Turk Kardiyol Dern Ars: 31 (1)

Cilt: 31  Sayı: 1 - Ocak 2003

1.
İngilizce Özetler
Summaries of Articles

Sayfalar 5 - 8
Makale Özeti | Tam Metin PDF

2.
Türk Toplumunda Koroner Risk Faktörü Olarak HDL-kolesterol: Öngördürücülüğü, Belirleyicileri ve İlişkileri
Determinants of HDL-cholesterol and its Prediction of Coronary Disease Among Turks
Altan Onat, Gülay Hergenç, Bülent Uzunlar, Köksal Ceyhan, Hüseyin Uyarel, Mehmet Yazıcı, Yüksel Doğan, Mehmet Özmay, Sadık Toprak, Vedat Sansoy
Sayfalar 9 - 16
Halkımızın kardiyovasküler risk profilinde en belirgin özelliğ i sayılabilecek serumda HDL-kolesterol (HDL-K) düzeyi dağılımı , diğer risk faktörleriyle ilişkileri, başlıca belirleyicileri ve koroner kalp hastalığı (KKH) olasılığıy· la ilişkisi, TEKHARF Çalışması 2001102 kolı01·tunu oluş· lllran yaklaşık 2350 yetişkinde kesitsel biçimde incelendi. Ayrıca, gelecekteki fatal ve fatal olmayan KKH'nı öngör· dürmedeki rolü, KKH tamsı alanların dışlanmiŞ olduğu TEKHARF 1997198 kahortunu yapan1137 erkek ve 1225 kodmda araştınldı. HDL-K genelde Reflotron cihazıyla kuru kimya yöntemiyle, 2001 yilmda çöktürmesiz direkt yöntenıle ölçüldü ve kolıortun %6'sm1 aşkın bir bölünıiin· de bir referans labo ratu va rında validasyonu yapılarak değerler ayar/andı . Ortalama yaşm 52±12 olduğu kesitsel incelemede, HDL-K ortalaması erkeklerde 38.0±10.0 mg/d/, kaclmlarda 45.3±11.3 mg/cl/ bulundu. Yaş i/er/e· clikçe HDL-K konsantrasyonlarında her iki cinsiyelle de hafif fakat anlamlı artış kaydedildi. HDL-K erkeklerin %64'ünde, kadmların %35.5'unda 40 mg/d/'dan düşüktii. HDL·K'ün trigisericl konsantrasyonlarıy/a ters ilişkisi on· dabir dilimlerinde belirgin biçimde ortaya Çiktı . Yaşı da içeren lineer regresyon yöntemiyle incelendiğinde, sigara içimi, bel çevresi, trigliserid, bedeni hareketsizlik, insiili· nin HDL-K'ü bastırclığı, alkol içmenin bu düzeyi artı rd1ğ1 an laşildı.HDL-K düzeyi ile C-reaktif protein değerleri ters ilişki içindeydi. Lineer regresyon modelinin eğimin · den lıesap/anmca, 1 standart sapmaya karşilik gelen aşağulaki farklar, HDL-K' de şu anlamlı (p<0.01) bağımsız etkilere eşlik etnıekteydi : 80 mg/d/ trigliserid için HDL· K'de 1.6 mg azalma,12 cm bel için HDL·K'de 1.33 nıglc/1 azalma, günde JO'dan fazla sigara· içme HDL-K'cle 3.16 nıgldl azalma, apo B'de 40 mg/d/ için HDL-K'de 2.76 mg/d/ azalma, 40 mg/d! total kolesterol için HDL-K'cle 3.3 mg/d/ artma. Haftada 1 alkollü içki içmeye HDL-K'de 3.5 mg/d/ artma eş lik ediyordu (p=0.064). Dört y1l takip/i prospektif incelemeyle ilgili /ojistik regres· yon analizinde, sisto/ik kan basmcı, sigara, total koleste· rol ve diyabetin de dahil olduğu on değişkenden bağ ımsız olarak HDL-K'ün nisbi riski erkeklerde 0.971 (p<0.02) olup kadm/arda 0.980 ile suıırda anlamlı idi. Her iki cinsiyet birlikte tu tulım ca, nisbi risk 0.975 bulunuyor (p<0.002), bu da, 12 mg/d/'lik HDL-K azalnıasımn (=1 Alı ndığı tarih: 9 Aralı k 2002, revizyon 24 Aralı k 2002 Yazışma adresi: Prof.Dr. A. Onat, Nisbetiye cad. 37/24, Etiler 80630 Istanbul Faks: (02 1 2) 351 4235 hazard ratio),fata/ ve fatal olmayan olay ihtimalini %36 oranı nda yükseltt iği aniamma geliyordu. Sonuç olarak, halkmıızın HDL-K düzeylerinin başlıca yaşam tam belirleyicilerinin bu düzeyierin diişükliiğündeki nisbi rolleri saptanmiştır. Şişnıanlığm yanıS/I·a, sigara içnıenin ve alkolden kaçınnıamn büyük boyutta HDL-K düşüklüğüne yol a çtığı görülmektedir. HDL-K düzeylerinin, gelecekteki KKH o/ay/01·1m öngördürme hususunda an· lanılı bir bağımsız değişkeni temsil elliği yargıs11ıa varılmıştır; ancak eldeki veriler bunu çok güçlü bir parametre olarak nitelendirmeye uygun görünmemektedir.
The distribution of serum concentrations of HDLcholesterol (HDL-C), its correlation with other risk factors, its determinants and its association with coronary heart disease (CHD) likelihood was studied cross-sectionally in 2350 persons constituting the 2001/02 cohort of the Turkish Adult Risk Factor Study. Moreover, the prediction of future fatal and nonfatal CHD w as investigated in the 1 997/98 cohort comprising 2362 men and women free of CHD. HDL-C was generally measured with dry chemistry method using a Reflotron apparatus, but utilizing the direct method without precipitation in year 2001 and w as validated in over 6% of the cohort in a reference laboratory. Mean HDL-C was 38.0±10.0 and 45.3±1 1.3 mg/di in men and women, respectively, whose mean age was 52±12 years in the cross-sectional analysis. HDL-C levels were under 40 mg/di in 64% of men and in 35.5 of women. The inverse relationship between HDL-C and triglyceride concentrations was deınonstrated in increas ing deciles. In linear regression ınodels compris ing ll variables, smoking habit, waist circumference and physical inactivity suppressed HDL-C, whereas alcohol use was associated with elevation of this !eve!. The slope of the linear regression allowed following estimated independent changes (p

GENEL
3.
Ekstrakorporeal Dolaşımın Başlangıcında Gelişen Fenomen A Önlenebilir mi?
Severe Hypotension at the Initiation of Cardiopulmonary Bypass: Is it Avoidable?
Haluk Öztiryaki, Fevzi Toraman, Hasan Karabulut, Onur Göksel, Nazan Aksoy, Ümit Çalışırişçi, Ali Özyürt, Serdar Evrenkaya, Sevim Canik, Cem Alhan
Sayfalar 17 - 21
Ekstrakorporeal do laşımın ( EKD) başlaması ile gelişen henıodilüsyon, hipotermi ve fizyolojik olmayan dolaşım mekaniği, ortalama arter basmcınm geçici olarak düşmesine neden olmaktadır. Fenomen A olarak ifade edilen bu dönemin sorunsuz geçilmesi son derece önemlidir. Biz bu çalışmamızda başlangı ç sıvısı miktan ve cinsinin fenomen A gelişimi üzerindeki etkisini araşili-nıayı amaçladık. Hastalar EKD başlangıç sıvısı miktarı ve cinsine göre randamize edilerek 8'er kişilik 3 gruba ayrıldı . Grub 1 :başlangıç sı vısı olarak 25 ml/kg hacminde kristaloid (Ringer laktat) kullamlan hastalardan oluşmakta, grup 2: 15 ml/kg hacminde kristaloid (Ringer /aktat) kullamlan hastalardan, grup 3: 15 ml/kg hacminde kolloid (HES% 6) kullanılan hastalardan oluşmakta idi. EKD başladıktan sonra kan akını hızı 2.5 l!nı2fdakika düzeyine çıkmasına rağmen ortalama arter ba smcımn (OAB) 4 dakikadan daha uzım s ii re 40 mm H g'mn altmda kalması fenomen A olarak kabul edildi. Ölçümler Tl: kaniiiasyon bitiminde, T2: EKD'm 1. dakikas mda, T3: EKD'm 5. dakikasmda yapıldı. Fenomen A gelişen hasta sayısı, grup /'de 5 (%62.5), grup 1/'de 2 (%25) ve grup lll'de 1 (%12.5) idi. Beklenenin aksine başlangıç solusyonu miktan ve cinsine bağlı olarak kamn şekilli eleman/arında, epinefrin ve norepinefrin konsantrasyonunda meydana gelen değişiklikler ile OAB arasmda anlamlı bir korelasyonun çı kmaması, lıemodiliisyomm fenomen A gelişimindeki etki mekaniznıasım n daha farklı yollardan olabileceğini düşündürmektedir. Sonuç olarak hemodilüsyon, fenomen A'nm geliş inıinde etkili olan, ancak etki mekanizması tam olarak bilinmeyen bir faktördür. Bu nedenle EKD başlangıç so/iisyonu miktanmn aza/tı/masımn ve mümkünse kolloid mo/ ekiillerin tercih edilnıesiniıı,fenomen A gelişme olasılığım azaltacağı kanısındayız.
Hemodilution, hypothermia, and non-physiological circulation mechanics resulting from extracorporeal circulation (ECC) cause transient decrease in mean arterial pressure (MAP) which is also called phenomenon A. We investigated the effects of the amount and ingredient of the priming solution on phenomenon A. Twenty-four patients were equally allocated into three groups with respect to ECC priming solution amount and ingredient. Priming sol ution consisted, of 25 ml/kg lactated Ringer (crystalloid) in group I , of 15 ml/kg Jactated Ringer in group 2, and of 15 ml/kg HES %6 (colloid) in group 3. Phenomenon A s was defined as a decrease of the mean arterial pressure below 40 mmHg for at least 4 minutes after the initiation of ECC in spite of a blood flow of 2.5 l/m 2• Measurements w ere obtained at T ı (completion of cannulation), T2 (first minute of ECC) and at T3 (fifth minute of ECC). There were five patients -with phenomenon A in group I (62.5%), two in group 2 (25%), and one in group 3 (12.5%). We did not observe any correlation between MAP, blood cell count, epinephrine and norepinephrine levels in the three groups. W e think hemodilution (as the cause of phenomenon A) must have other causes. We conclude that hemodilution is one of the main causes of phenomenon A, but the exact mechanism is not known yet. We think that using less priming solution and choosing colloidal fluids may well decrease the ineidence of phenomenon A.

ORIJINAL ARAŞTIRMA
4.
Koroner Arter Bypass Greft Cerrahisi Sırasında Oluşan ve Kalitatif Troponin T ile Saptanmış Miyokard Hasarının Hiberne Miyokardın İyileşmesine Etkisi
Effect of Myocardial Damage Sustained During Coronary Artery Bypass and Detected by Qualitative Troponin T on Functional Recovery of Hibernating Myocardium
İbrahim Baran, Bülent Özdemir, Kani Gemici, Sümeyye Güllülü, Dilek Yeşilbursa, Akın Serdar, Ali Aydınlar, Ali Rıza Kazazoğlu, Ethem Kumbay, Jale Cordan
Sayfalar 22 - 28
Amaç: Modern miyokard koruma yöntemleri ve cerrahi tekniklerdeki gelişmelere rağ men koroner arter bypass greft cerrahisi (KABG) sırasında değişik derecede miyokard hasarı meydana gelebilmektedir. Son zamanlarda kardiyak troponin T (TnT) mi yokard hasarım belirlemede ii/kemizde de yaygm olarak kullamlmaktadır. Bu çalışmanın amacı KABG sırasmda kalitatifTnT ile saptanan miyokard hasarının , hiberne mi yokard ın fonksiyonel iyileş mesine etkisini araştırmaktır. Metod: Koroner arter hastalığı ve sol ventrikül fonksiyon boz ukluğu olan, dobutamhı stres ekokardiyografi (DSE) yapılarak mi yokard canlılığı saptanmış 41 olgu çalışmaya al md ı. KABG sonrası kalitatif TnT ve seri CK-MB tayini yapı ldı. KABG sonrası üçüncü ayda tekrar ekokardiyografi yapılarak sol ventrikül fonksiyonları ve hiberne miyokardm fonksiyonel iyileşmesi araştırıldı. Postoperalif TnT ( +) 19 hasta, TnT (-) olan 22 hasta ile hiberne nıiyokardın fonksiyone liyileşmesi açı smdan karşılaştırıldı . Bulgular: TnT ( +) ve TnT (-) gruplarm param etrelerı aşağıda sıralanmışti r. Ortalama DSE (+ )segment sayısı: 4,16 ± 1,43 ve 3,68 ± 1,25 (AD), preoperatif ejeksiyon fraksiyonu (EF): %43 ± ll ve %44 ± 9 (AD), ortalama iyileşen segment sayı sı : 3,37 ± 1,07 ve 3.13 ± 1,25 (AD), segment/erin iyileşme oranı: %83 ± 14 ve %85 ± 16 (AD), zirve postoperatif CK-MB değeri: 67 ± 39 ve 44 ± 23 U (p<0,05), postoperarif EF: %49 ± 8 ve %51 ± ll (AD) olarak bulundu. Gruplar arasında zirve CK-MB değe rleri dış ı nda anlamlı fark yoktu. TnT ( +) 3 olguda C KMB değerleri normal değerlerin üç katını aştı. Bu 3 olguda hiberne segmentterin iyileşme oram sadece %20 idi. Preoperatif ve postoperalif EF değerlerinde de anlamlı değişme olmadı. Tartışma : TnT ( +) grubun CK-MB değerleri anlamlı olarak yüksek bulundu. Bunun dı şında iki grup arasında preoperatif veriler, postoperalif dönemde mi yokard canlılığ ı saptanan segment/erin ve global sol ventriküf fonksiyon- farmm iyileşmes i açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. CK-MB'nin belirgin arttl ğ t üç olguda ise sol ventriküf fonksiyonları ve hiberne nıiyokardm iyileşm es i belirgin bozulmuş/u. Bu çaltşma sonucunda KABG sıra smda oluşan ve kalitatifTnT ile saptanan minör miyokard hasarı lıibeme nıiyokardm iyileşmesin i anlamlı olarak etkilememiştir. Muhtemelen kalitatifTnT (+)olgularda ciddi bir nı iyokard hasarı oluşmamıştır. Yüksek kantitatif TnT veya yüksek CK-MB düzeyleri daha büyük oranda mi yokard hasan ile ilişkilidir. Bu metodlan kalitatif TnT ile karşılaştıran çalışmalar bu alanda daha fazla bilgi sağlayacaktır.
Despite modem intraoperative myocardial protection and improvements in surgical techniques, some degree of myocardial damage occurs during coronary artery bypass graft surgery (CABG). Recently, cardiac troponin T (TnT) is used widely to detect myocardial damage in our country. The aim of this study is to determine the effect of myocardial damage detected by qualitative cardiac TnT during CABG, on functional recovery of the hibemating myocardium. Forty-one cases with coronary artery disease, left ventricular dysfunction and hibemating myocardium detected by dobutamine stress echocardiography (DSE) were included in this study. Qualitative TnT and serial CK-MB measurements were made after CABG. Repeat echocardiography was performed at the third month after CABG and left ventricular function and functional recovery was evaluated. The functional recovery of the ı9 TnT ( +) and 22 TnT (-) cases were compared. Results: The pa rameters of TnT ( +) and TnT (-) groups were listed below. The mean number of preoperative DSE (+)segment was 4,16 ± ı,43 and 3,68 ± ı ,25 (NS) in TnT ( +) and TnT(-) groups, respectively. The mean preoperative ejection fraction (EF) was 43 ± 1 ı % and 44 ± 9 % (NS), the mean number of impaired segment was 3,37 ± 1,07 and 3,13 ± ı,25 (NS), rate of impaired segments 83 ± 14 % and 85 ± 16 % (NS), peak postoperative CKMB value 67 ± 39 U and 44 ± 23 U (p<0.05), and the mean postoperative EF was 49 ± 8 % and 51 ± ll % (NS) in TnT ( +) and TnT (-) groups respectively. There were no statistically significant differences between two groups except the CK-MB value. In the TnT (+) 3 cases, CK-MB values elevated more three times than normal value. There was also no change in preoperative and postoperative EF values in these cases. CK-MB values of TnT ( +) group w ere fo und to be significantly elevated. There was no statistically significant difference between 2 groups in baseline preoperative values, postoperative improvement of hibemating segments, and global left ventricular function. Recovery of left ventricular function and hibemating segments were significantly depressed in 3 cases whom CK-MB values elevated obviously. Conclusions: Minor myocardial damage detected by qualitative TnT did not effect significantly recovery of hibemating myocardium in this study. Serious myocardial damage probably did not occur in the qualitative TnT (+) cases. Significantly increased quantitative TnT or CK-MB levels are related to extensive myocardial damage. Comparing quantibative studies to qualitative TnT evaluation will prove more information in this area.

5.
Esansiyel Hipertansiyonlu Hastalarda Sessiz Miyokard İskemisi ile Aort Kapak Sklerozu Arasındaki İlişki
Relationship Between Silent Myocardial Ischemia and Aortic Valve Sclerosis in Patients with Essential Hypertension
Tayfun Şahin, Dilek Ural, Fatma Berk, Ertan Ural, Ayşen Ağaçdiken, Göksel Kahraman, Ahmet Vural, Meltem Özden, Hakan Demir, Cumali Aktolun, Baki Komsuoğlu
Sayfalar 29 - 34
Amaç: Hipertansiyoncia sessiz miyokard iskemisi görülme oram %35-40'dır. Son zamanlarda aort kapak sklerozu aterosklerotik sürecin bir göstergesi olarak kabul edilmektedir. Bu çalışmamn amacı, asemptomatik lıipertansif bireylerde sessiz iskemi, aort kapak sklerozu ve baz ı ekokardiyografik ve biyokimyasal parametreler arasmdaki ilişkiyi ince/emektir. Metod: Çalışmaya angi na pekt01·is veya konjestif kalp yetersizliğ i semptomları olmayan 131 ardışık lıipertansif hasta alındı. Sessiz iskemi varlığı Ta/yunı-201 miyokard peıfiizyon sintigrafisi ile araştırıldı. Ekokardiyografi ile sol ventrikiil geometrisi, sisto/ik ve diyastolikfonksiyonlar ve aort kapak yapısı değerlendirildi . Aort kapak sklerozu sklerozım şiddetine göre 0-3 arasmda dereeelendi ri/di. Bulgular: Sessiz iskemi 46 /ıastada (%35) saptandı. Sessiz iskemi saptanan grupta erkek cinsiyet oram, yaş ortalamaları ve lipoprotein( a) seviyeleri sessiz iskemi saptannıayan gruptan daha yüksekti (erkek cinsiyet: %57 karşı %35, yaş: 61±9 yıl karşı 56±9 yıl, lipoprotein(a): 53±43 mg/d/ karşı 36±32 mg/d/, p=O.OJ ). Sol ventrikiil kitlesi, sisto/ik ve diyastolik fonksiyonlar her iki grupta da benzerdi. Sessiz iskemi aort kapak sklerozu ile anlamlı derecede ilişkiliye/i (r= 0,27, p
Objectives: Silent. myocardial ischemia has been observed in hypertensive patients with a prevalence of 35-45%. Recently, aortic valve sclerosis has been identified as a manifestation of atherosclerotic process. The aim of our study was to investigate the association between silent ischemia, aortic valve sclerosis, and some other echocardiographic and laboratory parameters in a group of asymptomatic hypertensive individuals. Methods: The study group consisted of 131 consecutive hypertensive patients without any complaint of angina pectoris or congestive heart failure. Presence of silent ischemia was detected with T l 20 ı myocardial perfusion scintigraphy. In echocardiographic examination left ventricular geometry, systolic and diastolic function and valvular involvement were assessed. Severity of aortic valve seleresis was graded between O to 3 degrees. Results: Silent ischemia was detected in 46 patients (35%). They were significantly older, had a higher frequency of male gender and higher lipoprotein (a) levels than patients without ischemia (age: 6 ı ±9 years vs. 56±9 years; male gender: 57% vs. 35%, p=0.02; lipoprotein (a): 53±43 mg/di vs. 36±32 mg/di, p=O.O ı). Left ventricular mass, systolic and diastolic function did not differ between both groups. Silent ischemia was significantly correlated with the presence of aortic valve seleresis (r=0.27, p

DERLEME
6.
Yayın Etiği: Bölüm II Makalelerde İsimlerin Belirlenmesi
Ethics in Publications: Part II The Determination of the Authors in the Articles
Hüsniye Yüksel
Sayfalar 35 - 39
Yazarlık, bilim ve kariyerin analıtandır. Bilim adarnma saygınlık kazandırır ve onu ünlendirir. Ancak yazar ve yazarlık kriterleri lıakkmda son yıllarda, özellikle bilimsel çalışmalann daha konıp/ike hal alması sonucu, araşıırnıacı sayısımn dolayısiyle yazar sayısımn artmasıyla beraber önemli tartişmalar gündeme gelmiştir. Bilirnde yazarlığa ilişkin genel kural, çalışmaya ve yayınm lıazırlanmasma önemli katkıda bulunan kişilerin yazar olarak isinılendirilnıeleridir. Fakat önemli katkı tamnıı çeşitli bilim dallannda farklılıklar gösterdiği için yazarlık kriterlerinin tek bir standardı yoktur. Bir makalede yazar ne zaman ve hangi sırada yer alnıalıdır sorusuna cevap verebilmek için çeşitli görüşler ileri sürülmüş ve kılavuzlar lıazır/annııştır. Tıbbi makalelerde aranan yazar ve yazarlık koşullan da çeşitli disipliniere göre farklılık göstermekle birlikte önemli dergilerde Uluslararası Tıbbi Dergi Editörleri Kurulu'nun yazarlık kriterleri esas almnıaktadır. Bu yazıda tıbbi dergilerde aranan yazar ve yazarlık kriterleri ve yayında isimlerin sıralanması prensipleri gözden geçirilecektir.
Authorship is key to science and careers. It provides scientists with recognition and respect. In recent years, as a result of researches getting ın ore complicated, the proliferation of authors was inevitable and thus the concept of author and authorship criteria has become the subject of great debate. The general rule concerning authorship in a science is that a person should be listed as an author if she ınakes a s ignificant contribution to research and publication. However, since the definition of significant contribution varies across different scientific fields there are no uniform standards for authorship criteria. In order to answer the question when should a person be listed as an author various ideas were suggested by scientific authorities and guidelines were prepared. Even though author and authorship criteria considering medical articles differ from discipline to discipline, important international medical journals use the statements on authorship issued by the International Commitlee of Medical Journal Editors. In this article, author, authorship criteria and the principles of listing authors in a publication of will be reviewed.

7.
Kaynaklardan Yararlanma ve Kaynak Gösterme Nasıl Yapılmalıdır
Çetin Erol
Sayfalar 40 - 41
Makale Özeti | Tam Metin PDF

8.
İnfektif Endokarditli Hastanın Yönlendirilmesinde Ekokardiyografik Bulguların Yeri
Role of Echocardiographic Findings in Patients with Infective Endocarditis
Şevket Görgülü, Seden Çelik, Tuna Tezel
Sayfalar 42 - 49
İnfektif Endokardit (İE) morbidite ve mortalite açısından yüksek risk taşımaktadır. Hızlı teşhis, etkili tedavi ve gelişmekte olan komplikasyonların erken safhada tanınması hastanın iyleşmesi için gereklidir. İnfektif endokardit kliniğinin çok farklı şekillerde ortaya ç ıkması tam koymada sensitif tanı dışlama da ise spesifik kriterlerin varlığını gerektirmektedir. Duke kriterlerinin geliştirilmesiyle ekokardiyografik bulguların İE teşhisinde çok önemli olduğu anlaşılmıştır. İE ön tanısıyla gelen /ıastanm ekokardiyografik telkikinde karakteristik vejetasyon, abse, protez kapağın dikiş lıa/kasmdan ayrışması, kapak ile ilgili yeni gelişen kaçak gibi bulguların varlığı araştırılır. Diğer klinik belirtiler eşliğ inde ekokardiyogra fik bulgular İE'nin en güçlü belirleyicileridir.Yapılan bir çok çalışma ile ekokardiyografik incelemenin sadece hı zlı ve kesin bir teşhis için değil aym zamanda etkili tedavi ve gelişmekte olan komplikasyonların erken saftıada tamnması için de gerekli olduğu gösterilmiştir. Ekokardiyografi k belirleyici/erin karakteristik özellikleri lıastanm prognozu ile yakmdan ilişkilidir Ekokardiyografiyi yapan hekim İE'nin ekokardiyografik belirleyicilerini incelerken abs e, fistiil, protez kapak ayrı şması. obstruktif vejetasyon flail yaprakçık, ya da konjestif kalp yetersizliği gibi komplikasyonların gelişimini yakmdan takip etmelidir. Çiinkii bu komplikasyonların çoğu tek başına tıbbi tedaviyle iyileşemez ve cerrahi müdahale gerektirir. Sonuç olarak ekokardiyografik bulgular İE teşlıisinde, hastamn tedavi protokolünün oluşturulmasında ve hastanm morbidite ve mortalite tayininde büyük önem taşımaktadır.
Infective endocarditis (IE) carries a high risk of morbidity and mortality. Rapid diagnosis, effective treatment, and early diagnosis of complications are necessary for good patient outcoıne. The variability in the eli nical presentation of IE requires diagnostic criteria which are both sensitive for disease detection and specific for its exclusion. With the Duke criteria it has been realised that echocardiographic findings carries high importance in the diagnosis of lE. Four typical echocardiographic findings which are vegetation, abscess dehiscence of presthetic valve, new valvular regurgitation, should be looked for in patients having suspicion of lE. In association with elinical symptoms these echocardiographic findings are the most powerful predictors of lE. Different studies have demonstrated that echocardiographic examination is not only useful in prompt and definite diagnos is but also it is necessary to determine effective treatment and to detect possible complications. The characteristic features of echocardiographic findings are closely related to the prognosis. During the assessment of echocardiographic predictors, detection of abcesses, fistulae, prosthetic valve dehiscence, obstructive vegetations, flail leaflets and heart failure are of high importance. Most of these complications cannot resolve with medical therapy alone, and surgical intervention can be needed. In brief, echocardiographic findings are of high importance in the diagnosis of lE, in determining the therapy which should be chosen, as well as in predicting morbidity and mortality.

9.
Sağ Süperiyor Vena Kava Yokluğunun Eşlik Ettiği Persistan Sol Süperiyor Vena Kava: Olgu Sunumu
A Case of Persistent Left Superior Vena Cava without Coexistence of Right Superior Vena Cava
Hüseyin Bozbaş, Aylin Yıldırır, M.Emin Korkmaz, Haldun Müderrisoğlu, H.Olcay Eldem
Sayfalar 50 - 53
Konjenital süperiyor vena kava anomalileri sık değildir ve genellikle diğer konjenital kalp hastalıkları ile birlikte görülür. Eşlik eden konjenital kalp lıastafığt yokluğunda sağ siiperiyor vena kava olmaksızın persistan sol süperiyor vena kava görülmesi oldukça nadir bir durumdur ve literatürde vaka sunumları şeklinde yer almaktadır . Burada asemptomatik, atriyal fibrilasyonu bulıman ve sağ süperiyar vena kava yok/uğunun eşlik ettiği persistan sol süperiyar vena kavası olan bir olgu sunulmuştur.
Congenital abnormalities of superior vena cava are rare and usually seen in association with other congenital heart diseases. In the absence of any congenital cardiac abnormality the persistent left superior vena cava with noexisting absence of right superior vena cava is quite rare. In this report we present an asymptomatic case of persistent left superior vena cava having atrial fibrillation with no associated congenital heart disease.

10.
Atriyofasiküler Aksesuar Yollu İki Vakanın Radyofrekans Kateter Ablasyonu ile Tedavisi ve Güncel Bilgilerin Gözden Geçirilmesi
Radiofrequency Catheter Ablation of Two Cases with Atriofascicular Accessory Pathway and Review of The Literature
Ahmet Duran Demir, Mustafa Soylu, Serkan Topaloğlu, Dursun Aras, Özcan Özdemir, Şule Korkmaz
Sayfalar 54 - 64
Deeremental antegrad iletim özelliğine sahip, sol dal bloğu mO/fo/ojisinde antidronıik taşikardiye neden olan atriyofasiküler aksesuar yolların (AY) radyofrekans (RF) kate/ er rnetotlarıyla ablasyonu, günümüzde kullamlan seçkin bir tedavidir. İlaca dirençli atriyofasiküler AY ve buna bağlı antidrornik taşikardisi bulunan 22 ve 36 yaşlanndaki iki has~a. RF kateter ablasyonu yöntemiyle tedavi için yatırıldı . Ilk olgunun "nıapping'"i antidromik taşikardi aif/ nda yapıldı . Posterolateral trikiispit anulusun "mapping'" i s ırasmda, kateter manipii/asyonııyla AY iletiminin geçici olarak ortadan kalkt rğı izlendi. Aym /oka/izasyondan AY'un başanlr ab/asyomı yapı/dr. ikinci o/gunwr ise "mapping'"i atriya/ pacing altmda gerçekleştirildi. Kateter manipülasyonuy/a posterolateral triküspit an ıı/usta AY iletiminde IJ/ok oluştuğu gözlendi. Bu bölgeden AY'un başarı ir ablasyonu yapı/dr. Her iki hastada da başan it ab/ asyon bölgelerine RF eneıjisi uygulamasr sırasmda, antidromik taşikardi QRS mO/folojisine benzeyen Mahaim otomatik taşikardisi ortaya çıktr. İlk hasta yaklaşık 3 ay, diğer hasta ise 2 aylık takiplerinde semptomsuzdu.
Radiofrequency (RF) cathe ter ablation of atriofasc ic ular accessory pathways (AP) characterized by deeremental antegrade conduction property and result in antidromic tachycardia with Jeft bundle branch morphology is a current preferred theurapetic approach. Two patients, who were twenty-two and th irty-six years old, with atriofascicular AP and drug-resistant antidromic tachycardia were hospitalized for RF catheter ablation. In the first case, cardiac mapping was performed during antidromic tachycardia. White mapping using a long sheath th rough posterolateral tricuspid annulus, AP conduction was seen to cease temporarily during catheter manipulations. AP was succesfully ablated by RF currents delivered at the same location. In the second case, mapping was done during atrial pacing. AP was ablated through the posterolateral tricuspid annu lus where the conduction was terminated during the manipulation of catheter. In both cases, as the RF current was delivered, irregular Mahaim automatic tachycardia occurred with a similar QRS morphology to antidromic tachycardia. They were free of symptoms for about 3 months in the first case and 2 months in the second case.

© copyright 2019 TKD Arşivi
LookUs & Online Makale