Turk Kardiyol Dern Ars: 27 (9)

Cilt: 27  Sayı: 9 - Kasım 1999

1.
Makale Özetleri
Summaries of Articles

Sayfalar 594 - 597
Makale Özeti

2.
Homosistein ve MTHFR Genotipinin Koroner Arter Hastalığı Risk ve Yaygınlığının Belirlenmesindeki Önemi
Effects of Plasma Homocysteine Level and MTHFR Genotype on Presence and Extent of Coronary Artery Disease
S.Lale TOKGÖZOĞLU, Y.Mehmet ALİKAŞİFOĞLU, Enver ATALAR, Y.Kudret AYTEMİR, Necla ÖZER, İbrahim ÜNSAL, Kenan ÖVÜNÇ, Sırrı KES, Ergül TUNÇBİLEK
Sayfalar 598 - 603
Bu çalişma. plazma homosistein düzeyleri ve metilen tetrahidrofolat redüktaz (MTHFR) genalipinin koroner arter hastalığı (KAH) risk ve yayguılığma etkilerini araş/Irmak amacıyla plan/andı. Bu amaçla 242 hasta, konvansiyonel risk faktörleri, plazma homosistein, B tı,Jolat ve MTHFR genotipi açısmc/an değerlendirildi. Koroner arter hastalığı mevcut olan 151 hastada plazma homosistein değerleri ortalama 18.5±1 1 JJmol/L, koronerleri normal olan 91 hastada ise 15.6±10 JJmol/L olarak bulundu (p>0.05). Plazma homosistein değerlerinin 15 pmol!L'nin üzerinde olması koroner arter hastaliğı için önemli ve bağımsız bir risk faktörü olarak bulundu. (p=0.03, RR 2.1, %95 CI 1 .07-4.4). Yine I5 JJmol!L üzeri homosistein değerleri koroner arter hastalığı yayg ınlığı ile de ilişkili bulundu (p=0.04, RR 3.2 , %95 CI I .J-8.2). Fo/at düzeyleri hasta grubunda 5.I ±1.3 nglml, kontrol grubunda 7.0±3.2 nglml bulundu. MTI-IFR genotipi açıs ından değerlendirilme yapıldığmda, TT genotipi hastaların %7.7'sinde, kontrol grubunun %5.2'sinde mevcut/u (p>0.05). TT genotipi plazma homosistein düzeyi ile ilişkili bulundu (p=0.001 ). Aynca TT genotipi koroner arter hastalığı yaygınllğı ile de ilişkili bulundu (p=0.03). Sonuç olarak, homosisi ei n düzeylerinin 15 pmol/L üzerinde olması koroner arter hastaliğı varlığı ve yaygınlığı için önemli bir riskfaktörii olarak bulundu. Bunun yanısıra, TT genalipinin plazma lıomosistein düzeyi ve koroner arter hastalığı yaygınllğı için önemli bir belirleyici olduğu saptandı. Anahtar kelimeler:
The aiın of th is study was ıo deterınine the effects of plasına hoınocyste ine levels and ınethylene tetrahydrofolate reductase (MTHFR) ınutation on the presence and the extent of coronary atherosclerosis. 242 consecutive patients undergoing coronary angiography were prospectively evaluated for conventional risk factors, p lasına h oınocysteine levels, B 12, folate levels and MTHFR genotype. The mean plasma homocysteine levels were 18.5±1 1 pmol/L in 15 1 patients with coronary artery disease and 1 5.6±1 O ı.ııno i/L in 91 patients w ith normal coronary arteries (p>0.05). Plasma homocysteine levels above 15 ı.ınıol/L was a s ignificanı risk factor for coronary artery disease (p=0.03, RR 2. 1, %95 CI 1.07-4.4), and levels above 15 ı.ımol/L were also sign if icantly correlated to the extent of atherosclerosis (p=0.04, RR 3.2 %95 CI 1.3-8.2). The folate levels w ere 7 .0±3.2 ng/nıl in control s and 5.1±1.3 ng/ml in patients with coronary artery disease. When the MTHFR genotype was d e terınined, TT genotype was present in 7.4% of patients and 5.2% of controls (p>0.05). TT genotype was significantly correlated to plasma honıocyste ine levels (p=O.OO 1) and also correlated w ith ıhe extent of coronary atherosclerosis (p=0.03). Our data indicare that a plasma homocysteine level above 15 ~o l/L is a significant risk factor for the presence and extent of coronary artery disease. TT genotype was an important predictor of the homocysteine levels and the extent of coronary atherosclerosis.

3.
İleri Derecede Sol Ventrikül Disfonksiyonu Olan Hastalarda Koroner Arter Bypass Cerrahisinin Geç Dönem Sonuçları
Late Term Results of Coronary Artery Bypass Grafting in Patients with Severe Left Ventricular Dysfunction
Cantürk ÇAKALAĞAOĞLU, Nurgül KESER, Funda BAÇGEL, Metin GÜRSÜRER, Haldun AKGÖZ, Mustafa İDİZ, Vedat ÖZKUL, Cem ALHAN
Sayfalar 604 - 609
Bu çalişmada koroner arter bypass greji (CABG) anıeliyalindan fayda/anmış, ameliyat ôncesi(preoperatif) sol ventrikiil fonksiyon bozukluğu olan koroner arter hasta larının , ameliyat sonrasi (postoperatif) ve tabtti"CIJ sonrasi ortalama 1 i. aydaki Multiple Gated Acquisition (MUGA) ile ölçülen sol ventrikül ejeksiyon fraksiyon u (LVEF) eşli,~ inde, ortalama 42 aylik takip dönemi içerisindeki klinik seyirleri ve mortalite oranları kaydedilmiştir. Şubat i994-Aralik 1995 tarihleri arasmda LVEF::;; %30 olan, ta/yumlu nıiyokard sintigrafisi ile can/i doku tespit edilen (acil operasyona alman 6 olgu hariç) ve koroner anjiografi sonras1 operasyona elverişli damar tümeni bu/ ıman 37 hasta aym ekip ve aynı tip nıiyokard korunıast ile opere edilmiştir. Hastanede kaliş süresi ortalama 8.6 gün olup, bu süre içerisinde 2 olgu (%5.4) kaybedilmiştir. Ortalama 42±i i aylik (34-56) takip dönemi içinde 1 olgu kaybedilmiştir. Kaplan-Meier yöntemi kullamlarak olgularm takip dönemi içindeki sa,~ ka/un oram %92 olarak tespit edilmiş, angina şiddeti, fonksiyonel kapasite ve LVEF değerlerinde de an/amlt dfize/meler saptanmtşt1r. Sonuç olarak, iskenıiye bağlı ileri sol ventrikül disfonksi)' 01111 olan, operasyona elverişli koroner arter tümeni bu/ ıman, ta/yumlu miyokard sintigrafisi ile canlı doku saptanan selektif vakalarda, CABG başarı ile uygulanahilmekte ve hasta prognozwıu olumlu yönde etkilemektedir.
This study evaluates whether patients with coronary artery disease (CAD) and severely depressed ejection fraction (L VEF) benefit from coronary artery by-pass grafting(CABG). From February 1994 to December 1995,37 patients (ınean age 57.2; 20 male, 17 fenıale) with LVEF ~30% and with viable nıyocardium as demonstrated by thallium-201 stress and redistribution inıaging (except for 6 patients undergoing emergency CABG) and suitable vessel lumen for CABG, underwent isolared CABG performed by the same staff. Total duration of hospital stay was 8.6 days. The hospital mortality rate which we estinıated as 10.2% by Parsonnet scoring preoperatively, was found Lo be 5.4%. Postoperative L VEF which was assessed by MUGA, inıproved from 25.5±2.7 to 35.6±6.8. According to KaplanMeier analysis, the survival rate was found as 92% during the follow-up period. The 2 major conıpl ications recorded postoperatively were a rrh ythnıia (25%) and low output syndrome (16.2%). As a result, CABG in patients with severely impaired LV function appears beneficia I if the vessels are operable and if there is salvageable myocardium; being performed with relative safety, CABG appears to be an alternative approach to transplanlation or cardiomyoplasty in patients w ith CAD and poor LV. Key words:

4.
Koroner Arter Hastalığında CMV İnfeksiyonunun Bir İnflamasyon Markeri Olan CRP İle İlişkisi
Relation of CMV Infection with an Inflammation Marker CRP in Coronary Heart Disease
H. Asuman KAFTAN, Osman KAFTAN, Mustafa KILIÇ
Sayfalar 610 - 614
İnsan sitomegalovirüsünün ateroskleroz gelişimindeki etiotojik rolü uzun yıllardır tartışılmakta ve birbiri ile karşıt sonuçlar ileri sürülmektedir. Bu çalışmada da koroner arter hastalığı tesbit edilmiş kişi/erde, sitomega/avirus infeksiyonu markeriarı ve sistemik infeksiyon markerlarından olan C-reaktif protein seviyelerini çalışıp, kontrol olguları ile karşılaştırdık. Tüm olgularda sitomegalovirus seropozitivitesi dışında, anti CMV /gG antikor titreleri de tesbit edilmiş, titreler ile koroner arter hastalı.ğı varlığı arasında bir bağlantı olup olmadığı incelenmiştir. Çalışmaya koroner arter hastalığı koroner anjiyografi ile dokiimente edilmiş 150 koroner arter hastası (45 kadın, ortalama yaş 58,7 ± 7,6 yıl) ve 160 gönüllü (50 kadın, ortalama yaş 57,8±8,1 yıl) olgu alınmıştır. Sitomega/avirus spesifik IgG antikor/arım ve bunların titrelerini tesbit etmek için serotojik testler yapılmıştır. Ayrıca her olgu içinC-reaktif protein seviyeleri belirlenmiştir. Sitomega/avirus antikor pozitiffiği hasta grubu için %57,3, kontrol grubu için %56 idi (p=0,39). Anti CMV lgG antikor tirresi yüksekliği("?./ :800) oranı hasta grubu için %38,6, kontrol grubu için %10 idi (p=O,OOO). Hasta grubunda ortalama C-reaktıf protein seviyesi de daha yüksek bulundu (2,99 ± 0,92 mg!L'e karşılık 1,79 ± 0,51 mg! L, p=O ,000) ve C -re aktif protein seviyeleri yüksek antisiıomegalovirus IgG antikor seviyeleri ile linear bir korelasyon gösteriyordu (r=0,35, p=O,OOO). Bu sonuçlar ile incelenen popu/asyanun sitomega/avirus için serapozitifliğinin değil, anti sitomega/avirus antikorlarının titrelerinin ve bununla ilgili olarak yükselen C-reaktif protein seviyelerinin koroner arter hastalığı varlığı ile ilgili olabileceğini düşündük.
Whether the human cytomegalovirus plays a causal role in atlıerosc l e rosis etiology is controversial. We conducted a case-control study to investigate whether previous infection with cytomegalovirus is associated with coronary heart disease and markers of systemic inflammation, because systemic inflammation also may play a role in atherosclerosis. We also studied the correlation between anticytomegalovirus antibody titer and coronary artery disease. 150 cases (45 female, mean age, 58,7 ± 7,6 years) with a documented coronary heart disease anel 160 vol unteer control ca ses (50 female, m ean age 57,82 ± 8,1 years) were studied. Cytomegalovirus serology was performed to determine presence of specific IgG antibodies and titers of the anticytomegalovirus antibodies. In addition, C-reactive protein levels were determined in each case. The prevalence of specific antibodies to cytomegalovirus was 57,3% in the ptaient groups, 56% among the controls (p=0,39). But high anti -cytoınegalovirus titer (~ 1 :800) was seen in the patient group w ith a higher ineidence (26,6% versus 10%, p=O,OOO). Mean value of C-reactive protein was higher in the patient group (2,99 ± 0,92 mg/L, versus 1,79 ± 0,51 ıng/L, p=O,OOO), and there was a linear correlation with the high antibody titer and the level of Creactive protein (r=0,35, p=O,OOO). These findings support that, instead of the seropositivity of the population, the titer of anti cytomegalovirus lgG antibody and the levels of Creactive protein may predict coronary artery disease.

5.
Hipertansiyonlu Hastalardaki Kardiyovasküler Risk Faktörlerinin Brakiyal Arter Doppler Trasesinde Görülen Geç Sistolik Dalga ile İlişkisi
Relationship Between Late Systolic Wave in Brachial Artery Doppler Blood Flow Pattern and Cardiovascular Risk Factors in Patients with Hypertension
Niyazi GÜLER, Mehmet BİLGE, Beyhan ERYONUCU, Halil ASLAN
Sayfalar 615 - 619
Brakiyal arter Doppler çalışmasında arteryel katıfığlll artmasına bağlı olarak arreriye/ dalga yankı/amm/an mn daha erken oluşması ile geç sisto/ik dalga oluşabilmektedir. Bu çalışmada kardiyovaskiiler risk faktörleri olan hiperransiyon, diyabet, cinsiyet, yaş, hiperlipidemi ve sigara içimiyle geç sisro/ik da/gamn görülmesi arasmdaki ilişkiyi araştırmak istedik. Elli altı hipertansiyon/u hastada brakiyal arterin kan akını lım ve profili B-mod ultrason eşliğinde nabız/ı Doppler tekniği ile incelendi. Brakiyal arter dupleks Doppler sonagrafik çalışmasında hipertansiyon/u olguların 23'ünde (%38.6) geç sisto/ik dalga gözlendi. Bmod görümülerde brakiyal arter boyunca önemli bir darlık yokru. Hiperlipidemi (P<0.05), sigara içimi (P<0.05), diyaberes mellirus (P<0.05) ve ileri yaş (P<0.05) hiperransil olgularda geç sisto/ik dalganın görii/mesinde bağimsız riskfaktörleri olarak bulundu. Sonuç olarak belirli kardiyovaskiiler risk faktörleri ile oluşan arreryel sistem karılı.~ı bölgesel dalga yankı/amm/arını erkileyerek periferik arterlerde Doppler bulgularını değişrirebilmektedir.
Earlier appearance of arterial wave reflections due to increased arterial stiffness may cause Iate systolic wave in the brachial artery Doppler study. In this study, we investigated the relationship between Iate systolic wave and cardiovascular risk factoı·s such as hypertension, diabetes, gender, age, hyperlipidemia and sınoking. Blood flow profile and velocity of the brachial artery were determined noninvasively by ultrasound pulsed Doppler technique under the guidance of a B-mode ultrasound image in 56 patients with hypertension. In 23 patients (38.6%) with hypertension, a Iate systolic wave was observed in the brachial artery Doppler study. There was no signi ficant stenosis along the brachial artery on the B-mode images. In patients with hypertension hyperlipidemia (p<0.05), cigarette s ın ek in g (p<0.05), diabetes mellitus (p<0.05) and advanced age (p<0.05) were found to be independent risk factors for Iate systolic wave. Thus stiffness of the arterial system induced by certain cardiovascular risk factors may produce alterations in regional wave reflections and changes peripheral arterial Doppler signs.

6.
Miyokard Video Yoğunluğu Sistolo-Diyastolik Değişimlerinin Koroner Arter Hastalığı Tanısına Katkısı
Contribution of Systolo-Diastolic Myocardial Video Intensity Variations to Diagnosis of Coronary Artery Disease
Bahadır DAĞDEVİREN, Osman BOLCA, Mehmet EREN, Sait TERZİ, Tuna TEZEL
Sayfalar 620 - 625
Kardiyak kastlma ve gevşeme ekokardiyografi ile kaydedilen miyokard video yoğım/uğımda (MVY) sırasıyla azalma ve artışa neden olmaktadır. MVY da tespit edilen bu sisto/o-diyasto/ik fizyolojik değişimin iskemi ile bozulduğunu ileri süren araştırmalar mevcuffur. Bu çalışma koroner arter hastalığı (KAH) tespit edilen hasta/arta sağlıklı olgulardan kaydedilen sisto/o-diyasto/ ik MVY değişimlerini karşılaştırmak ve yöntemin dipyridamo/ e stres ekokardiyografinin (DSE) tam do,~ruluğuna katkıs ım belirlemek amacıyla planlanmıştır . Bu amaçla KAH tespit edilen 34 hastaya (56±7) ve KAH ilıtimali diişiik olan 20 olguya (52±12) DSE uygulandı. Hasta/ ann istirahat ve stres testi esnasmda video teybe kaydedilen 2-D ekokardiyografi görüntülerinde birbirini takip eden iiç kareliyak siklusun sisto/-sonu ve diyastol-sonu görüntüleri videodan bilgisayara aktan/dı. Tıbbi göriintii işlemede kullamlan bir bilgisayar programı yardımıyla iskemik risk altmdakive normal segment/erin, istirahaffe ve tepe egzersizde, sisto/-sonu ve diyastol-sonu MVY ortalamalan bulundu. MVY indeksi= {diyastol-sonu MVY- sistol- sonu MVY 1 diyastol-sonu MVY x 100} olarak hesaplandı. Çalışmamızda, duvar hareketi skorlaması ile değerlendirildiğinde DSE' nin duyarlılığı: %70, özgüllüğii: %85, tan ı doğruluğu: %77.5 olarak tespit edildi. Dipyridamole stres testi ile iskemik risk altındaki segment/ erin ortalama ve sistol-sonu MVY değerleri normal segment/ere göre artmı ş (ortalama: 48±8 - 40±6; p<0,01, sistol-sonu: 46±10 - 31±5; p
Contraction and relaxation of the heart causes decrease and increase in myocardial video intensity (MVI) recorded from echocardiographic iınages, respectively. Some studies suggest that this physiological cyclic variation of MVI diıninishes in ischemic conditions. The present study was planned to compare the cyclic variations of MVI recorded from patients with coronary artery disease (CAD) and healthy subjects and to define its contribution to the diagnostic accuracy of dipyridamole stress echocardiography (DSE). DSE was performed to 34 patients with CAD (56±7 years) and 20 age matched controls (52±12- years). In all patients, the end-diastolic and endsystolic 20 echocardiographic images of 3 consecutive beats recorded on video tapes during peak stress and rest were digitized. The mean MVI values of end-systolic and end-diastolic frames of both ischeınic and non- ischemic segments during rest and peak exercise were obtained using a special software for analyzing medical images (Image Tool 2.0). The MVI index was defined as (end-diastolic MVI) - (end-systolic MVI)/ end-diastolic MVI x 100. In our study, the sens itivity, specific ity and diagnostic accuracy of DSE were 70%, 85% and 77.5% by us ing conventional wall motion seering method, respectively. During DSE, the mean and end- systolic MVI values of ischeınic segments were significantly increased when compared with non-is- chemic segments (mean: 48±8 - 40±6 ; p

7.
Saf Restriktif Solunum Sorunu Olan Hastalarda Sol Ventrikül Diyastolik Doluşu ve Sağ Ventrikül Tutulumunun Ekokardiyografik Olarak İncelenmesi
Echocardiographic Evaluation of Right Ventricular Involvement and Left Ventricular Diastolic Filling in Patients with Pure Restrictive Ventilatory Impairment
Zehra GÖLBAŞI, Nurten AKYÜREK, Filiz KOCABEYOĞLU, Mustafa ESEN
Sayfalar 626 - 630
Saf restriktif solunum sorunu (SRSS) olan hastalardaki sağ ventrikül değişiklikleri bugüne dek geniş olarak çalışılmamıştır. Bu çalışmada SRSS olan hastalarda sağ ventrikül tutulumu ve sol ventrikül diyastolik fonksiyonlarının araştırılması amaçlandı. Metod: Değişik etyolojileri olan 21'i erkek, 3'ü kadın toplam 24 SRSS olan hasta ile 23 sağlıklı kontrolde 2 boyutlu, M mod ve Doppler ekokardiyografi yapıldı. Sol ventrikül fonksiyonlarını etkileyecek hastalığı bulunanlar çalışma dışı bırakıldı. Çalışmaya katılan tüm bireylere solunum fonksiyon testi yapıldı ve arteriyel kan gazlarına bakıldı. Hastalar restriktif solunum sorununun ciddiyetine göre gruplara ayrıldı. Eko-Doppler ile sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu ve sol ventrikül diyastolik doluş parametreleri, sağ ventrikül diyastol-sonu duvar kalınlığı ve alanı ile diyastolik doluş parametreleri ve pulmoner akselarasyon zamanı ölçüldü, pulmoner akselerasyon zamanı kullanılarak ortalama pulmoner arter basıncı hesaplandı (ortalama PAB = 78 - [0.52 c pulmoner akselarasyon zamanı]). Sonuç: SRSS olan hasta grubunda sağ ventrikül alan indeksi kontrollerden daha yüksek bulundu (sırasıyla 9,4+2,1 cm2/m2, 7,9+1,6 cm2/m2, p<0,05). Sağ ventrikül duvar kalınlığı hafif-orta ve ciddi SRSS olan hastalarda kontrol grubuna göre anlamlı yüksek bulundu (sırasıyla 8,3+0,6 mm, 4,1+1,1 mm, 2,8+0,4 mm, p<0,001). Ortalama pulmoner arter basıncı ciddi SRSS olan hastalarda hafif-orta SRSS olan hastalardan ve kontrol grubundan daha yüksek saptandı (sırasıyla 19,8+4,3 mmHg, 12,9+7,1 mmHg, 10,2+5,1 mmHg, p<0,05). Transtriküspid akım örneklerinde SRSS olan hastalarda E/A oranı kontrol grubuna göre anlamlı düşük bulundu (sırasıyla 0,81+0,40, 1,35+0,28, p<0,01). SRSS olan hastalarda sol ventrikül izovolumetrik relaksasyon zamanı kontrol grubuna göre anlamlı uzun saptandı (sırasıyla 93+21 ms, 74+9 ms, p<0,05). Transmitral akım örneklerinde SRSS olan hastalarda E/A oranı kontrol grubuna göre daha düşük bulunmasına karşın fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Sonuç olarak, saf restriktif solunum sorunu olan hastalarda sağ ventrikül duvar kalınlığında artış, sağ ventrikül dilatasyonu ve diyastolik doluş bozukluğu ve sol ventrikül relaksasyon anormallikleri saptandı.
Right ventricular abnormalities in patients with pure restrictive ventilatory impairment (PRVI) has not been extensively studied up to date. The purpose of this study was to evaluate the left ventricular diastol i c function and the right ventric ula r involvement in patients with PRVI by Do ppler echocardiography. Methods: Two-dimens ional, M-mode, and Doppler echocardiography were performed on 24 patients, 21 men and 3 women, with PRVI due to several etiologies, and 23 healthy subjects as the control group. Patients with any disease that affect the Ieft ventricular functions were not included in the study. All subjects underwent respiratory tests and arterial blood gas assessment. Patients were grouped according to the severity of restrictive ventilatory impairme nt. An echo-Doppler examination was made to measure left ventricular ejection fraction and diastolic filling parameters and right ventricular end-diastolic wall thickness, end-diastolic area, and diastolic fi lling parameters, and pulmonary acceleration time and mean arterial pulmonary pressure ([mPAP = 78 - (0.52 x pulmonary acceleration time]). Results: Right ventricular area index was higher in patients with PR VI than that in healthy subjects (9.4±2. 1 cm2/m2, 7.9± 1.6 cm2/m2, respectively, p<0.05). Right ventricular wall th ickness was higher in patients with mild-moderate and severe PRVI than that in the control group (3,8±0.6 mm, 4. 1±1.1 mm, 2.8::!:0.4 mm, respectively, p

DERLEME
8.
Derlemeler Koroner Endovasküler Brakiterapi
Reviews Coronary Endovascular Brachytherapy
Hasan Fehmi TÖRE, Hürkan KURŞAKLIOĞLU, Ertan DEMİRTAŞ
Sayfalar 631 - 636
Günümüzde anjiyoplasti ve stent gibi revaskülarizasyon yömemferi birçok merkezde uygulanmaktadır. Bu yöntemlerin erken dönemdeki başarifanna karşılik liZilll dönemdeki başanton sıklikla restenoz nedeniyle göfgelenmektedir. Erken dönemdeki başanmn liZilll süre korunamaması araştırmacilan resfenazun önlenmesi üzerinde çalişmaya yöneftnıiştir. Restenazım önlenmesi için yapilan farnıakolojik girişinılerde çok başanli sonuçfar elde edilememiştir. Fakat bu konudaki çalışmafar halen devam etmektedir. Bu nedenle yeni araştırmalara yönefinmiş ve endovasküler brakiterapi çalişmalan ile iyonize radyosyanun restenoz üzerine etkileri araştmfnıaya başlanmıştır. Nispeten yeni bir teknik olan endovaskiifer brakiterapide halen birçok konu tarllşnıafı veya yeterince açık değildir. Bu yazıda endovasküfer brakiterapinin genel ilkeleri, hafen mevcut sistemler ve konuyla ilgili literatür gözden geçirilmiştir.
Currently, revascularization procedures !ike PTCA or coronary ste nting have been used in nuın ero u s cardiology centers. Although these methods are very successful in early term, their initial success are surpassed by the Iate term restenosis. Not maintaning early term success of these methods have led the researchers to study the prevention of the restenesis problem. Pharmacological interventions used to prevent have not reached very successful results. But, studies pertinent to th is issue are continuning. Therefore, it is pointed out that new elinical research and endovascu lar brachytherapy and the effects of ionizing radiation over restenosis area have been investigated. Different issues in the area of endovascular brachytherapy which is a relativetey new technique are stil! debateful or not clear enough. In this article, general principles of brachytherapy, the systems existing at present, and the l iteratuı·e related to this topic are reviewed.

9.
Vazovagal Senkop
Vasovagal Syncope
Özgür ASLAN, Sema GÜNERİ
Sayfalar 637 - 646
"Vazovagal senkop", hem nöro-kardiyojenik senkopların en sık karşılaşılan formudur, hem de en sık göriilen bayılma nedenidir. Birçok klinik durımı vazovagol senkapa zemin oluşturabilir. "Tetikleyici" olarak tamm/anabilecek durumların belirlenmesi, hem tam, hem de tedavi ve yeni atakların önlenmesi yönünden önemlidir. Birçok olguda bayı/manın birkaç saniye öncesinde hissedilen ya da gözlenen öncü! belirtiler dikkati çeker ki, bunlar bir anlamda tehlikeyi haber veren uyarıcıdırlar. Vazovagol senkop çoğu kez iyi seyirlidir, ancak özellikle öncü/ belirtilerin bulunmadığı durumlarda ya da olgu riskli bir işle meşgulken gelişen bayı/malarda fiziksel hasar gelişebilir. Vazovagol senkopun tekrarlama sıklığı oldukça değişkendir. Genel olarak, tekrarlama riskinin o ana kadar tar!f edilen senkop atağı sayısı ile doğru orantılı oldu,iju düşünülmektedir. Vazovagol senkopun fizyopatolojik temeli henüz tam olarak anlaşılmış değildir. Kısaca, vazovagol senkapa yatkm bireylerde normal sistemik basmcın ve beyin kanlanmasımn sağlanmasına yarayan adaptif mekanizmalamı sürekliliklerinin hozulduğu ve bu bozulmamn sonuçta beklenmeyen bir vazoc/i/atasyon ve/veya bradikardi ile beyin kanlanmasımn azalmasına ve senkopa yol açtığı söylenebilir. Son on yılda "head up" tilt masası (HUT) testi vazovagol senkopu ayırdetmede tercih edilen tam yöntemi olmuştur. Vazovagol senkopun tedavisi; senkop amndaki girişimler, tekrarlayan senkop durumunda tedavi seçenekleri ve koruyucu tedavi seçenekleri olarak incelenebilir.
"Vasovagal syncope" is both the most prevalent form of neuro-card iogenic syncope and the most common cause of syncope. Many elinical situations may predispose to vasovagal syncope. Identification of various c ircumstances as "trigger" of syncopal attack is important not only for the diagnosis but also for the treatment and prevention of recurrent episodes. In many cases, prodromal symptoms occuıTing several seconds before the syncope are often observed, and these may be considered as the signals of danger. Prognosis of vasovagal syncope is generally benign. However, physical injury may result from syncopal episodes in patients without prodromal symptoms or in particular situations that individuals are working in a risky environment. Recurrence rate of vasovagal syncope is quite variable, corre lated with the number of syncopal ep isodes reported. Pathophys iologic basis of vasovagal syncope has not been precisely understood. It can be summarized that in patients susceptible to vasovagal syncope, continuity of the adaptive mechanisms maintaining the normal systemic pressure and the cerebral perfusion are impaired, and this impairment leads to an unexpected vasodilation and/or bradycardia which cause a decrease in cerebral perfusion and syncope. In the last decade, head-up tilt table testing has been the preferred diagnost ic test for the differential diagnos is of vasovagal syncope. Therapeutic options for th is elinical situation may be classified as acute interventions during the syncopal episodes, treatment strategies for the recurrences and fina lly the preventive approaches.

OLGU
10.
Olgu Bildirileri Tek Koroner Arter: Olgu Sunumu
Case Reports Single Coronary Artery: A Case Report
Özhan GÖLDELİ, Özer BADAK, Önder KIRIMLI, Özgür ASLAN
Sayfalar 647 - 651
Anjiyografik serilerde koroner arter anomalileri % 0.6 - % 1.6 arasmda bildirilmektedir. Tek koroner arter, koroner arterierin nadir görülen bir anamalisi olup, aortik arkustan tek koroner ostiyunıla sadece bir koroner arter çtkmaktadtr. Tek koroner arter onomalisi toplunıda % 0.024 - % 0.044 arasmda bulumııaktadtr. Burada, koroner anj iyografi ile darttk saptamııayan tek koroner arter olgusu ve anjiyografik özellikleri sunulmuştur.
The ineidence of coronary artery anomalies from angiographic series ranges from 0.6 % to 1.6 %. Single coronary artery is a rare congenital anomaly of the coronary arteries where only one coronary artery arises from the aortic trunk by a single coronary ostium. It occurs in approximately 0.024% to 0.044 % of the population. The angiographic features of a case of isolated single coronary artery without narrowing are presented. Key words:

11.
Farklı Radyolojik Yöntemlerle Çift Aortik Ark
Double Aortic Arch: Evaluation with Different Radiological Modalities
İsmail MİHMANLI, Fatih KANTARCI, Fürüzan NUMAN, Yüksel PABUŞÇU, Taner ÜÇÖZ
Sayfalar 652 - 654
Bu yazıda, iki ve yirmi yaşında, izole çift aortik arka sahip iki olgu tarif edildi. Olgularm radyolojik bulguları tartışıldı.
In this paper, a two-year-old child and a twenty-year old adult with isolated double aortic arch have been described. Radiological findings of both cases are discussed.

© copyright 2019 TKD Arşivi
LookUs & Online Makale