Turk Kardiyol Dern Ars: 38 (4)

Volume: 38  Issue: 4 - June 2010

ORIGINAL ARTICLE
1.The relationship between admission hemoglobin level and and left ventricular systolic functions in patients with first ST-segment elevated myocardial infarction
Nihat Şen, M. D., Hüseyin Uğur Yazıcı, M. D., Yusuf Tavil, M. D., Fatih Poyraz, M. D., Murat Turfan, M. D., Nazif Aygül, M. D., Mehmet Akif Vatankulu, M. D., İbrahim Özdoğru, M. D., Adnan Abacı, M. D.
PMID: 20935428  Pages 233 - 238
Amaç: Bu çalışmada, ilk ST yükselmeli ME (STYME) nedeniyle yatırılan hastalarda başvuru sırasındaki hemoglobin düzeyi ile sol ventrikül sistolik fonksiyonları arasındaki ilişki değerlendirildi.
Ça­lış­ma pla­nı: Çalışmaya, ileriye dönük olarak, üç farklı merkezde ilk STYME tanısıyla yatırılan 483 hasta (402 erkek, 81 kadın; ort. yaş 56.5±11.2; dağılım 24-74) alındı. Tüm hastalar, yatıştan ortalama 2.4 gün sonra ekokardiyografi ile değerlendirildi. Sol ventrikül sistolik fonksiyonlarının değerlendirilmesi için ejeksiyon fraksiyonu (EF), duvar hareket skor indeksi (DHSİ) ve sol ventrikülün dört farklı noktasından (anteriyor, inferiyor, lateral, posteriyor septum) doku Doppler S dalga hızları ölçüldü. Hemoglobin düzeyleri yatışın ilk saati içinde belirlendi. Anemi, Dünya Sağlık Örgütü ölçütlerine göre tanımlandı (hemoglobin erkeklerde <13 gr/dl, kadınlarda <12 gr/dl). Anemi olan ve olmayan hastaların ekokardiyografik özellikleri karşılaştırıldı.
Bul­gu­lar: Anemi 67 hastada (%13.9) saptandı. Anemi olan ve olmayan hastalar arasında sol ventrikül sistol ve diyastol sonu çapları, duvar kalınlıkları, DHSİ ve EF açısından anlamlı farklılık saptanmadı. Anemisi olanların EF değeri (%47.5) anemisi olmayanlardan (%48.5) daha düşüktü, fakat aradaki fark istatistiksel anlamlılık göstermedi. Miyokart S dalga hızlarının tümü anemi olan hastalarda daha düşük bulundu, fakat sadece septal bölgeden yapılan ölçümlerde sonuç anlamlı farklılık gösterdi (p=0.048). Hemoglobin düzeyi ile EF arasında ilişki bulunmadı (r=0.027, p=0.55).
So­nuç: Bulgularımız. ilk STYME geçiren hastalarda hafif ve orta derecede aneminin sol ventrikül sistolik fonksiyonları üzerinde zararlı etkisi olmadığını göstermektedir.
Objectives: The goal of this study was to evaluate the relationship between admission hemoglobin levels and left ventricular systolic functions in patients admitted with first ST-segment elevated myocardial infarction (STEMI).
Study design: The study was conducted prospectively in three centers in 483 consecutive patients (402 men, 81 women; mean age 56.5±11.2 years; range 24 to 74 years) with first STEMI. All patients were evaluated by echocardiography after a mean of 2.4 days of admission. Evaluation of left ventricular systolic functions included measurements of ejection fraction (EF), wall motion score index (WMSI), and tissue Doppler S wave velocities at four different localizations (anterior, inferior, lateral, posterior septum). Hemoglobin levels were measured within one hour of admission. Anemia was defined according to the World Health Organization criteria (hemoglobin <13.0 g/dl in men and <12.0 g/dl in women). Echocardiographic characteristics of the patients with and without anemia were compared.
Results: Anemia was detected in 67 patients (13.9%). There were no significant differences between patients with and without anemia with respect to left ventricular end-systolic and end-diastolic diameters, wall thickness, WMSI, and EF. The mean EF in the anemic group (47.5%) was lower than that of the patients without anemia (48.5%), but this difference was not significant. All Sm velocities were lower in the anemic group, but only septal mitral annular Sm velocity reached statistical significance (p=0.048). There was no correlation between hemoglobin levels and EF (r=0.027, p=0.55).
Conclusion: Our findings suggest that mild to moderate anemia has no deleterious effect on systolic function in patients with first STEMI.

2.Platelet function analysis with two different doses of aspirin
Alp Aydınalp, İlyas Atar, Cihan Altın, Öykü Gülmez, Aslı Atar, Sadık Açıkel, Hüseyin Bozbaş, Aylin Yıldırır, Haldun Müderrisoğlu
PMID: 20935429  Pages 239 - 243
Amaç: Düşük ve orta dozda aspirin kullanan hastalarda platelet fonksiyon analizi (PFA-100) ile platelet inhibisyon derecelerin kıyaslanması planlandı.
Çalışma planı: En az son 15 gündür 100 mgr/gün veya 300 mgr/gün aspirin kullanan 159 poliklinik hastası (83 erkek, 76 kadın; ort. yaş 60.9±9.9) ileriye dönük olarak çalışmaya alındı. Bu hastaların 79’u (%50) 100 mgr, 80’i (%50.3) ise 300 mgr dozda aspirin almaktaydı. Hastalardan kan örnekleri sabah 09: 30-11.00 saatleri arasında alındı. Platelet reaktivitesi PFA-100 sistemiyle ölçüldü. Yetersiz platelet inhibisyonu, aspirin tedavisine rağmen PFA-100 sisteminde kolajen/epinefrin kapanma zamanının normal bulunması (<165 sn) olarak tanımlandı.
Bulgular: Günde 100 mgr ve 300 mgr aspirin kullanan hasta gruplarında tüm klinik ve laboratuvar özellikler benzer idi. Yetersiz platelet inhibisyonu sıklığı tüm hastalar içinde %22 (35 hasta) bulundu. Yetersiz platelet inhibisyonu sıklığı 100 mgr aspirin kullanan hastalarda (n=24/79, %30.4) 300 mgr kullananlara (n=11/80, %13.8) göre anlamalı derecede daha yüksek idi (p=0.013). Tekdeğişkenli analizde, kadın cinsiyet (p=0.002) ve aspirin dozunun (p=0.013) yetersiz platelet inhibisyonu ile anlamlı ilişki gösterdiği görüldü. Çokdeğişkenli analizde de, kadın cinsiyetin (OR: 0.99; %95 GA 0.9913-0.9994; p=0.025) ve aspirin dozunun (OR: 3.38; %95 GA 1.4774-7.7469; p=0.003) yetersiz platelet inhibisyonunu öngörmede bağımsız faktörler olduğu görüldü.
Sonuç: Çalışmamızın sonuçları, yüksek doz aspirinin özellikle kadın hastalarda yetersiz platelet inhibisyonunu azaltabileceğini göstermektedir.
Objectives: We aimed to compare the level of platelet inhibition using the platelet function analyzer (PFA)-100 in patients receiving low and medium doses of aspirin.
Study design: On a prospective basis, 159 cardiology outpatients (83 men, 76 women; mean age 60.9±9.9 years) taking 100 mg/day or 300 mg/day aspirin at least for the previous 15 days were included. Of these, 79 patients (50%) were on 100 mg and 80 patients (50.3%) were on 300 mg aspirin treatment. Blood samples were collected between 09: 30 and 11: 00 hours in the morning. Platelet reactivity was measured with the PFA-100 system. Incomplete platelet inhibition was defined as a normal collagen/epinephrine closure time (<165 sec) despite aspirin treatment.
Results: Baseline clinical and laboratory characteristics of the patient groups taking 100 mg or 300 mg aspirin were similar. The overall prevalence of incomplete platelet inhibition was 22% (35 patients). The prevalence of incomplete platelet inhibition was significantly higher in patients treated with 100 mg of aspirin (n=24/79, 30.4%) compared with those treated with 300 mg of aspirin (n=11/80, 13.8%) (p=0.013). In univariate analysis, female sex (p=0.002) and aspirin dose (p=0.013) were significantly correlated with incomplete platelet inhibition. In multivariate analysis, female sex (OR: 0.99; 95% CI 0.9913-0.9994; p=0.025) and aspirin dose (OR: 3.38; 95% CI 1.4774-7.7469; p=0.003) were found as independent factors predictive of incomplete platelet inhibition.
Conclusion: Our findings suggest that treatment with higher doses of aspirin can reduce incomplete platelet inhibition especially in female patients.

3.Beneficial effects of nebivolol treatment on oxidative stress parameters in patients with slow coronary flow
Ahmet Akçay, Gurkan Acar, Ergül Kurutaş, Abdullah Sokmen, Yalçın Atlı, Alper Buğra Nacar, Cemal Tuncer
PMID: 20935430  Pages 244 - 249
Amaç: Koroner yavaş akım (KYA) olan hastalarda oksidatif stres ile antioksidan savunma arasında dengesizlik gösterilmiştir. Bu çalışmada, KYA hastalarında nebivolol tedavisinin oksidatif stres parametreleri üzerine etkisi araştırıldı.
Çalışma planı: Çalışmaya KYA saptanan 32 hasta (10 kadın, 22 erkek; ort. yaş 53.3±5.2) ve anjiyografide koroner arterleri normal bulunan 32 kontrol (14 kadın, 18 erkek; ort. yaş 50.6±5.2) alındı. Koroner yavaş akım TIMI kare sayısı yöntemiyle belirlendi. Koroner yavaş akım olan hastalara altı ay süreyle 5 mgr/gün dozunda nebivolol tedavisi uygulandı. Kontrol grubundan ve KYA hastalarından başlangıçta ve altı ay süreyle nebivolol tedavisi sonrasında alınan kan örneklerinde malondialdehit (MDA) ve serum nitrik oksit (NO) düzeyleri, eritrosit katalaz (CAT) ve eritrosit süperoksit dismutaz aktiviteleri (SOD) ölçüldü.
Bulgular: İki grup yaş, beden kütle indeksi, kan basıncı, kalp hızı ve lipit profili yönünden benzer özelliklerdeydi. Koroner yavaş akım grubunda sigara içme kontrollere göre daha yaygındı. Sol ön inen, sirkumfleks ve sağ koroner arterlerden ölçülen TIMI kare sayıları KYA grubunda anlamlı derecede fazla bulundu (p<0.0001). Kan incelemesinde başlangıç MDA ve NO düzeyleri ve SOD ve CAT aktiviteleri iki grup arasında anlamlı farklılık gösterdi; MDA KYA grubunda anlamlı derecede artmış bulunurken (p<0.0001), SOD (p<0.0001), CAT (p<0.001) ve NO (p<0.001) anlamlı derecede düşük değerler sergiledi. Nebivolol tedavisi sonrasında altıncı ayda oksidatif stres parametrelerinin tümünde başlangıç değerlerine göre anlamlı düzelmeler görüldü (MDA, SOD, CAT, ve NO için p<0.0001). Bu parametrelerin hepsi kontrol grubundaki değerlere yaklaşmıştı.
Sonuç: Bulgularımız nebivolol tedavisinin, aterosklerozun erken evresi olarak kabul edilen KYA’da oksidatif stres parametrelerinin iyileştirilmesinde yararlı olabileceğini göstermektedir.
Objectives: Imbalance between oxidative stress and antioxidant defense has been demonstrated in patients with slow coronary flow (SCF). The aim of this study was to investigate the effect of nebivolol treatment on oxidative stress parameters in SCF patients.
Study design: The study included 32 patients (10 females, 22 males; mean age 53.3±5.2 years) with SCF and 32 control subjects (14 females, 18 males; mean age 50.6±5.2 years) with normal coronary arteries on angiography. Coronary slow flow was determined by the TIMI frame count method. Patients with SCF received nebivolol treatment (5 mg/day) for six months. Blood samples were analyzed for malondialdehyde (MDA) and serum nitric oxide (NO) levels, and erythrocyte catalase (CAT) and erythrocyte superoxide dismutase (SOD) activities in the control group and, in SCF patients, at baseline and after six months of nebivolol treatment.
Results: The two groups were similar with respect to age, body mass index, blood pressure, heart rate, and lipid profile. Smoking was more frequent in the SCF group compared to the controls. TIMI frame counts measured from the left anterior descending, circumflex, and right coronary arteries were significantly higher in the SCF group (p<0.0001). Baseline MDA and NO levels, and SOD and CAT activities were significantly different between the two groups, with significantly increased MDA (p<0.0001), and significantly decreased SOD (p<0.0001), CAT (p<0.001), and NO (p<0.001) in the SCF group. After six months of nebivolol treatment, all oxidative stress parameters showed significant improvements compared to the baseline values (p<0.0001 for MDA, SOD, CAT, and NO) and approximated to the values of the control group.
Conclusion: Our results show that nebivolol treatment may be beneficial to improve oxidative stress parameters in patients with SCF, which is considered to be an early stage of atherosclerosis.

4.Primary percutaneous coronary intervention in patients admitted with cardiogenic shock and ST-elevation myocardial infarction: prognosis and predictors of in-hospital mortality
Mehmet Ergelen, Hüseyin Uyarel, Emre Akkaya, Ersin Yıldırım, Duygu Ersan, Deniz Demirci, Ceyhan Türkkan, Nurten Sayar, Şükrü Akyüz, Tuna Tezel
PMID: 20935431  Pages 250 - 257
Amaç: Bu çalışmada, kardiyojenik şokla başvuran ST yükselmeli miyokart enfarktüslü (STYME) hastalarda primer perkütan koroner girişimin (PKG) etkinliği ve sonuçları değerlendirildi.
Ça­lış­ma pla­nı: Çalışmaya STYME’ye bağlı kardiyojenik şok nedeniyle primer PKG uygulanan ardışık 91 hasta (66 erkek, 25 kadın; ort. yaş 61±11) alındı. Tüm klinik ve anjiyografik verilerle birlikte hastane içi ve uzun dönem sonuçlar geriye dönük olarak toplandı. Olgular, hastane içi dönemde mortalite gelişen (n=59, %64.8) ve gelişmeyen (n=32, %35.2) hastalar olarak iki gruba ayrıldı.
Bul­gu­lar: Hastane içi mortalite gelişen grupta yaş (ort. 62.7±11.1 ve 57.7±11.4; p=0.04) ve diabetes mellitus (DM), renal yetersizlik ve miyokart enfarktüsü öyküsü sıklığı daha yüksekti. Çoklu damar hastalığı (p=0.004) ve sirkumfleks arter tutulumu (p=0.03) mortalite gelişen grupta; tirofiban (p=0.02) ve stent kullanımı (p=0.007) sağkalım grubunda daha yüksek orandaydı. İşlem başarısı mortalite gelişen grupta anlamlı derecede düşük bulundu (%39 ve %84.4%; p<0.001). Yaşayan 32 hastanın ortanca 26 aylık takibi sırasında yalnızca üç hastada (%9.4) kardiyovasküler ölüm görüldü. Çokdeğişkenli analizde, başarısız işlem (odds oranı 7.2, %95 güven aralığı 1.77-29.27; p=0.006) ve DM (odds oranı 3.92, %95 güven aralığı 1.13-13.62; p=0.03) hastane içi mortalitenin bağımsız belirleyicileri olarak bulundu.
So­nuç: Hastane mortalitesi, STYME ve kardiyojenik şokun birlikte görüldüğü olgularda oldukça yüksektir. Başarılı primer PKG, bu hastalarda hastane mortalitesini yarı yarıya azaltmaktadır. Ayrıca, başarısız işlem ve DM hastane içi mortalitenin bağımsız belirleyicileridir.
Objectives: We investigated the efficacy and outcome of primary percutaneous coronary intervention (PCI) in patients admitted with cardiogenic shock and ST-elevation myocardial infarction (STEMI).
Study design: We reviewed 91 consecutive patients (66 males, 25 females; mean age 61±11 years) treated with primary PCI for cardiogenic shock due to STEMI. All clinical, angiographic data, and in-hospital and long-term outcomes were collected. The patients were classified into two groups depending on the presence (n=59, 64.8%) or absence (n=32, 35.2%) of in-hospital mortality.
Results: Hospital nonsurvivors were older (mean age 62.7±11.1 vs. 57.7±11.4 years; p=0.04) and exhibited higher frequencies of diabetes mellitus (DM), renal failure, and history of myocardial infarction. Multi-vessel disease (p=0.004) and circumflex artery involvement (p=0.03) were more frequent and the rates of tirofiban administration (p=0.02) and stenting (p=0.007) were lower in nonsurvivors. Procedural success rate was substantially lower in nonsurvivors (39% vs. 84.4%; p<0.001). Of 32 survivors, cardiovascular mortality occurred in only three patients (9.4%) during a median follow-up of 26 months. In multivariate regression analysis, unsuccessful procedure (OR 7.2, 95% CI 1.77-29.27; p=0.006) and DM (OR 3.92, 95% CI 1.13-13.62; p=0.03) were the independent predictors of in-hospital mortality.
Conclusion: Mortality rate is considerably higher and successful procedure yields a two-fold decrease in in-hospital mortality in patients with cardiogenic shock complicated by STEMI. Unsuccessful procedure and DM represent as two independent predictors of in-hospital mortality.

5.Transcatheter aortic valve implantation: the first applications and early results in Turkey
Genco Yücel, Tufan Paker, Atıf Akçevin, Alpay Sezer, Alpaslan Eryılmaz, Tolga Özyiğit, Ali Sezer, Sergin Akpek, Halil Türkoğlu, Alain Cribier
PMID: 20935432  Pages 258 - 263
Amaç: Bu çalışmada, aort kapak darlığı tedavisinde yeni bir teknoloji olan transkateter aort kapak yerleştirme (TAKY) yönteminin Türkiye’deki ilk uygulamaları ve sonuçları değerlendirildi.
Ça­lış­ma pla­nı: Hastanemizde 1 Mayıs-31 Aralık 2009 tarihleri arasında toplam sekiz hastaya (5 kadın, 3 erkek; ort. yaş 81.6±6.7; dağılım 71-95) kritik aort darlığı nedeniyle TAKY yapıldı. Hastaların hepsi ileri derecede semptomatik idi. Aort kapak alanı ortalama 0.6 cm2, sistolik/ortalama aort gradiyenti 80.5±22.1/50.0±16.1 mmHg idi. İki olguda ek olarak TAKY işlemi sırasında girişim gerektiren ciddi koroner arter hastalığı vardı. Tüm hastalarda cerrahi tedavi yüksek riskli bulunmuştu (EuroSCORE 31.1±9.8, STS skoru 12.8±7.9). Yedi hastaya transfemoral, bir hastaya transapikal yolla Edwards Sapien biyoprotez kapak takıldı.
Bul­gu­lar: Hastaların hepsinde uygun ölçüdeki kapaklar, uygun pozisyonda yerleştirildi ve tüm kapaklar mükemmel fonksiyon gösterdi. İki hastada ciddi koroner darlık nedeniyle TAKY öncesinde eşzamanlı başarılı perkütan koroner girişim yapıldı. İşlem sonrasında ortalama aort kapak alanı 1.5±0.1 cm2 ölçüldü (p<0.01); sistolik/ortalama aort gradiyenti 27.6±9.6/14.6±5.8 mmHg’ye düştü (p<0.01). Bir hastaya uzun süren atriyoventriküler blok nedeniyle kalıcı kalp pili takıldı, iki hastada gelişen geçici atriyoventriküler blok kendiliğinden sinüs ritmine döndü. Transapikal yolla TAKY yapılan bir hasta işlem sonrası birinci günde, bir hasta ise altıncı ayda kaybedildi. İşlem öncesinde ortalama 3.8±0.3 olan NYHA fonksiyonel sınıfı, ortalama 3.5±2.5 ay (dağılım 1-8 ay) takip sonunda 1.1±0.3’e geriledi (p<0.01).
So­nuç: Cerrahi riski yüksek veya ameliyat edilemez aort kapak darlığı olan hastalarda TAKY’nin erken sonuçları başarılıdır. Uzun süreli takipler ve randomize çalışmalar tekniğin yaygın kullanılması konusuna açıklık getirecektir.
Objectives: The objective of this study was to evaluate the first applications and results of transcatheter aortic valve implantation (TAVI) in Turkey, which is a new technology for the treatment of aortic valve stenosis.
Study design: We performed TAVI in eight severely symptomatic patients (5 women, 3 men; mean age 81.6±6.7 years; range 71 to 95 years) between May 1 and December 31, 2009. All the patients had severe aortic stenosis (mean valve area 0.6 cm2, systolic peak/mean gradients 80.5±22.1/50.0±16.1 mmHg). Two patients had severe coronary artery disease that required intervention during TAVI. All the patients presented a high surgical risk (EuroSCORE 31.1±9.8 and STS score 12.8±7.9). The Edwards Sapien bioprosthetic valve was implanted through the transfemoral approach in seven patients, and transapical approach in one patient.
Results: All prosthetic valves were of appropriate size, were implanted in appropriate locations, and functioned perfectly. Two patients with severe coronary stenosis underwent successful simultaneous percutaneous coronary intervention before TAVI. Following TAVI, the mean aortic valve area increased to 1.5±0.1 cm2 (p<0.01), and systolic/mean gradients decreased to 27.6±9.6/14.6±5.8 mmHg (p<0.01). One patient underwent permanent pacemaker implantation due to persistent atrioventricular block, and two patients had transient atrioventricular block. Two patients died; one on the first day following transapical implantation, and the other after six months of implantation. The mean NYHA functional class decreased from preoperative 3.8±0.3, to 1.1±0.3 after a mean follow-up of 3.5±2.5 months (range 1 to 8 months) (p<0.01).
Conclusion: Early results of TAVI are successful in patients with inoperable aortic valve stenosis due to high surgical risk. The results of randomized studies with longer follow-up will clarify widespread use of this technique.

REVIEW
6.Going behind the ordinary: transcatheter aortic valve implantation
Murat Tuzcu
PMID: 20935433  Pages 264 - 266
Abstract | Full Text PDF

CASE REPORT
7.Baroreflex failure syndrome: a rare complication of bilateral carotid body tumor excision
Burak Onan, Kürşad Öz, İsmihan Selen Onan
PMID: 20935434  Pages 267 - 270
Barorefleks yetersizlik sendromu, iki taraflı karotis cisim tümörü rezeksizyonundan sonra görülen nadir bir hastalıktır. Baroreseptör refleks sisteminde oluşan iyatrojenik hasar genellikle hipertansif ve hipotansif atakların peşpeşe görüldüğü kan basıncında dönemsel dalgalanmalara yol açar. Kırk üç yaşında kadın hastaya bir hafta arayla, sağ karotis arter bifürkasyonunda hipervasküler bir tümör (78x50x45 mm) ve sol tarafta daha küçük (50x30x20 mm) bir tümör nedeniyle iki taraflı karotis cisim tümörü rezeksizyonu yapıldı. İkinci tümör ameliyatından sonra hastanın kan basıncı belirgin olarak düzensiz seyretmeye başladı. Kan basıncının 220/140 mmHg’ye ve eşzamanlı olarak kalp hızının 130/dakikaya yükseldiği dönemlerde frontal başağrısı, mide bulantısı, kusma ve ciltte sıcaklık görüldü. Ayrıca, aralıklı hipotansiyon atakları ve bradikardi de gözlendi. Hastaya klinik olarak barorefleks yetersizlik sendromu tanısı kondu. Semptomlar klonidin, düşük doz beta-bloker, metoprolol ve sedatif içeren ilaç tedavisiyle belirgin iyileşme gösterdi. On aylık takip sırasında durumu genel olarak iyi seyreden hastada, yaklaşık ayda iki kez olmak üzere hipertansiyon atakları devam etti. İki taraflı karotis cisim tümörü olan hastalarda, barorefleks yetersizlik sendromunun önlenmesi için, daha büyük tümörün tek taraflı eksizyonu ve karşı taraftaki tümörün klinik takibi daha uygun bir yaklaşım görünmektedir.
Baroreflex failure syndrome is a rare disorder seen after bilateral carotid body tumor resection. Iatrogenic injuries to the baroreceptor reflex arc cause fluctuations in blood pressure with hypertensive attacks or hypotensive episodes. A 43-year-old woman underwent bilateral carotid body tumor resection with one-week interval for a hypervascular tumor, 78x50x45 mm in size, at the right carotid artery bifurcation and a smaller tumor (50x30x20 mm) in the contralateral neck. Blood pressure of the patient became significantly unstable after excision of the second tumor, with hypertensive attacks up to 220/140 mmHg, accompanied by episodes of severe frontal headache, nausea, vomiting, skin flushing, and synchronous sinus tachycardia of 130 beats/min. Intermittent episodes of hypotension and bradycardia were also noted. The patient was clinically diagnosed as having baroreflex failure syndrome. The symptoms of the patient improved with medical therapy including clonidine, low dose beta-blocker, metoprolol, and a sedative. During 10 months of follow-up, she was generally well with residual episodes of hypertension about twice a month. In patients with bilateral carotid body tumors, unilateral excision of the greater tumor and a conservative approach for the contralateral tumor seem to be a more convenient approach to prevent baroreflex failure.

8.Fatty infiltration surrounding the whole heart, infiltrating into the myocardium, and causing pulmonary stenosis
Hikmet Yorgun, Uğur Canpolat, Tuncay Hazırolan, Kudret Aytemir
PMID: 20935435  Pages 271 - 274
Otuz üç yaşında erkek hasta yaklaşık iki aydır var olan atipik göğüs ağrısı ve efor dispnesi yakınmaları ile başvurdu. Bu yakınmalara yönelik yapılan incelemelerde (fizik muayene, kan testleri, elektrokardiyografi, transtorasik ekokardiyografi, koroner anjiyografi, sağ kalp kateterizasyonu), transtorasik ekokardiyografide kalbin ön ve arka duvarlarında geniş perikart efüzyonunu düşündüren hipoekojenik alanlar ve hafif pulmoner darlık dışında herhangi bir patolojiye rastlanmadı. Pulmoner gradiyentin değerlendirilmesi amacıyla yapılan kardiyak manyetik rezonans görüntülemede (MRG), kalbin çevresini saran, miyokarda infiltre olan, pulmoner arter proksimal kesiminde girintiye neden olan yağ dokusu infiltrasyonu saptandı. Bu radyolojik görünüme neden olabilecek patolojik bir durum saptanamayan hastada, kardiyak MRG özellikleri dikkate alınarak öncelikle lipomatöz infiltrasyon düşünüldü.
A 33-year-old male patient presented with complaints of atypical chest pain and exertional dyspnea of two-month history. Examinations to uncover these symptoms (physical examination, blood tests, electrocardiography, transthoracic echocardiography, coronary angiography, right heart catheterization) showed no abnormality, except for echocardiographic appearance of hypoechogenic areas suggesting widespread pericardial effusion involving the anterior and posterior cardiac walls and mild pulmonary stenosis. Cardiac magnetic resonance imaging (MRI) performed for further evaluation of the pulmonary gradient revealed fatty infiltration surrounding the whole heart, infiltration into the myocardium, and causing indentation of the proximal pulmonary artery. Since no pathologic condition associated with this radiologic appearance could be found, lipomatous infiltration was thought based on these cardiac MRI findings.

9.Acute myocardial infarction and renal infarction in a bodybuilder using anabolic steroids
Erkan İlhan, Deniz Demirci, Tolga Sinan Güvenç, Ali Nazmi Çalık
PMID: 20935436  Pages 275 - 278
Kırk bir yaşında, vücut geliştirme sporcusu erkek hasta akut inferiyor miyokart enfarktüsü tanısıyla yatırıldı. Hasta performansını artırmak için 15 yıldır oksimetolon ve metenolon kullanmaktaydı ve sigarayı bırakalı üç yıl olmuştu. Hastaya başarılı primer perkütan koroner girişimle (PKG) proksimal sağ koroner arterdeki tam tıkanıklık için çıplak metal stent takıldı. Anjiyografide sol ön inen koroner arterde de kritik lezyon saptandı.Primer PKG’den beş saat sonra hastada şiddetli sağ böğür ağrısı gelişti. Abdominal bilgisayarlı tomografide geniş sağ renal enfarktüs saptandı. İkili antitrombosit tedavisine enoksaparin eklenen hastada sekizinci günde yapılan renal Doppler ultrasonografide sağ böbrekte reperfüzyon bulguları izlendi ve her iki böbrek de normal büyüklükte bulundu. Transtorasik ekokardiyografide sol ventriküldeki trombüs kalıntısının kaybolduğu, inferiyor ve inferoseptal duvarların apikal ve orta segmentlerinde hafif hipokinezi olduğu görüldü. Onuncu günde taburcu edilen hastaya, taburculuğundan 18 gün sonra, sol ön inen artere yönelik elektif girişim sırasında yapılan renal arteriyografide tam revaskülarizasyon görüldü, stent açıktı ve kan akımı düzelmişti. Sunulan olgu, primer PKG sonrası erken saatlerde, güçlü antikoagülan ve antitrombosit tedaviye rağmen renal enfarktüs geliştiği bildiren ilk olgudur. Hastanın kullanmakta olduğu anabolik steroidlerin yoğun koroner ve sol ventriküldeki trombüs yüküne neden olduğu düşünüldü.
A 41-year-old male bodybuilder was admitted with acute inferior myocardial infarction. The patient had been using oxymetholone and methenolone to increase his performance for 15 years and quitted smoking three years before. He underwent successful primary percutaneous coronary intervention (PCI) and bare metal stenting for total occlusion of the proximal right coronary artery. Angiography also showed a critical lesion in the left anterior descending (LAD) coronary artery. Five hours after primary PCI, the patient had severe right flank pain. Abdominal computed tomography showed a large renal infarction in the right kidney. Subcutaneous enoxaparin was added to dual antiplatelet treatment. Doppler renal ultrasound performed on the eighth day showed findings of reperfusion in the right kidney and normal-size kidneys. Transthoracic echocardiography demonstrated disappearance of previously detected thrombus remnant in the left ventricle and only mild hypokinesia around the apical and middle segments of the inferior and inferoseptal walls. The patient was discharged on the 10th day. Renal arteriography during elective LAD intervention 18 days after discharge showed complete revascularization, stent patency, and improved blood flow. This is the first case of renal infarction that developed in the early hours of primary PCI, despite effective anticoagulant and antiplatelet treatment. Intensive coronary artery and left ventricular thrombi may be explained by the use of anabolic steroids.

10.A rare complication of radiofrequency catheter ablation of left atrial tachycardia: atrial septal dissection and left atrial hematoma formation
Özgül Uçar, Hülya Çiçekçioğlu, Erdem Diker, Sinan Aydoğdu
PMID: 20935437  Pages 279 - 281
Sol atriyal taşikardi nedeniyle 52 yaşında erkek hastaya radyofrekans kateter ablasyonu yapılmasına karar verildi. Yönlendirilebilir 4 mm uçlu ablasyon kateterinin, transseptal ponksiyon yapılmadan, foramen ovale açıklığı yoluyla sol atriyuma ilerletilmesi sırasında kateterin ucu bir yapı içine saplandı. Geri çekme manevrası ile kateter ucu serbestleştirildikten sonra işlem ertelendi. İşlemden hemen sonra yapılan transtorasik ve transözofageal ekokardiyografide, interatriyal septumda diseksiyon ile beraber sol atriyum duvarı ön yüzü boyunca hematom gözlendi. Hasta stabil olduğu için seri ekokardiyografik takipler ile izlendi. Atriyal septumdaki diseksiyon tabakası 10 gün içinde kayboldu, hematom ise üç ay içinde tama yakın gerileme gösterdi. Bu olgu sunumunda, tüm girişimsel kardiyologların aşina olması gerektiğini düşündüğümüz, kateter ablasyonunun nadir bir komplikasyonuna dikkat çekilmesi amaçlandı.
A 52-year-old man with left atrial tachycardia underwent radiofrequency catheter ablation. A steerable 4-mm-tip ablation catheter was advanced into the left atrium through a patent foramen ovale without transseptal puncture. However, the tip of the catheter was stuck in a structure. A pull-back maneuver rendered the catheter free and the procedure was cancelled. Transthoracic and transesophageal echocardiograms obtained immediately after the procedure showed intimal layer dissection in the interatrial septum and intramural hematoma formation throughout the anterior left atrial wall. The patient was in stable condition. Therefore, he was followed-up conservatively with serial echocardiographic examinations. The dissected intimal layer disappeared in 10 days and the hematoma underwent near-complete resolution in three months. This case highlights a rare complication of catheter ablation procedure that all interventionists should be familiar with.

11.Very late bare metal stent thrombosis: The role of restenosis
Cihan Şengül, Turan Erdoğan, İsmet Dindar
PMID: 20935438  Pages 282 - 284
Brakiterapi yapılan olgular dışında, çıplak metal stent takılan olgularda stentin tam endotelizasyonu birinci ayın sonunda tamamlanmaktadır. Birinci aydan sonra çıplak metal stentlerde geç dönem stent trombozu gelişmesi düşük sıklıktadır. Bu yazıda, stent yerleştirilmesinden 118 ay sonra çok geç dönem akut stent trombozu gelişen 55 yaşında bir erkek hasta sunuldu. Göğüs ağrısı ile yatırılan hastada akut anteriyor miyokart enfarktüsü tanısı kondu. Hastaya daha önce sol ön inen koroner arterde önemli darlık nedeniyle çıplak metal stent takıldığı anlaşıldı. Acil koroner anjiyografide sol ön inen koroner arterde bulunan stentin tıkandığı görüldü. Trombüs aspirasyonu imkanı olmadığı için, balon anjiyoplasti sonrasında yeni bir çıplak metal stent takıldı ve TIMI III akım elde edildi.
Stent endothelization is complete after one month in the absence of radiation therapy. The incidence of late stent thrombosis associated with bare metal stents is low beyond this one month period. In this paper, we report on a case of very late acute stent thrombosis that occurred after 118 months of first bare metal stent implantation. A 55-year-old male patient was admitted with chest pain and was diagnosed to have acute anterior myocardial infarction. He had a history of bare metal stent implantation for a critical stenosis in the left anterior descending coronary artery. Immediate coronary angiography demonstrated occlusion of the stent in the left coronary artery. Thromboaspiration was not an available option, so a new bare metal stent was implanted and TIMI III flow was established after balloon angioplasty.

12.Successful use of ivabradine in a case of exaggerated autonomic dysfunction
Farid Aliyev, Cengiz Çeliker, Cengizhan Türkoğlu, Işıl Uzunhasan
PMID: 20935439  Pages 285 - 289
Bu yazıda, karmaşık ve temel olarak kardiyovasküler otonomik disfonksiyon bulguları sergileyen 30 yaşında bir erkek hasta sunuldu. Hastada sık senkop atakları ve paroksismal atriyal fibrilasyon (PAF) vardı. Fizik muayene, elektrokardiyografik ve ekokardiyografik incelemelerde bir anormallik saptanmadı. Senkop atakları duygusal stres, dik durma ve idrar çıkarma ile birlikte artmaktaydı. Senkop ataklarından hemen sonra çekilen elektrokardiyogramlarda düşük ventrikül hızlı ve herhangi bir tedavi olmaksızın sinüs ritmine dönüşen PAF görüldü. Senkop atakları postural ortostatik taşikardi sendromunu (POTS) düşündürmekteydi; ayakta dik durma sırasında oluşmakta, bu sırada kalp hızı ani bir atışla yaklaşık 140 vuru/dakikaya ulaşmakta ve kan basıncı düşmekteydi. Bu ataklar, ayakta dikilme sırasında yapılan karotis sinüs mesajı (KSM) ile de oluştu. Bu klinik duruma, ana bileşeni POTS olan kardiyak otonomik disfonksiyonun neden olduğu düşünüldü. Uygulanan metoprolol tedavisi sırasında senkop ataklarının sıklığı daha da arttı. Bunun üzerine, günde iki kez 5 mgr dozda ivabradin tedavisine başlandı. Bu tedaviyle hem dik pozisyonda hem de KSM ile oluşan senkop atakları kısa zamanda kayboldu. Altı aylık takip sırasında hastada senkop ve atriyal fibrilasyon görülmedi.
We present a 30-year-old male with complex and predominantly cardiovascular autonomic dysfunction. He had frequent syncopal attacks and paroxysmal atrial fibrillation (PAF). Physical, electrocardiographic, and echocardiographic findings were unremarkable. Syncopal attacks were precipitated by emotional stress, upright position, and micturition. Electrocardiograms obtained immediately after syncopal events revealed PAF with a low ventricular rate, which spontaneously returned to sinus rhythm without any medication. Syncopal events were suggestive of postural orthostatic tachycardia syndrome (POTS), were induced during upright position, and were associated with a sudden increase in heart rate to approximately 140 beats per minute and a sudden drop in blood pressure. Syncope was also induced during carotid sinus massage (CSM) in the upright position. It was thought that cardiac autonomic dysfunction, with POTS as the main component, was responsible for this clinical condition. Syncopal episodes increased in frequency during treatment with metoprolol. Treatment with ivabradine (5 mg twice a day) resulted in disappearance of syncopal episodes both during upright position and CSM. During six months of follow-up, the patient remained asymptomatic without syncope or atrial fibrillation.

REVIEW
13.Percutaneous treatment of aortic stenosis
Tolga Aksu, Uygar Çağdaş Yüksel, Murat Tuzcu
PMID: 20935440  Pages 290 - 301
Yaşlanan nüfusla birlikte aort darlığı küresel bir epidemi halini almış ve endüstrileşmiş ülkelerde hipertansiyon ve koroner arter hastalığının ardından en sık gözlenen yapısal kalp hastalığı haline gelmiştir. Hastaların genellikle ileri yaşta olması ve çok ciddi ek sorunlarının bulunması cerrahi tedaviyi önemli oranda kısıtlamaktadır. Balon aort valvüloplasti uzun dönemde bekleneni verememiş, kullanımı geçici iyilik sağlama veya cerrahiye köprü amacıyla sınırlı kalmıştır. Bu nedenle, cerrahiye uygun olmayan hastalara yeni bir tedavi seçeneği olarak perkütan aort kapak değiştirme gündeme gelmiştir. 2002 yılında bildirilen ilk insan uygulamasının ardından, transkateter aort kapak yerleştirme tedavisinde geçtiğimiz yıllarda başdöndürücü gelişmeler yaşanmış ve elde edilen sonuçlar geleceğe ümitle bakmamıza neden olmuştur. Bu derlemede transkateter aort kapak değiştirme tedavisinin günümüze kadar olan gelişimi anlatılmakta ve ciddi aort darlığı olan hastalarda kullanımı konusunda geleceğe yönelik bir perspektif çizilmeye çalışılmaktadır.
Aortic stenosis has emerged as a global pandemic with the ageing population and has become the third leading cause of structural heart disease after hypertension and coronary artery disease in industrialized countries. Older age and presence of serious comorbid conditions make surgery prohibitively risky in a large group of patients. The long-term results of balloon aortic valvuloplasty have been unsatisfactory, limiting the use of this procedure to only palliation or as a bridge to surgery. Percutaneous aortic prosthetic valve implantation has emerged as a new treatment modality for patients who are not eligible for surgery. After the first successful human application in 2002, transcatheter aortic valve implantation has undergone dramatic technologic improvements, yielding highly promising results. This review presents an outline on the ongoing evolution of transcatheter aortic valve implantation in an attempt to provide insight into its future use in the clinical management of severe aortic stenosis.

CASE IMAGE
14.Giant coronary aneurysm accompanied by a coronary artery fistula
Nihat Şen, Erdoğan Sökmen, Fırat Özcan, Orhan Maden
PMID: 20935441  Page 302
Abstract | Full Text PDF

15.Pulmonary artery dissection due to idiopathic pulmonary artery aneurysm: computed tomography findings
Yalçın Velibey, Servet Altay, Nazmi Çalık, Sinan Şahin
PMID: 20935442  Page 303
Abstract | English Full Text

16.A cystic mass in the interventricular septum: echocardiography and magnetic resonance imaging findings
İdris Ardıç, Şaban Keleşoğlu, Sami Bahçebaşı, Mehmet Güngör Kaya
PMID: 20935443  Page 304
Abstract | English Full Text

17.Quadricuspid aortic valve
Mehmet Gürbüz, Tayfun Şahin, Ahmet Vural, Dilek Ural
PMID: 20935444  Page 305
Abstract | English Full Text

18.A rare complication of coronary artery bypass surgery: saccular aneurysm
Mehmet Ergelen, Rabia Ergelen, Hüseyin Uyarel, Zekeriya Nurkalem
PMID: 20935445  Page 306
Abstract | English Full Text

OTHER ARTICLES
19.Answers of specialist
Bilal Boztosun, Hakan Gerçekoğlu, Tuğrul Okay, Tevfik Gürmen
Pages 307 - 309
Abstract | Full Text PDF

20.Comment on cardiology publications
Ertan Ural
Page 310
Abstract | Full Text PDF

© Copyright 2019 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale