tam Metin PDF | Video

17.
Romatizmal mitral kapak hastalığı olan bir hastada sol atriyal apendiks ostiyal darlığı
Left atrial appendage ostial stenosis in a patient with rheumatic mitral valve disease
Muhittin Demirel, Cüneyt Toprak, Emrah Acar, Servet İzci, Lütfi Öcal
PMID: 27665342  doi: 10.5543/tkda.2016.33490  Sayfa 533
Makale Özeti | Tam Metin PDF | Video

18.
Isolated accessory mitral valve leaflet
Mehrnoush Toufan, Leili Pourafkari, Nader Nader
PMID: 27665343  doi: 10.5543/tkda.2016.89356  Sayfa 534
Makale Özeti | Tam Metin PDF | Video

EDITÖRE MEKTUP
19.
A patient with ventricular fibrillation and inverted Takotsubo syndrome triggered by sinus surgery: plausible causes, and electrocardiographic features
John Madias
PMID: 27665344  doi: 10.5543/tkda.2016.22924  Sayfa 535
Makale Özeti | Tam Metin PDF

20.
Authors’ reply
Authors’ reply
Gültekin Günhan Demir, Gamze Babur Güler, Ekrem Güler, Hacı Murat Güneş, Filiz Kızılırmak
PMID: 27665345  Sayfalar 536 - 537
Makale Özeti | Tam Metin PDF

21.
Cholesterol embolization syndrome
Joob Beuy, Viroj Wiwanitkit
PMID: 27665346  doi: 10.5543/tkda.2016.65623  Sayfalar 537 - 538
Makale Özeti | Tam Metin PDF

22.
Authors' reply
Authors' reply
Nazlı Dizman, Kübra Aydın Bahat, Şeyma Özkanlı, Abdullah Özkök
PMID: 27665347  Sayfa 538
Makale Özeti | Tam Metin PDF

23.
Ses kısıklığına neden olan duktus arteriosus anevrizması, En iyi tedavi yöntemi hangisi, cerrahi mi, endovasküler mi?. Editöre mektup
Ductus arteriosus aneursym causing hoarseness which is the best treatment option; surgery or endovascular?
Namık Ozmen
PMID: 27665348  doi: 10.5543/tkda.2016.89289  Sayfa 539
Makale Özeti | Tam Metin PDF

24.
Authors' reply
Authors' reply
Onur Sinan Deveci, Aziz Inan Celik, Caglar Emre Cagliyan, Nazan Ozbarlas, Mustafa Demirtas
PMID: 27665349  doi: 10.5543/tkda.2016.57438  Sayfalar 539 - 540
Makale Özeti | Tam Metin PDF

DIĞER YAZILAR
25.
Kardiyoloji yayınlarında gündem ve yorumlar
Cardiology agenda
Ertan Ural
Sayfa 541
Makale Özeti | Tam Metin PDF

© copyright 2019 TKD Arşivi
LookUs & Online Makale