Turk Kardiyol Dern Ars: 37 (3)

Cilt: 37  Sayı: 3 - Nisan 2009

ARAŞTIRMA
1.
TEKHARF Taramasında ölüm yaşı: 56700 Kişi-yıllık izlemede dönemsel eğilim ve bölgesel dağılım
Age at death in the Turkish Adult Risk Factor Study: Temporal trend and regional distribution at 56,700 person-years’ follow-up
Altan Onat, Murat Uğur, Mustafa Tuncer, Erkan Ayhan, Zekeriya Kaya, Zekeriya Küçükdurmaz, Serkan Bulur, Hasan Kaya
PMID: 19553737  Sayfalar 155 - 160
Amaç: TEKHARF Çalışması’nın 18 yıllık takibinde tüm-nedenli ölümdeki yaş verilerinin zaman dilimine ve bölgelere bağlı değişimi ve cinsiyete özgü ve belirli yaş kesimindeki koroner mortalite değerlendirildi.
Ça­lış­ma pla­nı: TEKHARF Çalışması’nın çift yıllarda taranan kohortu 2008 Ağustos ayında yeniden izlendi. Taramaya giren kohortun toplam sayısı 1582 kişi idi ve ülke genelinde hayatta bulunan izlenecek TEKHARF kohortunun yarısını oluşturuyordu. Ölüm konusunda birinci derece akraba ve/veya sağlık ocağı personelinden bilgi alındı; yaşayanlarda bilgi edinmekten başka, fizik muayene ve 12-derivasyonlu EKG kaydı yapıldı. Toplam takip süresi 56700 kişi-yılıydı.
Bul­gu­lar: Örneklemin 868’i (431 erkek, 437 kadın) muayene edildi, 604 kişi hakkında bilgi edinildi ve 47 kişinin (26 erkek, 21 kadın) öldüğü belirlendi. Ölümlerin 22’si koroner kalp hastalığı (KKH) kökenli sayıldı. Tüm kohortun 18 yıllık takibinde 45-74 yaş kesiminde KKH kökenli ölümler erkeklerde 1000 kişi-yılında 7.64, kadınlarda 3.84 düzeyinde bulundu ve böylece 30 Avrupa ülkesi içinde en yüksek seviyede süregeldiği gözlemlendi; oysa, genel mortalitedeki gerileme daha yüksek orandaydı. Ortalama ölüm yaşı Türkiye genelinde 12 yıl içerisinde erkeklerde 7.4 yıl, kadınlarda altı yıl ertelenerek, 2003-08 döneminde sırasıyla ortalama 71.9 ve 74.8’e ulaştı. Ortalama ömürdeki bu uzama kentsel ve kırsal kesimler ile coğrafi bölgelerde benzerdi.
So­nuç: Yetişkinlerimizde koroner mortalite az gerilemiş, ama ömür süresi son 12 yılda yedi yıla varan belirgin uzama göstermiştir; bu uzamanın erkek-kadın, kent-kır sakinleri ve coğrafi bölgelerde önemli farklar sergilemediği gözlenmiştir.
Objectives: We analyzed the temporal trend and regional distribution of age at all-cause death and the sex-specific and age-bracket defined coronary mortality in the 18-year follow-up of the Turkish Adult Risk Factor Study.
Study design: The participants of the Turkish Adult Risk Factor Study who have been examined in even years were last surveyed in August 2008. A total of 1,582 individuals were surveyed, which constituted half of the alive participants of the overall cohort. Information on death was obtained from first-degree relatives and/or health personnel of local heath offices. Survivors were evaluated by history, physical examination, and 12-lead electrocardiography. The cumulative follow-up was 56,700 person-years.
Results: Of 1582 participants, 868 (431 men, 437 women) were examined, in 604 subjects information was gathered, and 47 participants (26 men, 21 women) were ascertained to have died. Twenty-two deaths were classified as of coronary origin. Cumulative assessment of the entire cohort in the age bracket of 45-74 years disclosed coronary mortality to be 7.64 per 1000 person-years in men and 3.84 in women and persisted to be the highest among 30 European countries, whereas overall mortality declined at a greater proportion. Overall mean ages at death were deferred within a 12-year period by 7.4 years in men and 6 years in women, to 71.9 and 74.8 years, respectively. The extension of this mean survival was similar among urban-rural areas and geographic regions.
Conclusion: Coronary mortality declined modestly, but life expectancy of Turkish adults rose by a mean of nearly seven years in the 12 years to 2003-08, without showing major differences in sex, urban-rural dwelling, or geographic regions

2.
Atriyal fibrilasyonlu hastalarda oral antikoagülan kullanımı
Oral anticoagulant use in patients with atrial fibrillation
Faruk Ertaş, Hamza Duygu, Halit Acet, Nihan Kahya Eren, Cem Nazlı, Asım Oktay Ergene
PMID: 19553738  Sayfalar 161 - 167
Amaç: Oral antikoagülan tedavinin atriyal fibrilasyonlu (AF) hastalarda vasküler olay riskini düşürdüğü gösterilmiştir. Bu çalışmada AF tanısı konmuş hastalarda oral antikoagülan tedavinin uygulanma sıklığı, oral antikoagülan tedavi görenlerin etkili INR değerlerine ulaşıp ulaşmadığı ve hastaların hangi nedenle oral antikoagülan ilaç kullanmadığı araştırıldı.
Ça­lış­ma pla­nı: Çalışmada Ekim 2007- Kasım 2008 tarihleri arasında polikliniğimize AF tanısıyla başvuran ardışık 426 hasta (256 kadın, 170 erkek; ort. yaş 66±11) değerlendirildi. Hastaların warfarin ve/veya aspirin kullanıp kullanmadığı, oral antikoagülan kullanmıyorsa nedeni sorgulandı. Ayrıca, oral antikoagülan kullanan hastaların INR değerleri ölçüldü.
Bul­gu­lar: Hastaların %72.8’inde sürekli/kalıcı AF, %27.2’sinde paroksismal AF vardı. Hastaların %32.4’ü 75 yaş ve üstü gruptaydı. İnme gelişim riski açısından hastaların %69.3’ü yüksek, %21.8’i orta, %8.9’u düşük risk grubundaydı. İnme açısından hipertansiyon (%66.7) en sık görülen risk faktörüydü. Hastaların 107’si (%25.1) aspirin ve warfarin, 21’i (%4.9) sadece warfarin, 237’si (%55.6) sadece aspirin kullanırken, 61 hasta (%14.3) hiçbirini kullanmamaktaydı. Oral antikoagülan kullanma oranı %30.1 bulundu. Yetmiş beş yaş ve üstü hastalarda (p=0.0001), hipertansiyon (p=0.023) ve koroner arter hastalığı (p=0.004) olanlarda oral antikoagülan kullanımı anlamlı derecede azdı. Oral antikoagülan kullanan hastaların %47.7’si (n=61) kılavuzların önerdiği hedef INR değerlerine ulaşabilmişti. Cinsiyet, yaş, klinik risk faktörleri ve sosyoekonomik parametrelerin hiçbiri hastaların hedef INR değerine ulaşmasında etkili bulunmadı. Oral antikoagülan kullanmama nedenleri arasında ilk sırada ilacın hekim tarafından reçetelendirilmemesi (%74.3), ikinci sırada tıbbi kontrendikasyonlar (%9.8) gelmekteydi.
So­nuç: Özellikle inme riski yüksek olan AF’li hastalarda yetersiz oral antikoagülan kullanımının en önemli nedeninin hekimlerden kaynaklandığı görülmekte; bu durum kılavuzların klinik uygulamaya yeterince yansımadığını düşündürmektedir.
Objectives: Oral anticoagulant therapy has been shown to decrease the risk for vascular complications in patients with atrial fibrillation (AF). We evaluated the frequency of oral anticoagulant use in patients with AF, whether oral anticoagulant use was associated with effective INR values, and the reasons for not including an anticoagulant in the treatment.
Study design: The study included 426 consecutive patients (256 women, 170 men; mean age 66±11 years) who presented with a diagnosis of AF between October 2007 and November 2008. The patients were inquired about whether they were using warfarin and/or aspirin and the reasons for not taking an oral anticoagulant. The INR levels were measured in those receiving warfarin.
Results: Permanent AF was present in 72.8%, and paroxysmal AF was present in 27.2%. Patients ≥75 years of age accounted for 32.4%. The risk for stroke was high in 69.3%, moderate in 21.8%, and low in 8.9%, hypertension being the most frequent risk factor (66.7%). Inquiry about medications showed that 107 patients (25.1%) were taking aspirin and warfarin, 21 patients (4.9%) and 237 patients (55.6%) were taking warfarin and aspirin alone, respectively, while 61 patients (14.3%) used none. The incidence of oral anticoagulant use was 30.1%, being significantly low in patients ≥75 years of age (p=0.0001), and having hypertension (p=0.023) or coronary artery disease (p=0.004). Effective INR values recommended by the guidelines were attained in 47.7% (n=61) of patients receiving warfarin. Sex, age, clinical risk factors, and socioeconomic parameters were not associated with achievement of target INR values. The most frequent reason for not starting anticoagulant treatment was the low tendency of physicians to prescribe the drug (74.3%), followed by the presence of contraindications (9.8%).
Conclusion: The most important factor for inadequate oral anticoagulant use especially in patients having a high risk for stroke is the low incidence of prescription of the drug by the physicians, suggesting low influence of the guidelines on the clinical practice.

3.
Yüksek serum gama-glutamiltransferaz aktivitesi ile yavaş koroner akım arasındaki ilişki
Relationship between elevated serum gamma-glutamyltransferase activity and slow coronary flow
Nihat Sen, Mehmet F Ozlu, Nurcan Basar, Firat Ozcan, Omer Gungor, Osman Turak, Ozgul Malcok, Kumral Cagli, Orhan Maden, Ali R Erbay, Ahmet D Demir
PMID: 19553739  Sayfalar 168 - 173
Amaç: Çalışmamızda yavaş koroner kan akımı (YKA) olan hastalarda serum gama-glutamiltransferaz (GGT) aktivitesi ile koroner kan akımı arasındaki ilişki araştırıldı.
Ça­lış­ma pla­nı: Çalışmaya YKA saptanan 90 hasta (47 erkek, 43 kadın; ort. yaş 50.8±9.4) ve koroner arter hastalığı (KAH) olan 88 hasta (45 erkek, 43 kadın; ort. yaş 50.8±9.4) alındı. Yavaş koroner kan akımı ve KAH tanıları koroner anjiyografi ile kondu. Koroner arter hastalığı olan grupta normal koroner akım vardı. Tüm hastalarda koroner akım düzeltilmiş TIMI kare sayısı ile değerlendirildi ve serum GGT düzeyleri ölçüldü. Sonuçlar, yaş ve cinsiyet uyumlu ve koroner arterleri ve koroner akımı normal bulunan 86 hastadan oluşan kontrol grubuyla karşılaştırıldı.
Bul­gu­lar: Gruplar arasında beden kütle indeksi, hipertansiyon ve diyabet varlığı, lipit profili ve açlık kan şekeri açısından fark yoktu. Koroner arter hastalığı olan grupta ilaç kullanımı anlamlı derecede fazlaydı (p<0.01). Kontrol grubuyla karşılaştırıldığında, serum GGT aktivitesi YKA’lı ve KAH’li gruplarda anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0.01); ancak, iki grup arasında bu açıdan fark yoktu (p=0.71). Epikardiyal koroner arterlerde ölçülen TIMI kare sayıları ve ortalama TIMI kare sayısı YKA grubunda anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0.01). TIMI kare sayıları açısından KAH grubu ile kontrol grubu arasında fark yoktu. Ortalama TIMI kare sayısı serum GGT düzeyi ile orta düzeyde pozitif ilişki gösterdi (r=0.326; p<0.001). Regresyon analizinde, serum GGT aktivitesi ortalama TIMI kare sayısını öngörmede tek bağımsız değişken idi (β=0.309; p<0.001).
So­nuç: Çalışmamızda artmış serum GGT aktivitesi ile YKA arasındaki ilişki ilk kez gösterilmiş olmaktadır. Serum GGT aktivitesinin YKA’da tam patofizyolojik rolünü ortaya koymak için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Objectives: We evaluated the relationship between coronary blood flow and serum gamma-glutamyltransferase (GGT) activity in patients with slow coronary flow (SCF).
Study design: The study included 90 patients (47 men, 43 women; mean age 50.8±9.4 years) with SCF and 88 patients (45 men, 43 women; mean age 51.4±8.8 years) with coronary artery disease (CAD), whose diagnoses were made by coronary angiography. Patients with CAD had normal coronary flow. Coronary flow was quantified using the corrected TIMI frame count (TFC) method and serum levels of gamma-glutamyltransferase were measured. The results were compared with those of a control group consisting of 86 age- and sex-matched patients who had normal coronary arteries and normal coronary flow.
Results: The three groups were similar with respect to body mass index, presence of hypertension and diabetes mellitus, lipid profiles, and fasting glucose. The use of medications was significantly more common in the CAD group (p<0.01). Compared to the control group, serum GGT activity was significantly increased in both SCF and CAD groups (p<0.01), but these two groups did not differ significantly in this respect (p=0.71). The TFCs for all the epicardial coronary arteries and the mean TFC were significantly higher in the SCF group (p<0.01). Patients with CAD and the controls had similar TFC parameters. The mean TFC showed a positive and moderate correlation with serum GGT activity (r=0.326; p<0.001). In regression analysis, serum GGT activity was found as the only independent predictor of the mean TFC (β=0.309; p<0.001).
Conclusion: We have shown for the first time an association between increased serum GGT activity and SCF. Further clinical studies are needed to clarify the physiopathologic role of serum GGT activity in SCF.

EDITÖRYAL YORUM
4.
Editöryal Yorum: Yavaş koroner akım
Editorial Comment: Slow coronary flow
Mehmet Ağırbaşlı
PMID: 19553740  Sayfalar 174 - 176
Makale Özeti | Tam Metin PDF

ARAŞTIRMA
5.
Ekokardiyografi rehberliğinde apikal yaklaşımla perikardiyosentez
Echocardiography-guided pericardiocentesis with the apical approach
Orhan Hasan Özer, Vedat Davutoglu, Musa Çakıcı, Adnan Doğan, İbrahim Sarı, Mustafa Oylumlu, Mehmet Aksoy
PMID: 19553741  Sayfalar 177 - 181
Amaç: Bu çalışmada perikart efüzyonu nedeniyle ekokardiyografi rehberliğinde apikal yaklaşımla perikardiyosentez uygulamalarımızın değerlendirilmesi amaçlandı
Ça­lış­ma pla­nı: Çalışmaya, tanı amacıyla veya perikardiyal tamponad ya da semptomatik perikart efüzyonu nedeniyle ekokardiyografi rehberliğinde apikal perikardiyosentez yapılan ardışık 29 hasta (15 erkek, 14 kadın; ort. yaş 49; dağılım 18-72) alındı. Toplam 32 perikardiyosentez uygulaması, işlem başarısı, boşaltılan sıvı miktarı ve komplikasyonlar yönünden değerlendirildi.
Bul­gu­lar: Perikart sıvısının sık nedenleri malignite (n=6), postperikardiyotomi sendromu (n=5), idiyopatik (n=5), kronik renal yetersizlik (n=4) ve akut miyokard enfarktüsü (n=3) idi. Boşaltılan sıvı miktarı 120 ile 2200 ml arasında değişmekte idi. Kateterin perikartta kalma süresi 24 ile 144 saat arasındaydı. İşleme bağlı mortalite olmadı. Bir hastada ekokardiyografik kontrolde lateral duvarda efüzyon kaldığı görüldü ve kateterin floroskopi altında buraya yönlendirilerek kalan sıvının tamamının boşalması sağlandı. Bir hastada perikart boşluğundan aşırı septasyon ve fibrinöz sıvı içeriğine bağlı olarak yeterli sıvı boşaltılamadığından işlem başarısız kabul edildi. Uygulanan apikal perikardiyosentez işlemlerinde başarı oranı %96.9 idi. Birer hastada sırasıyla tüp drenajı gerektiren hemopnömotoraks, vazovagal reaksiyon, devamlı olmayan ventrikül taşikardisi ve sık ventrikül erken atımları izlendi. Bir hastada sol ventrikül ponksiyonu, bir hastada kateterin plevraya yerleştirilmesi nedeniyle ponksiyon tekrarlandı.
So­nuç: Ekokardiyografi rehberliğinde perikardiyosentezde apikal yaklaşım, kateter laboratuvarına ihtiyaç duymadan yatakbaşında rahatlıkla yapılabilmesi, işlem başarısının yüksek, komplikasyonların düşük olması nedeniyle ve özellikle sıvının kalbin anteriyorunda biriktiği olgularda gereksiz cerrahi girişimi azaltacağından mutlaka düşünülmelidir.
Objectives: We aimed to evaluate our experience with echocardiography-guided pericardiocentesis with the apical approach for pericardial effusions.
Study design: We evaluated 32 pericardiocenteses performed under echocardiography guidance and with the apical approach in 29 patients (15 men, 14 women; mean age 49 years; range 18 to 72 years). Indications were diagnostic purpose, pericardial tamponade, or symptomatic pericardial effusion. Procedural success, the amount of drainage, and complications were assessed.
Results: Common causes of pericardial effusion were malignancy (n=6), postpericardiotomy syndrome (n=5), idiopathic (n=5), chronic renal disease (n=4), and myocardial infarction (n=3). The amount of drainage was 120 ml to 2,200 ml and the duration of pericardial catheter placement in the pericardial space was 24 to 144 hours. Mortality did not occur. Echocardiographic control showed residual effusion in the lateral wall in one case, which required repositioning of the pericardial catheter for complete removal. The procedure failed in one patient due to insufficient drainage caused by multiple septations and fibrinous fluid in the pericardial space. The success rate of the procedures was 96.9%. Four cases developed hemopneumothorax requiring tube drainage, vasovagal reaction, nonsustained ventricular tachycardia, and frequent ventricular extrasystoles, respectively. Apical puncture was repeated in two cases due to erroneous left ventricular puncture and pleural catheter placement, respectively.
Conclusion: Echocardiography-guided pericardiocentesis with the apical approach is readily performed bedside without the need for catheterization laboratory, with a high success rate and low complication rate. It should be considered especially in cases in which anterior pericardial collection is more prominent where it will reduce unnecessary surgical interventions.

6.
Enfektif endokarditli olguların klinik ve epidemiyolojik özellikleri
Clinical and epidemiological characteristics of infective endocarditis
Serkan Çay, Özgül Malçok Gürel, Şule Korkmaz
PMID: 19553742  Sayfalar 182 - 186
Amaç: Enfektif endokarditli (EE) olguların klinik ve laboratuvar özellikleri değerlendirildi.
Ça­lış­ma pla­nı: Kliniğimizde beş yıllık süre içinde (Ocak 2002-Aralık 2006) 96 hasta (56 erkek, 40 kadın; ort. yaş 47±15; dağılım 16-81) EE tanısıyla tedavi edildi ve izlendi. Tüm hastalar transtorasik ekokardiyografi ve transözofageal ekokardiyografi ile değerlendirildi. Hastaların klinik özellikleri, laboratuvar bulguları belirlendi. Protez kapak endokarditlerinin tümü geç dönem EE idi. Kültürler aerob ve anaerob ortamlara ekilerek 21 güne kadar inkübasyon sağlandı. Enfektif endokardit tanısı Duke ölçütlerine göre kondu.
Bul­gu­lar: Erkek/kadın oranı 1.4 bulundu. Başvuru sırasında en sık yakınma (n=58, %60.4) nefes darlığı idi; bunu ateş (n=20, %20.8) ve halsizlik (n=16, %16.7) izlemekteydi. Ortalama izlem süresi 21±12 gün (dağılım 2-52 gün) idi. Transtorasik ekokardiyografi 69 hastada (%71.9) vejetasyon saptanmasında yeterli olurken, EE’ye ait kitle lezyonları 27 hastada (%28.1) transözofageal ekokardiyografi ile saptanabildi. En sık mitral kapak tutulumu (%54.2) izlendi; doğal kapak tutulumu (%79.2) protez kapak tutulumundan fazlaydı. Kırk dokuz hastada (%51) cerrahi endikasyonu kondu. Hastane içi mortalite 12 hastada (%12.5) görüldü. Enfektif endokardit tanısı konan hastaların kardiyoloji servislerine yatan tüm hastalara oranı %0.13 bulundu. Hastaların yalnızca 36’sında (%37.5) sorumlu mikroorganizma kültürde gösterilebildi. En sık etken stafilokoklar (%33.3) idi, bunu enterokoklar (%27.8), brusella (%22.2) ve streptokoklar (%11.1) izlemekteydi.
So­nuç: Enfektif endokarditin tanı ve tedavisinin planlanmasında, ülkemizdeki epidemiyolojik ve klinik verilerin diğer ülkelerdekinden farklılıklar gösterdiği dikkate alınmalıdır.
Objectives: We evaluated the clinical and laboratory characteristics of patients with infective endocarditis (IE).
Study design: During a five-year period (January 2002-December 2006), 96 patients (56 men, 40 women; mean age 47±15 years; range 16 to 81 years) were treated and followed for IE. All the patients underwent transthoracic and transesophageal echocardiography. Clinical and laboratory characteristics of the patients were reviewed. All cases of prosthetic valve endocarditis were late-onset IE. Blood samples were cultured in both aerobic and anaerobic media and incubated for 21 days. The diagnosis of IE was made according to the Duke criteria.
Results: Male-to-female ratio was 1.4. The most common complaint on presentation was dyspnea (n=58, 60.4%), followed by fever (n=20, 20.8%), and fatigue (n=16, 16.7%). The mean follow-up period was 21±12 days (range 2 to 52 days). While transthoracic echocardiography was sufficient to detect vegetations in 69 patients (71.9%), IE lesions could be demonstrated by transesophageal echocardiography in 27 patients (28.1%). The most common involvement was seen in the mitral valve (54.2%), and the incidence of native valve involvement (79.2%) was greater than that of prosthetic valve involvement. Forty-nine patients (51%) were submitted to surgery. In-hospital mortality occurred in 12 patients (12.5%). The prevalence of IE among all patients hospitalized in cardiology department was 0.13%. The culprit microorganism was isolated in only 36 patients (37.5%), being staphylococci (33.3%), enterococci (27.8%), brucellae (22.2%), and streptococci (11.1%).
Conclusion: The diagnosis and treatment of IE should be designed taking into consideration that epidemiologic and clinical features of IE may differ from those of individual countries.

OLGU BILDIRISI
7.
İnteratriyal septumda lipomatöz hipertrofi: Olgu sunumu
Lipomatous hypertrophy of the interatrial septum: a case report
Tayfun Şahin, Teoman Kılıç, Umut Yengi Çelikyurt, Ulaş Bildirici
PMID: 19553743  Sayfalar 187 - 189
İnteratriyal septumda lipomatöz hipertrofi, interatriyal septumda yağ birikimi nedeniyle oluşan genellikle benign bir bozukluktur. Öyküsünde hipertansiyon ve hiperlipidemi olan 56 yaşında, asemptomatik bir kadın hastaya ekokardiyografik inceleme yapıldı. Transtorasik ekokardiyografide sol ventrikül hipertrofisi ve sol ventrikül gevşeme bozukluğu izlenirken, sol ventrikül sistolik fonksiyonu normal bulundu. Apikal dört boşluk görüntüde, interatriyal septumda hiperekojenik bir kitleye rastlandı. Lipomatöz hipertrofiden şüphelenilerek yapılan transözofageal ekokardiyografide, interatriyal septumda 22 mm kalınlığında, dumbel şeklinde hipertrofi görüldü; fossa ovalis tutulumu yoktu. Süperiyor ve inferiyor vena kava akım hızlarında düşüşe ya da pulmoner venlerde akım bozukluğuna rastlanmadı. Kardiyak manyetik rezonans görüntülemede, interatriyal septumda ve subepikardiyal bölgede kalınlaşma ile birlikte lipomatozis izlendi.
Lipomatous hypertrophy of the interatrial septum is generally a benign disorder characterized by lipid accumulation in the interatrial septum. A 56-year-old asymptomatic woman with a history of hypertension and hyperlipidemia was referred to echocardiographic examination. Transthoracic echocardiography showed left ventricular hypertrophy, normal left ventricular systolic function, and left ventricular relaxation disturbance. The apical four-chamber view showed a hyperechogenic mass in the interatrial septum. Lipomatous hypertrophy was suspected and transesophageal echocardiography was performed. A dumbbell-shaped hypertrophy of 22 mm thickness was noted in the interatrial septum, which did not involve the fossa ovalis. There was no decrease in flow velocities of the superior and inferior vena cava nor a flow disturbance in the pulmonary veins. Cardiac magnetic resonance imaging showed lipomatosis and thickening in the interatrial septum and subepicardial region.

8.
Doğuştan Valsalva sinüsü anevrizmasının aşırı egzersiz sonrası ani yırtılması
Acute rupture of a congenital sinus of Valsalva aneurysm after severe exercise
Mustafa Tuncer, Beyhan Eryonucu, Ünal Güntekin, Hasan Ali Gümrükçüoğlu
PMID: 19553744  Sayfalar 190 - 192
Valsalva sinüsü anevrizmasının yırtılması ani başlangıçlı semptomlara yol açabilir. Daha önce herhangi bir kardiyak sorunu olmayan 22 yaşında bir erkek hasta, bir futbol maçından sonra ortaya çıkan nefes darlığı, bitkinlik, solunum güçlüğü yakınmalarıyla başvurdu. Transtorasik ekokardiyografide, sağ Valsalva sinüsünde sağ ventrikül yönüne doğru anevrizmal genişleme izlendi. Renkli Doppler görüntülemede, aort kökünden sağ ventriküle doğru, soldan sağa belirgin bir türbülan akım görüldü. Sürekli Doppler görüntülemede de soldan sağa kesintisiz sistolodiyastolik şant saptandı. Hasta, cerrahi onarım için kardiyovasküler cerrahi bölümüne sevk edildi.
Ruptured aneurysms of the sinus of Valsalva may cause manifestations of prompt onset. A 22-year-old man with no previous cardiac complaints presented with dyspnea, palpitation, fatigue, and shortness of breath, all of which occurred after a football match. Transthoracic echocardiography showed an aneurysmal dilatation of the right sinus of Valsalva to the direction of the right ventricle. Color Doppler imaging showed a marked left-to-right turbulent flow from the aortic root to the right ventricle. Continuous Doppler imaging also revealed a continuous left-to-right systolodiastolic shunting. The patient was submitted to cardiovascular surgery for surgical repair.

9.
Kawasaki hastalığı olan bir olguda MR koroner anjiyografinin sol ön inen arter anevrizması tanısına katkısı
The contribution of MR coronary angiography to the diagnosis of a left anterior descending artery aneurysm in a patient with Kawasaki disease
Dilek Öncel, Güray Öncel
PMID: 19553745  Sayfalar 193 - 196
Bu yazıda altı ay önce Kawasaki hastalığı tanısı konan 4 yaşında bir erkek çocuk sunuldu. Tanı sırasında yapılan transtorasik ekokardiyografide koroner arter anevrizmasına rastlanmamıştı. Rutin ekokardiyografik kontrolde sol ön inen arterde genişlemeden şüphelenildi; ancak, kesin tanıya ulaşılamadı. Manyetik rezonans (MR) koroner anjiyografi ile incelenen hastada, sol ön inen arterin proksimal segmentinde 9 mm çapında fuziform anevrizmatik genişleme görüldü. Cerrahi tedaviyi planlamak için yapılan koroner anjiyografi MR anjiyografi bulgularını doğruladı. Hastanın ebeveynlerinin cerrahi onarım önerisini kabul etmemesi üzerine, tromboz oluşumunun önlenmesi için antitrombotik tedaviye başlandı. Anevrizma tanısından sonraki yedi ay içinde hastada herhangi bir komplikasyon görülmedi.
We present a 4-year-old boy with a diagnosis of Kawasaki disease of six-month history. At the time of diagnosis, no significant coronary artery aneurysm was detected by transthoracic echocardiography. On his routine follow-up echocardiography, dilatation of the left anterior descending (LAD) artery was suspected, but an exact diagnosis could not be made. He underwent magnetic resonance (MR) coronary angiography which showed a large fusiform aneurysmatic dilatation in the proximal segment of the LAD with a diameter of 9 mm. Coronary angiography performed to plan surgical repair confirmed the findings of MR angiography. The patient’s parents refused surgical repair, so antiplatelet therapy was started to prevent thrombosis. No complications occurred during seven months of follow-up after detection of the aneurysm.

10.
İnterpole ventriküler ektopik atıma bağlı gizli ileti nedeniyle elektrokardiyografide yanıltıcı AV blok görünümü
Misleading ECG appearance of AV block due to concealed AV nodal conduction caused by interpolated ventricular ectopic beats
Hasan Arı, Selma Arı, Vedat Koca, Tahsin Bozat
PMID: 19553746  Sayfalar 197 - 200
Gizli ileti genellikle, atriyoventriküler (AV) düğüme retrograd olarak giren interpole ektopik atım nedeniyle oluşur; bu durumda, bir sonraki sinüs vuruşu AV ileti sistemindeki artmış refrakterlik nedeniyle venriküle iletilemez ya da uzamış PR aralığı ile iletilir. Altmış yedi yaşında erkek hasta, hareket sonrası bitkinlik ve istirahatte çarpıntı yakınmalarıyla başvurdu. Kan basıncı 110/70 mmHg, kalp hızı 70 atım/dk idi. Oskültasyonda apeks üzerinde hafif derecede sistolik üfürüm duyuldu, ritmi düzensiz idi. Elektrokardiyogramı, sağ dal bloku morfolojisi gösteren sık ventrikül erken atımları (VEA) dışında normaldi. Ekokardiyografik değerlendirmede sadece derece 1 mitral yetersizlik saptandı. İleri tetkik amacıyla 24 saatlik Holter ile izlenen hastada, bigeminal ritim gösteren sık interpole VEA görüldü. Her bir VEA arkasından PR intervalinde Mobitz tip 1 AV blok ile sonlanan belirgin uzama vardı. Uygulanan metoprolol tedavisi hastanın semptomlarında hızlı ve belirgin iyileşme sağladı. Tedavi sonrası yapılan Holter kaydında birkaç adet VEA görülürken, PR mesafesinde uzama veya AV blok yoktu.
Concealed conduction commonly occurs when a retrogradely conducted interpolated ectopic impulse enters the atrioventricular (AV) node; thus, the next sinus beat is not conducted to the ventricle or conducted with a prolonged PR interval because of increased refractoriness of AV conduction system. A 67-year-old man had complaints of exertional fatigue and palpitations at rest. His blood pressure was 110/70 mmHg and heart rate was 78 beats/min, Auscultation revealed a mild systolic murmur at the apex and an irregular rhythm. His electrocardiogram was normal, except for the presence of frequent premature ventricular complexes (PVC) of right bundle branch block morphology. Echocardiographic examination showed only grade-1 mitral regurgitation. Further evaluation with 24-h Holter monitoring showed frequent interpolated PVCs in bigeminal rhythm. Progressive prolongation of the PR interval was observed after each PVC, which ended with Mobitz type I AV block. The patient was treated with metoprolol which resulted in immediate and marked improvement in the symptoms. Control Holter recording showed very rare PVCs, without PR prolongation or AV block.

11.
Koroner ven darlığına başarılı balon anjiyoplasti sonrası sol ventrikül elektrodu yerleştirilmesi: İki olgu sunumu
Implantation of the left ventricular pacemaker lead after successful balloon angioplasty for coronary vein stenosis: a report of two cases
Ahmet Vural, Teoman Kılıç, Ertan Ural, Dilek Ural
PMID: 19553747  Sayfalar 201 - 204
Koroner ven darlıkları kardiyak resenkronizasyon tedavisinin temel aşamalarından biri olan sol ventrikül elektrodu yerleştirilmesi işlemini başarısız kılabilmektedir. Koroner ven darlık bölgesine stent uygulaması ve cutting balon anjiyoplasti işlemi sonrası sol ventrikül elektrodu takılan olgular bildirilmiştir. Bu yazıda, birinde posterolateral, diğerinde posterior ven darlığı nedeniyle başarılı balon anjiyoplasti işlemi uygulandıktan sonra sol ventrikül elektrodu takılan iki olgu sunuldu.
Stenosis in the coronary veins can cause failure of left ventricular pacemaker lead implantation, which is the cornerstone of cardiac resynchronization therapy. There are several case reports in which left ventricular pacing could be possible after successful elimination of coronary vein stenosis by stent implantation or cutting balloon angioplasty. We report two cases of left ventricular pacemaker lead implantation after successful balloon angioplasty for posterolateral and posterior vein stenoses, respectively.

12.
Geçici iskemik atak sonrası saptanan süngerimsi miyokart (noncompaction)
Myocardial noncompaction recognized following a transient ischemic attack
Ahmet Karabulut, İsmail Erden, Emine Erden, Mahmut Çakmak
PMID: 19553748  Sayfalar 205 - 208
Süngerimsi miyokart (noncompaction) bir ya da daha fazla ventrikül segmentinde aşırı derecede çıkıntılı trabeküler ağ ve derin intertrabeküler girintilerle karakterize, nadir görülen bir doğumsal kardiyomiyopati şeklidir. Yirmi beş yaşında erkek hasta, sol kol ve bacakta güçsüzlük şikayetiyle nöroloji polikliniğine başvurdu. Sol üst ve alt ekstremitede hafif kas kuvveti kaybı saptandı. Akut serebrovasküler olay öntanısıyla takibe alınan hastanın şikayetleri uygulanan aspirin ve enoksaparin tedavisinden iki saat sonra düzeldi. Elektrokardiyografide sinüs ritmi, sol ventrikül hipertrofisi bulguları ve prekordiyal derivasyonlarda R dalgası progresyon kaybı izlendi. Transtorasik ekokardiyografide apikal hipokinezi ve belirgin sol ventrikül hipertrofisi saptandı. Sol ventrikül çapları normal sınırlarda iken, apeks ve lateral ve inferiyor duvar apikalinde yaygın trabekülasyon ve trabeküller arasında derin girintiler (noncompaction) vardı. Renkli Doppler ile trabeküller arasındaki girintilerde kan akımı izlendi. Ayrıca, hafif mitral yetersizliği ve restriktif tip diyastolik disfonksiyon saptandı. Aspirin ve warfarin tedavisine başlanan hasta poliklinik takibine alındı.
Myocardial noncompaction is a rare type of congenital cardiomyopathy characterized by excessively prominent trabeculations in one or more segments of the ventricles and deep intertrabecular recesses in ventricular walls. A 25-year-old male patient presented to the neurology department with complaints of weakness in the left extremities. A mild loss of muscle strength was detected on neurological examination. With a preliminary diagnosis of acute cerebrovascular event, treatment with aspirin and enoxaparin was instituted, which improved his complaints within two hours. Electrocardiography showed sinus rhythm, left ventricular hypertrophy, and loss of R-wave progression in the precordial leads. Transthoracic echocardiography showed apical hypokinesia, marked left ventricular hypertrophy, and normal left ventricular diameters. There were numerous trabeculations in the apex, apical, lateral, and inferior walls, and deep intertrabecular recesses. Color Doppler showed blood flow into the intertrabecular recesses. He also had mild mitral regurgitation and diastolic dysfunction of restrictive type. He was scheduled for outpatient follow-up on aspirin and warfarin treatment.

OLGU GÖRÜNTÜSÜ
13.
Gerçek zamanlı, üçboyutlu transözofageal ekokardiyografi ile gösterilen mitral protez kapak trombüsü
Case images: Prosthetic mitral valve thrombosis demonstrated by real-time 3D transesophageal echocardiography
Mehmet Özkan, Hasan Kaya, Murat Biteker, Nilüfer Ekşi Duran
PMID: 19553749  Sayfa 209
Makale Özeti | Tam Metin PDF

14.
İzole persistan sol süperiyor vena kavanın çokkesitli bilgisayarlı tomografi ile üçboyutlu görüntülenmesi
Demonstration of isolated persistent left superior vena cava by three-dimensional multislice computed tomography
Hasan Kocatürk, Leyla Karaca
PMID: 19553750  Sayfa 210
Makale Özeti | Tam Metin PDF

15.
Yağ aldırma işleminin nadir bir komplikasyonu: Pulmoner emboli
Pulmonary embolism as a rare complication of liposuction
Tayfun Şahin, Yengi Umut Çelikyurt, Eser Acar, Teoman Kılıç
PMID: 19553751  Sayfa 211
Makale Özeti | Tam Metin PDF

16.
Sol atriyal apendikste dev intraperikardiyal anevrizma
Huge intrapericardial aneurysm of the left atrial appendage
Taylan Akgün, Gökhan Kahveci, Ahmet Güler, Oya Andaçoğlu
PMID: 19553752  Sayfa 212
Makale Özeti | Tam Metin PDF

EDITÖRE MEKTUP
17.
Editöre Mektup
Letter to the Editor
Mustafa Gürkan Kutucularoğlu, Ziya Şimşek
Sayfa 213
Editöre Mektup
Letter to the Editor

18.
Editöre Mektup
Letters to Editor
Mustafa Gürkan Kutucularoğlu, Ziya Şimşek
PMID: 19553753  Sayfalar 213 - 217
Makale Özeti | Tam Metin PDF

19.
Gebelerde protez kalp kapağı trombozunun tedavisi
Treatment of prosthetic heart valve thrombosis in pregnancy
Mehmet Özkan, Murat Biteker, Ali Emrah Oğuz, Nilüfer Ekşi Duran
PMID: 19553754  Sayfalar 215 - 216
Gebelerde protez kalp kapağı trombozunun tedavisi
Treatment of prosthetic heart valve thrombosis in pregnancy

DIĞER YAZILAR
20.
Kardiyoloji yayınlarında gündem ve yorumlar
Answers of Specialist
Ertan Ural
Sayfa 218
Makale Özeti | Tam Metin PDF

© copyright 2019 TKD Arşivi
LookUs & Online Makale